SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
21. yüzyılın devrimci kuramı...           (gösterim sayısı: 306)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.693
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

7 kere teşekkür etti.
7 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 08.12.2018- 09:06


Gezi direnişi ve Fransa'daki Sarı Yelekliler Hareketi Ender Helvacıoğlu'na ilham vermiş, anlaşılan. 21. Yüzyıl devrimlerinin ''eski kuram''la bir ilişkisinin olup olmayacağını sorgulamış, son yazısında. İyi de yapmış, bu tür fikir jimnastiklerinin konunun daha iyi anlaşılmasında bir yararı oluyor. Önce yazıyı okuyalım, sonrasında yorumlarımızı yazarız.


21. yüzyılın devrimci kuramı ‘kaldığımız yerde’ mi? - Ender Helvacıoğlu


Bu yazıda, Fransa’daki sarı yelekliler hareketinden esinlenerek, günümüzde kitle hareketleri ve devrimci kuram ilişkisi hakkında biraz zihin jimnastiği yapmak istiyorum.

Belli ki yavaş yavaş bir şeyler değişiyor ve bir birikim yaşanıyor.

Bu değişim, beklediğimiz ve arzuladığımız biçimden oldukça uzak. Geçmişte epey iş görmüş, zaten iş gördüğü için oluşturulmuş şablonlarımız, günümüzde artık eskisi gibi iş görmüyor.

Çünkü büyük bir geri düşüş yaşandı. 20. yüzyıldaki sosyalizm atılımlarının geri çekilmesinden, sadece sosyalizmin değil Modernite’nin de küpeşteden atılmaya çalışılmasından, neo-liberal saldırıdan, post-modernizmden vb. söz ediyorum, ama bu konuları çok yazdığımız için atlayalım. Hatta bir geri düşüş yaşandığı tespitini de atlayalım. Çünkü bunlar biliniyor.

Kanımca durum şu: Toplumlar o geri düşülen noktadan yola çıkarak yeniden başlıyorlar. Yani kaldıkları yerden değil, geri düşülen yerden işe koyuluyorlar.

Mevcut şablonlarımızın işe yaramamasının, dünyanın çeşitli bölgelerinde patlayan toplumsal hareketlerin bu şablonlara uymamasının nedeni bu. Mevcut şablonlar fazla ideal kalıyor. Emekçiler içinde sıkı biçimde örgütlenmiş komünist partiler, güçlü sendikalar-meslek örgütleri, örgütlü ve öncülü birleşik cepheler, büyük fabrikalarda birlikte çalışmaya alışmış (hareketin omurgasını oluşturacak) örgütlü bir sanayi proletaryası, politik bir kitle… Veya kırlık alanlara hakim, halk savaşı veren gerilla örgütleri… Bunlar “kaldığımız yerin” araçları/şablonları. Bugün ne böyle araçlar ne de böyle bir kitle var; gelecekte de bu biçimde olup olmayacakları şüpheli. Alışılageldik şablonlarını arayanlar ya zorlama bir biçimde bu olmayan şablonu dayatıyorlar ve boşa düşüyorlar ya da hareketi baştan küçümseyip dışında kalıyorlar. Sıkıntı burada.

Oysa gerek Haziran 2013’te Türkiye’de, gerekse son örnek olarak Fransa’da görüldüğü gibi, mevcut eşitliksiz ve adaletsiz yapıdan memnun olmayan kesimlerin hareketlenmeleri başlamıştır ve çıkış aldıkları yer, bizim arzu ettiğimiz noktadan değil içinde yaşadıkları gerçek noktadan, doğal olarak... İlk olarak bunu saptayalım.

***

Peki, bu bir zaaf mıdır? Veya zaaf varsa nerededir? Zaaf, yukarıda söz ettiğim şablonların eksikliği veya hareket tarafından ret edilmesinde değildir. Zaaf, hareketlerin mevcut durumu açıklayan devrimci bir kuramdan ve hareketin yapısına uygun örgütsel araçlardan ve sürekliliği olan bir öncülükten henüz yoksun oluşudur. Dolayısıyla içinde bin bir türlü düşünsel akımın kol gezdiği, manipülasyonlara ve saptırılmalara açık hareketlerdir bunlar. Bu da doğaldır; çünkü yeni başlayan dalgalarda ister istemez kervan yolda düzülür. Önce kuramlar, öncüler, örgütler ortaya çıkmaz; önce kendiliğinden hareket başlar, giderek bunlar oluşur. 19. yüzyılda bilimsel sosyalist kuram da böyle doğmuştur, 20. yüzyılın devrim ve sosyalizm modelleri de…

21. yüzyılın devrimci kuramı nasıl bir şey olacaktır? 19. yüzyılınkine mi benzeyecektir, 20. yüzyılınkine mi? Daha “provokatif” bir soru soralım: Yoksa 18. yüzyılınkine mi? Kanımca hepsine benzeyecek ve hepsinden dem alacaktır ama yeni bir kuram olacaktır: “Yeni Modernite kuramı” ve “yeni Modernite devrimleri”. Öncülük hangi coğrafyadan gelir belli olmaz, ama gelinen noktada dünya çapını ufka alan bir kuram ve devrim modeli olacaktır. Ve ancak bu hareketlenmelerin içinden çıkacaktır, başka hiçbir yerden değil…

***

“Geri düşüş” kavramı üzerine birkaç laf edip yazıyı bitirelim. Tarihte hiçbir süreç tekerrür etmez; “tarih tekerrürden ibarettir” kadar gerici ve metafizik bir laf yok. Zamanda geriye yolculuk yapar gibi 18. yüzyıla (yani burjuva demokratik devrimler çağına) geri dönüldüğünü ve sil baştan yapılacağını düşünmek saçmalığın dik âlâsı olurdu. Toplumsal ileri atılımlar geri çekilebilir; ama bu, o ileri atılımların mirasının yok edildiği anlamına gelmez. Yaşanmışlıklar yok edilemez.
Süreci kabaca şöyle özetleyebiliriz: Büyük Modernite devrimleri yaşandı, insanlık haraçlı üretim ilişkilerinden (hatta daha genel anlamda sınıflılıktan), aristokrasiden ve dinsel düşünce biçiminden kurtulmak için büyük bir atılım yaptı. Esas olarak Avrupa’da yaşanan bu atılıma burjuvazi tarafından el kondu. “El kondu” diyorum, çünkü hiçbir devrim, yeni bir sömürücü sistem kurulsun diye yapılmaz (Fransız Devrimi, kapitalizm kurulsun, burjuvazi yurttaşları sömürsün diye yapılmadı). Bu el koymaya karşı 19. yüzyılda Avrupa’da, 20. yüzyılda da dünya çapında tepki verildi ve farklı bir yol hayata geçirildi (sosyalizm pratikleri). Bu karşı tepki, 20. yüzyılın sonunda yenildi ve geri çekildi. Sevindirik olan ve tarihin sonunu ilan eden el koyucular, Modernite sürecini de küpeşteden atarak yeni bir ortaçağ ve yeni bir aristokrasi (küresel burjuvazi) ütopyasına kapıldılar. Modernite öncesine dönme hayali kurdular. “Geri düşüş” derken kastımız bu.

Ama insanlık bu kara ütopyaya tepki vermeye başladı. Bugün sürecin bu noktasını yaşıyoruz. Madem sadece sosyalizm öncesine değil Modernite öncesine de dönmeye çalışıyorlar, büyük insanlığın karşı tepkisi de yepyeni bir Modernite atılımı (Sosyalist Modernite?) biçiminde olacaktır. Geri düşüşler, çok daha kapsamlı ileri atılımlarla alt edilir. Hatta çöküşler bile yaşanabilir, bu da ihtimal dahilindedir; ama o çöküşler döner dolaşır uzun vadede yeni bir atılımın tohumlarına dönüşür (tarihte bunun da örnekleri çok).

NOT: Günümüze uygun devrimci kuramın ve politik araçların oluşturulması sorununun, elbette bir de hakim sistemin geldiği durumun ve geliştirdiği araçların analizi boyutu var. Orada bir geri düşüş yok, hatta kendileri açısından bir ileri atılım söz konusu. Örneğin iletişim ve bilişim alanlarındaki gelişmeler kitle hareketlerinin yapısını ve devrimcilerin geliştirebileceği araçları direkt etkiler, yeni sınıf mücadelesi alanları açar, dolayısıyla devrimci kuramı da boyutlandırır. Ama bu başlı başına bir konu.

https://www.abcgazetesi.com/ender-helvacioglu/21-yuzyilin-devrimci-kurami-kaldigimiz-yerde-mi/haber-114853



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.693
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

7 kere teşekkür edildi.
7 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 10.12.2018- 11:42


Öncelikle E.Helvacıoğlu'nun sosyalist bir aydın olduğunun altını kalınca çizerek başlayalım. Helvacıoğlu'nun buradaki fikir jimnastiğini kerameti kendinden menkul solcuların sosyalizmin reddi temelindeki ''başka bir devrim'' ve ''başka bir sosyalizm'' üfürmeleriyle bir tutmamak gerek. Helvacıoğlu'nun yeni ve farklı araçlar söylemi ile yeni bir sosyalist yaklaşım söylemini bu pencereden yorumlamalı ve söylenmeye çalışılanlar da   hem Gezi direnişi ve hem de Fransa'daki Sarı Yelekliler bağlamında yaşanan nesnelliğe uygunluk göstermektedir.

Türkiye ve 16-17 yıllık AKP iktidarı çok tipik bir örnek. İktidarın neo-Osmanlıcılık özlemleri, eylemleri, yaşanan pratik tipik bir modernite öncesine dönmek çabaları kuşkusuz bir tepki de görüyor. Gezi direnişi bu siyasetin toplumda meydana getirdiği birikimin patlamasıydı. Nedeninin ''üç-beş ağaç'' olarak gösterilmesi gerçeğin ne olduğunu değiştirmez. Bu tür patlamalar, bu tür isyanlar önceden kestirilemez ve ilgisiz gibi duran nedenlerle ortaya çıkabilir. Gezi isyanı böyle başladı.

Sarı yeleklerin isyanı da benzer biçimde ortaya çıktı. Benzin zammına tepkiyle meydanı dolduran milyonlar için bu ayaklanma sadece benzin zammına tepki olmanın ötesine geçmiştir. Macaristan ve hatta Tunus dahil olmak üzere bazı Avrupa ülkelerine de sıçramıştır. Nasıl önüne geçileceğini Macron düşünsün!

Helvacıoğlu bu gerçeğe parmak basıyor. Hem Gezi ve hem de Sarı Yelekliler olayı örgütlü işçi sınıfının dışında kabaran bir isyan ve bir patlamadır. İlginç bir durum bu. Örgütlü kesimlerin bu olayın dışında kaldığı anlamına gelmemeli. Sosyalist partilerimizin Gezi'de olduklarını söylemeye bile gerek yok. Ama örgütlü işçi kesimlerin bulunmadığını ve patlamanın asıl yükünü çekmediği de bir gerçek. Her iki patlama da öncüden yoksun. Her iki isyan da kendiliğinden bir kabarış. Helvacıoğlu bu iki örnekten yola çıkarak ve bundan böyle bu tür tepkilerin ve patlamaların bu örnektekiler gibi olacağını da varsaymasından yola çıkarak yeni siyasal araçların gerektiğini söylüyor. Farklı bir nesnellik ve o nesnelliğe uygun farklı siyasi araçlar ve yaklaşım biçimleri!

Üzerinde düşünülmeye değer!



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.693
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

7 kere teşekkür edildi.
7 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 11.12.2018- 08:57


Metin Çulhaoğlu da yazmış aynı konuda. Fransa'daki ''Sarı Yelekliler'' eyleminden yola çıkmış, liberalizmin çöktüğünü, söyleyecek bir sözü kalmadığının altını çizmiş. Bizdeki hem Marksist ve hem de aynı zamanda   Liberal olanlara duyurulur. Enternasyonalizm adı altında burjuva kozmopolitizmini savunanlara da... Sonra ''Karşı tarafın ne yapıp yapamayacağı konusunu geçip kendi tarafımıza bakalım mı?'' diye sorusunu sormuş ve yanıtlamaya çalışmış:


''Kapitalizmin içinde bulunduğu döneme özgü tepki, hareket ve patlamaların zamanını ve yerini önceden kestirmemiz pek mümkün görünmüyor. Ancak, bu tür hareketlenmelerin bileşimi hakkında konuşmamız mümkündür ve bundan sonrası için belirli bir güvenle söylenebilecek olan şudur: Bugün Avrupa ve dünyanın önemlice bir bölümü, toplumsal tepki ve hareketlilik açısından 20. yüzyıl başlarından çok 19. yüzyıl ortalarına dönmüş görünmektedir.

Kuşkusuz bir “gerilemeden” ya da eskiyle özdeşleşmeden söz etmiyoruz. Söylemeye çalıştığımız şu: Bildiğimiz ya da geleneksel işçi sınıfı, eskisine göre çok daha fazla, küreselleşmenin olsun, neoliberal politikaların olsun, sermaye sınıfının kendi iç tepişmelerinin olsun yeni kaybedenleriyle, yeni hoşnutsuzlarıyla, yeni itelenmişleriyle vb. sarmalanmış durumdadır. Üstelik bu geniş kesimler “partizan” olmadığı gibi ayaklanmak için “önderin çağrısını” da beklememektedir.

Ya böyledir diye boş vereceğiz, hatta bu tür hareketliliklerin sağa da bakan özelliklerinden ürküp geri duracağız ya da önümüzdeki dönemin kalıcı bir olgusu sayıp ona göre düşüneceğiz ve hareket edeceğiz.

***

Olgu, sosyalistlerin önüne teori ve örgütlenme alanlarını kapsayan önemli bir gündem koymaktadır.

Özellikle teori alanında sosyalist düşünce için tahrik edici, geliştirici yanları vardır.
Sosyalist düşünce, böyle bir gündemde tek bir meydan okumayla karşılaşacaktır ve bunun karşılanması da teori alanında bir hamle anlamını taşıyacaktır: Sosyalist düşünce (ve elbette hareket), küreselleşmeye olan tepkileri milliyetçi bir içe kapanma yönelimi dışında nereye taşıyabilir? Sosyalizmin mayasında olan enternasyonalizm ve dayanışma, uluslararası sermaye çevrelerinin ve onların güdümündeki uluslararası kuruluşlarla “sivil toplum örgütlerinin” benzer iddialarından nasıl ayrıştırılabilir? Sosyalizm, yüz yıl öncesine göre çok daha çeşitlenip boyutlanmış “insani özlemleri” nasıl bir sosyalizm önerisiyle karşılayabilir?

“Bu soruların neresi teorik” derseniz:

Hepsinin üzerinde küresel ölçekte düşünülebilir ve birtakım çözüm önerilerine ulaşılabilir; ama bu teorinin yalnızca bir kertesidir. Gerisi, bu düşünceleri ve benzerlerini ülke ölçeğinde bir sosyalizm stratejisiyle bütünleştirmektir; evet, bu da bir kertedir, ama bu kerte “gerçek teorinin doruk noktası” olarak bilinmektedir.''

https://ilerihaber.org/yazar/teorinin-doruk-noktasi-92073.html




Bu ileti en son melnur tarafından 11.12.2018- 08:57 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.693
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

7 kere teşekkür edildi.
7 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 12.12.2018- 22:39


Can Soyer de İLERİ'deki yazısında ''19. yüzyıl hareketlerinin genel niteliğini inceleyen Lenin, nasıl bu hareketlerin iktidarı ele geçirmesi için gerekli olan stratejik bütünlüğü oluşturmaya yönelmişse (ama bunu genel geçer doğrulardan veya spekülatif soruşturmalardan hareketle değil de zamanının ve mekanının özgül bağlamında gözlemlediği somut gerçekliklerle yapmışsa), bugünün işi de tam olarak bunu yeniden gerçekleştirmektir.''diyor ve ''kısa notlar'' halinde ekliyor:

''1.Kitleler ölçeğinde, toplumsal bağlanma ile siyasal/örgütsel bağlanma düzlemleri arasındaki mesafe hayli açılmıştır. Bu konu, sadece örgüt modeli ile değil, toplumsal bünyenin karakteri ve güncel nitelikleri ile ilgilidir.

2.Toplumsal hareketin ve devrimci yükselişin partiden başlayacağı, partinin bünyesinden doğacağı, buradan nüfusun farklı kesimlerine yayılacağı ve doğrusal biçimde büyüyeceği beklentisi; kısacası “partiden hareket yaratma” efsanesi, bu efsaneyi yaratan çarpık öncülük mistisizmi ile birlikte terk edilmelidir.

3.Halk kitlelerinin kendiliğinden başkaldırısı kural olarak kısa süreli ve kesintilidir. Kitleler başkaldırı uğrakları arasındaki mesafeyi de bilinçle kat etmez. Bir sonraki başkaldırı anı geldiğinde bunun bir öncekiyle bağları zayıftır. Egemen sınıfların en büyük avantajı da bu süreksizliktir zaten. Ancak aynı süreksizlik, bir “mücadele aygıtı”na duyulan ihtiyacın da ifadesidir. Böyle bir “mücadele aygıtı”, başkaldırı anlarının olduğu kadar, süreksizlik dönemlerinin de ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Kitlelerin harekete geçtiği uğraklarda geniş emekçi kesimlerle organik ve kalıcı bağlar kuramayan bir aygıtın, kesinti dönemlerinde hareketin “bilincini” taşıması mümkün değildir.

4.Siyaseti önemsizleştiren neoliberal dünyada, siyaseti yeniden dönüştürücü bir güç haline getirmenin ve emekçileri bir toplumsal/kolektif özne olarak inşa etmenin yolu, emekçi halkın direnme ve mücadele etme kaynaklarının kurutulmasına karşı onun bir araya gelmesini mümkün kılan bütünleştirici zeminler yaratarak bir kolektif özne inşa etmeyi başarmaktan geçer.

5.Neoliberal birikim biçimi ile birlikte, politik haklardan eğitsel, kültürel, kentsel olanaklara kadar insanın hem bir birey hem de yurttaş olarak gelişimini ve aydınlanmasını ilgilendiren alanlar tümüyle piyasa mekanizmalarına terk edilmiştir. Bu “sosyal gelişmesizlik” olgusu, toplumun geniş kesimlerinin temel haklar düzlemindeki sosyal kapasitesinin kısıtlanması, insani gelişme imkanlarının yurttaşların elinden alınması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, çağımız aşırı ölçüde derinleşen yoksullukla birlikte, giderek yaygınlaşan yoksunluk olgusuna tanıklık etmektedir.

6.Marx, meşhur sözünde, yığınların teoriyi anlamasından değil, teorinin yığınları kavramasından söz eder. Teori, yığınlara, hiçbir aracı ya da dolayım olmadan uzanamayacağına göre bir aktarma halkasına, bir kanala ihtiyaç vardır. Teori ile yığınların buluşmasının kanalı ise, somut bir ülkedeki somut bir dönemin somut siyasal mücadele başlıkları olmak durumundadır. İşçi sınıfının merkezinde olduğu ve emekçi karakterli bir halkçılık yaklaşımı böylesi bir kanal olarak işlev görmeye yatkındır.

7.Halkçılığın sosyalizm mücadelesine yerleştirilmesi için en uygun nokta mülksüzleşme süreçleridir. Burada mülksüzleşme kavramını iki anlamıyla da korumak mümkündür. Bir yandan, kapitalist sömürünün vahşice yayıldığı bir dönemde işçi sınıfının giderek daha da yoksullaştırılması ve toplumun görece müreffeh kesimlerinin de işçi sınıfı saflarına doğru itilmesi, yani proleterleşme anlamında mülksüzleşme söz konusudur. Öte yandan, kamusal mülkiyetin ve halkın ortak varlıklarının gerek özelleştirmeler gerekse yağma ve talan politikaları ile halktan koparılması anlamında bir mülksüzleşmeden bahsetmek gerekmektedir.

***

Önümüzdeki dönemde, bunlar (ve kuşkusuz bunlara eklenebilecek başka konular) sosyalist solun strateji tartışmalarının merkezi gündemleri olmayı sürdürecektir.''

https://ilerihaber.org/yazar/cagimizin-dertleri-ve-solun-gundemi-92104.html




Bu ileti en son melnur tarafından 12.12.2018- 22:40 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.693
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

7 kere teşekkür edildi.
7 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 13.12.2018- 16:25


E.Helvacıoğlu başlık yazısına devam ederek, 21.yüzyılın devrimci kuramı konusunda daha somut bir çözümlemeye gitmiş. Yani, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Sınıfsızlığa giden yolda proleter öncülüğü bir kenara atıp sadece ''insan'' deyip, sadece halk sınıflarına vurgu yapmanın ne getirip ne götüreceği iyice hesaplanmalı. Konuşuruz bu konuyu da, yazdıkları bana SF'nin danışmanı Hasan Karataş'ın yazdıklarını hatırlattı :) Açıkçası güldüm.

Önce Ender Helvacıoğlu'nun abc'deki yazısı:

İnsanlar birleşin, ‘İnsanlık’ olun!


Neo-liberal dalga orta sınıflarda daha iyi bir yaşam, gençlerde de daha iyi bir gelecek umudu (orta sınıfa dahil olma umudu) yaratarak yükselmişti. Bu balonun patlamasıyla birlikte de geri çekiliyor.

Orta sınıflardaki daha iyi yaşam umudu yerini sınıf düşme tehlikesine bıraktı. Gençlerdeki gelecek umudu da yerini gelecek kaygısına. Gençler mevcut dünyada yaşamak istemiyorlar ve arayış içinde kendilerini oradan oraya vuruyorlar.

Neo-liberal dalga, emekçi sınıflar için zaten başından itibaren yıkım demekti. Fakat orta sınıfların neo-liberalizme kayması ile birlikte emekçiler yalnız kaldılar, kendi hallerine terk edildiler, dolayısıyla bu dalgaya direnemediler ve neredeyse köleleştirildiler.

Ama kapitalizmin doğası gereği bu dalga beraberinde çok daha büyük bir tekelleşmeyi ve sermaye yoğunlaşmasını getirdi ve bu yoğunlaşmanın umut vaat edilen orta sınıfların sırtından da gerçekleştiği anlaşıldı. Çünkü başka bir “yeni sömürü alanı” yoktu.

20. yüzyılın başında palazlanan tekelci kapitalizm (emperyalizm), dünyanın Avrupa ve ABD dışındaki geniş coğrafyalarını kapitalist sömürüye katarak kendi merkezindeki orta sınıflara (küçük burjuvaziye), hatta emekçi sınıflara belli “sus payları” aktarabilmiş ve çelişkileri yumuşatabilmişti (bu nedenle devrimin odağı ezilen dünyaya kaymıştı).

Fakat yeni tekelleşmenin böyle bir rezerv alanı yoktu. Dünya bitmişti. Elde sadece o umut vaat ettikleri yeni orta sınıflar vardı. Tekelleşme ivmesinin artışı ancak bu sınıfların sırtından sağlanabilirdi. Umudun önce kaygıya sonra da öfkeye dönüşmesinin ve neo-liberal dalganın ister istemez geri çekilmesinin nedeni budur.

Neo-liberal dalga küçük burjuvaziyi emekçilerden kopararak yükseldi. Bugün tam tersine küçük burjuvazinin emekçileştiği ve emekçilere yaklaştığı bir süreç yaşanıyor.

Mesele yıkıma uğramış (ve zihinsel açıdan iğdiş edilmiş) bu iki kesimin birliğinin ve ortak hareketinin nasıl sağlanacağı meselesidir. İşte “yeni büyük anlatı”, bu soruya -felsefi, ideolojik, politik, örgütsel ve eylemsel düzlemlerde- güçlü bir yanıt vererek işe başlayabilir.  
19. yüzyılın devrimci şiarı “bütün ülkelerin işçileri birleşiniz” idi (bütün ülkeler derken kastedilen Avrupa proletaryasıydı). 20. yüzyılın devrimci şiarı “bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşiniz” oldu ve işçi-köylü ittifakı temel meseleydi (Gerçi Avrupa proletaryası ile ezilen halkların birliğinin sağlanabildiği söylenemez; ama işçi-köylü ittifakını başarıyla sağlayabilen ülkelerde büyük devrimler gerçekleşti).

21. yüzyılın ön-şiarı ise sanırım “insanlar birleşin” olacak. Dünya zenginliğinin büyük bir bölümüne el koyan bir avuç küresel sermayedara ve onların devletlerine karşı neredeyse bütün insanlığın birliği… Sistemin ipinin ucu burasıdır.

Kapitalizm öyle “gelişti” ki, insanları “insanlık” haline getiriyor. Tıpkı bir zamanlar çürümüş ve yozlaşmış aristokrasinin yaptığı gibi.

“Yeni Modernite Devrimleri” derken kastettiğimiz bu. İlk Modernite devrimlerinde (burjuva demokratik devrimler) olduğu gibi, nasıl o dönemde bir avuç aristokrata karşı neredeyse bütün halk başkaldırmıştı, bugün de bir avuç küresel sermayedarın egemen olduğu sisteme karşı neredeyse bütün insanlık başkaldıracak.

Büyük toplumsal dönüşümler, mevcut hakim sınıf artık “gereksiz” hale geldiğinde, yani ortadan yok olsa bir şeyin değişmeyeceği hatta insanlığın önünün açılacağı durumlarda oluşuyor. Bugün böyle bir döneme doğru gidiyoruz.

Küresel burjuvazi öyle bir sınıftır ki, artık gereksiz hale gelmiştir; yokluğunda insanlık bir şey kaybetmiş olmaz, hatta yeni kazanımların önü açılır. Marx’ın ortaya koyduğu “üretimin giderek toplumsallaşması ile mülkiyetin giderek tekelleşmesi arasındaki çelişki” inanılmaz ölçülerde ve dünya çapında keskinleşmiştir. Bu, egemen sınıfın, toplumsal üretimden tamamen koptuğunun (yani gereksizleştiğinin) işaretidir.

Kapitalizm gelişti, gelişti, gelişti (tekelleşti, tekelleşti, tekelleşti) ve toplumdan ipini koparmış küçük bir azınlığa yoğunlaştı; dev yıldızların ömürlerinin sonunda kendi içlerine çökerek birer kara deliğe dönüşmesi gibi.

Geniş sürece baktığımızda, bu, uygarlığın sonu demektir; yani sınıflılığın sonu. Anlaşıldı ki, Modernite sınıflılığa son verme sürecidir. Elbette bu sürecin alt aşamaları olacak; anarşizmi savunduğumuz sanılmasın. Ama perspektif ve kapsam böyle olacak.

“İnsanlar birleşin!” şiarı aslında, emeğin, tüm emeğe el koyma biçimlerine karşı başkaldırısı anlamına gelir. Sosyalizm, bu kapsamda bir karşı çıkışın ideolojisi olmayı, yani sınıflılığın tüm biçimlerine karşı bir insanlık ideolojisi olmayı becerebilmeli. Bunu becermeye daha yakın bir düşünsel akım şu anda yok.

Marx’ın komünizm ütopyası da zaten buydu: Sınıflılığın, ideolojilerin, tarihin ve uygarlığın sonu.

BİRKAÇ NOT
Geniş süreçleri ele aldığı için biraz havada kalan bu yazının ayaklarını az da olsa suya indirebilmek için birkaç not ekleme gereği duydum. Bu notların her biri ayrı yazı konusudur aslında.

- Modernite çağının bütün büyük sosyal devrimleri (İngiliz, Fransız, Amerikan, Alman, Sovyet, Çin ve Türkiye devrimleri vb.) gereksizleşen küçük bir kesime karşı geriye kalan bütün sınıf ve katmanların birleşmesiyle oluşmuştur. “Devrimci durum”dan kasıt budur. “Sınıfa karşı sınıf” tanımını, iki gladyatörün arenada kapışması ve geniş kitlelerin de seyretmesi gibi anlamamak gerekir.

Sorun devrim girdabına kapılan geniş kitlelere hangi sınıfın öncülük yapacağıdır; hareketin yönünü bu belirler. Düşmanın tecrit edilmesi ve en geniş cephenin gerçekleştirilmesi sorunu bütün devrim kuramcılarının temel problemlerinden biri olmuştur. Marx ve Engels, 1871 Paris Komününün neden yenildiğine ilişkin tahlillerinde, -diğer unsurların yanı sıra- Paris proletaryası ile Paris kırının birliğinin sağlanamamış olmasını da önemle vurgularlar. Lenin, işçi-köylü ittifakı meselesini devrimin başarısını belirleyecek can alıcı bir sorun olarak nitelemiştir.

Mao’yu ise saymıyorum bile; tam anlamıyla bir “geniş cephe uzmanı”dır. Kısacası, devrimler her zaman, karşı tarafın tecrit olduğu ve muhalif tarafın da mümkün olan en geniş biçimde birleşik olduğu toplumsal ve politik koşullarda gerçekleşebilir (gerek hareket gerekse örgüt düzleminde öncü-kitle diyalektiği ayrı konu); yoksa yenilgi kaçınılmazdır. Dolayısıyla “insanlar birleşin!” sloganı aslında bütün Modernite devrimlerinin temel şiarıdır. Öncü sınıfın “ulusal bir sınıf” haline gelmesi de aynı konuyla ilgilidir. Günümüzde ise çok daha netleşmiş ve dünya çapında gündeme gelmiştir bu nokta.

- Bu konu Türkiye devriminin de temel problemidir. 15 yıldır Cumhuriyet tarihinin en büyük kitle hareketleri yaşandı. Cumhuriyet mitinglerinin ve ardından Haziran Direnişinin sonuç alamamasının temel nedeni, eski konumlarını kaybettikleri için muhalefete geçen orta sınıflar ile emekçilerin ve işsiz-yoksul kitlelerin ortak hareketinin sağlanamamasıdır (Aslında hareketlerin sınıfsal yapılarına baktığımızda yavaş da olsa bu ortaklığın oluşmasına doğru bir gelişim fark edilebilir). İşsizlerin ve emekçilerin büyük bir kesimi AKP iktidarının ideolojik hegemonyası (dincilik ve milliyetçilik) altındadır. Bu durum AKP’nin nasıl hâlâ iktidarda kalabildiğini de açıklar.

Onca yıpranmaya karşın AKP’nin büyük burjuvaziye, devlete ve emperyalistlere karşı en önemli kozu da budur: Yoksul emekçi kesimleri denetim altında tutabilecek tek odak olması. Sistemin iç ve dış egemenleri bu nedenle “ayar verme” ile yetinmektedirler. Bu durumda toplumsal muhalefetin bu ideolojik hegemonyayı kırmak ve özellikle emekçi kesimleri muhalefete katmaya çalışmak gibi bir stratejiyi benimsemesi gerektiği de ortaya çıkıyor.

- Çin’i izlemeye ve anlamaya özel bir önem verilmeli.
Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ve en hızlı büyüyen ekonomisi olan, dünya nüfusunun yaklaşık beşte birini ve dünya proleter nüfusunun üçte birini barındıran bu küresel ülkedeki gelişmeler, tespitlerimizi (özellikle küresel burjuvazinin ara sınıflardan ve toplumdan koptuğu ve Modernite-kapitalizm ilişkisinin zıtlaşan bir ilişki olduğu tespitleri) -boşa çıkaran demesek bile- ciddi biçimde revize etmemizi gerektiren bir etki de yapabilir, tam tersine öngördüğümüz süreçleri hızlandıran bir etki de. Ve bu etki sadece Çin çapında değil dünya çapında olacaktır. Çin’deki gelişmeler, dünya kapitalizmine bir gençlik aşısı mı yapacak (ki böyle bir gelişme bütün kuramı değiştirir), yoksa kapitalizmin çözülmesini veya çöküşünü mü hızlandıracak? Gerçi Mao “on bin yıllık mücadele azminden” söz etmişti ama biz biraz aceleci bir toplumun devrimcileriyiz!  

https://www.abcgazetesi.com/yazarlar/insanlar-birlesin-insanlik-olun/haber-115539



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.693
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

7 kere teşekkür edildi.
7 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 16.12.2018- 18:27


SF'de Hasan Karataş arkadaşın söylemiyle Ender Helvacıoğlu'nun söylemi arasında birtakım sözcük benzerliğinin ötesinde bir benzeşen yanı yok. ( Yine de Helvacıoğlu'nun yorumunun biraz daha somutlaşmaya ihtiyacı var.) Ender Helvacıoğlu'nun söylemi ne kadar farklılık taşırsa taşısın bir reddiye anlamında değil, bir genişlik anlamında söylenmektedir. Lenin nasıl ki, siyasal devrim konusunda köylülükle ittifakı bir gereklilik olarak görmüşse ve bu gerekliliği o dönemin özgünlüğünden çıkarmışsa, ve o durum sosyalist ideolojinin reddi anlamına gelmiyorsa, Helvacıoğlu da bundan esinlenmiş ve proletaryanın özellikle ''orta burjuvazi'' olmak üzere diğer halk sınıflarıyla birlikteliğini savunmuş. ''İnsan'' kavramını da buraya oturtmuş. İlk bakışta sanki bir aşamacılığı savunuyor gibi geliyor bana ama öyle olmadığını da ayrıca belirtmiş.

Benim aklıma pek yatmıyor ama yine de üzerinde düşünmek gerekiyor.



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Devrimci ahlak devrimci ideoloji umut 3 2236 01.02.2016- 13:24
Konu Klasör Devrimci Yol’un hâl-i pür melâli solcu 1 4304 30.06.2014- 23:29
Konu Klasör Devrimci Cumhuriyet melnur 0 1280 29.10.2016- 10:17
Konu Klasör Yeniden devrimci olmak! ayhan 1 1561 17.01.2016- 18:48
Konu Klasör Devrimci durumun başındayız ayhan 2 1955 04.08.2014- 13:43
Etiketler   21.,   yüzyılın,   devrimci,   kuramı.
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS