SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
Leninist partilerde demokratik merkeziyetçilik           (gösterim sayısı: 1.464)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.693
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

7 kere teşekkür etti.
7 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 03.05.2017- 17:47


Komünist partilerdeki örgütlenme ve katılımların nasıl olacağı konusu tartışmalı bir konu. Benim bildiğim çok uzun zamandır bu partilerdeki ''çelik disiplin''in daha gevşek olması yönünde düşüncelerin ileri sürülmesi ve merkezi yönetimin aldığı kararların ''aşağıda'' tartışılabilir olması yönündedir. Bu konularda GELENEK'te çok yazı çıkmış. Rastladıklarımı buraya alacağım. Okurlara yararlı olabileceği kanısındayım.

Tartışılan parti değil, “komünist parti”dir...
Kemal Okuyan


Otorite sahibi, önsel olarak güven duyulan bir merkezin varlığı… Kararların bir kez alındıktan sonra bütün parti örgüt ve üyeleri için bağlayıcı olması…

Ne gerek var diye sorulabilir. Örneğin, Merkez Komite’nin otoritesi, güvenilirliği her defasında yeniden sınansın, yeniden kanıtlansın denebilir. Daha iyisi, Merkez Komite, atacağı her adımda partinin bütününün sesini dinlesin. Kararlar bağlayıcı olsun ama bu kararları benimsememe hakkı sonrasında da korunsun. Böyle devam edebilir, kulağa hoş gelecek biçimde.

Sonra, çok sıkı ve demirden bir disiplin…

Bu da itici gelebilir, hatta alay konusu olabilir. Karikatür yöneticilerin elinde, yaratıcı düşünce ve tartışmaya karşı önleme dönüşebilir. Konum, pozisyon, koltuk düşkünlerinin “öteki”leri bastırıp sindirmesi ve “eskisi gibi yönetme yetilerini koruması”na yol açabilir. Sorgulamayan, kafa sallayan, tembel bir militan tipolojisinin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.

Güzel… Peki bunun alternatifi nedir?

Gevşek, pamuk gibi yumuşak bir disiplin anlayışı? Otoritesi olmayan, partinin ortalamasını temsil eden, aldığı kararlar “parti kolektifi” tarafından kevgire dönen bir merkez?

Cık… Tarihte görüldüğü gibi, olmuyor.

Disipline vurgu Lenin’in, biliyoruz. Öyle sadece illegalitenin en zorlu anlarında, 1905’in, 1917’nin sıcak günlerinde filan değil, devrimden yaklaşık 2.5 yıl sonra aynı vurgu. Denebilir ki, o başka, 1920’de Avrupa’nın sert iklime alışkın olmayan partilerinin devrimci durum koşullarına uyum sağlaması için demirden, çelikten sıkılıktan filan söz ediyor. Yani, tamamen psikolojik… Yani, bir tür dost tavsiyesi… Zaten, kendi partisi, Sovyet Rusya’nın iktidardaki partisi için de ne zaman vidaları sıkmaktan bahsetse, bilmelisiniz ki, ülke büyük tehdit altında…

Böyle denebiliyorsa, şu sorularla başlayalım: Disiplin, hani şu en katısından, ne zaman özellikle gerekir? Devrimci koşullarda mı? Yoksa “hazırlık” döneminde mi? İktidara yürünürken mi, savunmadayken ya da mevzi kazanmak için mücadele ederken mi? Merkeziyetçilik koşullara göre gevşetilip sıkılaştırılabilen bir fonksiyonsa, bu koşullar önceden saptanabilir ve “demokratik” normlar parti yaşamında güvence altına alınabilir mi?

Bu sorulara bir biçimde yanıt vermek, şu disiplin başlığını ve de merkeziyetçiliği teknik, biçimsel bir mesele olmaktan çıkarmak, öncülük teorisinin doğal parçası olarak ele almayı becermek durumundayız.

Deneyelim…

Komünist Parti Manifestosu ile başlanmıştı… Öncesi var, insanlık çok uzun süredir eşitlikçi toplum arayışını sürdürüyor. Ancak işçi sınıfını merkeze yerleştirerek ve tarihin mantığını, yasalarını ortaya koyarak kurtululuşu gerçek bir zemine taşımak açısından, 1848 tarihli Manifesto’nun, Marx ve Engels’in ortak imzasını taşıyan belgenin kritik bir uğrak olduğu açık.

Bugünden bakıldığında Komünist Parti adlandırmasının tarihsel meşruiyetini öncelikle Manifesto’dan aldığını söyleyebiliriz. Ama ne ilginçtir ki, aynı andlandırma, çeşitli nedenlerle, Manifesto’nun yayınlanmasından kısa süre sonra geriye düştü. 1847’de kurulan ve 1852’de yaygın bir soruşturmayla nihayete eren Komünist Birlik’in ardından uluslararası işçi hareketinde öne çıkmaya başlayan kimlik açık ara “sosyal demokrasi”ydi.

Basit bir adlandırma tercihi değil bu.

Komünizm, 1840’lardaki siyasal popularitesini Fransız Devrimi’ne ve büyük ölçüde Jakobenlerin sol kanadına borçlu. Babeuf’ün “komünizm” adlandırmasına olmasa da, kavramına derinlik kattığı, Marx’a cesaretle yol açtığını biliyoruz. Başka ülkelerden aktivist ve düşünürler de komünizm kervanına katıldıklarında, bir kural olarak, 1789 Fransız Devrimi’nin meşruiyetinden hareket ediyorlar. Sonrasında Marx ve Engels’in bir iletişim ağı olarak örgütlediği komünist grup ile diğerleri arasındaki bağlar güçleniyor ve ortaya Birlik, bu birliğin temel belgesi olarak da Komünist Parti Manifestosu çıkıyor.

Komünist Parti Manifestosu dar, kitleselleşmekten uzak bir örgütün çağrısı. Daha sonra başta Almanya olmak üzere birçok ülkede birliğin etkisi artıyor ama işçi sınıfının örgütlenme isteğindeki muazzam yükselişle kıyaslandığında Komünist Birlik, ölçek açısından marjlarda kalıyor.

Bütün bunlar şu nedenle önemli: Komünizm, modern çağda, Fransız Devrimi’nin “aşırı sol” kanadının uzantısı olarak sahneye çıktı. Bu kanat özgürlükçüdür ama ondan çok daha fazla eşitlikçidir; devrim ve iktidar arasındaki bağlantıyı kavramıştır, 19. Yüzyılın ikinci yarısında gelişmiş ülkelerdeki mücadelelerde kendini hissettiren “toplumsal olan”a vurgu yapma eğiliminden uzaklaşarak, “siyasal olan”a yönelmiştir.

Geleneğimizin önce Fransa, sonra Almanya, nihayetinde Rusya eksenli geliştiğini hesaba katarsak, komünizmin serüveninde Almanya eksenli kesitin ciddi boşluklar bıraktığını itiraf etmek durumundayız.

Almanya’da, özellikle 1871 Paris Komünü’nün yenilgisinden sonra, komünizm değil, sosyal demokrasi sahnededir.

Rusya’da da marksizm partileşirken, doğal olarak (ve ağır baskı koşullarına karşın) Almanya’yı takip etmiş, uluslararası hareketin yol haritasına öykünmüş, İkinci Enternasyonal’in parçası olmayı hiç sorgulamamış, “sosyal demokrat” ismini tercih etmiştir.

Bu dönem, uluslararası harekette “komünist parti” yoktur ve bu eksiklik yalnızca adlandırmayla ilgili değildir. Sosyal demokrat ya da sosyal demokrat işçi partileri, daha sonra III. Enternasyonal’e üye olan partilerle kıyaslandıklarında hem programatik hem de örgüt yapısı açısından “sağ”da ve gevşek partilerdir. Başkadırlar.

İlk programını ağırlıklı biçimde, devrimcilikle pek ilgisi olmayan Struve’nin yazdığı Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi, 1898’de yola çıkarken, çarlığın yarattığı zorlu koşullardan etkilenmekle birlikte, ister istemez Alman “yoldaşlar”ın peşine takılıyordu.

Parti, başka şeyler bir yana, farklı teorik ve siyasal kalkış noktalarına sahip marksist grupların bir araya gelmesiyle oluşmuştu.

Çok değil, 4-5 yıl sonrasına gelindiğinde ayrım noktaları yeniden üretildi, partide yalnızca bolşevik ve menşevik kanatlar değil, irili-ufaklı birçok fraksiyon ortaya çıktı. Fraksiyonlaşma II. Enternasyonal’e yabancı bir durum sayılmazdı ancak bolşeviklerle menşevikler arasındaki sorun, fiilen iki ayrı parti olarak devam etmeyi zorunlu kılmaktaydı. Bu iki kanat zaman zaman yakınlaştı, zaman zaman RSDİP etiketini kullanan başka gruplarla ittifak kurdu ama hiçbir durumda gerçek anlamda birlik olamadı. Lakin, çoğunlukla yasadışına itilen parti, herkes için bir şemsiyeydi, başından beri Rus işçisi bu partiyi hizipleriyle tanımış, o hizipler arasındaki ayrımları takip edebilmişti, RSDİP “markası”nı elinin tersiyle ittirmek kolay değildi.

Bu anlamda, Rusya’da işçi hareketinin Lenin ve arkadaşlarını da içine alan marksist bölmesinin tarihi, aynı zamanda, hizipler arası mücadelenin tarihidir. Ve yalnızca bu tarihsel gerçek nedeniyle değil, işçi sınıfının kurtuluşu tek tek ülkelerde son derece karmaşık dinamiklerin ürünü olduğundan ve olacağından, bugün “hizipli” bir partinin devrime önderlik edemeyeceği a priori ileri sürülemez.

Tartışma sürekli buraya çekilmeye çalışılıyor ve “ama Rusya’da parti içinde hep hizipler vardı” deniyor. Troçkistler böyle diyor, Avrupa marksizminin başka varyantları böyle diyor, bizde de yıllardır bu nakaratı tekrarlayanlar var.

Haklarını yememek gerek, önemli bölümü hizipçiliğe karşı. “Hizip olmasın ama eğilim kurma hakkı olsun” noktasındalar. İçlerinde hiziple eğilim arasındaki farklılıklara ilişkin şablon hazırlayanlar bile mevcut.

“Eğilim kurma hakkı olmazsa, parti içi demokrasi olmaz” diyerek kestirip atıyorlar. Kanıt bolşevizmden! Lenin hayatı boyunca hiziplerle barış içinde yaşamış… Lenin hizipleri yasaklamış ama eğilimleri yasaklamaya yeltenmemiş… Lenin hizipleri yasaklarken bile tereddüt etmiş, fazla ileri gidilmemesi için önlem almış… Lenin en zor dönemeçlerde bile tartışan bir partiden yanaymış…

Kanıtlar kanatlı, eğilimli, kuyruklu ama bir türlü dikiş tutturamayan başka partilerde aranmayacak. Elbette Lenin’in muzaffer partisinden gösterilecek!

İşte tam da bu nedenle Lenin’le devam edelim.

Nerede kalmıştık? Rusya’da işçi sınıfı hareketinin partileşmede Alman ekolünü örnek aldığında…

Rusya’da partili hareketin tarihi hiziplerin tarihidir. Evet, bu çok doğru. Ama Rusya’da partili hareketin olmasa bile, bolşevizmin tarihi, aynı zamanda uluslararası hareketi her açıdan kısıtlayan Alman ekolünden kopma çabasının tarihidir. Unutulmasın, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi, 19. yüzyılın sonunda kurulduğunda, devrimciliği tartışmalı bir oluşumdu ve birçok açıdan batı Avrupa’daki örneklerinin de gerisindeydi.

Koşullar bu kadarına izin veriyordu ve iyi ki Lenin bu partinin kuruluşunu önemsedi, Rusya’da marksizmin geleceği açısından derin bir anlam yükledi.

Sonra bu partiyi devrimcileştirme uğraşına girildi kesintisiz bir biçimde. Rusya’da sınıf mücadelesinin seyri zaten partiyi sola çekiyordu. Öyle ki, menşevikler bile zaman zaman Avrupa ölçülerine göre “devrimci” sayılabiliyordu. Lenin ve yakın arkadaşları1 bu koşullarda, ellerinde hazır bir reçete, gelişkin bir parti teorisi olmaksızın, RSDİP’i mümkün olduğunca ileri noktaya taşımaya çaba harcadı. Partinin en güçlü hizbi oldukları tartışmalıydı, partiye istedikleri gibi yön de veremiyorlardı. Dahası, Alman sosyal demokratlarının otoritesine kafa tutmaları hiç kolay değildi.

Marx’ın saygınlık ve otoritesini her fırsatta istismar eden, içinde farklı hizipleri barındıran ama ne hikmetse yönetimi her durumda reformistlerin elinde kalan Alman Sosyal Demokrat Partisi, kim ne derse desin, uluslararası hareketin kutup yıldızıydı. Lenin’in bu yıldızı alaşağı etmesi için koşullar olgunlaşmamıştı, bolşevizmin kendini merkeze koyacak güce kavuşması gerekiyordu. Kabul etmek gerekiyor ki, 1914’e kadar Lenin’in gündeminde bir hesaplaşma, Avrupa’daki ana akım sosyalist hareketten kopma düşüncesi de yoktu.

Devrimci mücadelede ideal modeller bir fantazi elbette. Ancak her durumda, işe yeniden başlanacaksa, marksist teoriye ne gereksinim var?

Örnek olsun, Küba’da Komünist Enternasyonal kültürüyle oluşturulmuş Küba Komünist Partisi değil de, Castro’nun gerilla hareketi iktidarla buluştu, ülkenin rotasını sonradan sosyalizme kırdı diye leninist partiden vazgeçmek aklı başında bir komünistin yapacağı bir tercih midir? Kübalıların kendisi dahi bu yoldan devam etmedi!





Bu ileti en son melnur tarafından 03.05.2017- 17:49 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.693
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

7 kere teşekkür edildi.
7 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 03.05.2017- 17:48


Lenin’in 1918’de, Kautsky’i sert bir biçimde eleştirirken, “Avrupa’nın en büyük talihsizliği ve tehlikesi hiçbir devrimci partiye sahip olmamasıdır” dedikten sonra, “kuşkusuz, görkemli bir popüler devrimci hareket bu eksikliği giderebilir ama bu, yine de, ciddi bir talihsizlik ve vahim bir tehlikedir”2 ekini yapmasına ne demeli? Kitleselleşmiş bir devrimci çıkışın öncü partiye gereksinimi ortadan kaldıracağı hesabıyla “komünist siyaset” yapılabilir mi?

Teori yol gösterir, hayat fırsatlar yaratır!

Leninist parti, Rus devrimci hareketinin dersler dolu tarihinden ve özellikle 1917 yılının öğrettiklerinden, dahası sosyal demokrat partilerin evrimi ve ihanetinin ortaya çıkardığı gerçeklerden hareketle ulaşılan teorik bir sonuçtur.

Bu sonuç, dünya işçi sınıfı hareketine büyük bir özgüvenle ve tereddütsüz biçimde dayatılmıştır. Ad değiştireceksiniz, Komünist Parti olacaksınız denmiştir… Sapmalardan arınacaksınız denmiştir… Merkeziyetçi olacaksınız denmiştir… Her tür mücadeleye hazırlanacaksınız denmiştir… Disiplini sağlayacaksınız denmiştir… Komünist Enternasyonal’de alınan kararlara uyacaksınız denmiştir…

Partili mücadele geleneği, partili gelenek dediğimizde, II. Enternasyonal dönemini değil de, 1919’da yola çıkan Komintern’i, yani III. Enternasyonal’i başlangıç olarak alıyoruz. Komünist Enternasyonal üyesi partiler ve Enternasyonal’in dağıtıldığı 1943 sonrasında o geleneği sürdürenler her zaman başarılı olmadı; tersine çokça hatalı siyasal tercihler yapıldı, bazı partiler kuruluş felsefeleriyle alakasız noktalara savruldu. Ama her şeye rağmen, Komünist Enternasyonal’de ana hatları çizilen öncü parti fikri, bugün de, devrimci mücadele açısından en uygun aracı tariflemeye devam ediyor. “Başka türlü devrimcilik olmaz” anlamında bir muhafazakarlık değil bu. Önsel olarak sosyalizm mücadelesine en yatkın olduğu bilinen aracı kullanmak, onu geliştirmek kararlılığına yorun…

Komintern’le birlikte yola koyulan komünist partilerde hiziplere, eğilimleri, parti içi gruplara tolerans yoktu. Çoğu kez kurulların aşağıdan yukarıya seçimi ve alınan kararların herkes için bağlayıcılığı basitliğiyle tarif edilen “demokratik merkeziyetçilik” ilkesinin altı çizilirken, parti merkezinin otoritesine özel olarak vurgu yapılmaktaydı. İşçi sınıfının, çoğulcu yapısının tezahürü olarak, siyasi platformda da birden fazla partiyle temsil edilebileceği düşüncesi tamamen terk edilmişti.

Bunları beğenmeyebilirsiniz… O zaman “komünist parti” iddiasından vazgeçeceksiniz. Çünkü komünist partileri, bugün bir enternasyonal olmasa da, Komünist Enternasyonal çıkışlıdır, onun mühürünü taşımaktadır.

Komünist Enternasyonal’in, “dünya devrimi”nin eli kulağında olduğunun sanıldığı bir yılda, 1919’da kurulduğu ve örgütün tüzüğünde yazdığı gibi “zafere daha çabuk ulaşmak için”3 farklı ülkelerdeki mücadeleyi tek merkezden koordine etme kaygısıyla hareket ettiği, dolayısıyla buradan bugüne uzanan evrensel bir “teori” çıkarılamayacağı söylenebilir. Doğrudur, Komintern’in kuruluşunda çok değil bir yıl sonra terk edilmeye başlanan bir iyimserlik hakimdir ama bu iyimserlik dağılırken üye partilere “farklı şeyler” fısıldanmamıştır ki!

Komünist partilerde “tekçi” siyaset tarzı egemen olmuş, bu tarzdan, bazı örneklerde karikatür yapılar doğsa da, hiç vazgeçilmemiştir.

Yeri gelmişken, Komünist Enternasyonal’le ilgili efsanelerle de biraz uğraşalım. Öyle bir izlenim verilmektedir ki, örgüt 1919’da kurulduğunda üye partiler muazzam dinamikti, güçlüydü. Takip eden Lenin’li yıllarda (1919-1922) bu dinamizm korundu, sonra yavaş yavaş partiler kurudu, geriye çekildi, iddiasını yitirdi.

Böyle düşünenler, biraz tarih okuduklarında hayal kırıklığına uğrayacaktır. III. Enternasyonal kurulduğunda, ortada komünist hareket adına Rusya dışında pek bir şey yok! Kuruluş kongresine gelen delegelerin önemli bölümü eski Rus İmparatorluğu coğrafyasından. Bazı Avrupa ülkelerinden temsilci bile gelemiyor. Kimi parasızlıktan, kimi örgütsüzlükten, kimi polis teröründen. Sovyet Rusya’da bulunan “yoldaşları”na vekalet veriyor kimi partiler. Tablo o kadar vahim ki, “asıl kuruluş gelecek yıl” bile deniyor. Ancak kuruluştan sonra da durum hemen değişmiyor. Birçok parti Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’ne (KEYK) temsilci yollayamıyor, işlerin neredeyse tamamını Ruslar üstleniyor.

Evet büyük coşku var kuruluşta ama bu coşkunun nedeni bir Sovyet iktidarı, iki Avrupa’da yükselen devrim. Yoksa en gelişkin ülkeler dahil, Avrupa’da komünist hareket çok zayıf. Almanya ve Çekoslovakya, iki sanayi ülkesinde üye sayısı 1921’de 300 binlere dayanıyor çünkü devasa sosyal demokrat partilerin yarattığı hayal kırıklığından dolayı bu partilerden kopan azınlıklar bile birkaç yüz binle ifade edilebiliyor.

Diğer ülkelerde küçük partilerden söz ediyoruz. Yükselen devrime önderlik edebilmek için nicel ve nitel sıçrama kaydetmesi gereken partilerden…

Komintern’in kurulduğunda neye benzediğini daha iyi anlamak için 1919’da Berlin’de enternasyonal tarafından toplanan Gençlik Kurultayı’na 13 ülkeden 20, 1920’de Moskova’da gerçekleşen İşçi Kadın Kurultayı’na 16 ülkeden 21 delege katıldığını hatırlatmak sanırım yeterli.

Bakmayın Avrupa’daki devrimci dalgaya, komünist hareket bayağı cılız.

Bolşevikler, bazı komünist partilerin devrimci dalgaya tutunarak hızla potaya girebileceğini düşünüyor ilk başta. Ancak bunu düşündükleri anda bile, ön plana ayrışmayı, bolşevikleşmeyi, iç disiplini, homojenliği koyuyorlar. Sonra yavaş yavaş “erken devrim”den umudu kesiyorlar. Fazla ileri gitmeye de gerek yok, 1922 yılında Lenin gerçek komünist partileri yaratma sürecinde sessiz, derinden, kararlı, yavaş ama emin adımlarla yol alındığını söylüyor.

Komünist partileri yaratılıyor…Yeni tipte partiler…

Bayağı şekil verilmeye çalışılıyor. “Her ülkenin koşulları farklıdır” denirken, her ülkenin komünist partisine “farklı” müdahalelerde bulunuluyor. Kişiliksizleştirici bir yan taşıyor muhakkak. Ancak unutulmamalı ki, bu müdahaleler, Lenin’in ve sonrasında Stalin’in çabaları olmasaydı, 20. yüzyılda bildiğimiz türde komünist partileriyle karşılaşmayacaktık. Sonuç ne olurdu kimse bilemez. Ancak komünist parti yaşanan onca trajediye, dışarıdan müdahale ve katkıların yarattığı olumsuzluklara karşın bugün, Sovyetler Birliği’nin yokluğunda bile, toplumsal kurtuluş kavgasında en fazla umut veren, sınıf mücadelesinin gereksinimlerine yanıt üretme açısından en yetkin araç olma özelliğini koruyor.

Ne diyorduk?

Komünist Enternasyonal partilerinin önüne konan koşullardan, ilkelerden bahsediyorduk.

Komünist Enternasyonal’in kendi yapılanması da, üye partilere (seksiyon) dayattığı örgütsel ilkeler de “demokratizm”den alabildiğine uzaktır. Katılım ve tartışma kanalları gerçek siyasi temeller üzerine inşa edilmiş, demokrasi kavramı etrafında oyun oynanmamıştır.

Söz gelimi, Komünist Enternasyonal’e üye olan partilerin eşit oy hakkı bulunmamaktadır. Hangi partinin, kaç oya sahip olacağı özel kongre kararına bırakılmıştır!4

Komünist Enternasyonal’in Yürütme Komitesi’ne önemli partilerin doğrudan üye yollaması da benzer bir uygulamadır. “Önemli” gibi ölçülmesi imkansız bir kriterden söz edilebiliyor olması bile biçimci bir demokrasi anlayışının nasıl reddedildiğine bir başka kanıttır.5

Bunlar Komintern’in Tüzüğü’nden. Enternasyonal’e katılmanın 1920’de kabul edilen 21 koşulu ise daha ağır hükümler içermektedir.

Örneğin, Komünist Enternasyonal, üye olmak isteyen partilere, reformizmden kesin bir biçimde kopmaları için ültimatom verebilmektedir.6 “Olabildiğince merkeziyetçi bir tarzda örgütlenmek”ten, “demir disiplin”den, parti yönetiminin “en geniş yetkilerce donatılması”ndan söz eden de aynı belgedir.7 Komünist Enternasyonal, üye partilerin programlarını onaylama işini de üzerine almıştır!8

Üyelik başvurusunda bulunan partilere konan 21. ve son koşul ise Komintern’in çalışma biçimini ve tezlerini temelden reddeden parti üyelerinin ihracıdır.

Hatırlatalım, bu koşulları kaleme alan bizzat Lenin’dir ve Enternasyonal’in İkinci Kongresi’nde koşullar kabul edilirken metnin dili az da olsa yumuşatılmıştır!9

İlginç değil mi?

Lenin çiçeği burnundaki diğer komünist partileri neredeyse askeri disiplinle hizaya getirmeye çalışırken, kendi partisinde neler yapıyordu acaba?

Hizipçilik diyebiliriz!

Malum, 1921 yılında iktidardaki Bolşevik Parti’nin 10. Kongresi’nde, parti içindeki hizipler yasaklandı. Yasağın Lenin tarafından ülkenin içine girdiği konjonktürel güçlükleri aşabilmek için gündeme getirildiği ileri sürülür. Ekonomideki yıkım, işgal tehlikesi, proletarya diktatörlüğünün zayıflığı… Özetle Lenin, mecbur kalmıştır hizipleri yasaklamaya… İddia edilen budur. Bolşevik Parti’nin bütün tarihi için de benzer bir yaklaşım geliştirilir. Denir ki, en zor anlarda bile Lenin parti içinde farklı görüşlere izin vermiş, partide platformların özgürce tartışmasını sağlamıştır.

İdealizmin daniskası!

İdealizmin daniskası çünkü, sanılmaktadır ki, Lenin parti içinde her istediğini yapabilen, yaptırabilen mutlak bir otoritedir, partide neyin nasıl olacağına o karar vermektedir.

Tekrar olacak, Rusya’da parti farklı grupların bir araya gelmesi ile kurulmuş, sonra hiziplere bölünmüştür. Bu hizipler arasında her zaman geçişkenlik olmuş, devrimci mücadelenin seyri içinde bu hizipler birbirlerinden tamamen kopamamıştır. 1917 yılında hiziplerden biri olan Bolşevik Parti, kendini yeniden yapılandırmış, hızlı bir biçimde diğer gruplardan devrimcileri bünyesine çekmiş ve ancak içinde farklı eğilimlerin barınmasını göze alarak başat devrimci oluşum haline gelmiştir. Lenin, ortalamacılık yapmaksızın bu eğilimleri bir arada tutmak konusunda büyük beceri gösterirken, dilediğini yapan mutlak bir otorite değil, gerçekçi bir komünist önder olarak hareket etmiştir.

Eğilimlere, hiziplere karar veren Lenin değildir. Bu bir olgudur. Rus devrimci hareketinin tarihsel gelişiminin ürünüdür. 1921 Kongresi’nde Lenin açısından önemli olan, hiziplerle ilgili ilkesel bir karardan çok, Rus Devrimi’nin itici güçlerinden bahriyelilerin iktidara karşı konumlandığı Kronstadt Ayaklanması’nın sıcaklığı sürerken İşçi Muhalefeti’nin yarattığı tehlikenin bertaraf edilmesiydi. Ve Lenin’in eli, Petrograd proletaryasında giderek artan huzursuzluktan dolayı ciddi ölçüde zayıftı.

Kendi hizbini toplayıp ayrıntılı, inceltilmiş bir strateji geliştirmekten başka çaresi yoktu.

Lenin’in hizbinin adı “10’lar Platformu”dur; Rusçasıyla “Platformu 10-ti.” Artem, Kalinin, Kamenev, Lenin, Lozovskiy, Petrovskiy. Rudzutak, Stalin, Tomskiy ve Zinovyev’den oluşan platform, Kongre’yi kurtarmak için ayrıntılı bir plan yapmış ve hizipleri yasaklama girişimi bu platformda, yani bir hizip toplantısında kararlaştırılmıştır!

Söz konusu kongrede üretim sürecinin nasıl örgütleneceği gibi yaşamsal bir konu tartışılmaktaydı. Merkez Komite’de temsil edilen üç farklı odaktan Trotskiy ve Buharin’in başını çektiği grup gerçekten de askeri bir disiplini savunurken, Kollontay’ın öne çıktığı İşçi Muhalefeti “özgürlükçü” bir tutum alıyordu. Lenin’in bu tartışmada en büyük kaygısı partinin birliğinin ortadan kalkması ve ülkenin kaosa sürüklenmesiydi. Bu nedenle “ara yol” gibi gözüken bir formül önerip, delege çoğunluğunu arkasına almayı düşünüyordu. Bunu becerdi de…





Bu ileti en son melnur tarafından 03.05.2017- 17:50 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.693
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

7 kere teşekkür edildi.
7 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 03.05.2017- 17:49


Hiziplerin yasaklanması da bu formülün bir parçasıydı. Delegelerin çoğunluğunun parti birliği ve düzeni konusundaki duyarlılığını fark eden Lenin, “bıktık şu hiziplerden, yeter artık” çıkışını gerçekleştiriyordu.

10. Kongre’de ilkesel bir savaş verilmedi. İşçi iktidarı ölüm-kalım mücadelesindeyken, parti içine müdahale etme zorunluluğu doğdu. Ancak “bu müdahale geçiciydi, mecburiyettendi, istemeden yapıldı” gibi açıklamaların bir yerden sonra anlamı yok. NEP’ten çıkılıp, kolektivizasyon ve endüstrileşme hamleleri için karar verilirken, palazlanan mülk sahibi sınıfların yarattığı tehdit elbette veri alınmıştır. Bu tehdit hissedilmeseydi, zamanlama ve şiddet açısından NEP’in terk edilmesi farklı bir seyir izleyecekti. Bununla birlikte, kabaca devlet kapitalizmine giden ve işçi sınıfı iktidarı için büyük tehlike oluşturan NEP’ten çıkışı dönemsel bir ihtiyacın ürünü olarak tarif etmek, marksizmi tahrif etmektir. NEP terk edilmeden sosyalizm olmazdı, bu kadar basit!

Lenin’in partisi de hiziplerden, iç gruplaşmalardan arınmadan yola devam edemezdi. Benzer basitlikte!

Lenin’in 10. Kongre’deki manevraları bir o tarihsel uğrağın özgül gereksinimleri açısından, bir de partinin evriminin tarihsel doğrultusu açısından değerlendirilmelidir. İkisi de aynı sonucu vermektedir.

Evet, Lenin teorinin diliyle değil, usta manevralar yapan bir ihtilalci siyasetçinin diliyle konuşuyor Kongre’de. Nitekim, 10’lar Platformu’nun kapalı toplantılarında duruma göre nasıl öneriler yapılacağı ele alınıyor, hatta kongrenin kapanışında tansiyonu düşürüp, parti birliğinden dem vurmak bile planlanıyor. Dahası, hiziplerin yasaklandığı kongre sırasında 10’lar Platformu’nun kendi içinde dar bir büro seçmesi bile kararlaştırılıyor!

Bütün bunlar, Lenin’in tercihi değil. Burada kıran kırana bir mücadele var. Belki çoğunluğu sağlayamayacak olsa, Lenin “hiziplerin yasaklanması” önerisini o sırada gündeme getirmeyecekti. Kim bilir…

Ancak Lenin’in başka bir noktada açık tercihi var: Yeni kurulan komünist partilere aynı yolu önermiyor. Baştan ve kalıcı bir biçimde yeknesak partiler gündeme getiriyor. Rusya’da yirmi yıllık bir sürecin çıktıları ile bir anda ve neredeyse tek hamlede buluşulması isteniyor. Tekrar olacak, bunu beğenmeyebilir, Komünist Enternasyonal’in yanlış yaptığını iddia edebilirsiniz. Ancak bu durumda “komünist parti” üzerinde hak iddia etmekten vazgeçmelisiniz.

Burada şaşırtıcı olan, parti içinde eğilim hakkını savunanların, komünist partilerin içindeki kuralsızlıktan, keyfilikten şikayet etmeleridir. Avrupalı marksistlerin hemen tamamı, Lenin sonrasında SBKP’de hukuksuzluğun egemen olduğunu iddia eder dururlar. Oysa, yukarıda bir bölümünü açıkladığım nedenlerle, Bolşevik Parti’nin asıl “kuralsız” dönemi Lenin yıllarıdır. 1919-20 hem Rus hem de diğer genç komünist partilerde kuralların oluşturulduğu, kurallı çalışmaya geçişin sancılarının çekildiğini görüyoruz. Buradan bürokratlaşmanın çıkıp çıkmadığı ayrı bir tartışma konusu. Ancak kimse “Lenin döneminde partide haklar, özgürlükler vardı, vah vah” demesin. Lenin’in, “bolşevik hizbi”, öncü partiye doğru hızla evrilttiği 1917 Şubatı’nı takip eden birkaç yıl boyunca partiyi nasıl yönettiği, yönetmek zorunda kaldığı belli. En büyük kural Lenin’in otoritesiydi. Bu otorite işçi sınıfını iktidara taşıdı, iç savaşı kazandırdı, yabancı müdahaleyi püskürttü, ülke ekonomisine soluk aldırdı ama Varşova önlerinde bir çuval inciri berbat etmeye ramak kalan bir trajediye de yol açtı.

Lenin, devrimci bir hizbe sahip olsa da, sosyal demokrat bir partinin açıklarını kapatmayı becerecek çapta bir ihtilalciydi. Komünist parti fikri, bu açıkları mümkün olduğunca önceden kapatma arayışıdır.

“İlle de eğilimler olsun, onların varlık hakkı kabul edilsin” diyenler arasında önde gelen troçkistlerden Mandel de var. 1982’de yayınlanan Althusser, Parti ve Sınıf başlıklı makalesinde10 “kalıcı eğilimler”le “geçici eğilimler” arasındaki ayrıma işaret eden Mandel, eğilimlerin kongreler öncesinde ya da sınıf mücadelelerindeki önemli dönemeçlerde ortaya çıkabileceğini ancak bir kez karar alındıktan sonra sönümlenmesi gerektiğini belirtmekte.

Burada tartışılan eğilimlerin ortaya çıkıp çıkamayacağı değil, eğilimlerin meşrulaşması. Mandel ve Althusser, kongrelerde merkezi kurulların, eğilimlerin partideki ağırlıklarına göre oluşturulması gerektiğini özellikle belirterek, gerçekte eğilimlerin bir kez meşrulaştıktan sonra pek de “geçici” olamayacağını teslim etmiş oluyorlar.

Onlara göre eğilimlerin kendisinde bir sorun yok, önemli olan eğilim kurma hakkının istismar edilmemesi!

1921’e geri dönelim. Onuncu Kongre hizipleri yasakladı. Riyazanov, daha da ileriye giderek partide seçim (kongre) platformlarının da yasaklanmasını istedi. Lenin buna şiddetle itiraz ediyordu şu gerekçelerle: Böyle bir önlem alabilecek gücümüz yok; partide işler yolunda giderse ne âlâ, ancak temel konularda bir görüş ayrılığı çıkarsa, bu görüş ayrılığını partiye başvurarak çözmek dışında bir yol kalmaz.

Burada bir problem çözme biçimi olarak, kilitlenmeye yol açan tekil bir konunun partide referandumla halledilmesi önerilmekte. Her biri işçi sınıfı içinde güçlü bağlara sahip olan parti içi gruplar arasında kıyasıya mücadele ederken, bolşevik kadrolardan bazısı Lenin’e “hizipleri yasaklıyoruz ama yarın bu yasak bize karşı işleyebilir” kaygısını iletirken, son derece doğal.

Dediğim gibi, Lenin elinde cetvel, istediği gibi bir parti tasarlayabilecek durumda değildi. 1921’deki Kongre’de hizipler yasaklandı, tamam! 1922’de İşçi Muhalefeti hâlâ örgütlü hareket ediyor, hatta Komünist Enternasyonal’e başvurup, “yardım” çağrısında bulunuyordu. 1923 ise, çok daha ciddi bir çıkışa sahne oldu. Aralarında Preobrajenskiy, Serebriyakov, Antanov Ovsiyenko gibi önemli isimlerin olduğu 46 Bolşevik, Politbüro’ya bir rapor sunarak, partinin bürokratlaşmasından şikayet ediyor ve MK’nin başarısız olduğunu ileri sürüyordu.

Lenin hastaydı, parti çalışmalarının dışında kalmıştı. O ana kadar bir biçimde korunan “birlik” çatırdıyor, parti geri dönüşü olmayan bir iç mücadele dönemine giriyordu. Ve bu mücadelede muhalefetin merkezine, 46’lar içinde yer almamasına karşın, Trotskiy yerleşiyordu.

Demek ki, 1921’de hizipleri yasaklamanın gerçek yaşamda bir karşılığı yoktu. Parti merkezi, önlem almadığı için değil… Tersine, başına çoklukla ÇEKA sorumlusu Feliks Djerzinskiy’nin geçtiği araştırma komisyonları kuruluyor ve hizip örgütlenmeleri takibe alınıyordu. Ancak, önemli isimlerle anılan ve az-çok da popüler desteğe sahip olan parti içi grupları tüzük maddesiyle, kongre kararlarıyla ortadan kaldırmak mümkün olamazdı. Gerçek şudyu ki, başından beri içinde farklı eğilimleri barındıran Rus işçi sınıfı hareketinin marksist kolu, devrimden sonra tutarlı bir politik hat oluşturma sancıları çekiyordu.

Bütün bunları, Lenin “eğilimlerin kurumsallaşmasını istiyordu”, “aslında hizipleri de zorunluluktan yasaklamıştı” dendiği için uzun uzun yazıyorum. Lenin istemiyordu, durum buydu. Hiç çekinmeden söyleyeyim, iş Lenin’in tercihlerine kalsaydı, onun 1920’de, 1921’de bir sürü önemli isimden derhal kurtulacağını ileri sürmek için yeterince nedenim var.

Ama konumuz bu değil.

Bütün bunları söyledikten sonra, karşılaşabileceğimiz tez şu olabilir: Devrimi gerçekleştiren partinin iç yaşamının ne kadar dinamik olduğunu siz de gördüğünüz halde, neden hiziplere, eğilimlere bu kadar tahammülsüzsünüz?

Teori, tarih bilinci biraz da bu nedenle önemli. Kimse bundan sonra gerçekleşecek sosyalist devrimlerde öncü konuma yerleşecek örgütlenmeler hakkında bugünden peşin hüküm veremez. Ama, öncülük için en elverişli, öncülüğe en yatkın biçimin peşinden gidilmeli, doğrusu da budur.

En başta söylediğimize geliyoruz tam da bu noktada. Bu biçimle öncülük teorisinin ruhu arasında bir bağlantı olmak durumunda. Yoksa gerçekten de zıvanadan çıkması pek muhtemel bir akıl yürütmenin içine yuvarlanıverir, ideal leninist partinin “tıkır tıkır işleyen bir askeri aparat”ı andırması gerektiğini söyleriz.

Oysa konunun merkezinde disiplin ve otorite gibi kavramlar yok.

Leninizm, işçi sınıfının birleşik ve tek bir tarihsel çıkarı olduğu gerçeğinden hareket eder. Bu gerçek ile, işçi sınıfının değişik kesimlerinin maddi koşullar, kültürel ve ideolojik eğilimler açısından farklı gerçekliklere sahip olma hâlinin yarattığı çelişkiyi çözücü bir müdahaledir leninist öncülük anlayışı.

Sınıfın bileşenlerinin temsili gerekçe gösterilerek, işçi sınıfı partilerinin çoğulcu olması gerektiği iddiası, leninizm tarafından her tür ampirik bulguya inat, bir kenara atılmıştır.

İşçi sınıfı partilerinin farklı toplumsal dinamikleri kapsaması gerektiği düşüncesi bu yaklaşımın en tuhaf örneklerindendir ve TKP’deki iç sorun sırasında telafuz edilmiştir. Oysa işçi sınıfı partisi gençlik, Aleviler, Kürtler, kadın ve farklı emekçi dinamiklerinin bileşkesi değildir; bu dinamiklere işçi sınıfı perspektifiyle müdahale eden öznedir.

Bu müdahale, doğası gereği otoriterdir, birleştiri, bağlayıcı ve ortaklaştırıcıdır. İşçi sınıfı partileri, siyasi mücadele ve müdahale konusu olan toplumsal koşullar ve dinamiklerle farklı noktalarda ve farklı araçlarla temas ederken içerik ve doğrultu tekliği sağlamak durumundadır. Devrimci mücadelenin verili uğrağında mutlak doğru seçenek yoktur; komünist parti en doğrusu kadar, en etkilisini aramalı, bunu yaparken kendi içinde yanlışı ya da eksikliği düzeltme olanağı sağlayacak mekanizmaları yaratmalıdır.

Daha ya da en doğrusunu yakalamak için, parti merkezinin fonksiyonlarını tabana doğru yaymak, geçici de olsa farklı otoriteleri meşrulaştırmak ve partiyi her defasında bu otoriteler arasında tercihe zorlamak, partinin hareket yeteneğini azaltacağı gibi, ayrışmayı engellemek için “uzlaşma”yı ve doğal olarak ortalamacılığı teşvik edecektir. Oysa öncü partinin asıl gereksindiği risk almak, zorlamalar hatta denemelerde bulunmaktır. Bunu merkezi otoriteyi zayıflatarak asla gerçekleştiremezsiniz.

Eğilim kurma hakkı, son tahlilde, işçi sınıfı partilerinin iç yaşantısını toplumsal alana taşıma, orada sınama girişimidir. Hangi niyet ve kısıtlamayla olursa olsun, partide birbiriyle yatayına karşı karşıya gelen odaklar, mümkün olan en fazla enerjiyi kendine çekmeye çalışmadan yapamaz. Parti içi ya da dışı fark etmez.

Oysa komünist partileri, bir dizi nedenle, partinin iç hukuğunu koruma altına alma ihtiyacı hissetmiş, toplumsal dinamiklerle canlı bir ilişki kurmanın başka yollarını aramıştır.

Unutmayalım, siyaset kendi içinde arıza barındıran bir ilişki biçimidir. Bir komünist parti, bu arızaların tamamını yok edemez. Demirden disiplin sağlamak, parti merkezinin otoritesini pekiştirmek, kararları titizlikle hayata geçirmek ve karar süreçlerinde katılımı ve tartışma kalitesini yükseltmek, üyelerin söz ve eleştiri hakkını korumak birbirinin karşısına konmadığında, tersine birbirinin önkoşulu olarak görüldüğünde bu arızalar en aza inecek, kontrol altına alınacaktır.

Komünist partiler, bu açıdan en gelişkin tipte örgütlerdir.11

1.   Bolşevik hareketin, başından sonuna sabit bir iç çekirdeği yok. Ancak yine de bolşevizmi bir gelenek haline getiren ciddi bir kadro birikimi var. Çok geniş bir coğrafyada “her durumda” güvenilebilecek, farklı formasyonlara sahip bir ekipten söz ediyoruz.
2.   https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1918/oct/10.htm
3.   III. Enternasyonal, Belge Yayınları, sayfa 25.
4.   A.g.e., s. 26.
5.   a.g.e., s. 26.
6.   Komünist Enternasyonal, Belge Yayınları, s. 28-34
7.   a.g.e
8.   a.g.e.
9.   V.I.Lenin; Terms of Admission into Communist International, https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1920/jul/x01.htm
10.   https://www.marxists.org/archive/mandel/1982/xx/althusser.htm
11.   Merkeziyetçi bir partinin katılım kanallarını nasıl işleteceği, bürokratlaşmadan nasıl uzak durabileceğini Gelenek’in bir sonraki sayısında yer alacak yazıda ele almaya çalışacağım.





Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.693
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

7 kere teşekkür edildi.
7 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 03.05.2017- 17:51


Leninist parti, katılım ve merkeziyetçilik
Kemal Okuyan



Leninist parti merkeziyetçidir.

Aynı zamanda demokratik değil midir?

Buradan başlayalım. Komünist partilerin işleyişi çoklukla, hatta neredeyse bir kural olarak “demokratik merkeziyetçilik”le tanımlanır. Çift yönlü bir akış söz konusudur burada. Yukarıdan bastıran merkeziyetçiliği, aşağıdan gelen demokratiklik karşılar son tahlilde. Azınlığın çoğunluk kararına uyması, kurulların aşağıdan yukarıya seçimle belirlenmesi, üst organların kararının bağlayıcı olması gibi temel unsurları var demokratik merkeziyetçiliğin.

Bu bir işleyiş tarifidir ve bu haliyle komünist partiler için demokratik merkeziyetçilik vazgeçilmez ve ancak belli zorunluluklar nedeniyle delinebilecek bir ilkedir.

İlkenin kökleri sanıldığı gibi leninizmde değil, Alman sosyal demokrasisindedir ve bunda da şaşılacak bir şey yoktur. 19. yüzyılın son ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, uluslararası işçi hareketi büyük ölçüde Almanya belirlenimlidir.

Öyle olması değersizleştirmiyor demokratik merkeziyetçiliği... Ancak leninist partiyi, azıcık makul düşünmeyi becerebilen bir kişinin hemen aklına yatacak, başka türden partilerde, hatta ana akım burjuva partilerinde bile yeri geldiğinde uygulanabilecek, sosyalizmde yalnızca partiyi değil, devlet örgütlenmesini de tanımlayan bir ilkeyle açıklamak ne kadar mümkün?

Bizim geleneğimizin her uğrağında ısrarla öncü partinin merkeziyetçiliğine vurgu yaptık. Ve her defasında “demokratiklik nerede” diyenlere büyük bir özgüvenle yanıt verdik: Bunlar aynı şey değil.

“Demokratik merkeziyetçilik” son tahlilde işleyişi tarif eder. Nitekim, kavramı açımlayan metinlerde, 1906’da, 1917’de ve sonrasında, yukarıda yer verdiğim ilkelerdir ön plana çıkan.

Leninist partide bu ilkelere mümkün olduğunca uyulmalıdır, tamam. Ancak bunlar leninist partiyi tanımlamıyor. “Bizim partimiz leninisttir, çünkü demokratik merkeziyetçidir” türünden bir akıl yürütmenin inandırıcılığı olabilir mi?

Merkeziyetçilik ise bunun ötesidir ve bambaşka bir bağlamda ele alınmalıdır. Merkeziyetçilik, öbür kutbunda demokratiklik olan bir eksende durmamaktadır, dar anlamıyla partinin işleyişiyle ilgili değildir.

Merkeziyetçilik, leninizmin sınıf mücadelelerine bakışının ürünüdür.

Lenin’in 1902-1903 hamlesi, işçi sınıfının birliğinin, sınıfın ve onun müttefiklerinin bütün renklerini içinde barındıran bir siyasal-ideolojik çoğulculukla kurulabileceğine ilişkin anlayışa karşı gerçekleşmiştir. Emekçi kitleler gerçekte bölünmüştür, üstelik farklı parametrelerle, sonsuza uzanacak bir çeşitlilikte... Lenin bu çeşitliliğin tek bir düzlemde giderilebileceğine ilişkin bir ön kabulle hareket etmiş, sınıfın tarihsel çıkarının birleştiriciliğine bel bağlamıştır.

Bu tarihsel çıkarların siyaseten vücut bulması, gerçekte bölünmüş olan işçi sınıfının içinden ve çeşitliliğin ortalaması olarak gerçekleşmez. Sınıfın öncü partisi burada devreye girer. Dağılmayı, parçalanmayı durduran ve zirveye tırmanmayı olanaklı kılan bir çapadır leninist parti.

İşte bu yüzden leninist parti, dışarıdan bilinç taşımaya indirgenemez. Leninist parti, işçi sınıfını tarihin öznesi haline getirecek, onun kendi gerçekliğine teslim olmasını engelleyecek referans noktasıdır.

Hedef budur.

Sendikal bilince dönük Lenin’in nefret çağrıştıran sözleri çoğu kez eksik anlaşıldıysa bu hedef önemsenmediği içindir. Konu hep ekonomik mücadelenin yetersizliği açısından ele alınmış, onu siyasi düzleme evriltmekten söz edilmiştir. Oysa, sendikal mücadelenin (tersi bir müdahale yapılmadıkça) işçi sınıfını parçalayıcı, dağıtıcı karakteri üzerinde yeterince durulmamıştır.

Lenin’in, aslında Marx’tan devraldığı, işçi sınıfının kurtuluş için toplumun bütünü adına toplumun bütününe seslenmesi gerektiği vurgusu da dar anlamıyla ittifaklar politikasına sıkıştırılmıştır. Halbuki, burada öncü partinin, nesnel gerçekliğe tekçi bir siyaset kültürüyle müdahale ihtiyacı daha büyük önem taşımaktadır. İttifaklar politikası bu ihtiyacın yerine konamaz, ancak onun tamamlayıcısı olarak değer kazanır.

Leninizmin teori-pratik bütünlüğüne ilişkin ısrarı yine son derece sınırlı bir çerçevenin içine yerleştirilmiştir. Devrimci teori ile devrimci pratiğin birbirini besleyip deyim yerindeyse birbirini öncelemesi, ne yalnızca felsefenin konusudur ne de tek başına işçi kitlelerinin pedagojisiyle ilgilidir. Lenin’in siyaset kültüründe eylem, işçi sınıfının tarihsel çıkarları ile gündelik tepki ve konumlanışı arasındaki açıyı kapatıcı bir yan taşır. Bir başka deyişle, eylem yalnızca sermaye sınıfına karşı bir siyasal-ideolojik darbe değil, sınıfın içine dönük bir müdahaledir de.

Son olarak leninizmin partiye yüklediği tarihsel role değinebiliriz. Partinin “araç” olduğu hep söylenir, bu gerçekten de bir an için bile unutulmamalıdır. Peki partinin araç olduğu nasıl unutulur? Partiye fazla vurgu yapmak, partinin önemini ısrarla belirtmek, partiyi sosyalizm mücadelesinin merkezine koymak, partiyi amaçlaştırmak mıdır? İşin gerçeği, sınıfın devrimci misyonlarını ancak tekçi bir müdahale ile yerine getirebileceği ve bu müdahale ihtiyacının öncü parti tarafından karşılanacağı düşüncesi partinin fetişleştirilmesine karşı en büyük güvencedir. Bilinmeli ki, parti devrim hedefi örtüldüğünde amaca dönüşür. Partinin iç tasarım ve işleyişinin devrim hedefinden bağımsız ele alınmasında da benzer bir sıkıntı vardır.

Devrimci parti fikrine iç işleyişten ulaşamazsınız, işleyişi biçimlendiren öncü partinin tarihsel misyonu ve de o misyonun verili koşullarda gerektirdikleridir.

Buraya kadar söylenenler, leninist partiye ilişkin özgül bir kavrayışın satır başları. Leninist parti merkeziyetçidir, çünkü sınıf mücadeleleri alanına tasnif edici, sadeleştirici, yeniden biçimlendirici öznel bir müdahalede bulunmaktadır.

Bu iddia, skolastik bir yan taşıyor elbette... Bizi partinin neredeyse “yanılmaz”, “aşkın” bir aktör olarak tasvirine götürmeden, onu sosyalizm mücadelesinde bir araç olarak canlı, gerçek ve işlevli kılacak olan mekanizmaları belirginleştirmeliyiz.

Konumuz bu. Partinin iç işleyişine takılıp merkeziyetçiliğin demokratiklikle nasıl dengeleneceğine kafa yormak yerine, sözcüğün hakkını vererek kendini bir “özne” olarak kuran öncü partinin siyasal bir tarikata dönüşmesinin nasıl engelleneceğine odaklanmak her durumda daha verimli.

Çünkü...

Leninizm, meşruiyetini “çoğunluk”tan almıyor, kitle psikolojisini kendini test edeceği biricik ya da temel kriter olarak görmüyor. Leninizm, tarihin mantığını temsil iradesidir, bir iddiadır. Marksizmin otoritesi arkasındadır, 1917’nin mirasını bugüne kadar sırtlamıştır ve en önemlisi kendini kapitalist düzeni yıkma hedefine yerleştirerek, tarihsel bir meşruiyet iddiası taşımaktadır.

Bütün bunlar “demokrasi” ile sınanamaz, onun kriterleriyle değerlendirilemez.

O halde, parti kendi göbeğini kendi kesmeli, deyim yerindeyse kendini kendine karşı korumalıdır.

İhtiyaç, partiyi varlık nedenine uygun bir biçimde sürekli ama sürekli olarak rötuşlamakta, gözden geçirmekte, karşılaşılacak sorunlara doğru çözümler üretmektedir.

Başlayalım...

Komünist partilerde kararları kimin aldığı sorusu tamamen yanlıştır. Çünkü bu soruyu yanıtlamaya kalktığınızda, yeni sorular ardı ardına gelecektir. Kararları genel sekreter aldığında Merkez Komite(MK) hukukundan söz edebilir, MK’nin bir kararı sonrası daha geniş kurulları öne çıkarabilir, kurulların karşısına üyelerin iradesini koyabilir, bir sınıf partisinden söz ettiğimize göre üyelerin eğiliminin sınıfın tercihlerinin üzerini örtmemesi gerektiğini ileri sürebilirsiniz!

Oysa devrimci bir partide, tekil bir kararın kaynağı bütün bu sıralananlar olabilir. Ve bunun gerçekten bir önemi bulunmamaktadır. Öncü partinin önemsemesi gereken, sağlıklı-devrimci ve amaca uygun kararların alınmasıdır. Bu görevi zaten tek kişi yerine getiremez, tek başına yetkin bir MK isabetli kararları garanti edemez, partiyi rotasında sağlıklı bir devingenlik içinde tutacak olan aynı zamanda üye standartlarının korunmasıdır. Dahası, öncü parti, emekçi kitlelerin en diri kesimleri ile rezonans tutturmak, onlarla ilişkisi sayesinde kendini dönüştürmek de durumundadır.

Anlatılanda çoğunluğun sesine kulak verme çabası yoktur. Böyle bir yaklaşım, öncü parti fikrine yabancıdır.

Kurullarda çoğunluk kararının geçerli olması ve kurulun diğer üyelerinin buna uyması, çoğunluğun her durumda en doğruyu bulacağına ilişkin boş bir inancın değil, partinin kilitlenmesinin önüne geçme arayışının ürünüdür. Bir spor karşılaşması ya da bir oyunu sonlandırmak için nasıl skora gereksinim duyuluyorsa, bir tartışma için de aynısı geçerlidir. Bununla birlikte, eğer zaman kaybına yol açmıyorsa, öncü partide kurulların kararları mutabakatla alması her zaman daha gelişkin bir yöntemdir.

Peki bir kararın sağlıklı alınabilmesi için ne gerekir?

Hedef, amaç disiplini, kuşkusuz en başa yazılmalıdır. Partinin tüm üyeleri için partinin ne için kurulduğu açık olmalıdır. Program bu açıklığı sağlayacak temel belgedir. Kararlar programın çizdiği çerçeve ile sınırlanmış, onun doğrultusuna kilitlenmiş olacaktır.

Hemen ardından, somut durumun analizi gelir. Öncü parti, sürekli değişen koşulları yakından takip etmek, sınıf mücadelesinde değişen dengeleri gözetmek, her bir olay ve olguyu “süreç” içine yerleştirmek durumundadır. Gelişkin teori ve siyasal akıl olmaksızın analiz yeteneği de gelişemez. Bu anlamda parti, yukarıdan aşağıya, güncellik karşısında zayıf düşmeyen, tersine güncelliği tarihsel hedefin süzgecinden geçiren bir kolektif iradeye sahip olmalıdır. Gelişkin teori ve siyasal akıl, kendini yaymıyor ve sınırlı bir çevreye hapsediyorsa, kendini tüketiyordur da. Parti içi eğitim, teorik ve siyasal standartların belirlenmesi, daha fazla üyenin üretken kılınması, “demokrasi” hatırına katlanılan zorunluluklar değil, partinin merkezi gücünü artırmanın yolları olarak görülmelidir.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.693
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

7 kere teşekkür edildi.
7 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 03.05.2017- 17:54


Somut durumun analizi içinse yeterli veriye ihtiyaç vardır. Öncü parti, çok farklı kaynaklardan beslenir, ama hiçbir şey kendi faaliyet-mücadele alanlarından akan “bilgi”nin yerini tutmaz. Partide karar mekanizmaları için çift yönlü trafik bu nedenle vazgeçilmezdir, aşağıdan yukarıya bilgi akış sürekliliğinin güvence altına alınması bu yüzden esastır.

Öte yandan, öncü parti, veri yığınına esir olarak karar veremez. Birçok örnekte, alanlardan gelen bazı girdileri dikkate almaz, çünkü devrimci siyaset aynı zamanda nesnel koşullara meydan okuma, o koşulların sınırlarından kurtulma çabasıdır. Nesnelliğin bilgisi “tam” halde işe yaramaz; zaten böyle bir şey yoktur, öncünün bekası ise nesnelliği onu dönüştürecek noktadan ve ölçekte kavramaktadır.

İşte bu noktada “özne”ye, yani öncü partiye ilişkin bilgi devreye girer. Partinin iç yaşamının canlı olması, en fazla bu başlıkta önem kazanır. Partinin tarihsel hedeflerini realize etmek için bir soyutlama düzeyinde, işçi sınıfını da içine alan nesnelliğe sürekli müdahale etmesi gerekir. Bu müdahalenin bağlamı, konusu, aracı ve şiddeti her daim karar konusudur. İsabetli karar için müdahalenin öznesinin kendine dair kavrayışının eksiksiz olması gerekir. Parti üyelerinin ne düşündüğü, donanımı, duyguları, duruşları, birim ve örgütlerin dokusunun sağlam olup olmadığı ve en önemlisi harekete geçirilebilecek kuvvetin miktarı bilinmeden yalnızca program-somut analiz bağlantısı, karar almak için yeterli değildir.

Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya iletişim kanalları açık olmayan bir parti yanlış hamleler yapar, çünkü kendi gücüne ilişkin sağlıklı bir kavrayıştan uzaktır.

Kararların arka planının olanaklar ölçüsünde ve halkalar halinde partinin bütününün algısına açılması bu nedenle önemlidir. Partinin her bir üyesi, mücadelenin herhangi bir uğrağında, neyi neden yaptığına ve hangi güçleri seferber etmesi gerektiğine ilişkin belli bir fikre sahip olmalıdır. Olmalıdır ki, hem kendini en anlamlı noktada konumlandırsın, hem de “yukarı”ya bilgiyi en uygun filtrelerden geçirerek iletsin.

Unutmayalım, 1917 yılında Bolşevikleri birkaç kez trajik yıkımın eşiğine getiren olaylarda “taban algısı”ndaki sıkıntıların payı büyüktü. Tamam, çok kısa bir sürede büyümenin ve potaya girmenin yarattığı sorunlardı bunlar, mutlak çaresi de yoktu; ama Lenin’in en kritik anlarda “bana sağlıklı veriler sunun” diye ısrarcı olması boşuna değildi. Birbirini dolduran, güçler dengesini yanlış değerlendiren, merkezi dinlemeyen, hatta şantaj yapan militanların “devrimci enerji”lerinden kuşku duyulamazdı, ama eğer başta Lenin olmak üzere, deneyimli kadrolar “telafi sınavı”ndan başarıyla çıkmasaydı, ağır bir yükün altında kalacakları açıktı.

1917’deki olumsuzluklar, konuyla ilgili bir başka başlık için daha önemli ipuçları sunuyor. İki devrim arasında, Şubat-Ekim döneminde, Bolşevik Par-ti’nin öz gücünü abartarak boşa çıkan hamleler yapmasında, parti merkeziyle geniş emekçi-asker kitleler arasında kalan iki kesimin rolü büyüktü. İşin gerçeği, bu iki kesim bazı açılardan birbirinden ayrılamayacak durumdaydı: partinin hızla genişleyen tabanı ve geniş yığınlar içinde en fazla hareketlenen bölmeler.

Devrimci durum koşullarında kitle psikolojisini iyi okumak yaşamsal önem taşır. Kitle bağları ise en çok partinin hareketlenen, geçişken, yani yeni üye ve sempatizanlarla birlikte devinen departmanlarında güçlüdür. Dolayısıyla partinin toplumsal huzursuzluğun boyutlarını, yığınların talep ve yönelimlerini saptamasında partiyle partisizler arasındaki flu alanın üzerine büyük yük düşer. 1917’nin dersi, bu en dinamik ve “tehlikeli” alanın inisiyatif aldığı kadar, merkezi aklı da temsil eden unsurlar tarafından yönetilmesidir.

“Parti = örgüt + hareket” formülünde son tahlilde belirleyici olan örgüttür ve 1917’de işçi sınıfını iktidara taşıyan “operasyon”, büyük ölçüde örgütsel bir işlemdir. Devrimci yükselişten hareket boyutunun daha önemli olacağı düşüncesi doğru değildir, adı üzerinde devrimci yükseliş söz konusudur ve zaten herkes hareket halindedir!

Örgütün gerçek değeri, tam da bu konjonktürde ortaya çıkacaktır; kitle bağlarını sürekli yenileyerek, tarihin rotasına müdahale ederek...

Menşevik Vera Zasuliç ile 1913 yılında girdiği polemikte, “işçi sınıfının partinin ta kendisi” olduğu tezini alaya alması herhalde işçi sınıfının devrimci kudretine olan inancındaki bir eksilmeyle ilgili değildi. Sorun tek başına sınıfın iç eşitsizliklerinden de kaynaklanmıyordu. Evet, daha 1897’de devrimcilerin işçi sınıfı içinde belli önceliklerle hareket etmesi gerektiğini söylüyor ve sınıfın bazı kesimlerinin mücadeleye daha açık, bazılarınınsa daha muhafazakar olduğuna işaret ediyordu, ama “örgüt”e duyulan gereksinim yalnızca sınıftan hareketle açıklanamazdı.

Marx’ta da var, işçi sınıfı iktidarı almak için tüm topluma seslenmeli der Lenin. Siyaset ve ideolojide billurlaşmış bir sınıf, özneye dönüşmüş bir sınıftır tüm topluma seslenecek olan. Bu bağlamda artık yatay değil, dikey konumlanan bu sınıfın en ileri kesimlerini içine alan öncü parti, partisiz işçi yığınlarla toplumun diğer kesimlerine farklı bayraklarla yönelmez; herkes için anlatacak ayrı bir öykü yoktur. Zaten tüm topluma seslenme görevi, diğer sınıfsal kesimlerden de enerji almaktan çok, işçi sınıfının siyasallaşması için önemsenmektedir.

Bu noktada içe doğru önderlikle bir kez daha karşılaşıyoruz. İşçi sınıfının iç eşitsizliklerini veri aldığı oranda, onları kendi bünyesinde en aza indirmek gibi bir iddia taşıyan leninist parti, toplumun bütününe ancak tarihsel bir perspektifle ve bir ortak akılla seslenir. İşçi sınıfının ileri unsurlarıyla birlikte, bu seslenmeye duyarlı farklı kesimlerden de üye kazanılırken, partiyi steril bir ortam olarak kurgulamak hem olanaksız hem anlamsızdır. Parti standartlarını mutlak olarak korumaya kalkmak, partiyi öldürmektir. Dolayısıyla parti hem sınıfın iç eşitsizliklerini hem de toplumsal çeşitliliği kendi içine çekerken onları dönüştürür ve kendi de dönüşür, ancak bu karşılıklılık eşit bir ilişki olamaz. İçe doğru önderlik, parti müktesebatının korunması için devreye girer.

Tarih bilinci sınıf bilincine ezdirilmez.

Başa dönmüş oluyoruz. Öncü partide “katılım” mekanizmalarıyla ilgili tartışmalar biçimsel demokrasinin etkisinden tamamen çıkarılmalıdır. Partiye şekil veren tarihsel misyonlarıdır.

Örnek olsun güçlü, mutlak otorite sahibi bir merkez kendi başına kötü değildir. Tersine, amaçlanan budur. Ancak öncü partide güçlü ve mutlak otorite sahibi bir merkez, kastlaşmayan, kendini esas olarak mekanizmalarla değil; siyasetin içinde sınayıp yenileyen, gücünü ortalamadan değil; gelişkin olandan alan değişken bir odaktır.

Biçimsel demokrasi, dengeleme-denetleme-seçme gibi kavramlara önem verir. Kuşkusuz sayılanlar değerlidir. Ancak leninizm hem bunları farklı bir bağlama yerleştirir, hem de partiyi tamamen dinamik bir model üzerine kurar.

Devrim hedefine hizmet etmeyen her öğeden arınmak... İlke bu olmalı.

Tartışma ve inisiyatifin özendirilmesi, eleştiri ve özeleştiri kanallarının açılması, bilgi tekelinin kırılması merkez-taban geriliminin hafiflemesi için değil, partinin bir devrimci özne olarak güçlenmesi ve daha fazla kaynağı harekete geçirmesi açısından önemsenmelidir.

Diğeri yalandır.  



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
R2D2
[ R2D2 ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 03.02.2016
İleti Sayısı: 30
Konum: Gizli
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: R2D2
Cevap Tarihi: 05.05.2017- 06:16


Ben kendimi bildim bileli Kemal Okuyan SİP'in, ardından TKP'nin, ardından KP'nin sonra yine TKP'nin başında.

Ve ben kendimi bildim bileli SİP kitleselleşemedi, SİP işçi sınıfı içinde örgütlenemedi, kendisini Türkiye'nin işçi sınıfı partisi, işçi sınıfının aklı gibi sıfatlarla tanımlasa da tek bir grev dahi örgütleyemedi.

Ben bu partinin adını ilk duyduğumda da bir küçük burjuva hareketiydi, partinin ana kitlesini öğrenciler oluşturuyordu ve kadroları ekseriyetle beyaz yakalılardan oluşuyordu. Yani bu partinin adını duymamın üzerinden 20 yıl geçmiştir ve bugün hala öyle.

Birçok kampanya düzenledi, hiçbiri başarılı olmadı. Büyük cepheler kurduğunu ilan etti, başarılı olmadı. Kültür sanat alanında çok denemeler yaptı, başarılı olmadı. Sendikalar ve meslek odalarında, mesleki derneklerde etkin olmaya çalıştı, başarılı olmadı. Profesyonel yayıncılığa girmeye çalıştı, başarılı olmadı. Radyo kurmaya çalıştı, olmadı. Günlük gazete çıkarmaya çalıştı, başarılı olmadı.

Ve anladığım kadarıyla Kemal Okuyan niyeyse yaptığı işte başarılı olma, işçi sınıfı içinde örgütlenme gibi konularda Bolşevik Parti'yle mukayeseye girmek yerine, her seferinde parti içinde birileri "Yahu kardeşim, siz bu işi beceremiyorsunuz, bu parti kitleselleşemiyor, başarılı olamıyor, biraz da şöyle yönetilsin." deyince "Lenin der ki"ye başlıyor.

"Öncü parti", "İşçi sınıfı partisi"... Herhalde Türkiye tarihinde bunlara bu kadar vurgu yapıp, aynı zamanda işçi sınıfına fiziksel olarak bu kadar uzak başka bir parti olmamıştır.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.693
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

7 kere teşekkür edildi.
7 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 05.05.2017- 10:23


Sn.R2D2;

Yazınızı okuduğumda hani nerdeyse, Türkiye'de sosyalist bir devrimin olamamasını da Kemal Okuyan ve TKP'ye bağlayacaksınız gibime geldi. Sanırım fırsatını bulsanız onu da söylersiniz!

Türkiye'de 80 öncesinde gerçekleştirilebilen kitlesellik 80 sonrasında yitirilmiştir. Türkiye sosyalist hareketin bütünü için geçerlidir ve bunun da hem dünya ve hem de Türkiye nesnelliğinden kaynaklanan nedenleri vardır. Bu nedenleri görmezlikten gelerek gözü K.Okuyan ve TKP'ye çevirmek, eleştiri sınırlarını aşan yaklaşımlar içine girmek en hafifinden haksızlıktır. Kestirmeden söyleyeyim; bu gün -iyi kötü, yeterli yetersiz- Türkiye sosyalist hareketinin varlığından söz ediliyorsa bunun öncelikli nedeni GELENEK çizgisi, SİP-TKP-KP-TKP çizgisidir. TKP -çok uzak değil- yakın bir geçmişte liberalizm, ulusalcılık ve kuyrukçuluk üçgenine sıkışmış bir solu ML ideoloji ve bağımsız sınıf siyaseti temelinde ayakta tutmaya çalışan bir siyasi anlayışı ısrarla savunmuş ve bu gün de haklılığı ortaya çıkmıştır. Etrafınıza bir bakın, komünist ideolojiyi bağımsız sınıf mücadelesi ekseninde ayakta tutmaya çalışan ve kitleselleşme konusunda başka hiçbir parti ve örgütle kıyaslanamayacak kadar mesafe kat eden bir siyaset göremezsiniz. Nesnel bakabilirseniz tabii!

Şu küçük burjuva hareketi eleştirinize gelinirse; küçük burjuva hareketi denildiğinde anlaşılması gerekenin   mücadeleyi yürüten kadroların ağırlıklı olarak hangi sınıftan geldiği değil, hareketin-siyasetin hangi sınıfsal mücadeleyi temel aldığıyla ilgisi olduğudur. Gelenek-TKP çizgisini bu nedenle küçük burjuva hareket olarak nitelemek doğru değildir. Böyle bir yaklaşım, Marks'ı küçük burjuva, Engels'i de burjuva hareketin temsilcisi haline bile sokabilir. Yanlış. Ayrıca işçi sınıfının durağanlığını bile K.Okuyan ve TKP ile ilişkilendirmek bana göre kürt hareketinin yükselişe geçtiği döneme ilişkin ortaya çıkan ve hem kürt milliyetçileri ve hem de kuyrukçu kesimin estirdiği bir rüzgardır ve ne yazık ki uzunca bir süre de solda taraftar bulabilmiştir. Tavsadığını düşünüyorum. Sadece önyargılarını ve konumlanış biçimlerini hala değiştiremeyen kişi ve çevrelerin dilinde kaldı ve çok da inandırıcı olmadıklarını söyleyebilirim.

İşçi sınıfı içinde örgütlenememe konusunda söylemeye çalıştıklarınız da nesnellikten uzak ve tamamen K.Okuyan ve TKP'ye çatmak amaçlı bir söylemdir. Konu da söylediğiniz şekliyle basit bir konu değildir. Türkiye'de örgütlenme ve parti içinde yer alma konusuda genel bir sorun vardır. Bunun da yakın tarihimizle ilgili bir açıklaması elbette var. Ama siz konuyu öyle bir ortaya koyuyorsunuz ki, sanki işçi sınıfı ekonomik bilince ulaşmış, onu almış, sindirmiş ve ayrıca siyasi bir bilinçle siyasi mücadelenin içine gireceği bir parti aramakta, dahası diğer sol-sosyalist partilere gitmekte ama bir türlü TKP'nin kapısını çalmamaktadır. Böyle bir şey yok. TKP düşmanlığı bazılarımızda olduğu gibi sizde de bir öfke ve düşmanlığa yol açmış; gelişmeleri kendi nesnelliği içinde doğru değerlendirebilmekten uzak bir hale gelmişsiniz. Hem bilimsel sosyalist ideolojide işçi sınıfı deyince aklımıza ille de fabrika işçisi mi gelmeli? Öyle düşünüyorsanız TKP'yi sadece öğrencilerden oluşmuş bir bir parti olarak değerlendiriyorsunuz demektir ki, bu da bir başka yanlışınız!

Türkiye devriminin öncü partisinin GELENEK-TKP çizgisi olduğunu düşünüyorum. Şu anda K.Okuyan ve Aydemir Güler ile birlikte onlarca insanın yönetimininde bulunduğu ve binlerce üyesinin bulunduğu parti başlıkta konu edinen bir anlayış içinde Leninist bir parti formatında mücadelelerini sürdürüyorlar. Tekrar olacak; bu konuda en başarılı olan ve bana göre tek olan bir siyasi anlayışın temsilcisi halindeler. Etrafa biraz da önyargılardan uzak bir şekilde baktığınızda karşılaşabileceğiniz gerçek budur. Yakın bir geçmişte önce ikiye ve sonra HTKP'nin de bölünmesiyle üçe ayrışan bir hareketin hala en güçlü ve en ''kitlesel'' bir parti durumunda olmasının nedeni de budur.




Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.693
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

7 kere teşekkür edildi.
7 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 20.10.2018- 20:23


Komünist partiler hem merkeziyetçi ve hem merkeziyetçidir; öyle olmalıdır. Ne var ki, kitleselleşme amacında olan bir komünist partinin de demokratik merkeziyetçi örgütlenme anlayışını bir ölçüde de olsa gevşetmesi gerektiğini düşünüyorum. Farklı konu başlıkları altında   bir şeyler yazıp çizmeye çalıştım. Partinin demokratik merkeziyetçi özelliğini yitirmeksizin birtakım düzenlemelere gitmesi ve üyelik anlayışını gözden geçirmesi partinin daha kalabalık olmasına katkı yapacaktır.   Bu konunun en azından tartışılmaya açılmasının yararlı olduğunu düşünüyorum.

M.Çulhaoğlu'nun İLERİdeki yazısı TİP bağlamında bu konuyu da kapsıyor. Yazıyı buraya alalım, sonrasında yorumlarız:

Satırbaşları - Metin Çulhaoğlu


Türkiye İşçi Partisi (TİP) 21 Ekim Pazar günü İstanbul’da bir buluşma gerçekleştirecek. Türkiye’de sol kamuoyu TİP’in kurulmasına ve şu an TBMM’de iki milletvekili ile temsil edilmesine ilişkin çeşitli yorumlarda bulundu.
 
Partinin genel konumlanışı, Türkiye’ye nasıl baktığı ve sosyalizm adına neleri öngördüğü zamanla daha yaygın biçimde bilinecek ve tartışılacak.

Bu konuda bizim de kimi düşüncelerimiz var. Kendi adımıza, bu düşünceleri aşağıda dört başlık altında satırbaşları olarak vermeye çalışacağız.  
   
Teorik yaklaşım

TİP Marksist bir partidir.
Partinin Marksist kimliği, ifadesini, programında, temel belgelerinde ve kurucu-yönetici konumunda olanların formasyonunda bulur. Buna karşılık, TİP üyelerinin ve destekleyicilerinin, TİP’in eylemlerine katılanların Marksizm’e belirli bir düzeyde vakıf olmaları gibi bir önkoşul yoktur.   Tek önkoşul, Marksizm’in açıkça ve peşinen reddedilmemesidir.

TİP aynı zamanda Leninist ilkeleri benimsemiş bir partidir.

Ancak, bu ilkeleri sadece ve sadece belirli bir örgüt formuna indirgememekte, dahası indirgenmesine de karşı çıkmaktadır. TİP’te elbette “çekirdek” denebilecek kadrolar da olacaktır belirli bir disiplin de… Ancak TİP, üyelerinden ve yakın çevresinden, çelik çekirdeğin dediklerini demir disiplin içinde yerine getirmelerini ve profesyonel devrimciler olarak günün 24 saatini devrimci faaliyetlerle geçirmelerini beklememektedir.

Tarihsel yaklaşım
TİP Türkiye sosyalist hareketinin bıraktığı tarihsel mirası sahiplenmektedir.
Ancak TİP, adını taşıdığı birinci ve ikinci TİP dâhil olmak üzere, 1920’den 2018’e uzanan dönemde ortaya çıkan “münhasıran” herhangi bir örgütlenmenin, geleneğin ya da damarın doğrusal uzantısı, devamı, “daha gelişkin hali” vb. değildir.

Bu söylenende, az önceki miras sahiplenilmesini çelen bir reddiye olduğunu düşünmüyoruz. Nesnel gelişme, Türkiye sosyalist hareketini, daha eski ya da yeni belirli damarın salt kendi öz birikimiyle aşamayacağı bir eşiğe getirmiştir.

Bu eşiğin, hem yeni fikirler ve harmanlanmalar hem de yeni kadrolarla zorlanması ve aşılması gerekmektedir.
   
Siyasal yaklaşım
TİP, insanların ne yaptıklarında ya da dediklerinde “Kürtçü” ya da “ulusalcı”, “liberal” ya da “Kemalist” olduklarını tespit işini uhdesine almış görünen çevrelere itibar etmeme kararlığındadır.  

Mesele bu çevrelerde yer alan insanların zaten kaymış gitmiş olmalarıyla, önem taşımamalarıyla ilgili değildir. Mesele, bu tür söylemlerin hepsine kulak verip ciddiye alındığında herhangi bir iş yapmanın fiilen mümkün olmamasıyla ilgilidir.
Bu anlamda TİP “kendi türkülerini” söyleyecektir ve zamanla o çevrelerden de dinleyicisi çıkacaktır.

Örgütsel yaklaşım
TİP’in örgütsel yaklaşımında iki kritik nokta olduğunu ya da olması gerektiğini düşünüyoruz.
Birincisi: TİP “demokratik merkeziyetçi” bir iç işleyişe sahiptir. Bu ilke atla deve değildir ve üzerinde “teorik düzlemde” neden bu kadar fırtına koparıldığını anlamak da mümkün değildir. Belki de Cryuff’un futbol için söylediğine benzer bir durum söz konusudur: Demokratik merkeziyetçilik basit bir ilkedir; zor olan onu yaşama geçirmektir…

“Belki de” dedik, ama on yılların pratiği gerçekten öyle olduğunu gösteriyor.

TİP’in önümüzdeki dönemde dikkat etmesi gereken noktalardan biridir.

İkincisi: Türkiye’de özellikle genç kuşakların parti formunda örgütlenmeye uzak durduklarını daha önce de söylemiştik. Bizce bu durumun mevcut parti formundaki örgütlerin kendi eksikliklerinin ötesinde nesnel zeminleri vardır ve bir hamlede aşılması mümkün değildir.
Gene de, projektörlerin çevrilmesi gereken kritik yer bellidir: Dile getirilen en masum bir soruda ya da kuşkuda bile “Sen kaç gazete sattın önce ondan bahset” diyebilen bir tipolojiye TİP’te de başka örgütlenmelerde de artık yer olmamalıdır.  

Satırbaşları, ama gerçekten sadece satırbaşları şimdilik bu kadar…




Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör FETÖ :Leninist bir örgütmüş. hakkı 1 1636 06.10.2016- 00:07
Konu Klasör Leninist strateji ve ‘Sosyalist Bölünme’ dayanışma 0 2553 07.09.2014- 21:08
Konu Klasör Leninist Kesintisiz Devrim Teorisi spartakus 0 2123 08.03.2015- 19:10
Konu Klasör Leninist bir parti için bazı anımsatmalar.... denizcan 0 1476 01.02.2015- 12:20
Konu Klasör Demokratik sosyalizm mi? melnur 20 4935 16.06.2016- 20:37
Etiketler   Leninist,   partilerde,   demokratik,   merkeziyetçilik
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS