SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
İşçi Sınıfının Dünya Partisi’nin 100. yılı...           (gösterim sayısı: 83)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 7.377
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

11 kere teşekkür etti.
13 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 17.11.2019- 05:36


İşçi Sınıfının Dünya Partisi’nin 100. yılı

Kuruluş kongresi yüz yıl önce, 2-6 Mart 1919 tarihleri arasında, Moskova’da toplanan Üçüncü (Komünist) Enternasyonal’in örgütsel varlığı, dönemin koşulları gereği 1943 yılında sona ermiş olsa da ortaya koyduğu ilkeler ve geriye bıraktığı mücadele mirası, dünya komünist hareketine ışık tutmaya devam ediyor.

Resim Ekleme
Demir Silahtar

Uluslararası sermaye ve sağlı sollu liberaller şu günlerde, reel sosyalizmin çözülüşünü temsil eden Berlin Duvarı’nın yıkılmasının 30. yılını, neredeyse ilk günkü kadar coşkulu sevinç gösterileriyle kutlayadursun; bir yandan Filistin’de, Meksika sınırında yoksul halkların karşısına yeni duvarlar ören, aç ve perişan mültecilerin geçişini engellemek için Avrupa’nın dört bir yanını dikenli tellerle çevreleyen, diğer yandan işçi ve emekçiler ile burjuvazi arasındaki sınıfsal uçurumun duvarını her geçen gün daha da aşılmaz hale getiren kapitalizmin utanmaz riyakârlığı karşısında biz komünistler de mücadele tarihimizin şanlı yıldönümlerini, Alman ve Macar devrimci kalkışmalarının ve Komünist   Enternasyonal’in kuruluşunun yüzüncü yılını kutluyoruz.

Kuruluş kongresi yüz yıl önce, 2-6 Mart 1919 tarihleri arasında, Moskova’da toplanan Üçüncü (Komünist) Enternasyonal’in örgütsel varlığı, dönemin koşulları gereği 1943 yılında sona ermiş olsa da ortaya koyduğu ilkeler ve geriye bıraktığı mücadele mirası, dünya komünist hareketine ışık tutmaya devam ediyor.


Büyük Ekim Devrimi’nin zafere ulaştığı, Avusturya Macaristan ve Alman imparatorluklarının işçi sınıfının devrimci kalkışmalarıyla yıkıldığı, sömürgelerdeki ulusal kurtuluş mücadelelerinin yükselişe geçtiği, dolayısıyla da dünya devriminin acil bir gündem halini aldığı koşullarda kurulan Komünist Enternasyonal, işçi sınıfının bir “Dünya Partisi” ve her şeyden önce bir iç savaş örgütlenmesi olarak ortaya çıkmıştı.


1914′ten itibaren, sosyal demokrat liderlerin işçi sınıfının enternasyonal mücadele geleneğine ihanet ederek savaşta kendi hükümetlerini desteklemeleri hatta savaş kabinelerinde bakanlık görevlerini üstlenmeleri, yükselen devrimci işçi hareketini ortak hedefler doğrultusunda yönetecek yeni bir enternasyonal örgütlenmeye gidilmesi zorunluluğunu dayatıyordu. Komünist Enternasyonal sosyalist devrim perspektifinde bu sorumluluğu üstlenecek, katı disipline ve en merkezi örgütsel biçime sahip bir kurmay heyetini oluşturma göreviyle yola çıktı. Lenin’in, Ekim devriminden ve Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşundan çok önce, 1914 yılında dönemin şartları gereği söylediği şu sözler, Komünist Enternasyonal’in önüne koyduğu görevin açık ifadesidir: “Üçüncü Enternasyonal’in görevi, sosyalizmin zaferi ve devlet iktidarının ele geçirilmesi amacıyla proletaryayı, kapitalist hükümetlere karşı devrimci mücadeleye ve tüm ülkelerin burjuvazisine karşı iç savaşa hazırlamaktır.”

Bu görev doğrultusunda Komünist Enternasyonal, yeni yeni kurulmakta olan komünist partilere devrimci işçi sınıfının hücuma geçmesi için gereken örgütsel şekli vermeyi hedeflerken, her ülkenin partisinin içinde mücadele ettiği özgün koşullar ile işçi sınıfının uluslararası sosyalist devrim stratejisi arasındaki diyalektik bağı da önemle gözetiyordu. Örneğin Komünist Enternasyonal’in tüm kongrelerinde: “Uluslararası komünist disiplin, hareketin yerel ve kısmi çıkarlarının genel ve daimî çıkarlarına tabi kılınması ve Komünist Enternasyonal’in yönetsel organlarının aldığı tüm kararların tüm komünistlerce katı bir biçimde uygulanmasıyla kendini ifade eder.” ilkesi teyit edilerek “hareketin her ülkedeki çıkarlarının devrimin uluslararası ölçekteki ortak çıkarlarına tabi kılınması” gerektiği vurgulanırken, Üçüncü Kongre’de kabul edilen Komünist Partilerin eylem, yöntem ve yapısı üzerine tezlerde şöyle deniliyordu: “Tüm Komünist Partiler için mutlak olarak uygulanabilir ve değişmez tek bir örgüt biçimi yoktur. Proleter mücadelesinin koşulları durmadan değişip dönüşmektedir ve bu dönüşümlere uygun olarak, proletaryanın öncü örgütleri de sürekli olarak gerekli yeni biçimleri araştırmak zorundadır. Her ülkenin tarihsel özellikleri de farklı partiler için özel örgütlenme biçimleri ortaya çıkarır. Ancak bu farklılaşmaların belirli bir sınırı vardır.”

Bu ilkeler temelinde Komünist Enternasyonal kendisini bir dünya partisi olarak örgütlemişti: “Komünist Enternasyonal’e bağlı tüm parti ve örgütler, (Komünist Enternasyonal’in seksiyonları) bu veya şu ülkenin Komünist Partisi adını taşırlar.” (Komünist Enternasyonal Tüzüğü Madde 3)

Alman ve Macar Devrimleri’nin yenilgiye uğraması, devrimci dalganın geriye çekilmesi, kapitalizmin görece bir istikrar dönemine girmesi ve Sovyetler Birliği’nin tek ülkede sosyalizmi inşa etme zorunluluğuyla karşı kalması, Komünist Enternasyonal’in Sovyetler Birliği’ni savunmak ve emperyalist kapitalizme karşı uzun soluklu bir mücadele yürütmek için kendisini yeniden örgütlemesini gerektirdi. Üçüncü Kongre’de bu zorunluluk “dünya devrimi, yani kapitalizmin yıkılması, proletaryanın devrimci güçlerinin bir araya toplanması ve proletaryanın muzaffer ve saldırgan tek bir güç halinde örgütlenmesi, yeterince uzun bir devrimci mücadeleler dönemini gereksinir” ve “devrim doğrusal bir çizgide ilerleyen bir süreç değildir, kapitalizmin yavaşça yok olmasıdır, ara sıra yoğunlaşan ve giderek derinleşen krizlerle devam eden günlük devrimci altını oyma sürecidir” şeklinde ifade ediliyordu.

Dünya devrimi için verilmesi zorunlu bu uzun soluklu mücadelede, dünya devrimci sürecinin ana bileşenleri; sosyalizmi inşa eden SSCB, batıdaki büyük kapitalist ülkelerin devrimci işçi hareketi ve sömürge ve bağımlı ülkelerin ulusal hareketleri şeklinde formüle edildi ve bu üçlü sacayağı Sovyetler Birliği’ndeki karşı devrime kadar dünya komünist hareketinin temel mücadele zeminini oluşturdu.

Komünist Enternasyonal’in 1943’e kadarki tarihinin ve uluslararası komünist hareketin onu takip eden örgütlenmelerinin genel analizi bu yazının sınırlarını fazlasıyla aşmaktadır.[1] Ancak gerek burjuvazinin gerekse dünya komünist hareketine muhalif akımların literatüründe yer etmiş çarpıtmaların aksine Komünist Enternasyonal’in rolünün hiçbir zaman Sovyetler Birliği’nin propagandasını yapmak veya onun diplomatik aygıtının bir uzantısı olmaktan ibaret olmadığını vurgulamak gerekir. Komünist Enternasyonal dünya devriminin öncüsü, işçi sınıfının dünya partisiydi. Başından beri örgütlenmeye adanmış militanları ve sürekli kadroları yetiştiren, onları güçlü bir teorik ideolojik formasyonla donatan bir devrim ocağı idi. Komünist Enternasyonal dünya komünist hareketinde kendi örgütsel ömrünü aşan özgün bir komünist kültür ve kadro tipolojisi yaratmıştır ki, Serge Wolikow’un çok doğru biçimde ifade ettiği gibi: “uluslararası örgütlenmede varlığını büyük ölçüde daha sonraları da sürdüren ve ulusal örgüt ve kadrolarca güçlü biçimde içselleştirilmiş bir Kominternci kültürden söz edilebilir”.[2]

Ne mutlu bize ki mirasçısı ve yeniden örgütleyicisi olduğumuz Türkiye Komünist Partisi’nin kurucuları Mustafa Suphi ve Ethem Nejat yoldaşlar, 1973 Atılımı’nın mimarı İ. Bilen yoldaş tam da bu Kominternci kültürün taşıyıcısı ve sadık neferleri idiler. Bugün komünistlerin Atılım kararlarına da aynı Kominternci kültür ve devrimci ruh yön vermektedir.

[1] Bu konuda şu kaynaklardan yararlanılabilir: Georges Cogniot, Komünist Enternasyonal, Çev. Hüseyin Güçlü, Temel Yayınları, 1975; William Z. Foster, Üç Enternasyonalin Tarihi, Çev. Can Saday, Yazılama Yayınları, 2011; Komünist ve İşçi Partilerinin 4 Toplantısı : 1957 Moskova – 1960 Moskova – 1969 Moskova – 1976 Berlin, Çev. Savaş Erdoğan, Ürün Yayınları, 1976.

[2] Serge Wolikow, Komünist Enternasyonal (1919-1943) Komintern veya Yıkılan Dünya Devrimi Partisi Hayali, Çev. Erden Akbulut, Yordam Kitap, İstanbul:2016, s.13.

https://gazetemanifesto.com/2019/pusula-isci-sinifinin-dunya-partisinin-100-yili-312542/




Bu ileti en son melnur tarafından 17.11.2019- 05:37 tarihinde, toplamda 2 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 7.377
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

13 kere teşekkür edildi.
11 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 17.11.2019- 05:43


Sosyal demokrasinin ihanet tarihi: Alman Devrimi

“Devrim daha yarın olmadan, zincir şakırtıları içinden yeniden doğacaktır ve sizleri dehşet içinde bırakıp, trampet sesleri arasında şunu bildirecektir! Vardım, Varım, Var olacağım!”

Resim Ekleme
Derin Demir

Alman Devrimi’ne bakarken, derslerle dolu bir deneyimin kısacık bir tarih aralığına sığdırıldığını ve savaş döneminde yaşandığını unutmamak gerekiyor. Dolayısıyla zorluk da Alman Devrimi’ne giden sürecin, savaşın, ihanetin ve elbette işçi sınıfı ve komünistlerin bu büyük mücadelesini sayfalara sığdırmaya çalışmak oluyor. 100. Yılında Alman Devrimi’ne bakarken işçi sınıfının mücadelesine, komünistlerin inadına bir kez daha tanık oluyoruz.

Bilindiği üzere Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), kurulduğundan itibaren sosyalist hareket içinde çok önemli bir yerde durdu. Birçok Marksist aydını, devrimciyi de yetiştiren SPD, dünyadaki işçi sınıfı mücadelelerinin önemli bir bileşeniydi. Ancak özelde partinin, genelde Almanya sosyalist hareketinin tarihine bakarken 1914 öncesi ve sonrası olarak iki ayrı kategoride değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Bu yazının konusu ise 1914 sonrası gelişmeler ve Alman Devrimi’ne giden süreci kapsayacaktır.
SPD yönetiminin Birinci Paylaşım Savaşı’ndaki pozisyonunu belirleyen durum, 4 Ağustos 1914’te parlamentoda savaş kredilerine onay vermesi ve böylelikle Alman emperyalizminin yanında yer almış olmasıydı. Bu destek ile SPD yönetimine bakanlıklar verilse de parti içinde ciddi tartışmalar baş gösterdi. O zamana kadar başta da belirttiğimiz üzere işçi sınıfının önemli örgütlenme alanı olan SPD, savaş yanlısı bir hat izlemesi ile işçi sınıfı mücadelesi içinde de kan kaybetmeye başladı. SPD yönetimi parlamentoda üstlendiği rollerden mutlu olsa da asıl emperyalizmin partiye biçtiği rol işçi sınıfını “dizginlemek” için atacağı önemli adımlarla belirlenecekti. Öyle ki SPD Genel Başkanı Ebert için General Gröner, anılarında şunları yazar: “Subay sınıfı, yalnızca, radikalizme ve Bolşevizme karşı mücadeleye girişen bir hükümet ile işbirliği yapabilirdi. Ebert, buna hazırdı.”

Nitekim savaşın ilk kurbanı her zamanki gibi işçiler oldu. Yüzbinlerce işçi cephede öldü, kıtlık baş gösterdi. İş bırakma eylemleri, ayaklanmalar her geçen gün arttı. SPD ise ayaklanma hazırlığında olan kitleleri dizginlemeye çalışarak üstlendiği rolü yerine getiriyordu. Ancak bu dönemde Alman işçi sınıfının sesi olabilecek umut veren bir başka ses de yükselmeye başladı. SPD’nin savaş yanlısı tutumuna karşı çıkıp partiden ayrılan isimlerden olan Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg emperyalizmi, savaşı ve SPD yönetimini karşısına alarak işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesine öncülük etmek için kolları sıvadı.


SPD’den ayrılan Bağımsız Alman Sosyal Demokrat Partisi (USPD) içerisinde yer alan Spartakistler grubunun öncüleri Luxemburg ve Liebknecht’in çağrısıyla 1 Mayıs 1916’da kitlesel bir eylem düzenlenir. Eylemin tek sloganı vardır: “Kahrolsun savaş! Kahrolsun hükümet!”. Ancak eylemin ardından Luxemburg ve Liebknecht tutuklanır. Bu tutuklanmaya karşı tepki gösteren işçiler (edinilen bilgilere göre yaklaşık 55 bin civarı işçi) greve çıkar.

Almanya’da hayat şartları oldukça zorlaşmıştır. Savaşın etkileri devam ederken 1916-1917 kışında kitlesel bir açlık başlar. 1917’nin Nisan ayında Berlin’de silah sanayiinde çalışan 200 binden fazla işçi ekmek karnelerindeki kısıtlamaya karşı greve çıkar. İşçilerin ve halkın ayaklanması her geçen gün daha da artıyorken sadece bir yıl sonra süreç farklı bir rotaya evrilir. 1918 yılının Ocak ayında Berlin’de başlayan ve Kiel, Ruhr Havzası, Hamburg ve Münih’te bir milyon işçi “barış ve ekmek” talebiyle greve çıkar. İşçilerin bu coşkusunun nedeni Rusya’da gerçekleşen Büyük Ekim Devrimi’nin her yerde olduğu gibi Almanya’da da etkisini göstermesinden başka bir şey değildi.

Eylül 1918’e gelindiğinde ise General von Ludendorff, savaşın kaybedildiğini ilan eder.

Kasım Devrimi ve sosyal demokrasinin ihaneti

Eylül 1918’e kadar olan süreç gösteriyor ki, SPD istediğini almış, iktidarın önemli bir ortağı olmuştu. Savaş ise sona ermek üzereydi. Ancak 1918’in Kasım ayı yepyeni bir kıvılcım çakacaktı… Kasım ayına günler kala ordunun savaşı bitirme kararına karşı Deniz Kuvvetleri son bir saldırı gerçekleştirme kararını alır. Saldırıya katılacak olan askerler ise karara karşı çıkıp ayaklanırlar. Bu ayağa kalkış, alınan saldırı kararının gerçekleşmesine engel olur. Ayaklanan askerler tutuklanır. Bu olay üzerine Kiel’de işçiler askerlere destek olmak için sokağa çıkar. Eyleme geçen Kielli tersane işçileri 4 Kasım günü şehrin yönetimini ele geçirir ve SPD’nin de ortağı olduğu hükümet, olayların önünü kesmek için sosyal demokrat Gustav Noske’yi Kiel’de görevlendirir. Noske, Kiel’deki ayaklanmaların önüne geçmiş olsa da diğer şehirlerde ayaklanan işçiler için çözüm bulamamıştır. Ayaklanma Almanya’nın birçok kentine yayılmış ve 3 Kasım itibariyle Devrim başlamıştır…

Süreç o kadar hızlı akar ki her gün, her an yapılacaklar büyük bir titizlikle ele alınmak durumundadır. 7 Kasım’da Berlinli işçilerin Ekim Devrimi’ni kutlamak için bir araya gelmesine yönelik yapılan saldırı ayaklanmayı daha da büyütür. Buraya kadar gelinen süreçte işçi sınıfı Alman İmparatorluğu’nu büyük bir yenilgiye uğratmıştır zaten. 9 Kasım günü artık imparatorluktan bahsedilmesi mümkün değildir. Bunun üzerine Liebknecht işçilere yönelik bildiri yayımlayarak eylemi daha da büyütmeye çağırır. İmparatorluğun zor durumda olduğunu gören SPD ise rolünü bu kez eylemlere dahil olarak gerçekleştirecektir. 9 Kasım günü Liebknecht’in öncülüğünde işçiler İmparatorluk Sarayı’na çıkarak işçi ve asker konseyinin ve Özgür Almanya Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan ediyordu. İşte SPD en büyük rolünü burada oynamıştır. Liebknecht Sosyalist Cumhuriyet ilanı yaparken aynı anda hükümet ortağı SPD’de, Reictach binasında Alman Cumhuriyeti’ni ilan ediyordu. SPD, Alman Devrimi’ne yapılan en büyük ihanetlerden birine daha imzasını atmıştı… Kafalar karışmıştı ve bu karışıklık hükümete ve SPD’ye oldukça zaman kazandırmıştı. Bunun üzerine Luxemburg şu ifadeleri kullanacaktı: “Hükümet dört yıl boyunca Alman işçilerine ve Enternasyonale ihanet eden sözde sosyalistlerin elinde.”…

KPD’nin kuruluşu ve devrimin sonu…

USPD’nin bütün bu süreçte net bir tavır alamadığını belirten Spartakistler, parti ile yollarını ayırır. Ancak ortada büyük bir boşluk vardır. Bir yanda ilan edilen sosyalist cumhuriyet, bir yanda Almanya’nın neredeyse her yerinde sokağa çıkan işçi sınıfı… Çok kısa bir zaman önce uzun tutukluluk süresini bitiren Luxemburg ile mücadele yoldaşı Liebknecht bu eksikliği bir öncü parti açığında olduğunu tespit ederler. Her ne kadar geç kalınmış olsa da yaşanan deneyimler sonucunda Almanya Komünist Partisi (KPD) 31 Aralık 1918’de kuruluşunu ilan eder. Parti’nin ilk toplantısında parti adına Rosa Luxemburg söz alır.

Büyük Ekim Devrimi’nin öncülüğünü üstlenen Bolşevikler ise, Almanya Komünist Partisi’ne nefer olur. Atılacak adımlar planlanır, rota çizilir. Ancak Alman hükümeti Komünist Parti’ye zaman vermek istemez. Kaybedilen imparatorluk, şekillenemeyen Alman Cumhuriyeti, işçi sınıfı öncülüğünde gerçekleşen devrim ve buraya yön gösterecek bir Komünist Parti’nin kuruluyor olması hükümeti ve SPD’yi korkutmuştur. Çözüm ise henüz kurulan Komünist Partisi’nin önderlerini yok etmektir!

SPD Başkanı Ebert’in, greve çıkan, direnişte olan işçilere ateş edilmesi emrini yerine getirmeyen Berlin’in Emniyet Müdürü Emil Eichhorn’u görevden alması sonrasında Berlin’de eylem çağrısı yapılır. Eyleme katılan yüzbinlerce kişi tren istasyonlarını, hükümete yakın olan gazeteleri ve SPD’nin yayın organı Vorwärts’ı işgal eder. Liebknecht’in de içinde olduğu geçici bir Devrim Komisyonu kurulur. Luxemburg ise o anda yapılacak bir ayaklanın zamansız olduğunu düşünüyor, sosyalist devrim için henüz olgunlaşan bir ortamın oluşmadığını söylüyordu. Ve hatta yaşananların hükümetin bir provokasyonu olduğunu belirtiyordu.


Ebert, 6 Ocak 1919’da Gustav Noske’yi (SPD) ordu halk temsilciliğine getirdi. Noske, askeri birlikleri ve Freikorpslarla (Nazi yanlıları) birlikte devrimi bastırma emri verdi. Freikorps, mahalleleri, fabrikaları, iş yerlerini, evleri işgal ederek çok sayıda devrimciyi öldürdü. Liebknecht ve Luxemburg ise 15 Ocak’ta tutuklanarak akıl almaz işkencelere maruz kaldılar ve ardından öldürüldüler.

Devrim, Almanya’nın her yerinde kanlı bir şekilde bastırılıyordu. SPD ise ihanetleriyle ve kapitalizmin egemenliğinin en önemli sürdürücüsü olarak tarihe geçti. 1918/19 Alman Devrimi, sol görünümünde olan sosyal demokrasinin işçi sınıfı mücadelesine ihanetini göstermesi açısından oldukça önemli dersler çıkarmayı gerektirir. Ayrıca sosyal demokrasinin işbirliği yapmaktan çekinmediği Nazi yanlısı grupları da bir kenara not etmek önemlidir. Trajik görünse de dünyanın gelmiş geçmiş en büyük faşist diktatörlüğünün önünü açanın sosyal demokrasi olduğu unutulmamalıdır.

Tüm bunlara rağmen biz komünistlerin aklında Rosa Luxemburg’un ölümünden sadece bir gün önce yazdığı cümleleri akıldan çıkarmaması gerekir: “Devrim daha yarın olmadan, zincir şakırtıları içinden yeniden doğacaktır ve sizleri dehşet içinde bırakıp, trampet sesleri arasında şunu bildirecektir! Vardım, Varım, Var olacağım!”

https://gazetemanifesto.com/2019/pusula-sosyal-demokrasinin-ihanet-tarihi-alman-devrimi-312539/



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 7.377
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

13 kere teşekkür edildi.
11 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 17.11.2019- 05:46


100. yılında Macaristan Sovyet Cumhuriyeti


1.Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Avrupa’da devrimler ve devrimci durumlar oluşmuştur. Bu ülkelerden biri de Macaristan’dır. 133 gün süren Macaristan Sovyet Cumhuriyeti, olumlu ve olumsuz yanlarıyla tarihteki yerini almıştır.

Resim Ekleme
Behiç Oktay


1.Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Avrupa’da devrimler ve devrimci durumlar oluşmuştur. Bu ülkelerden biri de Macaristan’dır. 133 gün süren Macaristan Sovyet Cumhuriyeti, olumlu ve olumsuz yanlarıyla tarihteki yerini almıştır.

Rusya’da Bolşeviklerin 1917’de iktidarı alması sonrası dünyanın pek çok yerinde irili ufaklı Sovyet cumhuriyetleri örnekleri ortaya çıkmıştır. 1917’de Erzincan Şurası (Sovyeti), 1919’da Almanya’nın Münih, Bremen, Bavyera gibi çeşitli kentlerinde kurulan Sovyet Cumhuriyetleri ve Macaristan Sovyet Cumhuriyeti bu tip girişimlerin önemli örnekleridir. Bu girişimlerin Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Almanya’dan oluşan İttifak Devletleri içinde gerçekleşmeleri ise önemlidir. Şayet savaşı kaybeden İttifak Devletleri’nde yaşayan halklar, savaş ülkelerinin girmiş olduğu aşağılanma süreçlerine bu şekilde yanıt üretme çabasına girmiştir. Rusya’daki devrim pek çok halka umut olmuş ve bir kurtuluş reçetesi olarak görülmüştür.

Devrim öncesi Macaristan

Uzun yıllar Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağı olan Macaristan, Osmanlı’dan sonra Habsburgların hakimiyetine girmiştir. 1867’de kurulan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da Habsburg Hanedanlığı tarafından yönetilmiştir. Bu dönemde ülke içinde yoğun bir sanayileşme ve kapitalistleşme gözlemlenmiştir. Bu süreç ağırlıklı olarak Avusturya’da gerçekleşiyor olsa da, Macaristan da bu süreçte önemli bir dönüşüm yaşamıştır.

1918 yılında artık 1. Dünya Savaşı’nın kaybedenlerinden olduğu net biçimde anlaşılan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağılmış, bu dönemde Lenin’in Macar Kerenski olarak adlandırdığı sosyal demokrat Mihaly Karolyi, 1918’deki işçi ayaklanması ile devrilen rejimin yeni lideri olmuştu. Karolyi’nin asli görevi yüz binlercesi sokaklarda olan işçi sınıfının oluşturduğu devrimci dalgayı düzen sınırları içerisinde tutma çabasıydı. Grevlerin yasaklanması, işçilerin üzerine ateş açılması gibi süreçler Macaristan’daki devrimi yalnızca ertelemiştir.

16 Kasım 1918’de Cumhuriyeti ilan eden Karolyi, ülkenin iç ve dış sorunlarına çözüm üretemez bir durumdaydı. Dibe batmış bir ekonomi, ulusal sorunun ağırlığının hissedilmeye başlanması ve söz verilen toprak reformu gibi vaatlerin gerçekleştirilememesi, işgal altındaki ülkenin parçalara ayrılması gibi sorunlar ile başa çıkamayan Karolyi’nin hedefinde ise işçi sınıfı vardı. Toprak ve fabrika işgalleri, işçi konseyleri ülke çapında yaygınlaşırken, Karolyi sıkıyönetim ilan etmiş ve komünistlere dönük bir saldırı başlatmıştı.

Macaristan Komünist Partisi ve devrim
Macaristan devriminin lideri Bela Kun, üniversite yıllarında Macaristan Sosyal Demokrat Partisi ile tanışmıştır. 1. Dünya Savaşı’nda orduya katılan Kun, 1916 yılında Rus ordusu tarafından esir alınmıştır. Bu dönemde Bolşevikler ile yakınlaşan Kun, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne üye oldu. Burada esir olan diğer Macarları da örgütleyen Kun, ülkesinde Macaristan Komünist Partisi’ni (MKP) kurduğunda Karolyi’nin saldırıları ile karşılaşmıştır. Ancak sosyal demokratlar arasında da Karolyi’nin başarısız politikaları nedeniyle çatlaklar oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde pek çok sosyal demokrat, komünist partinin saflarına katılmaya başlamıştır. Şubat 1919’da Kun ve diğer komünist liderlerin tutuklanması ise ülkedeki işçi sınıfı hareketliliğini engelleyememiş, aksine artırmıştır. Yaklaşık 40 bin üyesi olan MKP’nin öncülüğü ile kentlerin yönetimleri birer birer işçi konseylerinin eline geçiyor, şatolar ateşe veriliyor, topraklar ise köylüler tarafından paylaşılıyordu. Askerlerin de partiye üye olmaya başlaması ile birlikte Karolyi iyice köşeye sıkışmaya başlamıştı.

İçerden ve dışardan sıkışan Karolyi, komünistlere birleşme ve koalisyon teklifinden bulundu. Mart 1919’daki anlaşmaya göre ülke yönetimi işçi, köylü, asker konseylerine devredilecek, Sovyet Cumhuriyeti kurulacak, 3. Enternasyonal’e katılınacak ve Sosyal Demokrat Parti ve Macaristan Komünist Partisi dağıtılarak Macaristan Sosyalist Partisi’nin kurulması kararları alındı. Hükümetin başına sosyal demokrat Garbai, dış işleri komiserliğine ise komünist Kun getirildi.

Sovyet iktidarı ile birlikte politik tutsaklar serbest bırakıldı, Macar Kızıl Ordu’su kuruldu, fabrikalar ve bankalar devletleştirildi, çalışma saatleri 8 saate indirildi. En önemli sorun olan toprak reformuna dair çözüm süreci de başlamıştı. Macaristan’da her şey yolunda görünüyordu. Öyle ki Lenin bile Macaristan’ın Rusya’nın önüne geçtiğini söylemekteydi.

Ancak en önemli sorun olarak görünen toprak reformu konusunda hükümetin aldığı kararlar, köylülerin hükümete dönük desteklerinin azalmasına neden oldu. Küçük ve orta ölçekli topraklara dokunulmaması, el konulan büyük ölçekli toprakların ise köylüye dağıtılmayıp tarım kooperatiflerine devredilmesi ve bu kooperatiflerin eski büyük toprak sahiplerinin idaresine verilmesi, köylülerin hükümete dönük desteklerinin azalmasına yol açtı.

Macaristan Sovyet Cumhuriyeti’nin sonu ve dersler
İçerde toprak reformu sorunuyla boğuşan hükümet dışarda ise dört bir yandan savaş tehdidi altındaydı. Emperyalizmin sosyalizme tahammülsüzlüğü, saldırganlığı ve bu noktada Kun’un aldığı hatalı kararlar da Macaristan Sovyet Cumhuriyeti’nin sonunu getirmiştir.

Rumen ve Çek saldırısı altında Slovakya cephesinde başarılar elde eden Macar Kızıl Ordusu, burada Slovakya Sovyet Cumhuriyeti kurulmuştur. Ancak ülkenin doğusunun önemli bir kısmı Romanya işgali altındaydı. Paris Barış Konferansı’nda Macaristan’ın Slovakya’dan çekilmesi karşılığında, Romanya’nın işgal ettiği bölgelerden çekilmesi önerisinin kabul edilmesi, Macaristan Sovyet Cumhuriyeti için çok önemli sorunların başlangıcı olmuştur. Macaristan Slovakya’dan çekilmiş, ancak Romanya Macaristan’dan çekilmemiştir. Bu süreçte Slovakya Sovyet Cumhuriyeti dağıtılmış, Romanya ordusu başkent Budapeşte’ye ilerlemiş, Kun, iktidarı bırakıp Avusturya’ya kaçmış ve karşı-devrim süreci ise binlerce kişinin hayatına mal olmuştur.

Macaristan’ın yaşadığı deneyimden çıkarılması gereken dersler ise oldukça önemlidir. İlk ders, emperyalizme asla güvenilmeyeceğidir. Paris Barış Konferansı’nda verilen sözlerin tutulmaması buna en büyük örnektir. İkincisi, iktidarın korunabilmesi için halk desteğini almanın şart olmasıdır. Devrim sürecinde köylünün desteğini alan komünistler, devrimden sonra köylülerin taleplerini hiçe sayan adımlar atarak bu desteği kaybetmişlerdi.

https://gazetemanifesto.com/2019/pusula-100-yilinda-macaristan-sovyet-cumhuriyeti-312541/



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Bir replikle değişir dünya, bir haykırışla... melnur 0 195 28.03.2019- 08:12
Etiketler   İşçi,   Sınıfının,   Dünya,   Partisi’nin,   100.,   yılı.
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS