SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm*           (gösterim sayısı: 4.317)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
spartakus
[ .... ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 23.11.2013
İleti Sayısı: 624
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Konu Yazan: spartakus
Konu Tarihi: 20.09.2015- 11:15


Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm*
Friedrich Engels



Karl Marx’ın hayat boyu birlikte çalıştığı Friedrich Engels (1820-1895), zengin bir Alman tekstilcinin oğludur. Gençliğinde babasının İngiltere’deki işleriyle ilgilenmek üzere İngiltere’ye gitmiş ve o günden itibaren gündüzleri başarılı bir kapitalist, geceleri ateşli bir anti-kapitalist yazar olarak, bir tür çifte yaşam sürmüştür. Sosyalist görüşleri, Hegel felsefesinden ziyade, İngiltere şartlarını doğrudan gözlemlemiş olmasından kaynaklanır. Nitekim 1844’te tanışmalarını müteakip, Marx’ın entelektüel jargonunu büyük ölçüde ve isteyerek kabul eder. Engels, Marx’ın engin bilgisinden ve akademik bakış açısından yoksun olmasına karşın, karizmatik ve etkileyici kişiliğiyle kendini dinleten iyi bir polemik ustasıdır. Eugen Dühring (1877) adlı sözde-sosyalist bir Alman yazara karşı kaleme aldığı aşağıdaki metin, Marksizm (“bilimsel sosyalizm” olarak) ile Marksizm’in Fourier ve Owen gibi “ütopik öncüleri” arasındaki ilişkiyi, Marksist bakışın nasıl olduğunu göstermektedir.

Resim Ekleme

Bilimsel Sosyalizm İle Önceki İki Asrın Sosyal Ve Entelektüel Tarihi Arasındaki İlişki Nedir?
İçeriği bakımından modern sosyalizm, her şeyden önce bir yandan modern toplumda varlıklılar ile varlıklı olmayanlar, ücretliler ile burjuvalar arasında egemen olan sınıf karşıtlıklarının, öte yandan da üretimde egemen olan anarşinin bilincine varmanın ürünüdür.7 Ama teorik biçimi bakımından, başlangıçta On Sekizinci yüzyıl Fransa’sındaki büyük Aydınlanma Çağı filozofları tarafından konulan ilkelerin daha gelişmiş ve daha tutarlı olmak isteyen bir uzantısı olarak ortaya çıkar. Her yeni teori gibi, kökleri ekonomik olguların derinliklerine daldığı ölçüde, ilkin daha önce var olan düşünler temeline bağlanmak zorunda kalmıştır.

Fransa’da, gelmekte olan devrim konusunda kafaları aydınlatan büyük adamların kendileri de son derece büyük devrimciler olarak görünüyorlardı. Ne türden olursa olsun, hiçbir dış otorite tanımıyorlardı. Din, doğa anlayışı, toplum, devlet örgütü, her şey amansız bir eleştiriden geçirildi; her şey ya us mahkemesi önünde varlığını doğrulamak ya da varlığından vazgeçmek zorunda kaldı. Düşünen us, her şeye uygulanacak tek ve eşsiz ölçü oldu. Bu dönem, Hegel’in dediği gibi, önce insan beyni ile onun düşüncesi tarafından bulunan ilkelerin bütün insan eylem ve topluluklarına temel hizmeti görmeleri anlamında, daha sonra da bu ilkelerle çelişki durumunda bulunan gerçekliğin aslında tepeden tırnağa ters çevrilmesi gibi daha geniş bir anlamda, dünyanın kafası üstüne konulduğu dönem oldu. Toplum ve devletin bütün eski biçimleri, bütün eski geleneksel fikirler, usdışı ilan edildi ve bir yana atıldı; dünya o zamana değin yalnızca önyargılarla yönetilmişti; geçmişe ilişkin olan her şey, ancak acıma ve küçümsemeye değerdi. En sonunda gün doğuyordu; bundan böyle boş inan, haksızlık, ayrıcalık ve baskı; sonsuz doğruluk, sonsuz adalet, doğa üzerine kurulu eşitlik ve insanın devredilmez hakları tarafından silinip süpürülecekti.

Bugün usun bu egemenliğinin, burjuvazinin ülküselleştirilmiş egemenliğinden başka bir şey olmadığını; ölümsüz adaletin, gerçekleşmesini burjuva adaletinde bulduğunu; eşitliğin, yasa önünde burjuva eşitliğine vardığını; insanın temel haklarından biri olarak (…) burjuva mülkiyetin ilan edildiğini ve ussal devletin, Rousseau’nun toplum sözleşmesinin, dünyaya ancak bir burjuva demokratik cumhuriyet biçimi altında geldiğini ve ancak o biçimde gelebileceğini biliyoruz. On Sekizinci yüzyılın büyük düşünürleri de kendi çağlarının kendileri için saptadığı engelleri, öncellerinin hiçbirinden çok aşamazlardı.

Ama feodal soyluluk ile burjuvazi arasındaki karşıtlığın yanı sıra, sömürenler ile sömürülenler, aylak zenginler ile çalışan yoksullar arasındaki evrensel karşıtlık vardı. Ve burjuvazinin temsilcilerine, kendilerini özel bir sınıfın değil ama acı çeken tüm insanlığın temsilcileri olarak gösterme olanağını sağlayan şey de işte bu durum oldu. Dahası var. Burjuvazi, doğuşundan başlayarak, karşıtının ağırlığı altındaydı: Ücretliler olmadan kapitalistler var olamazdı ve ortaçağ loncalarının burjuvası gitgide modern burjuva durumuna geliyordu lonca kalfası ile özgür gündelikçi de aynı ölçüde proleter durumuna geliyordu. Ve hatta genel olarak, soyluluğa karşı savaşımda burjuvazi, aynı zamanda o çağdaki çeşitli emekçi sınıfların çıkarlarının da temsilcisi olduğunu ileri sürebiliyorduysa da, gene de her büyük burjuva hareketinde, modern proletaryanın az çok gelişmiş önceli olan sınıfın bağımsız hareketlerinin kendini gösterdiği görüldü. Almanya’da Reform ve Köylüler Savaşı döneminde anabaptistlerin ve Thomas Münzer’in eğilimi; büyük İngiliz devriminde eşitleştiriciler, büyük Fransız Devrimi’nde Babeuf gibi.8

Daha gelişmesinin ilk basamağında olan bir sınıfın bu devrimci ayaklanmasına karşılık düşen teorik belirtiler de vardı. On Altı ve On Yedinci yüzyıllarda, ülküsel (ideal) bir toplumun ütopik betimlemeleri; On Sekizinci yüzyılda da daha o zamandan açıktan açığa komünist teoriler (Morelly ve Mably).9 Eşitlik istemi artık siyasal haklarla sınırlanmıyordu; eşitlik, bireylerin toplumsal durumunu da kapsamalıydı; ortadan kaldırılması gereken şey, artık yalnızca sınıf ayrıcalıkları değil, sınıf ayrılıklarının ta kendisiydi. Yeni öğretinin ilk görünümü, böylece Isparta’ya öykünen çileci (ascétique) bir komünizm oldu. Sonra üç büyük ütopyacı geldi: Burjuva eğilimin proleter yönelim yanında henüz belirli bir ağırlık taşıdığı Saint- Simon10, Fourier ve Owen; bu sonuncusu, en gelişmiş kapitalist üretim ülkesinde ve bu üretimin doğurduğu çelişkilerin etkisi altında, doğrudan Fransız materyalizmine bağlanarak, sınıf ayrımlarının ortadan kaldırılması üzerindeki önerilerini sistemli olarak geliştirdi.

Bunların her üçünde de ortak olan, bu arada tarihsel olarak gelişmiş olan proletaryanın çıkarlarının temsilcileri olarak ortaya çıkmış olmamalarıdır. Aydınlanma Çağı filozofları gibi bunlar da, belirli bir sınıfı değil ama tüm insanlığı kurtarmak isterler. Onlar gibi, usun ve ölümsüz adaletin krallığını kurmak isterler. Ama onların krallığı ile Aydınlanma Çağı filozoflarının arasında bir uçurum var.

Bu filozofların ilkelerine göre örgütlenmiş olan burjuva dünya da usdışı ve adaletsizdir ve bu nedenle mahkûm edilmeli ve feodalizm ve daha önceki öteki toplumsal durumlarla aynı torba içine konmalıdır. Eğer şimdiye değin gerçek us ve adalet dünyada egemen olmamışsa, bunun nedeni, onların henüz tastamam bilinmemiş olmasıdır. Eksik olan şey, şimdi gelmiş ve gerçeği görmüş bulunan deha sahibi bireyin ta kendisiydi; onun şimdi gelmiş, gerçeğin tam da şimdi görülmüş olması, tarihsel gelişim zincirinin, kaçınılmaz bir olay olarak, zorunlu sonucu değil, basit bir şans eseridir. Deha sahibi birey, pekâlâ beş yüz yıl önce de doğabilir ve insanlığı beş yüz yıllık yanılgı, savaşım ve acıdan kurtarabilirdi.

Devrimi hazırlayan On Sekizinci yüzyıl Fransız filozofları, var olan her şeyin tek yargıcı olarak usa başvuruyorlardı. Ussal bir devlet, ussal bir toplum kurulmalıydı; ölümsüz usa karşı her şey, amansızca ortadan kaldırılmalıydı. Aynı biçimde, bu ölümsüz usun, evrimi o zaman bir burjuvanın ta kendisini oluşturan orta sınıf yurttaşın ülküselleştirilmiş anlama yeteneğinden başka bir şey olmadığını da görmüştük.

Ne var ki, Fransız Devrimi bu us toplumunu ve bu us devletini gerçekleştirdiği zaman yeni kurumlar, daha önceki koşullara göre ne denli ussal olurlarsa olsunlar, gene de büsbütün usa uygun olarak görünmediler. Us devleti tam bir batkıya uğramış, Rousseau’nun Contrat Social ‘i11, gerçekleşmesini Terör Dönemi’nde bulmuştu ve bu dönemden kurtulmak için, kendi öz siyasal yeteneğine inancını yitirmiş bulunan burjuvazi, önce Directorie’ın kokuşmuşluğuna ve sonra da Napolyon despotizminin koruyuculuğuna sığınmıştı; vaat edilmiş bulunan sonsuz barış, sonu gelmez bir fetihler savaşı durumuna dönüşmüştü. Us toplumunun yazgısı daha iyi olmadı. Zenginler ve yoksullar karşıtlığı genel gönenç içinde ortadan kalkacak yerde, onu örtbas eden loncasal ve öteki ayrıcalıkların ve onu yumuşatan kilise hayır kurumlarının ortadan kaldırılması ile daha keskinleşmişti; mülkiyetin feodal engellerinden kurtuluşu, bir kez gündeme girdikten sonra, küçük-burjuva ve küçük köylü bakımından kendini, büyük sermaye ve büyük toprak mülkiyetinin çok güçlü rekabeti ile ezilmiş bulunan küçük mülkiyetin satılması, hem de o güçlü beylerin ta kendilerine satılması özgürlüğü olarak gösteriyordu; böylece bu kurtuluş, küçük-burjuva ve küçük köylü bakımından her türlü mülkiyetten kurtuluş durumuna dönüşüyordu; sanayinin kapitalist bir temel üzerindeki hızlı gelişmesi, işçi yığınlarının yoksulluk ve sefaletini, toplumun yaşama koşulu durumuna getirdi. Peşin ödeme gitgide, Carlyle’ın diliyle söylemek gerekirse, toplumun tek bağı oldu. Suç sayısı yıldan yıla arttı. Eskiden, gözler önünde hayâsızca yapılan feodallerin kötülükleri ortadan kaldırılmasalar da, hiç değilse şimdilik ikinci plana itilmişlerdi ama o zamana değin gizlilik içinde beslenen burjuva kötülükler, daha da büyük bir taşkınlıkla yayıldılar. Ticaret gitgide dolandırıcılık durumuna dönüştü. Devrimci istencin “kardeşlik”i, rekabetin uyuşmazlık ve kıskançlıkları içinde gerçekleşti. Zora dayanan baskı, yerini ahlak bozukluğuna, başta gelen toplumsal güç aracı olarak kılıç, yerini paraya bıraktı. İlk gece hakkı12, feodal beylerden burjuva fabrikatörlere geçti. Fuhuş o zamana kadar görülmemiş derecede yayıldı. Fuhşun yasal olarak kabul edilmiş bir biçimi, resmi bir örtüsü olarak kalan evlilik ise, dört başı bayındır bir eşaldatma ile tamamlandı.

Kısacası, aydınlanma filozoflarının görkemli vaatleri karşısında, “usun utkusu” ile kurulan toplumsal ve siyasal kurumlar, acı bir biçimde aldatıcı karikatürler olarak göründüler. Yalnızca bu düş kırıklığını saptayacak adamlar eksikti, onlar da yüzyılın dönümü ile geldiler. 1802’de Saint Simon’un Lettres de Genéve’i [Cenevre Mektupları]; 1808’de, teorisinin temeli daha 1799’da atılmış olmasına karşın, Fourier’nin ilk yapıtı yayınlandı; 1 Ocak 1800’de Robert Owen, New Lanark’ın yönetimini eline aldı.

Ama bu çağda, kapitalist üretim tarzı ve onunla birlikte burjuvaziyle proletarya arasındaki çelişki, henüz çok az gelişmişti. İngiltere’de daha yeni doğmuş bulunan büyük sanayi, Fransa’da henüz bilinmiyordu. Oysa ancak, bir yandan üretim tarzının bir altüst oluşunu kaçınılmaz bir zorunluluk haline getiren çatışmaları -yalnızca üretim tarzının doğurduğu sınıflar arasındaki çatışmaları değil ama onun yarattığı üretici güçler ile değişim biçimleri arasındaki çatışmaları da- ve öte yandan, bu devsel üretici güçler içinde, bu çatışmaları çözme araçlarını da büyük sanayi geliştirir. Öyleyse 1880’e doğru, yeni toplumsal düzenden doğan çatışmalar eğer henüz oluş durumunda idiyseler, bu çatışmaları çözme araçları da haydi haydi o durumda bulunuyorlardı. Paris’in varlıklı-olmayan yığınları, Terör Dönemi’nde egemenliği bir an ellerine geçirebilmiş ve böylece burjuva devrimini burjuvazinin kendisine karşı utkuya götürebilmiş iseler de, bu egemenliğin o zamanki koşullar içinde ne denli olanaksız olduğunu tanıtlamaktan başka bir şey yapmamışlardı. Bu varlıklı-olmayanlar yığınından, yeni bir sınıfın kökeni olarak yeni yeni ayrılmaya başlayan, bağımsız bir siyasal eyleme henüz tamamen yeteneksiz bulunan proletarya, kendini, kendi kendisine yardıma yeteneksizliği içinde, olsa olsa dışarıdan, yukarıdan bir yardım alabilecek, ezilmiş, acı çeken bir zümre olarak gösteriyordu.

Bu tarihsel durum, sosyalizmin kurucularını da etkiledi. Kapitalist üretimin olgunluktan uzaklığına, sınıfların durumunun olgunluktan uzaklığına, teorilerin olgunluktan uzaklığı yanıt verdi. Toplumsal sorunların, henüz gelişmesinin ilk basamağında olan ekonomik ilişkiler içinde saklı bulunan çözümü beyinden çıkmalıydı. Toplum ancak anormallikler sergiliyordu; bunların ortadan kaldırılması, düşünen usun göreviydi. Bu erekle toplumsal rejimin daha yetkin yeni bir sistemini bulmak ve bunu propagandayla ve olanaklı olursa model deneyler örneğiyle topluma dışarıdan vermek gerekiyordu. Bu yeni toplumsal sistemler, daha baştan ütopyaya mahkûmdular. Ne denli ayrıntılı işlenirlerse, o denli saf düşleme dalacaklardı.

Bu bir kez saptandıktan sonra, şimdi tamamen geçmişe karışan bu yön üzerinde artık bir an bile durmayacağız. Kitabi kılı kırk yarıcılar, bugün ancak eğlendirici olan bu düşlemleri alay ve gösterişle didik didik ederek kusur mu arıyorlar; bırakalım bu türlü “çılgınlıklar”ın karşısına konulmuş zekâlarının üstünlüğünü herkese göstersinler. Biz, düşlemsel dış görünüş altında her yerde kendini belli eden, bu dar kafalıların görmedikleri dâhice fikir tohumları ve dâhice fikirler karşısında sevinmeyi yeğ tutarız. (…)

Engels bundan sonra, Saint Simon, Fourier ve Owen’ın görüşlerini tavsif eder; burada Fourier ile ilgili olan pasajın sadece bir bölümüne yer verilmemiştir.

Eğer Saint-Simon’da, daha sonraki sosyalistlerin sıkı sıkıya ekonomik olmayan hemen bütün fikirlerinin onda daha o zamandan tohum durumunda bulunması sonucunu veren dâhice bir görüş genişliği buluyorsak, Fourier’de de varılan toplumsal koşulların, tepeden tırnağa Fransız bir düş gürlüğü ile yapılmış da olsa, gene de daha az derine gitmeyen bir eleştirisini buluyoruz. Fourier burjuvazinin, onun devrimden önceki coşkun yalvaçları ile sonraki çıkarcı dalkavuklarının sözüne mim koyar. Burjuva dünyasının maddi ve tinsel sefaletini acımasızca ortaya serer ve onu aydınlanma filozoflarının yalnızca usun egemen olacağı toplum üzerindeki, evrensel mutluluk getiren uygarlık üzerindeki, insanın sınırsız yetkinleşebilirliği üzerindeki vaatleri ile olduğu kadar, çağdaşları olan burjuva ideologların gül pembe anlatışları ile de karşılaştırır; en içler acısı gerçekliğin her yerde nasıl en cafcaflı lafebeliğine karşı geldiğini gösterir ve boş sözün bu onarılmaz fiyaskosu üzerine iğneli alaylarını yağdırır.

Fourier, yalnızca bir eleştirici değildir; her zaman neşeli mizacı, onu bir yergici ve gelmiş geçmiş en büyük yergicilerden biri durumuna getirir. Devrimin çöküşü ile alıp yürüyen aşırı spekülasyonu olduğu gibi, o çağın Fransız ticaretinde genel olarak yaygın bulunan dükkâncı kafasını da aynı görkem ve tatlılık derecesiyle betimler. Burjuvazi tarafından cinsel ilişkilere verilen biçim ve burjuva toplumda kadının konumu üzerine yaptığı eleştiri daha da ustacadır. O, belli bir toplumda, kadının kurtuluş derecesinin genel kurtuluşun doğal ölçüsü olduğunu söyleyenlerin birincisidir...

Ütopyacıların görüş tarzı, uzun zaman, On Dokuzuncu yüzyılın sosyalist fikirlerine egemen oldu ve şimdi de kısmen egemen oluyor. Bu, yakın zamana kadar, bütün İngiliz ve Fransız sosyalistlerinin görüş tarzıydı. (...) Sosyalizm mutlak doğruluk, mutlak us ve mutlak adaletin anlatımıdır ve kendi öz gücü aracıyla dünyayı fethetmesi için bulgulanması yeterlidir; mutlak doğruluk olarak, zamandan, uzaydan ve insan tarihinin gelişmesinden bağımsızdır; bulgulanmasının tarihi ve yeri, yalnızca rastlantıya bağlıdır. Böyle olduğu için mutlak doğruluk, mutlak us ve mutlak adalet, her okul kurucusu ile birlikte değişir ve her okul kurucusuna özgü mutlak doğruluk, mutlak us ve mutlak adalet türü, onun öznel anlama yetisine, yaşam koşullarına, bilgi ve düşüncesinin oluşma derecesine bağlı olduğundan, bu mutlak doğruluklar çatışmasının tek olanaklı çözümü, bunların birbirini yıpratmasıdır. Bundan, bugün bile, gerçekte Fransa ve İngiltere sosyalist işçilerinden çoğunun kafasında egemen olan sosyalizm gibi ortalama bir seçmeci sosyalizm türünden başka bir şey çıkamazdı: İçine çeşitli mezhep kurucularının eleştirel gözlemlerinin, ekonomik savlarının ve gelecekteki toplum konusundaki betimlemelerinin girdiği çok büyük bir ayırtılar (nüanslar) çeşitliliği kabul eden bir karışım ve her bileştiren öğe içinde, belginliğin sivri köşeleri, tartışmalar boyunca, dere içindeki çakıllar gibi ne denli çok yassılaşırsa, bu karışım o denli kolay oluşur.

Sosyalizmi bir bilim durumuna getirmek için, önce onu gerçek bir alan üzerine yerleştirmek gerekiyordu.

Bununla birlikte, On Sekizinci yüzyıl Fransız felsefesi yanında ve onun arkasından, modern Alman felsefesi doğmuş ve en gelişmiş biçimini Hegel’de bulmuştu. Hegel’in en büyük değeri, düşüncenin en yüksek biçimi olarak diyalektiğe dönmek oldu. İlkçağ Yunan filozoflarının hepsi doğuştan en yüksek derecede doğal diyalektikçilerdi ve aralarında en ansiklopedik zekâ olan Aristo, diyalektik düşüncenin en özsel biçimlerini daha o zamandan irdelemişti. Oysa modern felsefe, diyalektiğin orada da parlak temsilcileri (örneğin Descartes ve Spinoza) bulunmasına karşın, özellikle İngiliz etkisi altında, On Sekizinci yüzyıl Fransızlarını da, hiç değilse salt felsefi yapıtlarında hemen hemen ayrıklamasız egemenliği altına alan ve metafizik denilen düşünce biçimi içine gittikçe battı. Gerçek anlamıyla felsefe dışında, gene de On Sekizinci yüzyıl Fransızları, diyalektik başyapıtları verecek durumdaydılar; yalnızca Diderot’nun Rameau’nun Yeğeni13 ile Rousseau’nun İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Söylev’ini14 anımsatacağız. Burada kısaca, iki yöntemin özüne değinelim.

Doğayı, insan tarihini ya da kendi zihinsel etkinliğimizi düşüncenin incelemesi altına koyduğumuz zaman, bize ilk görünen şey, hiçbir şeyin olduğu gibi, olduğu yerde, olduğu biçimde kalmadığı ama her şeyin devindiği, değiştiği, olduğu ve yok olduğu sonsuz ve karşılıklı ilişkiler ve etkiler yumağı tablosudur. Demek ki içinde ayrıntıların henüz az çok silindiği genel tabloyu görüyoruz; devinen, geçen ve birbirine bağlanan şeyin kendisinden çok devinime, birinden ötekine geçişlere, bağlantılara dikkat ediyoruz. Dünyayı düşünmenin bu ilk, doğal, ama aslında doğru biçimi, antik Yunan filozoflarının düşünme biçimidir ve onu açıkça ilk formüle eden de Herakleitos15 olmuştur: Her şey hem kendisidir, hem de değildir, çünkü her şey akar, her şey durmadan dönüşmekte, değişmekte ve yok olmaktadır.

Ama bu görüş tarzı olaylar bütününün sunduğu tablonun genel niteliğini ne denli doğru bir biçimde kavrarsa kavrasın, gene de bu genel tabloyu oluşturan ayrıntıları açıklamaya yetmez ve onları açıklamaya yetenekli olmadığımız sürece, genel tablo üzerinde açık bir düşünce sahibi de olamayız. Bu ayrıntıları bilmek için, onları doğal ya da tarihsel bağlantılarından ayırmak ve nitelikleri, özel neden ve sonuçları vb. içinde irdelemek zorundayız. Bu en başta doğa bilimi ile tarihsel araştırmanın görevidir; bu araştırma dalları, Yunanlılar önce gereç toplama zorunda olduklarına göre, klasik çağ Yunanlılarında çok yerinde nedenlerle ancak ikincil bir yer tutuyordu. Eleştirici incelemeye, sınıflara, takımlara, türlere göre karşılaştırma ya da bölmeye geçebilmek için, önce doğal ya da tarihsel verileri, belli bir noktaya değin toplamış olmak gerekir. Gerçek doğa biliminin ana çizgileri, ancak İskenderiye dönemi Yunanlıları ve daha sonra orta çağda Araplar tarafından geliştirilmiştir; gerçek bir doğa bilimine bir kez daha, ancak o tarihten sonra, bu bilimin durmadan artan bir hızla geliştiği 15. yüzyılın ikinci yarısında rastlanır. Doğanın tekil parçalarına bölünmesi, çeşitli doğal süreç ve nesnelerin belirli sınıflara ayrılması, organik cisimlerin iç örgenlenmelerinin anatomik yönlerinin çeşitliliği içinde irdelenmesi, doğanın bilinmesinde son dört yüzyılın bize getirdiği büyük ilerlemelerin temel koşulları, işte bunlardı. Ama bu yöntem bize, doğal nesne ve süreçleri tek başlarına, büyük genel bağlantı dışında, bunun sonucu devinimleri içinde değil, dinginlikleri içinde; özsel bakımdan değişken öğeler olarak değil, durağan öğeler olarak; canlılıkları içinde değil, cansızlıkları içinde şöyle böyle kavrama alışkanlığını da bıraktı. Ve Bacon ile Locke sayesinde bu görüş tarzı, doğa biliminden felsefeye geçtiği zaman, son yüzyılların özgül dar kafalılığını, metafizik düşünce biçimini oluşturdu.

Metafizikçi için şeyler ve onların zihindeki yansıları olan kavramlar, biri diğerinin ardından ve her biri ayrı ayrı dikkate alınacak, durağan, katı, her zaman tıpkı kalan, yalıtık irdeleme konularıdır. Metafizikçi orta terimler olmadan, yalnızca antitezler aracıyla düşünür; evet evet, hayır hayır der; bunun ötesine geçen şey metelik etmez. Ona göre, bir şey ya vardır ya da yoktur; bir şey aynı zamanda hem kendisi hem de bir başkası olamaz. Olumlu ile olumsuz birbirlerini mutlak olarak dışlarlar; neden ve sonuç da aynı derecede katı bir biçimde birbirlerine karşı olurlar.

Eğer bu düşünce tarzı, bize ilk bakışta son derece usa yatkın görünüyorsa, bunun nedeni, bu düşünce tarzının sağduyu denilen şeyin düşünce biçimi olmasıdır. Ama kendi dört duvarının zavallı alanında kapanıp kaldığı sürece bu arkadaş, ne denli saygın olursa olsun, geniş araştırma dünyasına atılmayı göze aldığı andan başlayarak sağduyu büsbütün şaşılaşacak serüvenlerle karşılaşır ve metafizik görüş tarzı, boyutları konunun niteliğine göre değişen geniş alanlarda ne denli doğrulanmış ve ne denli zorunlu olursa olsun, her zaman, er ya da geç, ötesinde dar, sınırlı, soyut bir duruma geldiği ve çözülemez çelişkiler içinde kendini yitirdiği bir engele çarpar; bunun nedeni, tekil nesneler karşısında onların bağlantılarını, var olmaları karşısında, değişmelerini ve yok olmalarını, dinginlikleri karşısında devinimlerini unutmasıdır; ağaçlar, ormanı görmesini engeller.

Günlük gereksinimler bakımından, örneğin bir hayvanın yaşayıp yaşamadığını biliyor ve kesinlikle söyleyebiliyoruz, ama daha belirgin bir irdeleme bize, bu sorunun bazen en karışık sorunlardan biri olduğunu gösterir ve bir çocuğu annesinin karnında öldürmenin cana kıyma olduğu ussal sınırı bulmak için boşuna çabalayan hukukçular bunu çok iyi bilirler ve ölüm anını saptamak da aynı derecede olanaksızdır, çünkü fizyoloji, ölümün tek ve bir anlık bir olay değil ama çok uzun süreli bir süreç olduğunu göstermektedir.

Aynı biçimde, her organik varlık, her an, hem aynı, hem aynı olmayan şeydir; her an, yabancı maddeleri özümler ve başka yabancı maddeleri dışarı atar, her an bedenindeki hücreler yok olur ve yeni hücreler oluşur; az çok uzun bir zaman sonunda, bu bedenin maddesi tamamen yenilenir, başka madde atomları ile değiştirilir; öyle ki, her organik varlık sürekli aynıdır ve bu sırada bir başkasıdır.

Şeylere biraz yakından bakınca, bir çelişkinin olumlu ve olumsuz gibi iki kutbunun, karşıt oldukları kadar ayrılmaz da olduklarını ve bütün antitez değerlerine karşın, karşılıklı olarak birbirlerine karıştıklarını; aynı biçimde, neden ve sonucun, ancak özel bir duruma uygulandıklarında geçerliği bulunan kavramlar olduklarını, ama bu özel durumu dünyanın bütünü ile genel bağlantısı içinde düşünmeye başladığımız andan başlayarak, bu kavramların, neden ve sonuçların sürekli olarak yer değiştirdiklerini, şimdi ya da burada sonuç olanın, başka yerde ya da daha sonra neden ve vice versa durumuna geldiği evrensel karşılıklı etki görünümü içinde birleştiklerini, birbirlerine dönüştüklerini de görürüz.

Bütün bu süreçlerin, bütün bu düşünce yöntemlerinin hiçbiri, metafizik düşünce çerçevesine girmez. Nesneleri ve onların kavramsal yansılarını, özsel olarak bağlantıları, zincirlemeleri, devinimleri, doğuşları ve sonları içinde kavrayan diyalektik içinse, tersine, yukarda sözü edilen süreçler, onun kendine özgü davranış tarzının birer doğrulanmasıdır.

Doğa, diyalektiğin deneme tezgâhıdır ve modern doğa bilimi onuruna, onun bu deneme tezgâhı için her gün artan zengin bir olgular hasadı sağlayarak, böylece doğada her şeyin son çözümlemede, metafizik olarak değil, diyalektik olarak olup bittiğini, doğanın durmadan yinelenen bu çevrimin sonsuz tekdüzeliği içinde hareket etmeyip, gerçek bir tarih geçirdiğini tanıtladığını söylemeliyiz. Burada, herkesten önce bugünkü bütün organik doğanın, bitkilerin, hayvanların ve dolayısıyla insanın da milyonlarca yıl süren bir evrim sürecinin ürünü olduğunu tanıtlayarak, doğanın metafizik anlayışına en büyük darbeyi indirmiş bulunan Darwin’i anmak gerek. Ama şimdiye değin diyalektik biçimde düşünmeyi öğrenmiş bulunan bilginler parmakla sayılabilecek denli az olduğu için, bulunan sonuçlar ile geleneksel düşünce biçimi arasındaki çatışma, bugün doğa bilimleri teorisinde egemen olan ve öğretmenler ile öğrencileri, yazarlar ile okurları umutsuzluğa düşüren o büyük karışıklığı açıklar.

Evrenin, onun ve insanlığın evriminin olduğu gibi, bu evrimin insanların beynindeki yansımasının da doğru bir biçimde kavranması, öyleyse ancak oluş ve yok oluşun, ilerleyen ve gerileyen değişikliklerin, evrensel karşılıklı etkilerini sürekli olarak göz önünde tutarak, diyalektik yoldan olanaklıdır. Ve modern Alman felsefesi de kendini işte hemen bu yönde gösterdi. Kant, mesleğine, Newton’un kararlı güneş sistemini ve onun -bir kez o ünlü ilk hareket verildikten sonra- sonsuz süresini, Güneş’in ve bütün gezegenlerin dönüş durumunda bulunan nebula yığınından doğduğu biçimdeki tarihsel bir süreç biçimine dönüştürerek başladı. Ve o, bundan, daha o zamandan, doğmuş olduğuna göre Güneş sisteminin birgün zorunlu olarak ölmesi gerektiği sonucunu çıkarıyordu. Bu görüş, bir yarım yüzyıl sonra Laplace tarafından matematik olarak doğrulanmış ve bir yüz yıl sonra da spektroskop, evrende çeşitli yoğunluk derecelerinde bulunan bu türlü akkor durumunda gaz yığınlarının varlığını göstermiştir.

Bu modern Alman felsefesi doruğunu, ilk kez olarak bütün doğa, tarih ve tin dünyasını sürekli bir devinim, sürekli bir değişme, sürekli bir dönüşüm ve evrim içine girmiş bir süreç biçiminde kavrayan ve bu devinim ile bu evrimin iç bağlantısını göstermeye girişen Hegel sisteminde buldu – ve Hegel sisteminin büyük değeri de budur. Bu açıdan insanlık tarihi, artık olgunluğa varmış felsefi us mahkemesi önünde hepsi de aynı biçimde hüküm giymesi gereken ve olanaklı olduğunca çabuk unutulmasında yarar bulunan anlamsız zorbalıkların kaotik bir karışımı olarak değil, insanlığın kendisinin evrimlenebilen süreci olarak görünüyordu ve şimdi düşüncenin, bu sürecin tüm dolambaçları arasından yavaş ilerleyişini izlemek ve onda, bütün görünür olumsallıklar arasında, yasaların varlığını göstermek gibi bir görevi vardı.

Hegel’in bu sorunu çözmemiş olmasının burada pek önemi yok. Onun çağ açan başarısı, bu sorunu koymuş olmasıdır. Bu sorun hiç kimsenin, hiçbir zaman tek başına çözemeyeceği sorunlardandır. Hegel -Saint-Simon ile birlikte - çağının en ansiklopedik kafası olmasına karşın, gene de önce kendi özbilgilerinin zorunlu olarak kısıtlı genişliği, sonra çağının bilgi ve görüşlerinin aynı biçimde kısıtlı genişlik ve derinliği ile sınırlıydı. Ama bir üçüncü özelliği daha hesaba katmak gerek. Hegel idealistti, yani kafasındaki fikirleri gerçek şey ve süreçlerin az çok soyut yansıları olarak görecek yerde, tersine, nesneler ile nesnelerin gelişmesini, dünya var olmadan önce bilinmeyen bir yerde var olan ”idea”nın gerçekleşmiş yalın kopyaları olarak görüyordu. Bundan ötürü her şey baş aşağı konulmuş ve dünyanın gerçek bağlantısı tamamen tersine çevrilmişti ve Hegel, birçok özel ilişkiyi büyük bir doğruluk ve deha ile kavramış bulunmasına karşın, yukarıdaki nedenler, ayrıntının da çoğu kez yırtık yamamaya, oyuna, yapmacığa, sözün kısası, gerçeğin bozulmasına dönmesini kaçınılmaz kılıyordu. Hegel sistemi bu niteliği ile -türünün sonuncusu olmasına karşın- kocaman bir başarısızlık oldu. Gerçekten, her zaman onulmaz bir iç çelişkenin acısını çekmiyor muydu? Bir yandan özsel konutu (postulatı), insanlık tarihinin niteliği gereği, entelektüel sonunu sözde mutlak bir doğruluğun bulgulanmasında, bulamayacak evrimlenebilir bir süreç olduğu yolundaki tarihsel anlayıştı ama öte yandan, bu mutlak doğruluk kitabının ta kendisi olduğunu ileri sürüyordu. Her şeyi kapsayan ve hep aynı kalan bir doğa ve tarih bilgisi sistemi, diyalektik düşüncenin temek yasaları ile çelişki durumundadır; bununla birlikte bu, dış dünyanın genel matematik bilgisinin kuşaktan kuşağa dev adımlarla yürüyebilmesini hiçbir zaman dışlamaz, tersine, içerir.

Geçmişteki Alman idealizmine özgü tam bozulma bir kez kavrandıktan sonra, ister istemez materyalizme dönmek gerekiyordu, ama -dikkat edelim- On Sekizinci yüzyılın katıksız metafizik, salt mekanik materyalizmine değil. Bütün önceki tarihin o yalınkat, o bönce devrimci bir biçimde kınanması karşısında modern materyalizm, tarihte insanlığın evrim sürecini görür ve görevi de bu sürecin devindiren yasalarını bulmaktır. On Sekizinci yüzyıl Fransızlarında olduğu kadar Hegel’de de egemen olan ve doğayı hep aynı kalan ve Newton’a göre ölümsüz göksel cisimler, Linnaeus’a16 göre ise değişmez organik varlıklarla dar çevrimler olarak devinen bir bütün olarak düşünen doğa anlayışı karşısında, modern materyalizm, tersine, doğa biliminin, doğanın da zaman içinde bir tarihi olduğu yolundaki modern ilerlemelerinin bireşimini yapar; göksel cisimler, orada uygun koşullar içinde yaşamaya yetenekli canlı varlıklar olarak doğarlar ve ölürler ve dolaşım çevrimleri, kabul edilebildikleri ölçüde, son derece daha büyük boyutlar kazanır. Her iki durumda da modern materyalizm, özsel olarak diyalektiktir ve öteki bilimlerin üstünde yer alan bir felsefeye gereksinim duymaz. Her özel bilimin, şeylerin genel bağlantısı ve bilgisi içinde tuttuğu yerin tam bir hesabını vermeye çağrıldığına göre, genel bağlantının her özel bilimi gereksiz duruma gelir. O zaman bütün eski felsefeden, bağımsız bir durumda, düşüncenin ve düşünce yasalarının öğretisinden, biçimsel (formel) mantıktan ve diyalektikten başka bir şey kalmaz. Üst yanı, pozitif doğa ve tarih bilgisi içine girer.

Ama doğa anlayışı yön değiştirdiğinde, araştırma ancak buna uygun düşen nicelikte olumlu bilgi sağladığı ölçüde gerçekleşebilirken, tarih anlayışında yeni bir yön getiren tarihsel olgular, kendilerini çok daha önceden kabul ettirmişlerdi. 1831’de Lyon’da ilk işçi ayaklanması olmuştu; 1838’den 1842’ye ilk ulusal işçi hareketi, İngiliz Çartistleri17 hareketi, en yüksek noktasına varıyordu. Proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf savaşımı bir yandan büyük sanayideki gelişme, bir yandan da burjuvazi tarafından ele geçirilmiş bulunan siyasal egemenlik ile orantılı olarak, Avrupa’nın en ileri ülkelerinin tarihinde birinci plana geçiyordu. Burjuva ekonomisinin sermayenin ve emeğin çıkarlarının özdeşliği konusundaki, serbest rekabet sonucu evrensel uyum ve evrensel gönenç konusundaki öğretileri, olgular tarafından gitgide daha kaba bir biçimde yalanlanıyordu. Bütün bu olguları ve bütün eksikliklerine karşın bu olguların teorik dışavurumu olan Fransız ve İngiliz sosyalizmini yalanlamak artık olanaklı değildi. Ama tarihin henüz geri püskürtülmemiş bulunan eski idealist anlayışı, maddi çıkarlara dayanan sınıf savaşımlarını, hatta genel olarak maddi çıkarları tanımıyordu; üretim ve bütün ekonomik ilişkiler ona, yalnızca “uygarlık tarihi”nin ikincil öğeleri olarak savsaklanabilir şeyler olarak görünüyorlardı.

Yeni olgular, bütün geçmiş tarihi yeni bir incelemeden geçmeye zorladılar ve bütün geçmiş tarihin ilkel aşamaları ayrı tutularak, bir sınıflar savaşımı tarihi olduğu, birbirine karşı savaşım durumundaki bu toplumsal sınıfların her zaman üretim ve değişim ilişkilerinin, kısacası, çağlarındaki ekonomik ilişkilerin ürünleri oldukları; buna göre, toplumun ekonomik yapısının her kez, son çözümlemede hukuksal ve siyasal kurumların tüm üstyapısını olduğu gibi, her tarihsel dönemin dinsel, felsefi ve öteki fikirlerini de açıklamayı sağlayan gerçek temeli oluşturduğu görüldü. Böylece idealizm, son sığınağından, tarih anlayışından kovulmuş, tarihin materyalist bir anlayışı ortaya çıkmış ve şimdiye değin yapıldığı gibi insanların varlığını bilinçleri aracılığıyla açıklamak yerine, insanların bilincini varlıkları aracıyla açıklamak için yol bulunmuş oluyordu.

Bunun sonucu sosyalizm, artık şu ya da bu dâhinin rasgele bir buluşu olarak değil ama tarih tarafından oluşturulan iki sınıfın, proletarya ile burjuvazinin savaşımlarının zorunlu ürünü olarak görünüyordu. Artık sosyalizmin görevi, elden geldiğince eksiksiz bir toplumsal sistem imal etmek değil ama ekonominin bu sınıfları ve onların karşıtlıklarını zorunlu bir biçimde ortaya çıkaran tarihsel gelişmesini incelemek ve bu biçimde türetilen ekonomik durum içinde çatışmayı çözme araçlarını bulmaktı. Ama Fransız materyalizminin doğa anlayışı, diyalektik ve modern doğa bilimi ile ne denli bağdaşmaz idiyse, daha önceki sosyalizm de bu materyalist anlayışla o denli bağdaşmaz idi. Gerçi daha önceki sosyalizm var olan kapitalist üretim biçimi ile bu üretim biçiminin sonuçlarını eleştiriyordu ama onu ne açıklayabiliyor, dolayısıyla ne de üstesinden gelebiliyordu; kötü diye kaldırıp atmaktan başka bir şey yapamıyordu. İşçi sınıfının kapitalist üretim biçiminden ayrılmaz sömürülmesine karşı ne denli çok öfkeleniyorsa, bu sömürünün neye dayandığını ve kaynağının ne olduğunu açık bir biçimde o denli az gösterme durumunda bulunuyordu. Sorun bir yandan bu kapitalist üretim biçimini tarihsel bağlantısı ve tarihin belirli bir dönemi için zorunluluğu içinde, öyleyse yıkılma zorunluluğu ile birlikte düşünmek; öte yandan, eleştiri şimdiye değin bu üretim biçiminin işleyişinden çok, kötü sonuçları üzerine atıldığından, onun hâlâ gizli kalmış iç devinimlerini ortaya çıkarmaktı. Artı-değer’in bulunması, işte bu işi yaptı. Ödenmemiş emeğe sahip çıkmanın, kapitalist üretim tarzının ve işçinin bundan doğan sömürülmesinin temel biçimi olduğu; kapitalist işçinin emek-gücünü, bu gücün pazarda meta olarak sahip olduğu değer üzerinden satın aldığı zaman bile, ondan gene de onun için ödemiş bulunduğundan daha çok değer elde ettiği ve bu artı-değerin, son çözümlemede, varlıklı sınıflar elinde birikmiş, durmadan büyüyen sermaye yığınının çıktığı değer toplamını oluşturduğu tanıtlandı. Kapitalist üretimin olduğu kadar, sermaye üretiminin işleyişi de açıklanmış bulunuyordu.

Bu iki büyük bulguyu, tarihin materyalist anlayışı ile kapitalist üretimin gizeminin artı-değer aracıyla açıklanmasını Marx’a borçluyuz. Onun sayesindedir ki sosyalizm, şimdi bütün ayrıntıları üzerinde uzun uzun çalışılması gereken bir bilim durumuna geldi.

Materyalist tarih görüşü, üretimin ve üretimden sonra üretilen ürünlerin değişiminin her toplumsal rejimin temelini oluşturduğu; tarihte görülen her toplumda, ürünlerin bölüşümünün ve ürünlerin bölüşümü ile birlikte sınıflar ya da zümreler biçimindeki toplumsal eklemlenmenin üretilen şeye, bunun üretiliş biçimine ve üretilen şeylerin değişim tarzına göre düzenlendiği tezinden yola çıkar. Sonuç olarak, bütün toplumsal değişikliklerin ve bütün siyasal altüst oluşların son nedenlerini insanların kafasında ölümsüz doğruluk ve ölümsüz adalet üzerindeki artan kavrayışlarında değil, üretim ve değişim biçiminin değişikliklerinde aramak gerekir; onları ilgili dönemin felsefesinde değil ama iktisadında aramak gerekir. Eğer var olan toplumsal kurumların usa aykırı ve adaletsiz oldukları usun budalalık ve iyiliğin kötülük durumuna geldiği sonucuna varılırsa bu, üretim yöntemleri ve değişim biçimlerinde, daha eski ekonomik koşullara uyarlanmış toplumsal rejimin artık uyuşmadığı gizli dönüşümler olduğunun bir göstergesinden başka bir şey değildir. Bu aynı zamanda, farkına varılan anormallikleri ortadan kaldırma araçlarının da -az çok gelişmiş bir durumda- zorunlu olarak değişmiş üretim ilişkileri içinde bulundukları anlamına gelir. Öyleyse, insanın bu araçları kafasında uydurması değil ama beyni yardımıyla, göz önünde bulunan üretimin maddi olguları içinde bulması gerekir.

* Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları 2008, çeviri: Sol Yayınları Yayın Kurulu.

dusuncetarihi.com



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
spartakus
[ .... ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 23.11.2013
İleti Sayısı: 624
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: spartakus
Cevap Tarihi: 20.09.2015- 11:18


SOSYALİZM


İşçi sınıfının siyasal bir devrim yoluyla iktidarı burjuvazinin elinden almasını ve böylece kapitalist üretim ilişkileri yerine toplumsal üretim ilişkilerini geçirerek sınıfsız bir toplum ve dünyayı yaratmayı amaçlayan i) bir öğreti, ii) bir siyasi hareket ve iii) devrimden sonra bu amacın gerçekleşmesi için kurulması planlanan veya kurulan toplumsal düzenin adıdır.

Kavramı modern anlamıyla ilk kez bütünlüklü bir biçimde ortaya koyan metin Karl Marx ve Friedrich Engels’in yazdığı ve 1848’de yayımlanan Komünist Parti Manifestosu’dur. Öte yandan “sosyalizm”e dair bu önemli metinde sosyalist ve sosyalizm terimleri yerine sırasıyla komünist ve komünizm terimlerinin kullanılmış olmasının, yazıldığı dönemin tartışmaları ile yakın bir ilişkisi vardır. Engels’in Manifesto’ya yazdığı 1888 tarihli Önsöz bu tercihin tarihsel nedenlerini açıklar:

“… 1847’de sosyalizm orta katmanların bir hareketi, komünizm işçi sınıfının bir hareketiydi. Sosyalizm en azından kıta Avrupası’nda “salon”lara kabul edilebiliyordu; komünizm içinse tam tersi geçerliydi. Ve biz en başından itibaren, “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olmak zorundadır” diye düşündüğümüzden, bu iki isimden hangisini seçmek zorunda olduğumuz konusunda herhangi bir kuşku olamazdı. Dahası, o zamandan beri bu isimden vazgeçmek de aklımıza gelmedi.”

Kavrama ilişkin her üç anlamın da temelleri esasen 1800’lerin ortasında   işçi sınıfının Avrupa’da ilk kez bağımsız bir sınıf olarak   tarih sahnesine çıkması ile birlikte Marx ve Engels’in varolan kuramsal ve politik okullarla mücadelelerinin sonucu olarak atılmıştır. Bu anlamda modern sosyalizmin kurucuları olan Marx ve Engels’in yapıtlarına kaynaklık eden üç ana gelenek Alman felsefesi, İngiliz politik-ekonomisi ve Fransız sosyalizmidir.  

Marx ve Engels’den sonraki en önemli kuramsal ve politik katkı, 1900’lerin başında Vladimir İliç Lenin tarafından, özellikle de Rusya’da önderlik ettiği partinin devrim   yapması sonucu gerçekleşmiştir.

Yaklaşık olarak 70 gün süren 1871 Paris Komünü deneyimi, tarihteki ilk sosyalizm deneyimidir. Bir sonraki sosyalizm deneyimi ise yaklaşık olarak 70 yıl süren Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği deneyimidir.

Sonuç olarak 150 yılı aşkın bir tarih içinde birlikte gelişen bu üç anlamı birbirinden tamamen ayrı düşünmek doğru olmasa da bu anlamlar en azından hem üzerlerinde cereyan eden tartışmalar hem de terminoloji açısından ayrı başlıklar altında ele alınabilir.

i) Bir öğreti olarak sosyalizm: Marx’ın da Manifesto’dan henüz bir kaç yıl sonra kuramsal katkısını özetlediği metin aynı zamanda modern sosyalizmin temel ilkelerini   sunar (Marx’tan Weydemeyer’e mektup):

“Burjuva tarihçileri bu sınıf mücadelesininm tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini benden çok önce açıklamışlardır. Benim yeni olarak yaptığım:
1)   Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu;
2)   Sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını;
3) Bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur.”

Engels ise Manifesto’dan yaklaşık 30 yıl sonra, bir kuram olarak modern sosyalizmin Marx’ın iki ana buluşuna, yani “tarihin materyalist anlayışı ile   kapitalist üretimin gizeminin artı değer aracılığıyla açıklanması”na dayandığını yazar (Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm). Engels sonuç olarak “sosyalizm”in bu iki buluşla birlikte bir bilim haline geldiğini belirtir ve zaman zaman “modern sosyalizm” olarak da adlandırdığı bu yeni sosyalizm için “bilimsel soyalizm” terimini kullanır. Engels aynı eserinde, Marx’la birlikte kullandığı “materyalist tarih anlayışı” yerine, “bilimsel sosyalizm”in kuramsal temelleri anlamında “tarihsel materyaliam” terimini kullanır.

1870’lerin sonlarında başka bir yeni terim, Marksizm kullanılmaya başlanır. Ancak bu kez bu yeni terim, öğretinin kurucuları Marx veya Engels tarafından değil tam aksine onların kavgalı oldukları Fransız sosyalistleri tarafından ilk kez kullanıma sokulur. Öte yandan Engels’in sadece birkaç özel mektubunda kullanılan bu yeni terimi Marx ve Engels tarafından daha çok eleştiri amacıyla kullanmış oldukları açıktır (Engels’ten Laura Lafargue’ye mektup):

“Şimdi zafer artık bizimdir, tüm dünyaya Avrupa’daki bütün Sosyalistlerin ‘Marksist’ (bu ismi bize verdikleri için deliye dönecekler)   olduğunu ispat ettik”

Yine de “marksizm” zamanla önemli oranda “bilimsel sosyalizm”in yerini alarak giderek başat terim haline gelir.

Kavramın kuramsal anlamına ilişkin önemli bir başka yenilik, Rus marksisti Plehanov’un 1891’de “diyalektik materyalizm” terimini kullanmasıdır. Bu terim Plehanov’un kullandığı anlamıyla Marksizmin genel yöntemi olarak yerleşiklik kazanmıştır. Bu anlamda, genellikle, “tarihsel materyalizm” Marksist bilime, “diyalektik materyalizm” de Marksist felsefeye karşılık gelen bir terim olarak kullanılmaktadır.

Marx ve Engels’ten sonra “sosyalizm”in kuramsal anlamına dair yeni bir terimin girişi, geliştirdiği emperyalizm eleştirisi ve “eşitsiz gelişim kuramı” ile tarihsel olarak Marksizme çok önemli katkıları yapan Lenin’in adı üzerinden gerçekleşir. Bu yeni terim, Leninizm, çoğunlukla Marksizm-Leninizm biçiminde kullanılır. Öte yandan Leninizmin de sosyalizm gibi sadece bir kuram değil aynı zamanda bir siyasi hareket anlamını taşıdığı da belirtilmelidir.

ii) Bir siyasi hareket olarak sosyalizm: Manifesto’da Marx ve Engels komünistlerin bir siyasi hareket olarak bugün de geçerliliğini koruyan genel ilkesini net bir şekilde ifade etmişlerdir: “Proleteryanın sınıf olarak oluşması, burjuva egemenliğinin yıkılması ve siyasal iktidarın proleterya tarafından fethedilmesi.”

Sosyalist hareketin tarihinde önemli tartışma başlıkları olan bu üç önerme Manifesto’da ayrıntılı bir biçimde ele alınır:

- Proletaryanın bir sınıf olarak oluşması “bir sınıf olarak ve bunun sonucunda bir siyasal parti olarak örgütlenmesi”dir.
-   Burjuva egemenliğinin yıkılmasının yolu “komünist devrim”dir.
- Siyasal iktidarın proletarya tarafından fethedilmesi ise proletarya diktatörlüğü yoluyla gerçekleşecektir.


İşçi sınıfının bir siyasi parti olarak örgütlenmesi, sosyalist hareket içinde bu partinin niteliği ve işçi sınıfı ile ilişkileri hakkında tartışmaların konusu olmuştur. Manifesto’nun yazıldığı yıllarda ise parti kavramı henüz modern anlamına kavuşmamıştır. Sosyalist hareket ve işçiler için daha çok dernekler ve birlikler biçimindeki bir örgüt pratiği geçerlidir.

1848 devrimlerinin yenilgiyle sonuçlanmasından 10 yıl sonra devrimci hareket Avrupa’da yeniden yükselişe geçer ve böylece 1860’larda hem daha sonra kitleselleşecek işçi partileri hem de Uluslararası İşçiler Birliği,   daha sonraki isimlendirme ile I. Enternasyonal kurulur.

Bu dönemde Marksizm, sosyalist hareket içinde giderek başat bir akım haline gelmesine karşılık Marx ve Engels’in   kitleselleşen işçi partileriyle, özellikle de “sosyal demokrasi”nin   doğuşuna kaynaklık eden Alman sosyal demokrat partileri ile yakın ama hep eleştirel bir mesafeleri vardır. Bu partilerin “sosyal demokrasi”sinin bugünkü anlamına kavuşması ise bu partilerin zamanla Marksizmin temel doğrultusundan uzaklaşıp reformizm ve revizyonzime   yönelmeleri ve I. Dünya Savaşı’nda ülkelerindeki burjuva iktidarları destekleyerek milliyetçi politikalar benimsemeleri sonucunda gerçekleşir.

Sosyal demokrat partilerdeki bu eğilimlerin Marksizmden uzaklaşmalarının arkasında ise komünist devrim ve proletarya diktatörlüğü gibi marksizmin temel önermelerini terk etmeleri vardır.

Sonuç olarak, sosyal-demokrat partilerdeki bu eğilimler II. Enternasyonal’in dağılmasına neden olur ve bu eğilimlerle mücadele eden Marksistler önce sosyal demokrat partilerden koparak komünist örgütler kurar, daha sonra da 1917 Ekim Devimi ile birlikte “komünist parti” adını kullanmaya başlarlar. Örnek olarak, Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nden ayrılıp Rosa Luxemburg’un öncülüğünde kurulan Spartakistler Birliği ve Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nden ayrılıp Lenin öncülüğünde kurulan Bolşevik Parti, 1917’den sonra sırasıyla Alman Komünist Partisi ve Rusya Komünist Partisi isimlerini alırlar.

Lenin’in önderliğindeki Bolşevik Parti’nin gerçekleştirdiği Ekim Devrimi’yle Rusya’da sosyalizmi inşaya girişmesi, komünist hareket içindeki “proleterya diktatörlüğü”, “öncü parti” ve “işçi sınıfının kendiliğindenciliği” gibi tartışma başlıklarının bir anlamda sonuca ulaşması anlamına gelir.

Sonuç olarak Lenin’in sosyalizme bu alandaki tartışmalara katkısı “Leninist örgüt kuramı” olarak tanınmıştır. Öte yandan, Rusya gibi henüz kapitalizmin Avrupa’daki kadar gelişkin olmadığı ve bu anlamda marksistlerin devrimi öncelikli olarak beklemedikleri bir ülkede   devrimin gerçekleştirilmesi ve böylece dünyadaki ilk işçi devletinin kurulması, Lenin’in sosyalist harekete en büyük katkısıdır. Bu katkının arkasında da yine Lenin’in emperyalizm eleştirisinden elde ettiği eşitsiz gelişme yasasının bir sonucu olarak devrimin emperyalizmin çelişkilerinin biriktiği zayıf halka ülkelerinde gerçekleşme öngörüsü yatmaktadır.  

Devrimden iki yıl sonra Bolşeviklerin öncülüğünde III. Enternasyonal’in (Komünist Enternasyonal), diğer adıyla Komintern’in Moskova’da kurulmasıyla Lenin’in düşünceleri dünyadaki komünist hareket içinde başat konuma gelir. Komintern aynı zamanda resmi amacı olarak “Sosyalist Sovyet Cumhuriyetlerinin Dünya Birliği”nin kurulmasını benimseyerek II. Enternasyonal’in milliyetçi eğilimlerine karşı da bir yanıt niteliğini taşımıştır.

Öte yandan, Ekim Devrimi’nin giderek tüm dünyaya yayılamaması, sosyalizmin tek ülkede mümkün olup olmadığı tartışmasıyla birlikte mücadelenin öncelikli ölçeği, yani ulusal veya uluslararası olup olmaması gerektiği tartışmasını da beraberinde getirmiştir.

Manifesto bu başlıkta da komünist partilere geçmişte olduğu kadar bugün de yol göstermeye devam etmektedir. Manifesto’da sınıf mücadelesinin öncelikle ulusal bir mücadele olduğu ve her ülkedeki işçi sınıfının önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak zorunda olduğu belirtilir. Ayrıca, ulus-devletler içindeki sınıf mücadelelerinin kazanılmasının, ulusların kendi aralarındaki karşıtlığa da son vereceği öne sürülür. Manifesto’nun son cümlesi ise sınıf mücadelesinin uluslararası boyutunu en açık ifade eden cümledir: “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!”

iii) Toplumsal bir düzen olarak sosyalizm: Manifesto’da komünist bir devrimden sonra kurulacak toplumsal düzende başta mülkiyet ilişkileri olmak üzere emek, aile, evlilik, eğitim ve ulus gibi olguların alacağı biçim ve içerik burjuva toplumun eleştirisi üzerinden karşılaştırmalı olarak sunulur. Bu yeni toplumsal düzenin, yani komünizmin, iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesiyle bir anda gerçekleşmeyeceği de Manifesto’dan anlaşılmaktadır:

“Proletarya, siyasal egemenliğini, tüm sermayeyi burjuvaziden derece derece koparıp almak, tüm üretim aletlerini devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirmek ve üretici güçler kitlesini olabildiğince çoğaltmak için kullanacaktır.”

Manifesto’da henüz bu terim kullanılmasa da bu sürecin Marx ve Engels’in sonraki eserlerinde kullandıkları anlamıyla başlangıçta “proletarya diktatörlüğü” olarak örgütleneceği görülebilir. Bu sürecin sonunda işçi sınıfı kendi egemenliği ile birlikte kendisini de ortadan kaldıracak sınıfsız toplumu kuracaktır.

Manifesto’daki bu yaklaşım Marx’ın 1875 yılında yazdığı Gotha Programı’nın   Eleştirisi’nde daha ayrıntılı ve açık bir biçimde ifade edilir: Proletarya diktatörlüğü kapitalist toplum ile komünist toplum arasındaki siyasal bir geçiş dönemidir. Marx bu dönem için aynı zamanda “komünist toplumun birinci aşaması” ifadesini de kullanır. Marx komünist toplumun başka bir aşamasından daha söz eder:

“Komünist toplumun daha yüksek bir aşamasından, bireylerin işbölümüne ve onunla birlikte kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkiye kölece boyun eğişleri sona erdiği zaman; emek, yalnızca bir geçim aracı değil, ama kendisi birincil yaşamsal gereksinim haline geldiği zaman; bireylerin çeşitli biçimde gelişmeleriyle, üretici güçler de arttığı ve bütün kolektif zenginlik kaynakları gürül gürül fışkırdığı zaman, ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları kesin olarak aşılmış olacak ve toplum, bayraklarının üstüne şunu yazabilecektir:   Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre!”

Lenin de Marx’ın bu yaklaşımını benimsemiş, ancak “komünist toplumun birinci aşaması”nı sosyalizm, “komünist toplumun daha yüksek bir aşamasını” ise komünizm olarak adlandırmıştır. Lenin’in bu yeni adlandırması Marksist literatürde bu şekilde benimsenmiştir.

Genel olarak Marx, Engels ve Lenin’in yapıtlarında bir toplumsal düzen anlamında ağırlıklı olarak kapitalizm eleştirisi yer alırken, sosyalizm ve özellikle de komünizm üzerine yazılanlar çok daha az bir hacmi kaplar. Bu anlamda Manifesto’da komünist devrim sonrası önlemlerin farklı ülkelere göre farklılıklar gösterebileceği belirtilmiştir. Yine de bu yapıtlar sosyalist ve komünist toplumun örgütlenmesine dair can alıcı ilkeleri sunmaktadır.

Son olarak Paris Komünü ve Sovyetler Birliği gibi geçmiş sosyalizm deneyimleri kadar Çin Halk Cumhuriyeti gibi tartışmalı veya Küba Cumhuriyeti gibi yaşayan sosyalizm deneyimleri ışığında da önemli bir birikim oluşmaya devam etmektedir.

mlam
.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
spartakus
[ .... ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 23.11.2013
İleti Sayısı: 624
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: spartakus
Cevap Tarihi: 20.09.2015- 11:26


Sosyalizm nedir?

Özel mülkiyeti reddeden, kollektif mülkiyeti tercih eden, liberalizmin kişiye önem veren yaklaşımını kabul etmeyen ve genel olarak iktisadi tarafı ağır basan bir sistem. Esasen sosyalizm, kapitalizme bir antitez olarak gelişmiştir. Sosyalizmi tarihin ilk çağlarına kadar götürmek mümkündür. Ferdiyetçiliği reddeden Yunanlı filozof Eflatun (Bkz. Eflatun) bir tür aristokratik sosyalizmi savunmuştur. Bunun sosyalizmi toplumun belirli bir kesimini
ilgilendirmektedir. Bu bakımdan toplumun tamamına yayılma eğilimi göstermemiştir.

On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde sosyalizmin; ütopik (hayalci), demokrasiyle bütünleşen ve ilmi bir karekter verilmek istenen tiplerinin ortaya çıktığı görülmektedir. Ütopik sosyalizm, Fransa ve İngiltere’de gelişme imkanı bulmuştur. Bu akımın ileri gelenleri Saint-Simon, Charles Fourier gibi düşünürlerdir. Ütopik sosyalistlere göre, özel mülkiyet, para ve rekabet gibi kapitalizme has müesseseler insanların, insanlar tarafından sömürülmesini sağlarlar. Bu sebeble, bunların kaldırılarak, yerlerine sömürmeye imkan tanımayan müesseselerin kurulması lazımdır.

Sosyalizm zamanla demokrasi rejimlerinin önemli bir alternatifi şeklinde takdim edilerek bu rejimle idare edilen ülkelerde de kuvvetlenme yolunu seçmiştir. Bilhassa Avrupa ülkelerinde, çeşitli siyasi partiler vasıtasıyla sosyalizm mevcut rejimin içinde gelişme imkanları aramaktadır. Sosyalizm asıl nihai şeklini Karl Marx’ın bilimsel sosyalizmi ile almıştır. Bilimsel sosyalizm, marksizm olarak da ifade edilmektedir. (Bkz. Marxizm)

Sosyalist iktisatçılara göre kapitalizm, artan sermaye birikimi ve artan temerküz kanunlarına tabidir. Sermayenin giderek belli ellerde toplanması, sermayedar ile işçi arasındaki sınıf farklılığını arttıracak, işçiler, hayat standartlarının gittikçe kötüleşmesi ve işsizliğin artması üzerine, toplum düzeninin değişmesi için köklü hareketlere girişeceklerdir. Sermayedarların gitgide sermaye yoğun yatırımlarına gitmeleri, makina kullanımlarını arttırmaları, yedek işsizler ordusunun artmasına sebebiyet verecektir. Sermayedarların güçlenmesi, işçilerden sağladıkları artık değerle olmaktadır. Sermayedar çalıştırdığı işçiye hakkı olan bütün değerleri vermemekte bir bakıma onun üzerinden kazanç sağlamaktadır. Sosyalizmin nihai safhasında, bütün üretim araçları mülkiyeti toplumun olacak ve herkes çalışması karşılığında üretilen ürünlerden pay alabilecektir. Bu safha, mutlak komünizm olarak adlandırılmaktadır. Sistem, giderek devletin de ortadan kalkacağı bir ekonomik ve sosyal düzene doğru gitmeyi hedefler.





Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
spartakus
[ .... ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 23.11.2013
İleti Sayısı: 624
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: spartakus
Cevap Tarihi: 20.09.2015- 11:33


Ütopik Sosyalizmin Doğuşu ve Tarihsel Seyri
Yazan   Devrim Kalkan



16.Yüzyılda gelişmeye başlayan burjuvazinin, feodaliteye ve onun en yetkin temsilcisi sayılan kiliseye karşı başlattığı ilk büyük karşı çıkış olan Almanya’da Luther’in öncülüğündeki Protestan Reformunu köylü ayaklanmaları, İngiltere, Hollanda ve İskoçya’da Kalvencilik ve kazanımları takip etti. Tüm bu karşı çıkışlar, gelişen burjuva sınıfının feodalite tarafından tıkanan yolunun açılmasına yönelikti.

Bu sıralar İngiltere’de gelişmeye başlayan materyalizm çok işlevsel olmayan ve burjuva sınıfı tarafından kabul görmeyen bir öğreti olarak görüldü. Ancak doğduğu İngiltere’de hakettiği ilgiyi göremeyen materyalizm devrimci niteliğini Fransa’da, Fransız ihtilaline götüren süreçte sergiledi. Materyalizmin Fransa’daki bu ilerletici rolünün meyvesi olan ihtilalle birlikte feodalizm Fransa’da tamamıyla yıkılmış oldu. İngiliz burjuvazisi bunu başaramamış ve aristokratların tahtını yıkmadan orta bir yol bulunmuştu.

Ancak sağduyuyu ve insan aklını temel alıp tüm toplumu elekten geçiren Fransız Devrimi bekleneni vermedi. Yarattığı hayal kırıklığı, ondan beklentileri karşılanmayanların kendilerini ütopik tasarılarda avutmasına yol açtı. Bu tasarılarda burjuvazi eleştiriliyor ancak yeni gelişen proletaryaya dair bir temsilde bulunulmuyordu. Bulunulmuyordu, çünkü İngiltere ve Fransa’da sanayi yeni yeni gelişmeye başlıyor ve dolayısıyla kapitalist üretim gelişmesinin sonuçlarına ulaşamıyor ve proletarya henüz yeni oluşmaya başlayan bir sınıf konumunda bulunuyordu: “Bu tarihsel durum sosyalizmin kurucularını da etkiliyordu. Eksik kapitalist üretim koşulları ve eksik sınıf koşulları, eksik teorilerle karşılandı. Toplumsal sorunların henüz gelişmemiş ekonomik koşullarda gizli duran çözümünü ütopyacılar insan beyninden çıkarmaya çalıştılar. (Onlara göre - D.K.) toplumda yanılgılardan başka bir şey yoktu; bunları gidermek sağduyunun göreviydi.”[1]

Fransa’da Saint-Simon eserlerinde, ekonomik koşulların politik kurumların temeli olduğu ve devletin ortadan kaldırılması gerektiği üzerine kimi ipuçları vermişti. Yine Fransa’dan Fourier ise uygarlığın sürekli olarak çelişkiler yarattığını, bu çelişkileri çözmeye güç yetiremediğini ve bir kısır döngüde ilerlediğini söyleyerek bundan dolayı uygarlığın ulaşmak istediğinin tam tersine doğru gittiğini söylemiştir. Fourier eserlerinde devrimden sonraki burjuvaziyi amansızca eleştirmiştir. İngiltere’den Robert Owen ise toplumun dar bir kesiminin zenginleşmesine hizmet eden üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin, kaldırılarak herkesin yararına kullanılması gerektiğini düşünüyordu. Owen, komünist bir toplum modeli tasarlamıştı. Bu modeli gerçekleştirebilmek için çalışmalarda bulundu. İngiliz işçilerinin çalışma saatlerinin kısaltılması ve İngiltere'deki işçi sendikalarının birleştirilmesi için mücadele verdi. Komünist modelini gerçekleştirebilmek için dernekler kurdu. Ancak komünist modelinin pratiğini, ticari hesaba dayandırdığı için girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı.Bunun yanında Fransız Devriminde ortaya çıkan Babeufcüleri de ütopik sosyalistler olarak tanımlayabiliriz: “Babeufcülük, 18. Yüzyıl Fransız materyalizminin, Mellier’in popüler devrim fikirlerinin, Morelly’nin 'rasyonalist' komünizminin ve Fransız devrimindeki en radikal eğilimlerin örgütsel ve ideolojik tecrübelerinin ideolojik mirasçısıydılar. Babeufcülük sosyalist düşüncenin gelişmesinde ileriye doğru bir adımdı.”[2]

Sömürüsüz bir toplumun kurulabileceğine duyulan inanç, 18. ve 19. yy. sosyalistlerinde kendini, sosyalizmin salt gerçeğin, sağduyunun ve adaletin dışa vurumu olarak gösterdi. Dönemlerinin toplumsal olgularını iyi tahlil etmiş olmalarına ve önemli bazı teorik öncüller sunmalarına karşın tasarıları inanca dayalı ve bilimsel bir temelden yoksun olduğu için ütopik tasarılar olarak kaldı. Dönemlerinin iyi niyetli temennileri olarak anıldılar.

Sosyalizmi ütopik tasarılar olmaktan çıkarıp, kurduğu tarih biliminin gösterdiği öncüllerle, sınıfsız bir topluma ulaşmanın "köprüsü" olarak açıklayan Marx olmuştur.

Marx ve sosyalizm

Marx, tarihin sınıf savaşımlarının tarihi olduğunu ve bu çatışan sınıfların kendi tarihlerinin ekonomik koşulların ürünleri olduğunu söyleyerek tarih bilimini kurmuştur. Yakın çalışma arkadaşı ve yoldaşı Engels ile birlikte kaleme aldıkları Komünist Manifesto adlı eserinde “Sınıf kavgası tarihin motorudur” diyerek tarihin ilerletici gücünün sınıf çatışmaları olduğunu ve sınıf çatışmalarının sınıfsız bir topluma doğru evrildiğini tespit eden Marx, yine tarih bilimine dayanarak bu evrilmeyi gerçekleştirecek sınıfın yani sınıfsız toplumu kuracak sınıfın proletarya olacağını söylemiştir. Kapitalist üretim tarzının ücretli emek üzerindeki sömürüsünü açıklamak üzere artı değer teorisini ortaya koyan Marx, üretim araçlarını elinde tutarak kapitalist sistemi işleten burjuva sınıfının ve kurduğu diktatörlüğün yıkılarak yerine sömürülen sınıfın yani proletaryanın diktatörlüğünün geçeceğini belirtmiştir.

Marx, 5 Mart 1852’de Joseph Weydemeyer’e yazdığı mektubunda, yaptığı tarih incelemelerinin onu şu sonuçlara ulaştırdığını söyledi: “Benim yeni olarak yaptığım şey: 1) sınıfların varlığının, üretimin gelişimindeki belli tarihsel aşamalarla ilişkili olduğunu, 2) sınıf savaşımlarının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağını, 3) bu diktatörlüğün, yalnızca bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma bir geçiş olduğunu göstermekten ibarettir.”[3]

Marx'ta proletarya diktatörlüğü, kapitalist toplumdan komünist topluma giden yolda ara bir aşamadır. Komünist toplumun alt-evresi olarak tasarlanan sosyalizm, proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür: "Sosyalizm, genel olarak sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması, sınıf ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağlantıların ortadan kaldırılması, bu toplumsal bağlantılardan doğan bütün düşüncelerin alt üst edilmesine varmak üzere devrimin sürekliliğinin ilanıdır, zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür."[4]

Lenin, proletarya diktatörlüğü kavramının, Marksizmin en temel kavramlarından biri olduğunu kesin bir tavırla ortaya koymuştur: “Sınıflar savaşımının kabulünü proletarya diktatoryasının kabulüne dek genişleten kişi Marksistir ancak.”[5] Önemle bilinmesi gereken, kurdukları tarih biliminin onları, sınıf savaşımlarının zorunlu olarak proletarya diktatoryasına varacağı sonucuna götürmüş olduğu, yani proletarya diktatoryasının tarihsel bir eğilim olarak belirdiğidir. “Yöneldikleri ve kuruluş sürecinde ilerledikleri bilimin ortaya koyduğu sonuçlar, onları ezilenlerin iktidarından sınıfsız topluma giden yolda bir ara aşama olarak proletarya diktatörlüğüne götürdü. Proletarya diktatörlüğü tanımlamasına olanak veren, tarih biliminin ortaya koyduğu, sınıf savaşımlarının sınıfsız bir topluma doğru geliştiği tespitidir”[6]

Sosyalizm, Marx'ta bir geçiş aşaması olarak açıklandığı için, sınıflar ve dolayısıyla sömürü henüz ortadan kalkmaz: "Öyleyse, Marksist bir bakış açısından sosyalizmin ne olamayacağını söyleyelim. Her şeyden önce: Sosyalizm, sınıfsız bir toplum değildir. Ve sınıfsız bir toplum olamadığı için de, sömürüsüz bir toplum, her tür sömürünün ortadan kaybolduğu bir toplum da değildir. Sosyalizm maddi temelleri ortadan kaybolduğu ölçüde her tür sömürünün ortadan kaybolmakta olduğu bir toplum olabilir ancak."[7]

Marx'ın sosyalizm teorisi, tarih biliminin öncüllerine dayanır. Bu anlamda inanç temelli, ütopik sosyalist tasarılardan kesin bir çizgi ile ayrılır: "Marx'ta ütopyacılığın zerresi yoktur; o tepeden tırnağa 'yeni' bir toplum tasarlamaz, tepeden tırnağa 'yeni' bir toplum türetmez. Hayır, o yalnızca yeni toplumun eskisinin içinden doğuşunu, eski toplumdan yeni topluma geçiş biçimlerini, doğal bir tarih süreci olarak irdeler."[8]

Edebiyatta ütopyacılık

Edebiyat alanında ütopik sosyalist tasarımların yapıldığı eserlere de rastlamaktayız. Rastlamaktayız diyoruz, çünkü bu eserlerin sayısı bir elin parmaklarını biraz geçecek kadar azdır. Ütopik toplum tasarımlarının edebiyat alanındaki ürünlerine geçmeden önce bu eserlerin yazılış nedenlerine bakmakta fayda var: Bu tasarımların yazılış nedenleri, içinde yaşanılan toplumsal koşulların getirdiği olumsuzluklara karşı bir çıkış yolu arama ve bir inanca dayanarak ayakta kalmaya çabalama ile açıklanabilir.

Daha Fransız ihtilalinden çok önce yazılan Thomas More’un Ütopya adlı eseri ile Tomasso Campanella’nın Güneş Ülkesi adlı eseri sömürüsüz bir dünyanın kurulmasına dair tasarlanan ilk edebi sosyalist ütopya örneklerindendir. Bu eserler, Ortaçağın 'vahşi' olarak nitelendirilebilecek toplumsal koşullarına gösterilen tepkilerin, çağdaşımız yazarlarca kaleme alınan, George Orwell’ın 1984’ü ve Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya'sı ise emperyalizme dönüşen kapitalizmin yarattığı savaşların ve sonrasında yaşanan umutsuz arayışların ürünüdür. 'Ütopik sosyalist tasarımlar' diyebileceğimiz bu eserler, yazıldıkları toplumun içinden geçtiği evrenin izlerini taşırlar. Ütopya’da, Güneş Ülkesi’nde, Farabi’nin Medinetü’l Fazıla'sında yazarlar, sisteme karşı hoşnutsuzluklarını, parçası oldukları sistemin eksiklerini ve çelişkilerini, geliştirdikleri ütopik toplumsal modellerde gözler önüne sermeye çabalayarak gösterirler. Ütopik modellerde aldıkları tavır, insanların eşitlik içinde yaşadığı ve sömürünün ortadan kalktığı bir alternatif toplum modeline ulaşmak içindir. Ancak 1984 ve Cesur Yeni Dünya’da, eşitsizliği ve sömürüyü ortadan kaldırmak için tasarlanan toplum modellerinde insanlığı daha büyük tehlikelerin, gerek açık gerekse gizlenmiş bir tahakkümün beklediği anlatılır. Bu iki ütopya örneğinde yağmurdan kaçarken doluya tutulunmaması için uyarılarda bulunulur. Yazıldıkları günün koşullarını göz önüne alırsak eğer, kapitalizmin büyümesi sürecinde ortaya çıkan paylaşım savaşlarının, faşizmin yıkıcı etkilerinin ve Sovyetler Birliği ve doğu Avrupa’da yaşanan 'reel sosyalizm deneyleri'nin başarısızlıklarının yarattığı umutsuzlukların sonuçlarıdır bu ürünler.

Sonuç olarak...

Feodalizmden başlayarak, özel mülkiyete, sistemin getirdiği baskılara, yoksulluğa tepki olarak doğan ve genel olarak özel mülkiyetin yerine kamu mülkiyetini koyarak sömürüyü ortadan kaldırma amacı güden ve ilk olarak edebi tasarılarda kendini gösteren ütopyacı sosyalizm, kapitalizmin doğumunda ve gelişmesinde yerini daha gelişkin tasarımlara bırakmıştır. Bunlar, özellikle kapitalizmin çelişkilerinin yoğun olarak hissedilmeye başlandığı Avrupa’daki burjuva devrimleri döneminde ve bu devrimler sonrasında yaşanan hayal kırıklıklarında oldukça parlak tasarılar halini aldı. Ancak bu tasarılar çoğunlukla sağduyuya ve inanca dayandıkları için teorik olarak güçlü öncüller sunamadılar.

“Marksizm öncesi 'Sol-sosyalist' kulvarda yer alanlar, genel olarak ezilenler hareketi içinde oldular, ontolojik alandaki bu duruşları onları ideolojik olarak ezilenlerin iktidarından yana bir tutum almaya itti. Teorik formülasyonları da, halk için iktidar, ezilenler için demokrasi gibi ütopik söylemler düzeyinde kaldı.”[9] Marksizmin tarih bilimini kurarak, sosyalizmin, sınıf çatışmalarının sınıfsız bir topluma doğru evrilmesinde bir aşama olacağı tespitiyle bu ütopik tasarılar geçerliklerini tümden yitirmişlerdir.

Ancak ütopyacı sosyalizm günümüzde proletarya hareketinin yaşadığı tarihsel sorunlara karşı yeniden ortaya çıkma eğilimi göstermektedir: “Ütopyacı sosyalizm, burjuva egemenliğinin gücüne karşı bir savunma hattı olarak yükseltilmek isteniyor. Ütopyacı sosyalizm, proletarya hareketinin dünya tarihsel sorunları ve başarısızlıklarına, Marksizmin yenilgilerine karşı analizden kaçma ve düşe dalma eğilimi olarak beliriyor. Onlar, Kant’ın öğüdüne uyarak, 'inanca yer vermek için, bilgiyi yerinden ediyorlar'; gelişmelere akıl yetiremiyorlar ve buradan zaten aklın yetemeyeceğini düşünüyorlar ve inanca sarılıyorlar”[10] Yapılması gereken, ütopyacı yaklaşımları tamamıyla reddetmek ve Marksizmin, tarih bilimine dayanarak ortaya koyduğu ilkeleri savunmaya devam etmek olmalıdır.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Çev.: Öner Ünalan, Sol Yay., Ankara 1993, s.61,

[2] M. Rosental ve P.Yudin, Materyalist Felsefe Sözlüğü, Çev.: Enver Aytekin ve Aziz Çalışlar, Sosyal Yay., Dördüncü Basım, İstanbul 1980, s.46

[3] K. Marx - F. Engels, Seçme Yazışmalar - 1, Çev.: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., Ankara 1995, s.75

[4] K. Marx, Fransa'da Sınıf Savaşımaları, Sol Yay., Ankara 1976, s. 64.

[5] Lenin, Devlet ve İhtilal, Çev.: Süleyman Arslan, Bilim ve Sosyalizm Yay., Ankara 1989, s.45

[6] M. Ali Tütüncüler, "Proletarya Diktatörlüğü Üzerine", Teori ve Politika/9, Kış 98, s.116

[7] Etienne Balibar, Proletarya Diktatörlüğü Üzerine, Pencere Yayınları, Çev.: M. A. Akay, İstanbul 1990, s.131.

[8] Lenin, a.g.e., s.59

[9] M. Ali Tütüncüler, "Proletarya Diktatörlüğü Üzerine", Teori ve Politika/ 9, Kış 98, s.116

[10] Melik Kara, İ. Mert, S. Sahra, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı, Ankara 1995, s.81



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
spartakus
[ .... ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 23.11.2013
İleti Sayısı: 624
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: spartakus
Cevap Tarihi: 22.09.2015- 00:47


LİBERAL ÖĞRETİYE KARŞI SOSYALİST AKIMLAR VE BİLİMSEL SOSYALİZM

Sosyalist düşünürler yalnız klasik ekonomistlerin liberal görüşlerini ve bireyci ekonomi politikalarını eleştirmekle kalmamış aynı zamanda onların savundukları kapitalist düzenin de karşısına çıkmışlardır.

Sosyalizm, Klasik Liberal Öğretiye karşı XIX. yüzyılda gelişmiş bir akım olmakla birlikte, bu akımın kökenini uygarlık tarihinin çok eski dönemlerinde aramak yaygın bir alışkanlık durumuna gelmiştir.

Sosyalizm, çoğu zaman birbirlerinden farklı olup, yalnız ortak temele dayanan bazı ilkeler üzerinde birleşmelerinden ötürü aralarında bağlantı bulunan önemli bir düşünür kitlesini kapsamaktadır. Bunların çoğu, kapitalist düzene ve bu düzenin esas temeline karşıdırlar. Buna dayanarak, özel mülkiyetin yerini toplumsal mülkiyetin almasını isterler.

Serbest rekabet sistemine karşıdırlar. Görüşlerine göre, serbest rekabet, kâr sağlamak amacıyla hareket eden girişimciler arasında çatışmalara yol açar. Emek ve sermaye böylece boşa gitmektedir, insanların, birbirlerine karşı çekişmeyi bırakıp, emek ve sermayelerini birleştirerek tabiatın kaynaklarından olabildiğince yararlanmaları gerekir.

Sosyalistlere göre, ücretle adam çalıştırmak emeğin sömürülmesine yol açar. Bunun için ücretle çalıştırma kurumu kaldırılmalıdır.

Kapitalist rejimde üretim ile tüketim arasındaki denge, fiyat kurumu aracılığı ile kendiliğinden sağlanmaktadır. Sosyalistler bunu kabul etmezler. Kendiliğinden işleyen bu mekanizmanın yerine düşünülerek ve belli bir plana göre hazırlanan bir düzenin kurulmasını isterler. Bu da ancak devlet eliyle gerçekleşebilir. Böylelikle fert topluma bağımlı kılınacak, üretim araçlarına devlet egemen olacak, üretimle tüketim arasındaki denge de istatistiklere göre hazırlanan planlarla sağlanacaktır. Böyle olursa gelirler daha eşit esaslara göre dağıtılacak ve beklenen refaha ve mutluluğa kavuşulacaktır.

Sosyalistler arasında başlıca üç akım göze çarpar: İdealist karakterdeki akımı, Fransız sosyalistleri temsil eder. Bilimsel sosyalizmin temsilcisi ise Kari Marx'tır. Üçüncü akımı ise, Marx'ın düşüncelerine bağlılıkta aralarında büyük farklar bulunan Marx'ın öğrencileri temsil etmektedirler.

Bunların hepsini burada ele almamıza olanak yoktur. Saint Simon ve Fourier gibi Fransız ve Robert Owen gibi İngiliz düşünürlerinin romantik     sayılan   bazı     görüşlerle     sosyalizmin     öncüleri     arasında sayılabileceklerine   işaret   ettikten   sonra,   Sismondi   ve   Proudhon'un görüşleri üzerinde kısaca durabiliriz.

Bunlar toplumda yapılacak değişikliklerde insan iradesinin egemen gücünü inanmaktadırlar. Adalet ve hukuk düşünceleri içinde iktisadî kurumların tedrici fakat gittikçe artan bir hızla değiştirilmesini isterler.

1 - Sismondi, Jean Charles Sismondi de (1773-1842)

Sismondi, toplumun "burjuva" ve "proleter" olarak iki sınıfa ayrıldığını, bu iki sınıfın çıkarlarının çelişik olduğunu söyler; liberal felsefenin tabii uyum anlayışına karşı çıkar. Üretim ve servet temerküzü, kanısınca, bu ayrımı daha da şiddetlendirmektedir. Toplumsal sınıflar ve temerküz kuramıyla Marx'a öncülük eden Sismondi, ekonomik krizlerin nedenini de buna bağlar.

Sismondi'ye göre, üretim sürecinin kesintisiz devam edebilmesi için, üretimle tüketim arasında denge olmalıdır. Oysa, kapitalist üretim biçimi üretim kapasitesini ve malları artırmakta, fakat üretimdeki toplumsal ilişkiler, tüketimin gelişmesine set çekmektedir. Üretim güçleri arttıkça, kapitalle emeğin payı ve üretimle satış arasındaki fark büyümektedir. Çünkü, üretim artışı, emekçinin payının geçimlik tüketimiyle sınırlı olmasıyla bir arada gitmektedir. Kapital, niteliği gereği, üretimi sürekli olarak artırmak eğilimindedir. Oysa, emekçi talebi yetersiz kalınca, devresel üretim fazlası ortaya çıkmaktadır. Diğer taraftan makinalaşmanın yol açtığı işsizlik, emekçinin satın alma gücünü daha da azaltmaktadır. Ne kapital, ne de emek, azalan taleple karşılaşan sanayilerden geri çekilebilir. Dolayısıyla, sabit kapital bu alanlarda kalacak; işçiler daha uzun çalışma saatlerini ve daha düşük ücretleri kabul edecek, üretim de aşırı olmaya devam edecektir.

Sürekli ekonomik krizlere sürüklenen kapitalist sistem karşısında, Sismondi, laisser-faire'in anlamsızlığını, devletin müdahale gereğini ileri sürüyordu. Ekonomi politikasının amacı, emekle mülkiyetin birleştirilmesi, üretim ve tüketim arasındaki dengesizliğin giderilmesi olmalıydı. Fakat, bunun çaresi, üretim araçlarında özel mülkiyetin yok edilmesi değil, küçük çiftçi, zanaatkar gibi "küçük burjuva"nın yaratılmasıydı. Böylece büyük kapitalist girişim dağıtılırken, aynı zamanda sanayileşme süreci de, makinalaşma süreci de yavaşlayacaktı. Bu yöntemle, sistemin aksaklıklarının giderileceğine inanıyordu.

2 - Proudhon, PJ. (1809-1865)

P. J. Proudhon, sosyalist düşünceye Sismondi'den çok daha önemli katkılarda bulunmuş bir Fransız düşünürüdür. Proudhon devlete nefreti ve özgürlüğe bağlılığıyla, devletin fonksiyonlarını azaltmak istemesiyle nitelenebilir. Ekonomik krizlerle sarsılan toplumu, belirli bir hedefe erişmek üzere, toplum güçlerinden sağlanacak dengeyle kurtarmak istiyordu. Fikirleri, özgürlüğü korumak istemesi itibariyle, liberal felsefeye bağlıdır. Fakat, erişmeyi düşündüğü dengenin, otomatik ve tabii olmayıp, iradi olarak gerçekleştirilebileceğine inandığından, sosyalist eğilimlidir. Faizi ve rantı "hak edilmemiş gelir" olarak nitelemiş ve yermiştir; faizsiz kredi sisteminin uygulanmasıyla ve büyük sanayinin işçi birliklerine devredilmesiyle, sistemin aksaklıklarının giderilebileceğine inanmıştır.

Proudhon'un tüm düşüncelerinin temelinde adalet fikri yatmaktadır. Ona göre, insan yaşantısının en üstün ilkesi adalettir. Adaletin sağlanması ise eşitlik ve denge demektir. Fakat, sosyal yaşamda, hatta doğada eşitsizlikler ve dengesizlikler vardır. Yani, adalet fikri ile çelişik durumlar ortaya çıkmaktadır. İşte Proudhon, bu çelişkileri ortadan kaldıracak doğru fikirleri bulmaya çalışmıştır. Yoksa bu adaletsiz sonuçlan yaratan "sosyal kurumları" ortadan kaldıracak siyasal araçları değil.

Mülkiyet hakkı üzerinde de önemle duran Proudhon "Mülkiyet hırsızlıktır" (La propriete, c'est le vol.) tanımlaması ile ün yapmıştır. Proudhon aslında mülkiyet hakkının özüne değil, fakat kapitalist düzen içindeki uygulanışına itiraz ediyordu. Çünkü, ona göre "emek" değer yaratan tek unsurdu ve herkes kendi emeğinin karşılığına tam olarak sahip olmalıydı. Kapitalist düzende ise, emek karşılığı olmayan "kazanılmış" gelirler vardı: Rant, faiz ve kâr gibi... Bunlar işçinin emeğinden çalınmış paylardı. Bunların ortadan kaldırılması ve mülkiyet hakkının yalnız emekçilere tanınması gerekirdi.

Mülkiyet konusunda, Sismondi'ye benzer fikirleri nedeniyle, Marx, Proudhon'u "küçük burjuva" (petit bourgeois) olarak nitelemiştir. Proudhon 1846'da "Ekonomik Çelişkiler ya da Sefaletin Felsefesi" adını taşıyan önemli bir eser yayınlamıştı. Kari Marx buna derhal "Felsefenin Sefaleti" adlı yapıtıyla yanıt vermiştir.

3 - Bilimsel Sosyalizm ve Marx

Adaletin ve barışın hüküm sürdüğü bir toplum öneren Platon'dan toplumda burjuva ve proleterler arasındaki sınıfsal çıkar çatışmasını anlatan Sismondi'ye; teknokratların egemen olduğu güdümlü ekonomi fikrinin savunucusu Saint-Simon'dan falanjların yaratıcısı Fourier'e; "Sefaletin Felsefesi" yazarı anarşist Proudhon'dan kooperatif hareketin öncüsü Owen'e; devlet sosyalizmini öneren Rodbertus'tan demokratik sosyalizme inanan Lassale'a kadar sayısız düşünür, filozof, siyasetçi, ekonomist ve yazar toplumdaki çelişkilerden rahatsız olmuşlar ve gördükleri sorunlara çözüm getirmeye çalışmışlardır. Fakat bunlar, tutarlı kuramlar kuramamış, kapitalizmin sistemli bir eleştirisini yapamamışlardır. Gelecek hakkındaki görüşleri ise gerçeklerden uzak kalmıştır. Nitekim, Marx ve Engels bunların bir kısmını (Saint -Simon, Fourier ve Robert Owen) "ütopist sosyalist" diye niteleyerek, gerçekçilikten uzaklıklarını belirtmek istemiştir. Bununla birlikte, kapitalizmin ilk eleştirisini yapan bu düşünürlerin sosyalist düşünceye yaptıkları katkıyı hiç bir şekilde küçümsemek mümkün değildir.

Liberalizme karşı doğan tepkiler içinde, felsefesi ekonomi kuramı ve politikası sistemiyle bütünlüğü olan bir öğreti yalnızca Marksizm olmuştur. Marx'ın (1818-1883) eseri (Le Capital) tamamen sosyal gelişmeye ve özellikle kapitalist rejimin yerini kollektivizm'in almasına ayrılmıştır. Birbirini bütünleyen bir seri tezlerle gelişmenin sosyolojik temellerini, ekonomik nedenlerini ve gelişme şekillerini açıklamaktadır. Bu incelemeler sonunda, kapitalist sistemin belli bir aşamaya varmasından sonra yerini sosyalizme bırakacağını kanıtlamaya çalışmaktadır. Böylelikle daha önceki sosyalist düşünürlerden ayrı olarak, sosyalizmi hayali bir rejim ya da gerçekleştirilmesine çalışılan bir ideal olarak görmemekte, insanlığın gelişme ve ilerleme tarihi üzerinde yaptığı incelemelerin bir sonucu olarak sosyalizme gidileceği görüşünü bilimsel çalışmalarla ortaya kovmak istemektedir. Bundan dolayı Marx'ın sosyalizmine, bilimsel sosyalizm adı verilir.

Kari Marx, felsefi görüşlerinde Hegel'in ekonomik görüşlerinde Klasik İngiliz İktisatçılarının düşüncelerinden büyük ölçüde yararlanmış ve fakat onlarınkinden çok farklı bir düşünce sistemi ortaya koymuştur.

Gerçekten Adam Smith'e göre, "millet, ancak doğal kanunlara saygı göstererek, bunları gözlem altına alarak zenginleşebilirdi. "Marx da, insanın yaşama koşullarının, ekonomik mekanizmaya karşı çıkılarak değil, fakat bu mekanizmaya dayanılarak iyileştirilebileceğinin mümkün olduğu görüşündedir. Doğaya, ancak ona uyularak egemen olunabilir. Böylece sosyalizmin gelişimi kapitalizmin vakitsiz olarak baş aşağı gelmesinden beklememekte, gelişmenin süratlenmesinden beklemektedir, istediği şey, gelişmenin hızlandırılmasıdır. Düşüncesine göre, insan tarih yapısıdır ve tarih yaratmaktadır.

Marksizmin temel taşı tarihin bir yorumudur. Bu yoruma göre, fikirlerin ve kurumların açılıp gelişmesi üretim ve değişim araçlarının gelişimi ile açıklanmaktadır.

Toplumda verimli (prodüktif) güçlerin oluşturduğu bir alt yapı ile edebiyatı, sanatı, hukuku ve dini kapsayan bir üst-yapı vardır. Alt­yapı, üstyapıya egemendir. Maddi ve teknik yaşamın koşulları sosyal, politik ve dinî kurumlarla ahlakı ve töreyi tayin eder. Toplumlarda alt­yapı zamanla değişir, üretim teknolojisi değiştikçe "üretim ilişkileri" de değişir; bunun sonucu olarak kurumsal çerçevenin, yani üst-yapının da değişmesi gerekir. Bu değişme süreci ise, bir "tez, antitez, sentez" aşamalarından geçer. Bu, Marx'ın ünlü "diyalektik" görüşüdür ve esas itibariyle Hegel'in diyalektiği ile aynıdır. Bir önemli fark ile ki, Hegel'de toplumların yaşamını düşünceler yönlendirir; Marx'ta ise, "maddi koşullar" bütün değişmelerin motoru sayılır.

Tarihi maddeciliğin sonucu olarak her devrede egemen bulunan üretim koşulları toplumu birbirine zıt iki sınıfa ayırmaktadır. Bunlardan biri diğerini sömürür. El ile çevrilen değirmen topluma efendi ve köle verir. Su değirmeni aşamasında toplumda serfler (köle değerinde, efendiye bağlı toprak işleyen köylü) ve derebeyler oluşur. Değirmen buharla çevrilmeye başlanınca, toplum derhal sanayici kapitalistlerle ücretle çalıştırılan işçiler olarak iki sınıfa ayrılır. Bugün üretim araçları kapitalistlerin elindedir. Bunları proleterler (emekçiler, işçiler) kullanmaktadırlar. Kapitalistler proleterleri sömürürler. Proleterler kendilerini yaşatmak için gerekli bulunan çalışma miktarına bir süper (fazladan) emek ve çaba eklemek zorundadırlar. Bu ek, süper çalışma, kendilerini baskı altında tutanları zenginleştirmek içindir. Bunun karşılığı verilmemektedir. Bu iki sınıf arasındaki çatışma, her zamankinden daha şiddetlidir. Çünkü uluslararası bir niteliği vardır. İşçi sınıfı kentlerde toplanmakta ve kurbanı olduğu haksızlık ve kötüye kullanmalara karşı daha duyarlı bulunmaktadır.

Kapitalist rejimdeki kötüye kullanmalar, bu rejimin ortadan kalkmasını hızlandıracaktır. Ortadan kalkan rejim, yerini önce sosyalist, sonra komünist toplum düzenine bırakacaktır.

Kapitalizmin nasıl işlediği ve kendi iç çelişkileri ile nasıl yıkılacağı ve bu yıkılışı çabuklaştırmak için de neler yapılabileceği konularında gerekli bilgilere sahip olabilmek içindir ki Marx ekonomi bilimi ile ilgilenmiştir. Para, sermaye, değer, bölüşüm, ekonomik gelişme konularını daha çok bu açıdan ele almıştır.  

ekodiyalog



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
spartakus
[ .... ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 23.11.2013
İleti Sayısı: 624
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: spartakus
Cevap Tarihi: 24.09.2015- 21:45


Bilimsel sosyalizmin kurucularının Marx ve Engels olmasının kökeninde sanayinin ve ona paralel olarak proletaryanın gelişimi yatmaktadır. Marx ve Engels modern sanayinin ortaya çıktığı dönemde ortaya çıkmıştır. Bunu kabul etmek Marksizmin kurucularının kişisel meziyetlerini görmezden gelmek ya da küçümsemek anlamına gelmez. Aynı çağda ya da aynı yerde ortaya çıkmış pek çok insan Marx ve Engels’in aksine bugüne kalmayı başaramamıştır. Fakat şunu da atlamamak gerekir: Modern sanayinin gelişimi bilimsel sosyalizmin olduğu kadar Marx ve Engels’in ortaya çıkışı için de zorunlu bir koşuldur, zira ancak sanayinin gelişimiyle birlikte insanlığı sınıfsız topluma taşıyacak evrensel bir güç olarak proletarya ortaya çıkmıştır. Marx ve Engels de herkesten önce, bu devrimci ikilinin daha oluşum halindeyken künhüne varmış ve ezelî bir fikir olan insanlığın kurtuluşunu bu iki yeni olguyla birleştirmişlerdir. Modern sanayi ve proletarya, deyim yerindeyse, bilimsel sosyalizmin hammaddesini sunar. Bu hammaddeyi bilimsel sosyalizm haline dönüştürmekse Marx ve Engels’in başarısıdır.

Modern sanayinin gelişimi üretim araçlarının tarihinde nitel açıdan en yüksek aşamadır. Kapitalist üretim biçimi bir dönem gelişimine müthiş katkı sunduğu sanayinin önünde artık bir engel haline gelmiştir. Ne var ki bu tersine dönüş tarihte ilk kez görülen bir hadise değildir. Aksine tarihin günümüze kadarki seyri tam da bu modeli takip etmiştir. Marksizm kapitalizmin ortadan kaldırılmasının zorunluluğunu ya da başka bir tabirle bilimsel gerekçesini bu ikilikte, yani ekonominin toplumsal temelleriyle üretici güçlerinin ulaştığı verili seviye arasındaki çelişkide bulur. Üretici güçler, ulaştıkları aşamaya uygun bir biçim elde etmek, uygun bir toplumsal ilişkiler ağı içinde kullanılmak zorundadır. Aksi takdirde üretim araçlarındaki ilerleme yavaşlar ve eski temposuna ayak uyduramamaya başlar. Böylece toplumsal denge bozulur.

Marksizmin bilimsel temeli tam da buradadır. Marksizm pozitif bilimler alanında pek çok önemli görüşe sahip olduğu için değil, sosyal bilimler ve özel olarak da siyaset alanında bilimsel (insanların öznel yorumları dışında nesnel doğruluğu olan) bir açılım getirdiği için bilimsel sosyalizm adını almıştır.

Militan



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm melnur 19 13233 30.08.2013- 00:25
Konu Klasör Bilimsel ve ütopik sosyalizm bedrettin 4 3337 19.02.2018- 21:04
Konu Klasör SF'de ''bilimsel sosyalizm bilimi üzerine'' melnur 6 4199 01.07.2015- 17:55
Konu Klasör Marksizm, bilimsel ve ütopik sosyalizm denizcan 47 20287 01.02.2016- 20:13
Konu Klasör Sn.Veda'nın ''bilimsel sosyalizm'' anlayışı... melnur 33 13746 04.08.2017- 21:54
Etiketler   Ütopik,   Bilimsel,   Sosyalizm*
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS