SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
Eylül - SERDAL BAHÇE           (gösterim sayısı: 363)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 11.046
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

36 kere teşekkür etti.
50 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 15.09.2023- 17:33


"Eylül ayı güzel şeylerin sonuydu; yazın, insanlığın, yaşamın, hayatın yeşilliğinin...Tepkiseldir herhalde, Eylül ayını hiç ama hiç sevemedim."
 
Eylül - SERDAL BAHÇE

Yakınlarda kaybettiğim kardeşim kızının adını Eylül koymak istediğinde koymasını istemedim. Eylül ayı güzel şeylerin sonuydu; yazın, insanlığın, yaşamın, hayatın yeşilliğinin...Tepkiseldir herhalde, Eylül ayını hiç ama hiç sevemedim.

Daha önce yazmıştım. Adıyaman’daydım, 9 yaşındaydım. Eylül ayı yazdan bakiye pek sıcak olurdu o vakitler Adıyaman’da. Biz çocuklar sokaktaydık, bir biz vardık bir de frukolar (o zamanlar toplum polislerine öyle denirdi kıyafetlerinden dolayı), ha bir de jandarmalar. Her köşe başında yeşil minibüsler ve askeri kamyonlar vardı. Hayra alamet değildi. Ama biz çocuktuk, umurumuzda mıydı sanki? Boş arsalar, bahçeler; her yer bizimdi o gün. Bize pek karışmıyorlardı ya arada bir işgüzar bir polis ya da jandarma bizi kovalıyordu. Kaçıyorduk, bir köşe başında toplanıp devam ediyorduk.

Ellerinde listelerle geziyorlardı, anlaşılan listeler hazırlanmıştı önceden. Adıyaman pek sıcaktı Eylül ayında, ama tüm bacalardan gri kara dumanlar çıkıyordu. Bizim evden biliyordum, kitaplar, dergiler yakılıyordu. Geçmiş yakılıyordu; gidiyordu bir daha gelmemek üzere. Korku tavan yapmıştı. Eve gidince büyüklerimizin fısıldaşarak “onu da almışlar, bunu da almışlar” diye kaçak göçek tedirgin bir sohbet yürüttüklerine şahit olurduk. Almak ne demekti ki? Bazılarımız en azından o lanet günde henüz anlamını bilmiyorduk; öğrenecektik.

Adı çıkmıştı Pirin Palas diye; biz çocuklar da öğrenmiştik. Yatılı ilkokuldu, boşaltılmıştı (sonra öğrendim bunları). Alınanlar Pirin Palas’a giderlerdi, oraya girerlerdi. Çok kalırlardı. Ya ölüleri çıkardı ya da ölüme yakın bedenleri. O zamanlar kentin dışında dağ başı bir yerdi, diğer kentlerimiz gibi düzensiz ve estetiksiz büyüyen Adıyaman orayı da yutmuş şimdilerde. O zaman öyle değildi; kente uzaktı, insanlığa uzaktı, merhamete uzaktı, daha sonra kulağımıza pelesenk ettikleri ibareyle 70lere uzaktı, 80lerin içindeydi. Orada bu ülkenin karşı-devrimi, devrimcilerinden intikam alırdı. Hades’in yeraltı dünyası, cehennem gibi bir yerdi. Yıllar sonra detaylarıyla dinledim; o zamanlar çocuktuk, anlatmazlardı bize. Anlatmayınca bilmeyiz sanırlardı; oysa bilirdik.

Pirin Palas’tan tam 7 yıl önce 12 Eylül 1973’de Santigao’daki evinde göz altına alındı Victor Jara; Allende döneminin halk direnişinin sesi idi. Binlerce kişiyle birlikte Şili Stadyumuna götürüldü. Şili Stadyumu kitlesel işkence merkeziydi. Allende’nin sosyalist halkçı dönemi bir daha olmasın, bir daha gelmesin diye bedenlere, kemiklere kaslara şiddetle örülmüş bir damga vurulurdu. Jara da diğerleri gibi soyunma odalarında ve duşlarda işkenceye tabi tutuldu. Ölümünden sonra mitolojik bir öykü doğdu. Bu öyküye göre elleri kırıldı, kırık ellerle gitarını çalamadı ancak “Venceremos” diye haykırdı. 16 Eylül’de ise öldürüldü. Bir yol kenarına atıldı. Şili Stadyumu aylarca sorgu için kullanıldı. Bir hesaba göre sadece ilk iki ay içinde 41 ölü çıktı stadyumdan.

