Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Forum Ana Sayfası  »  Siyasi Gündem ve siyasi tartışmalar
 »  E.Helvacıoğlu: Siyasal devrim, toplumsal devrim.

Yeni Başlık  Cevap Yaz
E.Helvacıoğlu: Siyasal devrim, toplumsal devrim.           (gösterim sayısı: 868)
Yazan Konu içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.094
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 11.07.2017- 21:12
Alıntı yaparak cevapla  


Sıcak temas-Ender HELVACIOĞLU

Toplumsal devrim ile siyasal devrim birbirinden farklı kavramlar. Toplumsal devrim, üretim ilişkilerinin geri dönülmez biçimde dönüşümü demektir ve uzun bir süreçtir; hele sınıflılığı tümden ortadan kaldırmayı hedefleyen sosyalizm söz konusuysa. Siyasal devrim ise iktidarı alış sürecidir. Sosyalizm özelinde konuşacaksak, siyasal devrim toplumsal devrimin başlangıcıdır denebilir.

“Devrimin koşulları” meselesi tartışılacaksa, hangi devrimden, toplumsal devrimden mi siyasal devrimden mi söz edildiği belirlenmelidir öncelikle. Genellikle devrimin koşulları derken siyasal devrim kastedilir.

“Hiçbir toplumsal düzen, içindeki bütün üretici güçler gelişmeden ortadan kalkmaz; ve yeni, daha üstün üretim ilişkileri de, onların varlıkları için gerekli olan maddi şartlar eski toplumun rahminde olgunlaşmadan asla ortaya çıkmazlar” diye yazarken Marx’ın ele aldığı konu “toplumsal devrim”dir.

Lenin’in devrimin koşullarını formüle ederken söylediği “yönetenlerin eskisi gibi yönetemedikleri ve yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemedikleri” cümlesinde ise ele alınan konu “siyasal devrim”dir.

Toplumsal devrimler nesnel ve deterministiktir; zorlama kabul etmez. Siyasal devrimler ise -temelde nesnel koşullara bağlı olmakla birlikte- oldukça kaotik süreçlerdir ve aniden gündeme gelebilirler. Dolayısıyla toplumsal devrimler ile siyasal devrimlerin nesnelliği (olabilirliği) farklı yöntemlerle ele alınmalıdır, birbirine karıştırılmamalıdır.

“Tarihin pususuna yatmak” deyimi, sosyalizmin koşullarının olgunlaştığı bir durumda siyasal devrim arayışı için kullanılır. Zaten toplumsal devrimin pususuna yatılmaz, siyasal devrimin pususuna yatılır. “Pusuya yatmak” demek de, gündeme gelebilecek ani durumlara ve bu durumlara acil müdahalelere mümkün olduğunca hazır olmak demektir (“hazır olmanın” ne anlama geldiği, bu düzlemde teknik bir konu).

***

Büyük siyasal değişimlere önderlik edebilmiş politik odakların sırrı, azami programlarını o anın asgarisiyle birleştirebilme yetenekleridir. Siyasal devrimler asgari programla yapılır, azami programın ışığında devam ettirilirler.

Örneğin Ekim Devrimine önderlik eden Bolşeviklerin sırrı, o günün Rusya toplumunun çoğunluğunun ortak talebi haline gelmiş “Savaşa son” ve “Açlığa son” sloganlarına sahip çıkıp kilitlenmeleri ve çözüm için somut bir iktidar hedefi (“Bütün iktidar Sovyetlere”) göstermeleridir.

Bolşevikler azami programlarının ifadesi olan “Yaşasın sosyalizm” sloganıyla devrim yapmadılar. Bununla yetinselerdi yaya kalırlardı ve toplumu azami programları doğrultusunda yönlendirme fırsatını da kaçırmış olurlardı. Bir başka politik odak (hatta belki bir dış odak) o yakıcı taleplere sahip çıkar ve Rusya toplumunu başka yerlere yönlendirirdi.

Yani siyasal devrim anlarında, arazide azami programlar çatışmaz, kitleler kapitalizmi mi sosyalizmi mi seçelim diye tartışmaz; çatışma o anın acil taleplerinin çözümüne hangi sınıfın ve onun politik öncüsünün önderlik edeceğiyle ilişkilidir. Rakipler, bu alandaki yetenekle (arazide) saf dışı edilir ve iktidar ele geçirilir.

Toplumun acil taleplerine “bunlar burjuva sistemi çerçevesi içinde kalan taleplerdir” diye burun kıvrılırsa, gerçekten de o çerçeve içinde kalırlar. O çerçeveyi kırmanın veya daha ileri bir içerik kazandırmanın yolu arazide müdahale edebilmekten geçer.

Kısacası devrim, yapanın elinde kalır.


***

Arazide müdahale, ister istemez biraz kirlenmeyi de göze almayı gerektirir. Fakat bu kirler zaten vardır, nesnel durumdur, olgudur. O kirler olduğu için müdahale etmek gerekir zaten; pür-ü pak olsalardı müdahaleye de gerek kalmazdı.

Buna “Curie yöntemi” diyoruz. Birkaç gram radyum ancak tonlarca balçığın içinden damıtılabilir. Radyuma ulaşmak için o balçığa bulaşmak gerekir. Hem balçıkla uğraştığımızı hem de radyumun sadece ve sadece orada bulunduğunu unutmadan…

Çamurun içindeki cevheri damıtabilmektir devrim. Öncülük de zaten bunun için gereklidir. Radyum bir köşede pür-ü pak halde var olsaydı, onu bulmak için Curie’ye gerek olmazdı.

***

Artık son günlerine yaklaşan ve giderek başlatıcılarını da aşıp bir kitle hareketi niteliği kazanan “Adalet Yürüyüşü”ne ilişkin sol kesimlerden gelen değerlendirmeleri düşünürken bunlar geldi aklıma.

Yürüyüşün haklı bir talepten yola çıkmadığını, yargı “altın devrini” yaşarken adalet için yollara düşmenin emperyalist planlara çanak tutmak olduğunu söyleyenlere, daha ilk günden “FET֒nün PKK’nın eylemi” diye damgalayanlara, “gayrı milli” bir yürüyüş olarak niteleyenlere denecek fazla bir laf yok. Onlar, AKP iktidarının yanında saf tutmuş durumdalar, hatta kraldan çok kralcılar. Provokasyonlara da zemin hazırlıyorlar.

Adalet talebini haklı bulmakla birlikte yürüyüşü destekleyip desteklememe konusunda tereddütlü olan bazı arkadaşlar sürekli “kirlere” vurgu yapıyorlar. CHP’ye ve Kılıçdaroğlu’na güvenilemeyeceği, yürüyüşte Türk bayrağı ve Atatürk posteri bulunmadığı, liberallerin ve HDP’lilerin yürüyüşe katıldığı, turunculaşma eğilimi bulunduğu vb. türden itirazları var.

Bu arkadaşlar sözü edilen “kirlerin” on kat fazlasının bulunduğu “Gezi Eylemi”nin 3-4 gün içinde nasıl “Haziran Ayaklanması”na dönüştüğünü anımsasınlar. Hiçbir eylem, hiçbir kitle eylemi, -bırakın kitle eylemini- kadro eylemleri, hatta seçilmiş delegelerden oluşan kongreler bile pür-ü pak olmaz. “Pür-ü paklık” Allah’a mahsus; fanilerin eylemleri ise çeşitli düzeylerde dış etkilere açıktır.

Eğer eylem haklı bir talebe dayanıyorsa, yöntem olarak doğru bir eylemse, vurgulanan bu “kirler” eylemin esası haline gelmemişse ve katılımcılar bu ülkenin aydınlık yüzünün bir parçasıysalar, bazıları doğru da olan bu itirazları yapanların herkesten önce yürüyüşe katılmaları ve eylemi “kirlerden” arındırmaya çalışmaları gerekir. Samimi uyarı bunu gerektirir ve eylemin kitlesi sözü edilen kirlerden en kolay arınabilecek nitelikte bir topluluktur.

Bazı arkadaşlar da eylemin burjuva karakterde olduğu, kurulu düzenin temellerini hedef almadığı, sosyalizm vurgusunun bulunmadığı yönünde itirazlar getiriyorlar.

Tamamen haklılar, gerçek adalet sosyalizmle gelecektir. Hatta eksik; gerçek adalet sosyalizmin ileri aşamalarında gelebilir ancak. İyi de, tartışma bu değil ki. Tartışma sosyalizmin nasıl geleceği; sosyalizme yönelişin kapısının nasıl açılacağı…

Emekçi kitlelere sosyalist siyasal bilinç dışarıdan verilir ama telepati yoluyla değil. Yüz yüze, kol kola, omuz omuza, yani sıcak temasla… Kaldı ki, o siyasal bilincin doğru olup olmadığının sınanacağı yer de toplumsal pratiktir. Yani bilinç dışardan verilir ama kaynağı içeridedir; böyle bir diyalektiği var.

Sosyalistlerin henüz bu tür kitle hareketlerine etkili bir müdahalede bulunacak ve yönünü belirleyecek gücü yok. Fakat güç toplamanın da bu tür hareketleri ve yaratacağı siyasal ortamı değerlendirmekten başka bir yolu yok.

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, genel anlamda haklı ve doğru talepler uğruna harekete geçerek politikleşen kitleler, en kolay etkilenebilecek ve örgütlenebilecek kesimi ve bağımsız tavrın konulmasına en uygun zemini oluştururlar.


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.094
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 11.10.2018- 00:41
Alıntı yaparak cevapla  


Karamsarlık İlkesi - Ender Helvacıoğlu


(...)

Öncüler devrim yapmazlar, daha doğrusu yapamazlar. Devrimi emekçi kitleler yapar; öncüler de -adı üzerinde- öncülük ederler, yön verirler. Dolayısıyla devrimci bir örgütün işi gücü, ne yapıp edip emekçi kitleleri kazanmaktır, koşullar ne olursa olsun.  

Soruna kitleler açısından bakıldığında (ki öyle bakmak gerekir), devrimin ancak “evdeki bulgur” tehlikeye girdiğinde (hatta kaybedildiğinde) gündeme gelebileceği anlaşılır. Kitleler “Dimyat’taki pirinç” için devrime kalkışmazlar.

Geniş kitleler, canlarını kurtarmak için, açlıktan ölmemek için, çoluk çocuklarının geleceğini garanti altına almak için, yaşayacakları bir vatana sahip olabilmek (sömürge olmamak) için devrime kalkışırlar. Özgürlük, demokrasi, insan hakları, sosyalizm vb. için devrime kalkışmazlar. Onlar öncünün gündemidir. Öncünün gündemi ile geniş kitlelerin gündeminin çakışması gerekir. Yani öyle koşullar oluşmalı ki, insanlar ancak özgürlük, demokrasi, sosyalizm ile canını kurtarabilsin, açlıktan ölmekten kurtulabilsin, çoluk çocuğunun geleceğini garanti altına alabilsin, bir vatana sahip olabilsin…

Politik devrim “güvenlik” adına gerçekleşebilir; başka hiçbir şey adına değil. Yani Devrim=Güvenlik, Özgürlük=Güvenlik, Sosyalizm=Güvenlik koşulları oluşmalıdır. O halde güvenliğin sosyolojisini tartışmak gerekir.

Bu anlamda politik devrim muhafazakâr bir olaydır. Kesinlikle muhafaza edilmesi gereken (vazgeçilemeyecek) şeyi muhafaza etmek için gerçekleşir devrim. Buna “vazgeçilmezlik ilkesi” diyebiliriz.

***

Kitleler devrim delisi değildir (aslında en radikal lafları edenler de dahil, kimse değildir). Devrim yapmaya değil, devrimden kaçınmaya uğraşırlar. Devrim ancak, devrim dışındaki bütün yolların denenip tüketildiği ve devrimden başka hiçbir çare kalmadığı zaman gerçekleşir. Bu anlamda en diptekinin, en çaresizin işidir devrim. Çaresizliğin kitleselleştiği, olağanüstünün olağanlaştığı koşullarda gündeme girer. Bu nedenle devrim“çaresizliğin çaresidir” diyoruz. Buna da “çaresizlik ilkesi” diyelim.

Aslında herkes (öncülük iddiasında olanlar da) kendini bu ilke ile sınamalıdır. Devrimci önce kendine bakmalıdır: Devrimden başka kurtuluş şansı var mı? Eğer varsa, ya devrimin zamanı gelmemiştir ya da devrim ona karşı yapılacaktır.

Son dönemlerde, devrimci arkadaşlar arasında, AKP iktidarının etkisinin fazla hissedilmediği daha “sakin” bölgelere, hatta ülkelere çekilme eğilimi var. Veya siyasetle fazla ilgilenmeden, suya sabuna fazla dokunmadan günlük hayatını devam ettirme eğilimi… Demek ki devrimden başka kurtuluş çareleri varmış (kimseyi eleştirmiyorum, benim de var). Ama şunu da bilelim: Devrimi bu tür şansları bulunmayanlar yapacaktır; mecburiyetten yapılır devrim.  

Dolayısıyla devrimci bir örgütün omurgası, bu tür bireysel kurtuluş şansları bulunmayanlardan, çaresizlerden oluşmalıdır. Devrimci bir örgüt olmanın vazgeçilmez koşuludur bu. Eğer böyle bir omurga yoksa, ne kadar radikal söylemlere, ne kadar muhteşem programlara sahip olunursa olunsun, kritik anda o örgütün çökmesi ve dağılması (veya başka yollara sapması) kaçınılmazdır.

Etik değil, sosyolojik bir ilkedir “çaresizlik ilkesi”.

***

Vazgeçilmezlere dokunulmuş olması ve çarelerin tükenmiş olması da geniş kitlelerin devrime kalkışmasına yetmez. Bazen toplumlar böyle bir noktaya gelirler ama bir refleks geliştiremeyebilirler; çökerler, dağılırlar veya teslim olurlar. Tarih bunun örnekleriyle dolu.

Geniş kitlelerin devrime kalkışması için bir diğer gerek koşul, “başarı şansı”nın ufka girmiş olmasıdır (“başarı ilkesi”). Kitleler “başarı olasılığını” çok iyi sezerler, bu konuda kesinlikle yanılmazlar. Öncü yanılabilir, acele edebilir; ama kitleler bu olasılığı içgüdüsel bir biçimde ve tam isabetle ölçerler.

Bu noktada öznel bir koşul giriyor işin içine: Öncü, başarı olasılığını göstermek, bu umudu kanıtlamak zorundadır. Hamasi laflarla değil, bizzat pratikte… Kitleler, bu öncüyle başarabileceklerine ikna olmalıdırlar, tam olarak güvenmelidirler. Yoksa teslim olmayı ve dağılmayı seçebilirler.

Bu, tarih boyunca bütün siyaset bilimcilerin ısrarla vurguladıkları “güç ilkesi”dir. En basit eylemden devrim gibi büyük dönüşümlere dek geçerli olan bir ilkedir.

***

Bu noktada bitirelim. Çünkü “güç ilkesi” ile birlikte nesnellikten öznelliğe geçiyoruz ki bu başlı başına bir konu.

Aslında sözünü ettiğimiz ilkeleri (vazgeçilmezlik, çaresizlik, başarı ilkeleri) tek bir başlık altında toplayabiliriz: Karamsarlık ilkesi.

İlginç ama işin diyalektiği şu: Karamsarlığımızın nedeni, karamsarlığın yeteri kadar koyulaşmamış olması!

Ama süreç hızla ilerliyor. Karamsarlığa kapılmayın öncüler…

https://www.abcgazetesi.com/ender-helvacioglu/karamsarlik-ilkesi/haber-107481


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.094
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 14.10.2018- 02:46
Alıntı yaparak cevapla  


Yürüyüşün haklı bir talepten yola çıkmadığını, yargı “altın devrini” yaşarken adalet için yollara düşmenin emperyalist planlara çanak tutmak olduğunu söyleyenlere, daha ilk günden “FET֒nün PKK’nın eylemi” diye damgalayanlara, “gayrı milli” bir yürüyüş olarak niteleyenlere denecek fazla bir laf yok. Onlar, AKP iktidarının yanında saf tutmuş durumdalar, hatta kraldan çok kralcılar. Provokasyonlara da zemin hazırlıyorlar.

Adalet talebini haklı bulmakla birlikte yürüyüşü destekleyip desteklememe konusunda tereddütlü olan bazı arkadaşlar sürekli “kirlere” vurgu yapıyorlar. CHP’ye ve Kılıçdaroğlu’na güvenilemeyeceği, yürüyüşte Türk bayrağı ve Atatürk posteri bulunmadığı, liberallerin ve HDP’lilerin yürüyüşe katıldığı, turunculaşma eğilimi bulunduğu vb. türden itirazları var.

Bu arkadaşlar sözü edilen “kirlerin” on kat fazlasının bulunduğu “Gezi Eylemi”nin 3-4 gün içinde nasıl “Haziran Ayaklanması”na dönüştüğünü anımsasınlar. Hiçbir eylem, hiçbir kitle eylemi, -bırakın kitle eylemini- kadro eylemleri, hatta seçilmiş delegelerden oluşan kongreler bile pür-ü pak olmaz. “Pür-ü paklık” Allah’a mahsus; fanilerin eylemleri ise çeşitli düzeylerde dış etkilere açıktır.

Eğer eylem haklı bir talebe dayanıyorsa, yöntem olarak doğru bir eylemse, vurgulanan bu “kirler” eylemin esası haline gelmemişse ve katılımcılar bu ülkenin aydınlık yüzünün bir parçasıysalar, bazıları doğru da olan bu itirazları yapanların herkesten önce yürüyüşe katılmaları ve eylemi “kirlerden” arındırmaya çalışmaları gerekir. Samimi uyarı bunu gerektirir ve eylemin kitlesi sözü edilen kirlerden en kolay arınabilecek nitelikte bir topluluktur.


Başlıktaki E.Helvacıoğlu'nun yazısının temel önermesine katılıyorum. Politikanın, halkı sokağa çağırıp kendi sorunlarına sahip çıkmasına çalışmanın bir anlamda KİRLENMEye de yol açabileceği saptaması doğru bir saptama. Ancak verdiği örnekler bağlamında altının çizilmesi gereken bir konu var ki, o da Adalet Yürüyüşü ile Gezi'nin aynı kategoride sayılamayacağı ve dolayısıyla kirlenme konusuna yaklaşımın da bu ayrıntı gözetilerek yorumlanmasıydı. Sosyalistler   GEZİ türünde hemen her türlü KENDİLİĞİNDEN eylemselliğe mutlaka katılmalı ve olabildiğince bu tür eylemselliklere yön verebilme çabası içine girmeliler. Bu konuda hiçbir tereddüt olmamalı. Ama aynı şeyi aynı netlikte Adalet Yürüyüşü için söyleyebilmek pek o kadar kolay değil. Çünkü Kılıçdaroğlu'nun başını çektiği bu yürüyüşün bir SAHİBİ var; söylenen ne kadar farklı olursa olsun böyle bir gerçek de ortada.

Yürüyüş önemliydi; bana göre muhalif kimliği taşıyanların tamamının o yürüyüşe katılımın önünde bir engel de olmamalı. Ama kendini sosyalist-komünist olarak niteleyen partilerimizin bu konuda bir katılım çağrısında bulunması da bana çok doğru ve yararlı bir siyasal tavır gibi gelmiyor. Yapılması gereken, katılımın engellenmesi yönünde, solun bu yürüyüşe katılmaması yönünde olmamalı ama, Kılıçdaroğlu'nun başını çektiği bir yürüyüşün de eleştirisiz bırakılmaması...

Türkiye'de önemli bir aydınlanma birikimi var. Cumhuriyetin azımsanmayacak oranda laik ve yüzü sola dönük bir kitle yarattığı gerçeğini unutmadan önemli olan bu birikimin öncülüğünü hedeflemektir. Düzen solu ( gerek CHP ve gerek HDP) ne kadar iyi niyetli olursa olsun bu birikimi kendi potalarına çekebildikleri sürece Türkiye'nin hem emperyalizme ve hem de içeride dinci gericiliğe karşı sağlıklı bir mücadele yürütebilmesi mümkün olmadığı gibi, sosyalizmin önünde de kitleselleşme açısından engeller oluşmasına yol açmaktadır. Bu yüzden sosyalist-komünist partilerimizin CHP ve HDP'yi öne çıkartıcı bir algıyı çoğaltacak söylem ve eylemlerden kaçınmalıdır diye düşünüyorum. Kolay değil ama, bence komünist partilerimizin alması gereken siyasi tavır böyle bir bütünsellik içermelidir. Sadece bu spesifik konuda değil hemen her konuda üstelik...


Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası  »  Siyasi Gündem ve siyasi tartışmalar
 »  E.Helvacıoğlu: Siyasal devrim, toplumsal devrim.

Forum Ana Sayfası

 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.

Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Siyasal devrim-iktidar perspektifi melnur 2 271 20.04.2018- 16:26
Konu Klasör Sosyalizmin toplumsal ajanları umut 10 6974 12.05.2014- 15:45
Konu Klasör 'Toplumsal ilerleme' ne oldu? melnur 0 991 14.02.2017- 09:52
Konu Klasör İşçi sınıfı: İlerici tek toplumsal güç melnur 0 505 02.05.2017- 06:50
Konu Klasör Asıl hesabı toplumsal muhalefet kesecek melnur 2 1764 20.07.2014- 05:30

Etiketler   E.Helvacıoğlu:,   Siyasal,   devrim,   toplumsal


Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Siyasal devrim-iktidar perspektifi melnur 2 271 20.04.2018- 16:26
Konu Klasör Sosyalizmin toplumsal ajanları umut 10 6974 12.05.2014- 15:45
Konu Klasör 'Toplumsal ilerleme' ne oldu? melnur 0 991 14.02.2017- 09:52
Konu Klasör İşçi sınıfı: İlerici tek toplumsal güç melnur 0 505 02.05.2017- 06:50
Konu Klasör Asıl hesabı toplumsal muhalefet kesecek melnur 2 1764 20.07.2014- 05:30

Etiketler   E.Helvacıoğlu:,   Siyasal,   devrim,   toplumsal


Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2014   phpKF Ekibi



Forum Mobil RSS