Şili Stadyumu, Pirin Palas’a döndü; Pirin Palas ise Şili Stadyumu’na. Stadyumda, işin ironisi, bu vahşet yaşanırken müsabakalar da devam ediyordu. En ilginci ise Şili ile SSCB arasında oynanacak Dünya Kupası eleme maçıydı. 1974 Dünya Kupası için elemede Şili ile SSCB eşleşmişti. İlk maç Moskova’da oynandı. İkinci maç ise Şili Stadyumu’nda oynanacaktı. Ancak Sovyetler Birliği Futbol Federasyonu itiraz etti çünkü stadyumda hala tutuklular vardı ve işkence sürüyordu. FIFA itirazı dikkate aldı ve teftiş ekibi yolladı stadyuma. O sırada stadyumda hapis yatan Şilili sosyalist ve devrimcilerin sonraki tanıklıklarına göre FIFA ekibi geldiğinde tutuklular stadyumun dehlizlerine kapatıldılar ve seslerini çıkarmamaları emredildi. FIFA heyeti itirazı haklı çıkaracak kanıtları bulamadı (nasıl bulamadılar acaba?). Şili-SSCB maçının Şili Stadyumu’nda oynanabileceğine hükmedildi. SSCB geri adım atmadı ve maçı boykot eti; diskalifiye oldu. Şili 1974 Dünya Kupası’na gitti, hem de Pinochet faşizmi sayesinde.

12 Eylül faşizminin hemen ardından göz altına alınmıştı. Ağır işkence geçirmişti. Ancak bir süre sonra bırakıldı. Yeniden gözaltına alınma tehlikesi vardı. Yoldaşları ve yakınları yardım ettiler, yurtdışına kaçak çıktı. Soluğu Norveç’te aldı. Giderken her şeyin birkaç ay içinde düzeleceğini, Türkiye’nin karanlığının kısa süreceğini ve her şeyin normal seyrine döneceğini bekliyordu; birkaç aya geri dönerim demişti. Türkiye’ye ancak 2000 yılında dönebildi. Tam 20 yıl sonra. Çoktu onun gibisi. Elimde küçük bir bavulla geldim, bir gram Norveççe bilmiyordum demişti. Geriye çabuk dönerim diye önemsemedim diye de eklemişti. 20 yıl dönme hayaliyle yaşamıştı. Bu süre içinde hem anası hem de babası vefat etmişti. Evden çıkarken onları son kez gördüğümü bilemezdim demişti. Bilseydim diye başlardı ve gözleri dolardı.

Adı Nieves Ayress Moreno idi, Şili de faşist askeri darbenin hemen ardından göz altına alınmıştı; babası ve 16 yaşındaki kardeşiyle birlikte. Dövülmüştü, etleri kesilmişti, elektrik verilmişti.1 Defalarca tecavüze uğramıştı; bunların sonucunda hamile kalmıştı. Ancak hamilelik onu işkenceden koruyamamıştı. Kötü muamele ve işkence sonucunda çocuğu da kaybetmişti. Babasına ve kardeşine işkence edilirken zorla seyretmek zorunda kalmıştı. 40 aylık yoğun işkenceden sonra ülkeden atılmıştı. Sonrası ise bildiğiniz siyasi mültecilikti işte.

Siyasi mülteci yalnızdır, çaresizdir, dahası yıllarca üstünden atamayacağı bir yenilginin moral ve fiziksel izlerini taşır üzerinde. Vatanı yoktur, dönüp gideceği bir yer yoktur. Bir insana yapılabilecek en büyük kötülük dönüp gidebileceği bir yuvayı elinden almaktır.   Yerkürenin sosyalistleri, devrimcileri yaklaşık 200 yıldır sebatla, azimle deneyimlerler siyasi mülteciliği.

Moreno’nun yaşadıkları 7 yıl sonra Türkiye’de de yaşandı. Yakınlarda çıkan bir habere göre Türkiye’de o dönemde tespit edilen işkence türü sayısı 45 imiş. Bir insanı işkenceden öldürmenin 45 değişik yolu; Eylülist faşizmin işinin ehli olduğunu kabul etmek gerekir. Hoş, bu konuda eğitim de alabilirlerdi aslında. Örneğin Latin Amerika’daki askeri faşizmlerin güvenlik kuvvetleri Amerikan emperyalizmi tarafından özenle eğitilirlerdi sorgulama teknikleri hakkında. Bir de Akbaba Operasyonu vardı (Operation Condor). Amerikan emperyalizminin istihbarat kurumları Latin Amerikalı potansiyel karşı-devrimcileri özel üslerde eğitirlerdi, Latin Amerikalı faşistlere ülkelerindeki solcuları, sosyalistleri ve devrimcileri temizleme konusunda yardım ederlerdi bu operasyonun çatısı altında. ABD’yi liberal demokrasinin zirvesi, katılımcı demokrasinin katıksız örneği gibi görenlere anlatın Akbaba Operasyonunu. Katılımcı olduğu kesin, dünyanın tüm faşistlerini ve karşı-devrimcilerini hayatı söndürme konusunda katılımcı bir şekilde eğitiyormuş anlaşılan.

Ya 12 Eylül faşizmi? Herkes biliyor ya bir de biz söyleyelim. O dönem CIA Türkiye masası şefi Paul Henze “Ankara’daki çocuklar başardı” diye bilgilendirmişti Washington’u. “Çocuklar” diye en başta 12 Eylül’ü yapan faşist darbeci generallerden bahsediyordu. Amerikan emperyalizmi 1979’daki İran Devrimi’nden sonra pek kaygılanır olmuştu Türkiye için. Malum Amerikan emperyalizmi bölgedeki dayanaklarından en önemlisi İran’ı kaybetmişti, bir diğerini kaybetmek istemiyordu. Bir de Sovyetlerin Afganistan’a müdahalesi vardı. Türkiye kaybedilmemesi gereken bir parsaydı.

Amerikan emperyalizminin dahli ne kadardı? Bunun açık cevabına ulaşmak hala çok zordur. Anılar, tanıklıklar var. Örneğin sosyalizme ve sosyalist bloka karşı yürütülen soğuk ve tedrici savaş içinde yetişen ve eğitilen Paul Henze, Jimmy Carter yönetiminin darbe planlanırken çok aktif bir katılımının olmadığını ancak darbenin soncundan ortaya çıkanın Washington’daki korkuları giderdiğinden ve bir oh çektirdiğinden bahseder. Henze’ye inanılır mı? Henze Papa suikastının sosyalist ülkelerin istihbaratı tarafından tasarlandığı yalanını ortaya atan kişidir, varın siz düşünün. Ancak Amerikan emperyalizminin 12 Eylül faşizmi ortaya çıktıktan sonraki desteği tamdır. Dahası o vakitlerin Amerikan büyükelçisi James Spain’in Türkiye’de edindiği dostlar faşist rejimin tepelerinde görevler üstlenmişlerdir. Spain darbenin dışişleri bakanı olan İlter Türkmen’i, Bülend Ulusu’yu ve Özal’ı pek yakından tanımaktadır; onlar bizim çocuklardır işte.

Yapanlar nasıl bir insanlığa sahiptir sahi? Agustino Pinochet Ugarte kendi astları ve üstleri tarafından bile güvenilmez bulunmaktaydı. Astları ve üstleri uzunca bir süre Allende’yi devirmeye ant içmiş darbeci çevrelerden uzak durmaya çalıştığına şahitlik etmektedirler. Korkaktı, güvensizdi; tarihin en vahşi faşizmlerinden biri için en kullanışlı kişilikti. Çift taraflı oynamaya her zaman hazırdı. Ne zaman kararı kesinleşti bilinmez ancak başlarda önemsizdi. Kendisinden önceki Genelkurmay Başkanı General Prats bir skandalla gidince, Allende orduyu dizginlesin diye onu atadı (dizginlesin diye hem de). Allende yiğit bir adamdı, ancak her yiğit kadar saftı. Pinochet darbeden çok önce Şili’deki CIA operasyon şefleriyle temas halindeydi. Ancak Amerikan emperyalizminin birinci tercihi miydi? Bilinmez. Öte yandan kullanışlıydı; karda yürüyen ancak izini belli etmeyen cinstendi. Yiğit ama saf Allende onu atamıştı; celladını atamıştı. Darbeden sonra kendine güvensiz ve korkak her kişi gibi vahşetin ve şiddetin en yozuna, en iğrencine sarıldı. Rivayet doğru ise üç coğrafya kitabı yazdı okullarda okutulsun diye (ilginç bizdeki faşist general de yıllar sonra ressam diye bilinecekti). Başrolü iyi oynadı ancak asıl rol Şili burjuvazisine, Amerikan emperyalizmine ve bil cümle Şili gericiliğine ait olacaktı.

Görünüşte hiçbir yeteneği ve takdir edilecek melekesi yoktu. Hasbelkader Ege Ordu Komutanı olmuştu. Emekliliğini bekliyordu Kenan Evren. Ancak Kara Kuvvetleri Komutanı emekliye sevk edildi. Emekliye sevk edilen komutanın yerine iki aday vardı. Ecevit ve Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk 1. Ordu komutanı Adnan Ersöz’ü istediler, Başbakan Süleyman Demirel ise 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener’i. Anlaşamadılar, onlar anlaşamayınca iki kuvvetli aday da emekliye sevk edildi. Tekaüt olmayı bekleyen, bavullarını toplayan general Evren birden Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Çapsız ve niteliksizdi; 12 Eylül faşizmine en uygun adaydı. Tıpkı Pinochet gibi o kadar niteliksizdi ki kimse ondan bir şey beklemiyordu, kimse onu tutmuyordu. Türkiye’de faşizmin tam da ihtiyaç duyduğu kişiydi. Diğer kuvvet komutanlarıyla darbeyi yapınca yeteneksizliği ve niteliksizliği ortaya çıktı. Bu açığı vahşetle, şiddetle giderdi. Emekli oldu, şiddetle yazılan yeni hafızalar için Bodrum’a sığınan emekli general ve ressam oldu. Ne resmi yaptı bilemeyiz ancak doğru dürüst konuşma yetisine bile sahip değildi.

Resim yapmaya neden başladığına dair bir gazete kupürü görmüştüm. Bir ABD seyahatinde Picasso resimlerini görmüş, bunlar resimse ben daha iyisini yaparım demiş ve resme başlamış kendileri. İşte bu kadar nezih, bu kadar rafine bir kişiydi netekim. En iyi dostu kendisi gibi bir faşist darbeye imza atan Ziya ül Hak idi. Tencere kapak ilişkisiydi onlarınki. O kadar çok sevdi ki Pakistanlı diktatörü, Türkiye’de okul korolarının, devlet korolarının hepsi “Cive Pakistan” diye şakımaya başladılar. Sevgili dostu Ziya, uçağı yerden havaya bir füze ile vurulunca göçtü gitti. O uzun yaşadı. Ölmesine yakın rütbeleri söküldü, bununla kaldı.

Onun sürekli başbakanı olan, Türkiye’de her renkten sağcının ve liboşun devrimcilik atfettiği Özal mı? O daha da çapsızdı. Demirel onu Devlet Planlama Teşkilatı’nın ( DPT) başına bela etti. Büyük burjuvazinin şirketlerinde müdür oldu. Dünya Bankası’nda çalıştı. 1977’de MSP’den milletvekili adayı oldu ancak kazanamadı. Çapsız ve başarısızdı, Demirel onu bir kere daha DPT müsteşarı yaptı. DPT’ye kendi takunyalılar ekibini doldurdu. Türkiye kapitalizmi derin kriz yaşıyordu ve IMF kredi musluklarını açmak için istikrar programı istiyordu. Pek severdi IMF ve Dünya Bankası onu. İşe uygundu. Ekibiyle 24 Ocak kararlarını kaleme aldı, sadece kaleme aldı ama, programı IMF tasarlamıştı. Ancak hakkını yemeyelim; IMF’nin tahayyül ettiğinden bile fazlasını verdi her zaman. IMF % 30 devalüasyon istedi, o, % 70 yaptı. Devalüasyonun emekçilerin emeğini ucuzlattığını bilirdi. Emekçileri hiç sevmezdi, zenginleri severdi (hoş emekçiler de onu sevmezdi ya; Çankaya’nın Şişmanı derlerdi ona). Paylaşmayı değil satmayı severdi; köprüyü satacağım diye geldi. Her şeyi satmayı iyi bilirdi. Köprüyü, ortak zenginlikleri ve onuru sattı; “benim memurum işini bilir dedi”, onurun da köprü gibi satılabileceğini teyit etmiş oldu.

Faşizm en düşüklerle, en niteliksizlerle çalışır her zaman. En geri, en niteliksiz olan açığı şiddetle, vahşetle kapatır kural olarak. Öyle yaptılar. Şili’de ve Türkiye’de; bu çapsızlarla yeni bir dönem başlattılar. Şiddet eski hafızayı silmenin ve yenisini başlatmanın tek yoludur. Yeni doğan bir bebeğin kıçına şaplak atarak akciğer solunumunu başlatırlar. Böylece bebek öncesini unutur, yenisine başlar. Ancak ilginçtir, kıça indirilen şaplağı da hiç ama hiç hatırlamaz. Darbe faşizmleri de böyle işledi galiba. Öyle bir şiddet uygulandı ki öncesi ile ilgili hafızalar silinmeye yüz tuttu. Peki tam silindi mi?

Bir yerlerde ifade etmiştik, 1990’lar gecikmiş 1970’lerdi. Toplumun direniş hafızası kısa bir süreliğine de olsa yeniden canlanmıştı. Ancak son kez canlanmıştı. 2000ler ise uzamış 1980’ler. AKP dönemi aslında 1980’ilerin uzantısıdır. 1990’lar 1970’lerden kalan son seslerin yankılanmasıydı galiba. Türkiye’de faşizm işini yapmıştı.

1980’lerde ve 1990’larda sol çevrelerde etkili olan bir işkence edebiyatı türemişti. Hiç sevememiştim bu edebiyatı, ölümü ve acıyı yüceltiyordu. Ancak kurgu değildi, gerçekti. Belki de bu rahatsız ediyordu; zerk ettiği çaresizlik huzursuz ediyordu. Çekilen acı karşısındaki çaresizlik utanca yol açıyordu herhalde. Onlardan birinde okuduğumu hatırlıyorum.

9 yıl yatmıştı içerde. 9 yıl; hiçbir hüküm olmadan hem de. Mahpusluğunun ilk aylarında sürekli işkence görmüştü. Hapishanede ise sistematik bir şekilde ancak daha düşük perdeden devam etmişti işkence. İlk ayları anlatmıştı. Bazen tek, bazen yoldaşlarıyla birlikte sokulurmuş işkence seansına. Elektrik ve falaka sıradan imiş. Filistin askısı ve domuz bağı da cabası. Hapislik şartları fecaat, koğuşlar ise soğuk ve nemliymiş. Üstlerine örtecek bir şeyi bırakın, her bir mahkuma tek bir yatak bile düşmüyormuş. Sırayla yatıyorduk dediğini hatırlıyorum. İşkenceden dolayı sağ elini kullanma kapasitesi iyice düşmüş, işkence yaparken bağları koparmışlar. Sol kolu da halliceymiş hani. Hapishanede başlamış böbrek yetmezliği. Akciğerleri ise hiç düzelmemiş. Hapisten çıktığımda insan değildim, insan müsveddesiydim diye bitirmiş anlatısını. Sonra röportajı yapan not düşmüş (anlaşılan röportaj kitabın basımından çok önce yapılmış), hapishaneden çıktıktan 5 yıl, aktarılan röportajın yapılmasından 2 yıl sonra böbrek yetmezliğinden ölmüş. Ertuğrul Özkök’ün bir röportajını hatırlıyorum, “12 Eylül sabahı derin bir nefes aldım” demişti. Dilimi ısırmıştım, ağzımdan çıkacaklardan korkmuştum.

Işıklar içinde yatsın biraderim kızına Eylül adını koyarken karşı çıkmıştım. Aklıma böbrek yetmezliğinden ölüm gelmişti herhalde, sadece o da değil, Evren gelmişti, Özal gelmişti, diğerleri gelmişti. Ama belki de doğrusunu yaptı. Eylül karanlıkla, faşizmle, alçaklıkla lanetlenmiş bir aydı, belki yeni bir yaşam onu tekrar kutsar, itibarını iade ederdi, kim bilir?

https://haber.sol.org.tr/yazar/eylul-384245




Bu ileti en son melnur tarafından 15.09.2023- 17:34 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 11.046
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

50 kere teşekkür edildi.
36 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 16.09.2023- 00:24


Haber sitelerinde veya sosyal medyadaki uzun yazıları okumuyor-okuyamıyorum. Bu köşe yazısını sonuna kadar ve iki kez okudum. Gerçekten güzel bir yazı. Ağustos sonu Eylül başlangıçları bana hep bir hüzün dayatır. Bu yazı bu hüznü daha da çoğalttı. Ne acılar çekmişiz, ne ölümler görmüşüz. Dahası bu hep böyle sürecek; bu kahrolası düzen egemenliğini sürdürdükçe bu acıları, bu ölümleri hep yaşayacağız.

Eylül...

''Adıyaman’daydım, 9 yaşındaydım. Eylül ayı yazdan bakiye pek sıcak olurdu o vakitler Adıyaman’da. Biz çocuklar sokaktaydık, bir biz vardık bir de frukolar (o zamanlar toplum polislerine öyle denirdi kıyafetlerinden dolayı), ha bir de jandarmalar. Her köşe başında yeşil minibüsler ve askeri kamyonlar vardı. Hayra alamet değildi. Ama biz çocuktuk, umurumuzda mıydı sanki? Boş arsalar, bahçeler; her yer bizimdi o gün. Bize pek karışmıyorlardı ya arada bir işgüzar bir polis ya da jandarma bizi kovalıyordu. Kaçıyorduk, bir köşe başında toplanıp devam ediyorduk.

Ellerinde listelerle geziyorlardı, anlaşılan listeler hazırlanmıştı önceden. Adıyaman pek sıcaktı Eylül ayında, ama tüm bacalardan gri kara dumanlar çıkıyordu. Bizim evden biliyordum, kitaplar, dergiler yakılıyordu. Geçmiş yakılıyordu; gidiyordu bir daha gelmemek üzere. Korku tavan yapmıştı. Eve gidince büyüklerimizin fısıldaşarak “onu da almışlar, bunu da almışlar” diye kaçak göçek tedirgin bir sohbet yürüttüklerine şahit olurduk. Almak ne demekti ki? Bazılarımız en azından o lanet günde henüz anlamını bilmiyorduk; öğrenecektik.''


Öğrendik mi?






Bu ileti en son melnur tarafından 17.09.2023- 07:00 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör 12 Eylül ve Faşizm... umut 8 5534 13.09.2021- 11:07
Konu Klasör 12 Eylül ve üç tanık... melnur 2 2423 13.09.2021- 11:05
Konu Klasör 12 Eylül'ün 40.yılında Dev-Yol'un liderlerinden Oğuzhan Müftüoğlu... melnur 1 1952 13.09.2020- 10:51
Konu Klasör ''Eylül sonundan itibaren ölümler artabilir!'' melnur 0 1350 29.08.2020- 03:59
Etiketler   Eylül,   SERDAL,   BAHÇE
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS