SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 2 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   [2] 
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.515
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 29.04.2014- 17:58


II.

Oy nidem, nerelere gidem
Gel gör, halimiz yaman!
Haramiler, bezirganlar elinden
Aman, el aman!
Kesilmiş mümkünüm, çarem
Vay ne hal olmuş memleket
Vay ne hal olmuş vatan!
Güzel yarim İstanbul'dan ne haber?
Dil-Tarih'ten, Emekçi'den, Sendika'dan?..
Şiddetin sabahı yakındır
Dayan dizlerim dayan



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.515
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 20.11.2017- 18:45


Resim Ekleme

Ölümünün 36. yıldönümünde evrensel net.'te güzel bir yazı yayınlandı. https://www.evrensel.net/haber/338371/sair-enver-gokce-olumunun-36-yil-donumunde-aniliyor

Dost Dost İlle Kavga adlı şiir kitabından bir şeyler yazmak istedim. Kitabı bulamayınca yine evrensel'in yazısındaki bir şiirini buraya aktarmakla yetineceğim. Ama şurası da bir gerçek ki, Enver Gökçe'nin hayatı o dönemlerde yaşamış bütün sosyalist sanatçılarımızın ki gibi içimizi acıtıyor.

''“Bugün görüş günümüz
Dost kardeş bir arada
Telden tele
Mendil salla el salla
Merhaba!
İzin olsun hapishane içinde
Seni
Senden sormalara doyamam
Yarım döner cıgaramın ateşi
Gitme dayanamam”





Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.515
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 14.01.2019- 05:56


“Şiirimizin ışıklı ırmağı” : Enver Gökçe[1] -   Serpil Güvenç


“Şimdi, göz aydın etme zamanıdır.
Yeni bir dünya doğuyor.
Şorul şorul giden kan pahası.
Müjdeler, müjdeler olsun
Yeni bir dünya doğuyor
  Zincir seslerinden
  Verem basillerinden uzakta….
      …
  Domdom kurşunuyla vursalar da
  Her zaman böyle döğüşeceğiz:                                                                                                                              
  Gırtlak gırtlağa, diş dişe, tank tanka
  Demokrasi için,
  Eşitlik ve hürlük uğruna” (E.Gökçe)


            Türkiye sosyalist solunun iki değerli isminin anılarından oluşan üç kitap var elimde.
İkisi sevgili Remzi ağabeye (İnanç) ait.   İlk yazısı 1950’de “Demokrasiye Güven” adlı bir günlük gazetede yayınlanan, daha sonraki yıllarda pek çok dergi ve gazetede yazıları, röportajları ve öyküleri yayınlanan İnanç, Toplum ve Memleket Yayınevlerinin de kurucusu. 100’den fazla kitabın yayıncısı olan İnanç 1969’da Vietnam Savaşı’nın efsanevi lideri HoŞi Minh’in “Milli Kurtuluş Savaşımız” adlı kitabını yayınladığı için TCK’nun 142. Maddesinden yargılandı, mahk&#363;m oldu ve hapis yattı. Remzi ağabey “Gün Gördüm Yüzler Gördüm”, “Kar altında Güller Var” ve “ Ortak Belleğimizdir Dostlar” başlıklı yapıtlarıyla hem ülkenin sol tarihinden bazı aydın, yazar, ozan, siyasetçilerin portrelerini hem de yaşamının bazı bölümlerini ve bazı gezilerini günümüze taşıyor.“Gün Gördüm Yüzler Gördüm” ün girişinde hayatın sürekli deviniminde kimliğimize, kişiliğimize sinmiş renk, ses ve yüzleri yeniden anımsamak, yitirilmiş dostlara ait anılarınen azından bazılarınıölümün elinden kurtarmayı başarabilmekiçin yazdığını söylüyor bu anı kitaplarını. Abartısız yorumları, işlek kalemiyle bizlere aktardığı ve kimseyi kırmamaya özen gösterdiği anılarda, kişilerin bilinmeyen yönleri kadar sol tarihle ilgili olarak da çok şey öğrenmek mümkün.

“İnsanoğlu İnsanlar” başlıklı üçüncü eser ise müzik yazarlığı ve eleştirmenliği ile edebiyatçı kimliğinin yanında Türkiye İşçi Partisi üyesi, haftalık Türk Solu’nun yazı işleri müdürlüğünü, Türkiye Solu’nun sahipliğini yapmış, Türkiye Yazıları’nı yayınlamış sevgili Ahmet Say’ın elinden çıkmış. Say 12 Mart’ta cezaevine girmiş, bir çok derginin yanı sıra Cumhuriyet ve Evrensel gazeteleri, Sol Portal dahil bir çok yayın organında yazarlık yapmış, kitapları yabancı dillere çevrilmiş, eserleri tiyatroya uyarlanmış, öğretmenlik, halk eğitimciliği ve amatör folklorculuğun yanında türkü, masal, ağıt ve destan derleyiciliği de olan solun değerli insanlarından. Kitap onun kaleminden akıcı ve duru bir üslupla dökülen, kendi biyografisiyle yoğurduğu bir dizi anıyı içermekte. Say’ın kitabında, müzik yaşamımızın birçok değeriyle birlikte Verdi, Wagner gibi büyük besteciler ve Armstrong, Bessie Smith gibi Amerikan folk ve caz müziğinin önde gelen kişilikleriyle de ilgili bilgiler yer alıyor.

Tanımaktan onur duyduğum bu iki güzel insanınkitaplarında ortak olarak değindikleri birkaç isme rastladım. Bunlardan birisi, o inanç, heyecan dolu şiirleri ve Demokrat Parti döneminin faşist uygulamaları karşısında tüm acı ve sıkıntılara karşın yaşamı boyunca hiç eğilip bükülmemiş bir kişiliğe sahip büyük ozanımız Enver Gökçe.

  Sanatçılara, aydınlara, akademisyenlere baskıların gittikçe arttığı, seslerinin kısılmaya çalışıldığı günümüzde, hiçbir koşul altında egemenlere teslim olmayanGökçe’yi bu iki eserdeki anılarla ve kısa yaşam öyküsüyle anmanın iyi olacağını düşündüm.

                                    Anılardaki Enver Gökçe

Ahmet Say “Enver Gökçe” başlığını taşıyan anısında, Gökçe’nin siyasal yaşamından kesitler sunuyor bize. Onun 1951’de “TKP Tevkifatı” diye bilinen büyük operasyonda tutuklandığını, birçok devrimci gibi ağır işkence gördüğünü, Şevki Akşit ağabeyin ağzından anlatıyor. Şevki ağabey ve Enver Gökçe aynı üniversitede okumuş, “İlerici Gençlik Birliği”nin Ankara kolunda toplanmışlar Arif Damar, Sıdıka (Umut) Su, Ahmet Arif, Nuran Ertan, Asım Akşar ile birlikte.   7 yıllık hapis cezasının iki yılını İstanbul’da siyasi şubede karanlık bir hücrede geçiren Gökçe, cezaevinden çıktıktan sonra, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya fakültesi Türk dili ve edebiyatı mezunu olmasına karşın, o günlerin deyimiyle “müseccel” (sicilli) bir komünist olduğundan Ankara’da iş bulamaz ve doğduğu yere Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Çit köyüne gider. Ant, Söz, Meydan, Gün dergilerinde şiirleriyle mücadeleye devam eder. Ahmet Say Madımak Katliamında kaybettiğimiz edebiyatçı ve eleştirmen Asım Bezirci’nin Enver Gökçe ile ilgili bir yazısından da bazı bölümler aktarır. Asım Bezirci, Gökçe’nin şiirlerinin eskimemesini birkaç neden bağlar. O, topluma, yaşadığı ülkenin gerçeklerine geleceğin gözüyle, devrimci bir görüşle bakmış, çevresinde olup bitenlerin en özlü olanını, en temel olanını yakalayıp koymuştur şiirine. Ulusalla evrenseli, yerelle ulusalı birleştirmeyi başarması da bir başka nedendir eserlerinin eskimemesini sağlayan. İkinci Dünya savaşında hem insanlığın uğradığı yıkımlar hem de kendi ülkesinin çektiği sıkıntılar vardır şiirlerinde. Bu savaşta başta SSCB olmak üzere halk demokrasilerinin faşizme ve emperyalizme karşı verdikleri savaş çınlar Gökçe’nin dizelerinde.

                        Bir öğrenci bitirme ödevi :“Eğin Türküleri”

Remzi ağabey “Ölüm, Adın Kalleş Olsun” koymuştur yazısının adını. Gökçe’nin sevgili hocası Saffet Korkut için yazdığı bir ağıtın başlığıdır bu dize. Remzi İnanç’ın anısı ozanın son yıllarına ait. 1981’de Paris’ten Türkiye’ye gelen ve Gökçe’nin DTCF’de hocası olan Pertev Naili Boratav’la birlikte Ankara Seyran Bağlarında bir huzurevinde yatmakta olan Gökçe’yi ziyarete giderler. Yanlarında kısa bir süre önce kaybettiğimiz sevgili arkadaşım Osman Gürel ve şair Ece Ayhan da vardır. Boratav’ı görünce çok duygulanır ozan. Yılların özlemiyle konuşur da konuşurlar… Boratav hoca, öğrencisinin yıllar önce kendisi için yaptığı “Eğin Türküleri” çalışmasını nerede olduğunu sorar. Ozan “Kimbilir nerde? Eğer başına bir iş gelmemişse fakültededir” diye yanıtlar soruyu.

Osman Gürel DTCF arşivinden “Eğin Türküleri” ni bulup çıkarır.   Bununla da kalmaz. Fotokopisini hem Gökçe’ye hem de Boratav hocaya gönderir. Pertev Naili Boratav,   MehmetÖzer’inGökçe için   hazırladığı “Şiirimizin Işıklı Irmağı: Enver Gökçe” başlıklı kitaba yazdığı yazıda “Eğin Türküleri”nin önemini şöyle vurgular:

“Enver Gökçe’nin, 34 yıl öncelere çıkan derleme ve incelemesi Eğin’de –ve başka yerlerde- “Eğin Türküleri” ve benzerleri halk yaratmaları üzerinde çalışma yapacak olanlara yararlı belgeler niteliğini taşır kanısındayım. Bu küçük kitabın başına, 1937’de Ankara’da “ülkü” dergisinde yayınladığım sonra da Folklor ve Edebiyat kitabıma aldığım bir önceleme eklendi[2]… Eğin’li Enver Gökçe ile, onun kuşağından ve sonraki kuşaktan şairler kadar nice hikayeci ve romancılarımız, Eğin Türküleri’nin dilini, anlatımını daha da güçlendirerek, topraklarından kopmuş insanlarımızın acı-tatlı gerçeklerini, yurt içi ve yurt dışı gurbetlerdeki alın yazılarını yazıya döktüler. Demek istiyorum ki, “Eğin Türküleri” konusu, kültür sosyolojisi, folklor, araştırmalı halk ve aydın edebiyatı alanlarında araştırmaya girişecek olanlar için bu bakımdan da bir çıkış noktası değerindedir.”

P.N. Boratav gerekli düzeltme ve düzenlemeleri yapar ve yukarıda da belirttiği gibi bir de önsöz yazar çalışmaya. Enver Gökçe de Vecihi Timuroğlu’nun yardımıyla son şeklini verir ödevine. Ne var ki kitabın basılmasına çok az bir süre kala ozan yaşamını yitirir.

İnanç, anısında, Gökçe’nin Pablo Neruda’nın da ilk çevirmeni olduğunu, ayrıca Gesinoviç’in ünlü “Pugaçev Ayaklanması”nı da çevirdiğini anlatır ve yaşamının sonuna doğru onu gönendiren iki olaydan söz eder. Bunların ilki Türkiye Yazarlar Sendikası aracılığıyla Bulgaristan’a tedavi amacıyla gönderilmesi, diğeri ise bir başka güzel insanın, devrimci ozanımız Metin Demirtaş’ın Antalya Belediyesi eliyle düzenlediği “Enver Gökçe Gecesi ve Şenliği”dir.

İnanç, “düşüncesi ve davranışı birbirine çok yakın olan devrimci ve has bir ozan” olarak betimler Enver Gökçe’yi.

          Enver Gökçe’nin yaşamından kesitler

İki yazarımızı anılarından da anlaşılacağı üzere Enver Gökçe bir komünisttir. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği ile özdeş olan ve DTCF’de 1946’da kurulan Türkiye Gençler Derneği’nin kol başkanlarındandır. Dernek Turancıların dışında her genci “anti- faşist bir cephede toplamak” amacını gütmektedir. Dernek yaygınlaşmaya başlayınca Turancılar tarafından basılır, üyeleri dövülür. Kitaplar yırtılır ama dernek faaliyetlerini sürdürür. Gökçe fakülteyi bitirdiği yıl, dernek üyeliğinden üç ay hapse mahk&#363;m edilir. Şiirinde o günkü olayları şöyle anlatır Gökçe;

“Fakültenin yanı demirden köprü/ Fakültenin önü bir sıra kavaktı/Biz bir garip yiğit kişiydik/ Bütün hürriyetler bizden uzaktı/ Faşistler camlara yürüdüler/ Kürsüleri kırdılar, höykürdüler/Tığ teber şahı merdan/ ”Tanrı Dağı kadar Türktü bunlar/Hıra Dağı kadar Müslüman”/Ve de kanlı bıçaklı düşman…”

Hapisten çıkan Gökçe Kadırga Öğrenci Yurdunda kalmakta iken bu kez 1951 TKP tutuklamaları kapsamında 168 yoldaşıyla birlikte yeniden hapse düşer. Ozan işkenceye bedeniyle direnmekle kalmaz; şiiriyle de direnir. Sansaryan’da kaldığı hücrenin duvarlarında şu dizeler yazılıdır;

“Yüce dağ başında bir koca kartal/açmış kanadını dünyayı örter/ bazı yiğit vardır ölümden korkar/ben korkmam ölümden er geç yolumdur!”

İçerde otuz şiirlik bir destan olan ve “zaman akar, zaman geçer/ Zaman zindan içinde” dizeleriyle başlayan “Yusuf ile Balaban”ı yazmaya başlar. Bir ayda bitirdiği destanı hapishaneden çıkarmayı başarır ama eser kaybolur. Elinde kalan parçalar sonraki yıllarda bazı şiir kitaplarına girer. 27 Mayıs sonrası bazı geçici işlerde çalışan Gökçe sonunda köyüne döner ve orada yaşar.

Enver Gökçe’nin sanat anlayışı onun Marksist dünya görüşünün en iyi göstergesidir. “Ben sınıf edebiyatı yapıyorum… İnsan nasıl yaşarsa öyle düşünür. Bu çok doğrudur. Yani düşünceni, yani bilincini onun sosyal hayatı, sosyal pratiği belirler.   İnsana, kendi çevresinde olan ilişkilere gene diyalektik bir bakışla açıklanabilir. Sanat ise, daha karmaşık bir olaylar zinciridir. İyi, başarılı bir sanat eseri meydana getirebilmek için önce sosyal bir içerik, sonra da estetik bir kılıf zorunludur… Nazım’da ve Neruda’da bu sosyal ve estetik yönler bir bütün halinde ortaya konmuştur. Güzel ve kuvvetli olmak buradan gelmektedir… İnsanoğlu,… sosyal terakkinin (gelişmenin) çeşitli konaklarında bir başka türlü yaşamış, bir başka türlü düşünmüştür. İstihsal (üretim) araçlarının, teknolojinin her değişmesinde yeni bir cemiyet nizamı( toplum düzeni) ortaya çıkmış ve bu cemiyet tipine uygun düşen bir düşünce tarzı meydana gelmiştir. Her sanat eseri devrin sosyal- ekonomik şartlarına uygun bir muhteva (içerik) ve estetik anlayışı yaratmıştır”[3] der Gökçe.

            Enver Gökçe inandığı gibi, yakınmadan yaşadı, inançlarından hiç ödün vermedi, hiç eğilmedi. Kendi ifadesiyle insanın insanca yaşamasını sağlayacak şartları hazırlamayı, sosyal gelişmeyi hızlandırmayı ve köhnemiş gerçekliği değiştirmeyibir yurttaş ve sanatçı olarak görev bildi ve gereğini de yaptı.

            Bir ulusun türkülerini yapanların yasalarını yapanlardan daha güçlü olduğunu yaşamıyla gösterenlerdendi Gökçe. Sessiz ama sağlam duruşu, eğilmeyen başıyla ezilenlerin yanında, direnenlerin safındaydı yaşamı boyunca.

Asım Bezirci’ nin onun için söyledikleriyle bitirelim yazıyı:

“… direnenler yaşadıkça onun şiiri de yaşayacaktır.
Yaşasın direnenler!
Yaşasın namuslu kalemini, yüreğini, sağlığını cömertçe işçi sınıfının kurtuluş kavgasına verenler!
Yaşasın Enver Gökçeler!”    
                                                                       
[1] Yazının başlığı, Mehmet Özer’in aynı isimli kitabından alınmıştır.
[2] Ülkü dergisi, Halkevlerinin çıkardığı bir dergidir.
[3] Mehmet Özer, “Şiirimizin Işıklı Irmağı: Enver Gökçe”, s. 31-34, 2006, Evrensel Basım Yayın, İstanbul

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/serpil-guvenc/siirimizin-isikli-irmagi-enver-gokce1-254656



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.515
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 19.11.2020- 11:19


'Güz ekini' bir berceste mısra: Enver Gökçe

Resim Ekleme

Levent Turhan Gümüş

Panzerler üstümüze kalkardı. (1)

Kavgaya ve aşka dair şiirler yazdığımız o zamanların üzerinden kırk küsur yıl geçmiş.

Acemi yazıcılardık. Uzakta, karlar altında yaşlı bir şair vardı, öyle anlatılırdı, bunu bilirdik.

Her bir dizesi tutup her birimizi gençliğimizden derin bir ah’la sarsardı. Okurduk. “Hayatla nişanlı ölümle sözlü” olduğumuz günler... O yüzden belki, kurutulmuş pembe güllerimiz olmamıştı hiç bizim. Kızıl güller takardık sevdiklerimizin saçlarına. Bir o yana bir bu yana... (2)

Onun anlattığından otuz yıl sonra aynı büyük kapının girişinde, “Fakültenin Önü”nde duran gençlerdik. Faşistlerle kanlı bıçaklıydık yine. Fakültenin önü bir sıra kavaktı. Biz bir garip yiğit kişiydik. Bütün hürriyetler bizden uzaktı. (3)

Gümbür gümbür akıyordu hayat. Entertipler, rotatifler, bobinler... Hürriyeti yazan, dizen eller... Bizdik tarihin durdurulamayacak akışını kolaylaştıracak olan. Öncüydük. Biz olmadığımızda gökyüzü, dönen tekerlek, yıkanan buğday; bizsiz anne dizi, kardeş dizi, yar dizi güzel değildi. (4)

Zaman zaman içindeydi. Zaman zindan içinde. Tenimiz, ayaklarımız üryandı. Ümit işkencede mahzundu ve emek işkencede mahzun.

Düşmanlar selam isterdi: Gözden, gezden ve arpacıktan. Bilirdik bunu. Hikâyeyi bire bir yaşayandık.

Şiirin ismi “Dost”, kitabın ismi Dost Dost İlle Kavga’ydı.

Kıpkızıl bir bildiriyi sımsıkı tutar gibi havaya kaldırır, adını söyleyerek satardık açıktan kitaplarını. Sesimiz İstiklal Caddesi’nin akşam kalabalığına karışırdı. Yinelenen bu “eylem”i kim organize ederdi, kitaplar nereden gelir, toplanan paralar nereye giderdi, sormazdık.

Enver Gökçe’ydi adı. Erzincanlı’ydı, türküleriyle ünlü Eğin’in Çit köyündendi.

Çok eziyetler çekmişti. Hastaydı. Ankara’da bir huzurevinde yatıyordu. Dizleri tutmaz, gözleri seçmez olmuştu. Türküler yadigârıydı ve ağrılar yadigârı. “Zincirin, zulmün kâr etmediği, kırbacın kâr etmediği büyük tahammül”ün kadri bilinmemiş temsilcilerindendi.

Türkiye Komünist Partisi’ne yönelik ‘51 Tevkifatında tutuklanmış, yedi yıllık mahkûmiyetinin iki yılını işkenceleriyle ünlü Sansaryan Han’ın tabutluklarında geçirmişti. Öncesinde de sonrasında da ekmeğini kazanmak için hep çok çalışmıştı. Dünya masal ve efsanelerini, halk şiirlerini çevirmiş, gazete ve dergilerde düzeltmenlik yapmıştı. Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümü mezunuydu. Dîvân şiirini iyi bilmesine rağmen dîvân şiiri tarzında yazmak gibi bir yola gitmemiş ama söyleyiş olanaklarından yararlanmıştı. Şiirlerini halka ve halkın yararlarına yakın bulmadığı için “Garip” akımından yana durmamış, halk şiirini yoksul sofrasının imbiğinde damıtmayı tercih etmişti.

Halı tezgâhları “kirtim kirt” diye ses çıkarırdı çalışırken; kirtim, “yaranın bıraktığı iz” demekti aynı zamanda. Yara belki geçmiş ama o izini hem bedenen hem manen ömür boyu taşımıştı. Gizlilik koşullarında çoğalamamış bir siyasal örgütün üyesiydi. Bazı arkadaşlarının yaralayıcı, mesnetsiz suçlamalarıyla karşılaşmış, susmuştu. Susmasını ikrar olarak görenler olmuş, yine susmuştu. (5) Sanık kürsüsünde söylemişti söylenmesi gerekeni. Kendi ifadesiyle Marksizmi savunmuştu mahkemede, sınıflı toplum yapısından bahsedip ait olduğu sınıfa selâm göndermişti.

Resim Ekleme

Sonradan, mahpustayken; “Evvel madde / Ahir fikir / Dolan göğümdeki hava / Salın yanımdaki fakir / Salın proletarya” dizeleriyle düşündüklerini şiire taşıdı Gökçe. (6) “Sınıf edebiyatı yapmak” bir tercihti, “müşkül bir iş”ti. Zaman zaman “Meri kekliğim yeter çektiğim” diye serzenişte bulundu ama bizim caddelerimizde de bayramın olacağıyla ilgili umudunu hiç yitirmedi. Uğruna çekilen dert, mihnet boşuna değildi. Şiddetin sabahı yakındı. Sözün çubuğunu hep oraya doğru büktüğü “kolektif hayatı” düşünerek “Dayan dizlerim dayan! Dayan ha yıkılma!” dedi.

Şiirlerini ezbere bildiğimiz şairlerdendi. Hocası Saffet Korkut için yazmış olduğu şiirin son dizelerini biz de “yiğitken, güzelken, gencecikken” ölen arkadaşlarımızın ardından söyledik. “Ölüm adın kalleş olsun” dizesiyle bitirdik veda konuşmalarımızı.

Ömrünün son yıllarında şiiri bütün fazlalıklarından arınmış, dizeler tek bir sözcükte birikmiş, belki de daha doğru ifadeyle tek bir sözcüğe çoğalmıştı. “Cevahir Yürekliler”i kopartıp alan ölüm, en yakınımızdakilere kadar sokulmuştu. Ülkemiz fakirdi. Acı bir rüzgârdı esen, kasıp kavuruyordu yoksulları. Kerim Yaman ve Şahin Aydın... İşçiler ve öğrenciler bir bir düşüyordu toprağa, yan yana... Bir bir düşüyorduk... (7)

Şimdi daha da açıklıkla hatırlıyoruz:

Ona öykünerek; “Çiğdem adlı / bir çiçeğe / fakülteli / gökçe kıza” diye başlayan, adını “Ağıt” koyduğumuz az sözcüklü dizelerden oluşan şiirler yazmıştık. (8) Mahpusta yılan çıyan içinde gürül gürül yatarken yazmıştık. Enver Gökçe henüz sağken yazmıştık. Sonra bir gün, haftalar sonra öğrendik vefat ettiğini. Yalnız ölmüştü. Uzakta, bir yaşlılar yurdunda.

Onun son dönem şiirlerinden olan, “Ben / Böyle / Taşların / Çukurların / İçinde / Kalmışsam / Yalnızsam / Hor / Görülmüşsem / Arkasızsam” diye başlayan “And Olsun Şart Olsun” adlı şiiri, “Ve / Böyleyse / Bahtı / Siyahım / Yemin / Kasem / Olsun / Ve / And / Olsun / Şart / Olsun / Yerde / Kalmaz / Âhım” diye biter.

Resim Ekleme

Öyle midir? Enver Gökçe’nin âhı yerde kalmamış mıdır?

Kendini işçi sınıfına adamış bu alçakgönüllü şair devrimci hareketin kitlesel bir ivme kazandığı bir dönemde, huzur evinde bakıma muhtaç bir duruma nasıl düşmüştür?

Bahtı neden siyahtır? “Arkasız kalması”nın ardındaki hakikat nedir?

Sorulması gereken sorulardır bunlar... (9)

“Bir derdim var bin dermana değişmem” diyen halk ozanları geleneğindendi Enver Gökçe. (10) Şiirimizin gölgede kalmış, bırakılmış “berceste mısra”larındandı, (11) “güz ekini”ydi. (12)

Henüz yirmili yaşlarının başlarındayken “Sana bin teşekkür / Büyük ızdırap / Bana sevmeyi / Bana hakikati / Bana sevmeyi öğrettin” diye yazmıştı. (13)

Selâm olsun!

DİPNOTLAR

(1) Enver Gökçe, Panzerler Üstümüze Kalkar, Doğrultu Yayınevi, 1977.

(2) Enver Gökçe, “Saçlarına / Kızıl güller takayım / Salın da gel, / Bir o yana / Bir bu yana”, “Ne Fayda” şiiri.

(3) Enver Gökçe, “Fakültenin Önü” şiiri.

(4) Enver Gökçe, “Dost” şiiri, Dost Dost İlle Kavga, Yücel Yayınları, 1973.

(5) “Yarım Kalan Şiirler”den aktaracağım şu iki bölük, bu konuyla bağlantılı olarak mı yazılmıştır, bunu belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz: “Yanarım, / Alınmıştır ağzım dilim elimden / Yanarım / Alınmıştır ağzım dilim elimden /Konuşamam yanarım. (.....) Onlara nispet / kollarımı boyunlarınıza dolayıp, / Size satılmış provokatörlerin geçmişini / anlatacağım. / Ve sizden uykusuz geceler boyunca içtiğim / sigara paketlerinin acısını alacağım.” Mehmet Özer, Şiirimizin Işıklı Irmağı: Enver Gökçe, Evrensel Basım, Şubat 2006.

(6) Enver Gökçe, “Kirtim Kirt” şiiri. Yusuf ile Balaban Destanı, Enver Gökçe’nin 1950’li yıllardaki mahpusluk döneminde yazdığı, büyük zorluklarla dışarı çıkartılan, otuz şiirden oluşmuş bir destandır. O dönem TKP’ye yönelik baskılar nedeniyle tamamı korunamayan destandan günümüze sadece dört şiir kalmıştır. “Kirtim Kirt” o şiirlerden biridir.

(7) Enver Gökçe, “Dayan Ha Yıkılma” şiiri.

(8) Levent Turhan Gümüş, “Ağıt”, ‘81 Mayıs, Metris Askerî Cezaevi.

(9) Bu sorulara verilecek geç kalmış yanıtlar vefa borcudur aynı zamanda; kendi hakikatimize, neyi niçin yap(a)madığımıza ilişkin bir başlangıçtır. Faşizme karşı verilen mücadelenin öncelikleri ötelere bakmamıza izin vermemişti belki. Bu yazı biraz da bu yüzden yazıldı; yalnız bıraktıklarımızı hatırlatmak ve üstü örtülmüş sorulara birlikte bir yanıt üretebilmek için.

(10) Şah Hatâyî.

(11) Berceste Mısra: Mısrâ-ı Berceste. Dîvân edebiyatında, söyleyiş güzelliği olan, derin bir anlam taşıyan, kolayca hatırlanan ve ezberlenen, yapısı sağlam dize ya da beyit.

(12) Muzaffer İlhan Erdost: “Enver Gökçe'nin şiiri, güz ekini gibidir. Kırsal alandan gelenler bilirler, sonyazda yani güzün ekilen buğday, ilkyazla birlikte, eriyen karın altından filizlenir. Soğuğa, kırağıya dayanıklıdır. Nice boralar, fırtınalar ya da Anadolu'nun kavurucu sıcağı ortasında, eğilip bükülmez boy verir. Böyle dayanıklıdır, Enver Gökçe'nin şiiri.” Yaba-Öykü / Enver Gökçe Sayısı (Temmuz 1982), Muzaffer İlhan Erdost.

(13) Enver Gökçe, “39 Harbi” şiiri.

https://ilerihaber.org/yazar/guz-ekini-bir-berceste-misra-enver-gokce-119646.html



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.515
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 22.11.2020- 08:00


Bir yürüyüş eylediler: Enver Gökçe, 28-29 Nisan olayları ve Turan Emeksiz
Özgür Derya

Fakültenin önü bir sıra kavaktı
Biz bir garip yiğit kişiydik
Bütün hürriyetler bizden uzaktı

Resim Ekleme
Enver Gökçe’nin hem hayatının hem şiirinin özetidir bu dizeler. Bir avuç yiğit insan ve bir sürgit halini almış, hayatının son yıllarına kadar peşini bırakmayan tevkifatlar, tutuklamalar, sürgünler, hapisler. Bütün bu sürgit içerisinde, dönemsel işlerden kazandıkları üç otuz parayla yoksulluk içinde hayatını sürdürebilme gailesi. Böyle zor bir hayatın içinden ama sımsıcak, güzel bir kuşak geldi geçti. A. Kadir, Cahit Irgat, Niyazi Akıncıoğlu, Enver Gökçe… O zamanlar geçer akçe olan "Garip" şiirine belki form olarak yakın ancak içerik olarak, dil olarak halk kültürünü ve halk şiirini önceleyen, emeği, emek mücadelesini, özgürlükleri merkezine alan bir şiir geliştirdiler. Nâzım Hikmet nasıl Anadolu insanını hapishanede tanıdıysa, 1940 kuşağı şairleri de Anadolu insanını sürgünler vasıtası ile tanıdılar. Bu insanların hayatını büyük bir ıstırap, yokluklar sarmalına sürükleyen, bir nevi sosyal- ekonomik tecrit olan bu sürgün deneyimleri, aynı zamanda sımsıcak bir Anadolu kültürünün, Anadolu insanının, coğrafyasının, özlemlerinin, garibanlığının, hayatta kalma mücadelesinin şiire taşınmasına vesile oldu. Anadolu'nun ağaçları, derme çatma evleri, yolları, biraz da bu '40 kuşağının sürgün deneyimleri sayesinde şiirde vücut buldu. Tabii ki bu kadar değildi. 1940 kuşağı şairleri barış, özgürlük meselelerinden yoksulluk, emek mücadelesine birçok konuyu şiirlerine taşıdılar. Bundan sonrasını edebiyatçı dostlara bırakayım.

Enver Gökçe’nin bestelenmiş şiirlerine baktığımız zaman, Selda, Timur Selçuk, Hasret Gültekin, Ahmet Kaya, Grup Merhaba, Ezginin Günlüğü, Nilüfer Akbal, Grup Yorum geniş bir müzisyen/topluluklar skalası görürüz. Bunların çoğunu insanlar dinlemiş, bir yerlerde dokunup geçmiş olabilir ama herhalde en popüler olan Enver Gökçe şarkıları Ahmet Kaya’nın “Katlime Ferman” ve “Gayrı Gider Oldum” şarkılarıdır. Katlime Ferman şarkısı, Enver Gökçe’nin “Turan Emeksiz” adlı şiirinin bestesidir. Turan Emeksiz’in öldüğü, yüzlerce üniversite talebesinin yaralandığı 28-29 Nisan olaylarını konu alır. 28-29 Nisan olayları, ucu 1960 darbesine kadar giden en az Gezi isyanı kadar etkili, merkezinde üniversite öğrencilerinin olduğu, önemli ve tarihin seyrini değiştiren bir kalkışmadır ama nedense pek gündeme getirildiğini, derinlemesine tartışıldığını görmedim. 1960 darbesi deyince, ortalama insanı bırakın, biraz tarihe meraklı, okuyan insanların bile aklında kalan, harp okulu öğrencilerinin Ankara Kızılay’da yürüyüşler yaptığı ve arkasından darbe geldiğidir. Menderes hükümetinin düşmesi, ardından Yassıada yargılamaları hep merkezinde askerlerin olduğu bir süreç gibi algılanır. Darbe ve sonrası için bu doğrudur ama, darbeye kadar gelen süreci anlamak için Adnan Menderes’in 15 Nisan 1960’ta İzmir’de yaptığı konuşmaya bir bakalım:

"Üniversite hocaları 1946’da neredeydiler, o zaman çocuk muydular? Onlar o zaman hürriyet ve demokrasi hakkında talebelerini ve halkı aydınlatıcı malumat verdiklerini ispat etsinler ben şimdi hürriyet diye bağıran hocaların önünde özür dileyeyim. Onlar üniversiteyi setlerle çevrilmiş bir yer zannediyorlar. Hayır, kanun hilafına, memleket zararına hareketleri görülürse, üniversiteye girmek değil kürsülerine kadar gidilir. Bunlar cüppelerini bir zırh gibi sırtlarına geçirirler, devletin işlerine karışırlar.

Öğrencilere gelince, bunların arasında bir kısım daha vardır ki, bunlar sadece talebe, sınıflarında döne döne başları dönmüş, 35 yaşına gelmişler, hala analarına bir lokma ekmek dahi temin edemezler." (Alpay Kabacalı- Türkiye’de Gençlik Hareketleri Sf. 120)

Söylem tanıdık geldi değil mi, aradan geçen altmış yılda popülist sağ siyasetin akademiye, aydına bakışının bir nebze ilerlememesi ne acı. Menderes, bu lafları meclis tahkikat komisyonu kurulmasını radyoda eleştirdiği için görevden alınan Prof. Hüseyin Nail Kubalı için sarfediyor.

Resim Ekleme

Bir yürüyüş eylediler sabahtan / Ilgıt ılgıt kan gider loy loy!

28 Nisan 1960 sabahında, İstanbul Üniversitesi hukuk fakültesi öğrencileri “Kastro Nuri” lakaplı bir öğrencinin yaptığı ateşli konuşmanın ertesinde, baskıları ve yeni çıkan tahkikat komisyonu kararlarını protesto etmek için üniversitenin bahçesine akın ederler. Kastro Nuri şöyle seslenmişti arkadaşlarına:

"Arkadaşlarım, kardeşlerim, artık burada oturup hukuk eğitimi yapmamızın bir anlamı kalmamıştır. Tahkikat komisyonunun yeni aldığı kararlar hukukçuların şeref ve haysiyetlerine indirilen ağır bir darbedir. Hepimizi dışarıda bir mücadele bekliyor. Bu hürriyet mücadelesidir."

Yaklaşık 2000 öğrenci konuşmanın ardından “Dağ Başını Duman Almış” marşını söyleyerek bahçeye akın eder. Bahçede toplanmış öğrencilere bir polis jipi yanaşır ve içinden inen emniyet müdürü öğrencilere ağır hakaretler ederek bir öğrenciyi zorla araca almaya kalkışır. Diğer arkadaşları öğrenciyi emniyet müdürünün elinden kurtarırlar. Bu arada emniyet müdürü linç tehlikesine uğrayınca tabancasını çekip öğrencilerin ayaklarına doğru ateş etmeye başlar. Üç kişi kanlar içinde yere yığılır. Bahçedeki öğrenci kalabalığı büyürken polis takviye ekipleri de gelmeye başlar. Gerginlik artmaktadır. Bu arada rektör Sıddık Sami Onar ve Prof. Sulhi Dönmezer bahçeye gelir. Emniyet müdürüne “Ne oluyor?” diye sormaya kalmadan polislerden biri Prof. Sulhi Dönmezer’i yere yatırıp yumruklar, Sıddık Sami Onar, ne yapıyorsunuz demesine kalmadan başka bir polis tarafından yere yatırılıp sürüklenir. Gömleği kan içinde kalmıştır. Bu arada emniyet müdürü en ağır küfürleri öğrencilere ve hocalara savurmaktadır. İşler çığırından çıkmıştır artık. Polis hocaları araca atıp emniyete götürürken, diğer yandan iyice galeyana gelen öğrenci kalabalığını göz yaşartıcı bomba ve mermilerle dağıtmaya çalışmaktadır ama nafile, kalabalık gittikçe artar.

Dayan dizlerim dayan ağla gözlerim ağla / Namlu puşt olmuş at ayağı puşt

Gaz bombaları ve mermilere rağmen artan öğrenci kalabalığı üniversitenin Sultanahmet meydanına bakan bahçesinde toplanır. Burada hep bir ağızdan Atatürk’ün gençliğe hitabesini ve Bursa nutkunu okurlar, polise taş ve sopalarla karşılık verirler. Yaralı öğrenciler fizyoloji enstitüsüne taşınıp orada tedavi edilmektedir. Fizyoloji enstitüsünü ziyaret eden Prof. Tarık Zafer Tunaya yaralı öğrencileri görünce göz yaşlarını tutamaz. Bu arada öğrenciler gruplar halinde arka sokaklardan Beyazıt meydanına doğru gruplar halinde akmaya başlarlar. Hürriyet, katil polis, Menderes istifa sloganları atmaktadırlar. Başka üniversitelerden gruplar da aralarına katılmaya başlar. Aksaray’dan Atatürk köprüsüne doğru ilerlemektedirler. Amaç Atatürk köprüsünden geçerek Taksim’e çıkmaktır. Köprüde polis barikatlarını görünce yol değiştirip Eminönü’ne ilerlerler. Bu arada Beyazıt Meydanı da kaynıyordur. Civardaki binalarda halk gözyaşları içindedir. Bu arada atlı polisler Beyazıt’taki kalabalığın arasına dalıp ellerindeki kamçılarını rastgele öğrencilere sallamaktadır. İşte “At ayağı puşt” dizesinde Enver Gökçe bu atlı polislere gönderme yapar. Öğrencilerin taş yağmuruna tutulan atlar, şaha kalkıp taksilerin, minibüslerin üzerine çıkıyor, devriliyordur. Attan düşen polisler bu sefer silahlarına sarılıp rastgele öğrencilere ateş ederler. Muharebe meydanı gibidir ortalık. Öğrenciler bu atlı polis saldırısını püskürtürler. Bu arada pantolonundan kanlar akan Cengiz Irmak adlı öğrenciyi arkadaşları eczaneye götürür. Eczaneden Hüseyin Irmak adında başka bir yaralı genç çıkmaktadır. Hüseyin’i taksiye bindirirler. Taksinin arka koltuğunda başka bir genç yatıyordur. Ağzından akan kanı çenesinde donmuş olan bu Malatyalı eczacılık öğrencisi gencin adı Turan Emeksiz’dir. Araba Gureba hastanesinin bahçesine vardığında Hüseyin kesik kesik soluk alır, “yaşamak istiyorum” diye inler. Turan Emeksiz ise vefat etmiştir. Ölü yüzünde hafif bir gülümseme vardır.

Hay bu nasıl devran! / 28 nisandı yavri hey! / Ham meyveyi kopardılar dalından

28 Nisan akşamı İstanbul’daki emniyet müdürlüğünün odaları birer öğrenci yurdu halindeyken, Haseki ve Gureba hastaneleri de cephe hastanesini andırıyordu. Onlarca kan içinde, ağır yaralı öğrenci vardı. Turan Emeksiz Gureba hastanesinin morguna kaldırılmıştı. Polis, bu 20 yaşındaki ölü bedeni bile rahat bırakmadı. Kapıya sessizce yanaşan bir cenaze aracı ölüyü almaya gelmişti. İçinden çıkan sivil polisler klinik şefine isteklerini bildirdiler. Klinik şefi Prof. Müfide Küley ölüyü vermedi. Polisler savcılığın emri var diyerek direndiler, ölünün bir an önce ortadan kalkması gerek dediler. Polisin isteğine hekimler ve hemşireler de direndiler ve polis homurdanarak çıktı gitti. Gureba hastanesinin morgundaki genç beden Ankara’daki yüksek bürokrasinin uykularını kaçırıyordu. Belli ki, cenazesinde çıkacak olaylardan, halkın galeyana gelmesinden korkuyorlardı (Bunlar da tanıdık değil mi?) Ertesi gün sabahtan itibaren İstanbul savcılığından Gureba hastanesine telefonlar bağlandı. İhtar, baskı, korkutma yolları denendi ama doktorlar direndiler. Turan Emeksiz’in bembeyaz bedenini kara ellere teslim etmediler.

29 Nisan’da olaylar Ankara’ya sıçradı. Mülkiye öğrencileri de sokaklara, meydanlara akın ettiler. Ölüm haberi Ankara’ya ulaşmıştı. Üniversite talebeleri, hürriyet diyerek ölerek arkadaşlarının şahsında saygı duruşunda bulundular ve hürriyet için ölmekten çekinmeyecekleri bağırdılar. Başta Kızılay olmak üzere Ankara sokakları da mermilerin vızıldadığı, gaz fişeklerinin ortalığı dumana boğduğu bir savaş alanına dönüşmüştü. Bu arada Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmiş, asker de sokağa inmişti. Ama sıkıyönetim, gün gün yürürlüğe konan yasaklar olayları dindiremiyordu. İstanbul’da Beyazıt, Ankara’da Kızılay meydanı her gün öğrencilerle dolup taşıyordu. Çok geçmeden 27 Mayıs darbesi oldu ve ordu yönetime el koydu.

Bu arada Enver Gökçe’nin de Turan Emeksiz’in ölümünün ardından İstanbul’da yapılan gösterilere katıldığını, bir süre sonra sıkıyönetim komutanlığı tarafından tutuklandığını ve sürgüne gönderildiğini küçük bir not olarak ekleyeyim.

Enver Gökçe, İleri Haber’de Levent Turhan Gümüş’ün de “'Güz ekini' bir berceste mısra: Enver Gökçe” yazısında belirttiği üzere hayatının son yıllarını bir huzurevinde yalnızlıklar içerisinde geçirmiştir. Kimsesizlik, yazının başında da belirttiğim üzere şairin hayatının bütününde en yoğun yaşadığı gerçeklik olmuş, hapiste iken yazdığı şiirleri, eşi, dostu, yakını olmadığı için arkadaşları vasıtası ile dışarı çıkartabilmiş, ancak bunların yarıdan fazlası kaybolmuş, muhafaza edilememiştir. Ama yine de yalnızlığını, kimsesizliğini alamet-i farikası yapmamış, buraya sığınmamış, ekseriya öznesinin “biz” olduğu gür sesli, meydan okuyan, mücadeleye çağıran şiirler yazmıştır.  

https://ilerihaber.org/yazar/bir-yuruyus-eylediler-enver-gokce-28-29-nisan-olaylari-ve-turan-emeksiz-119756.html



Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 2 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   [2] 



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Sözüm sanadır dalkavuk!-ENVER AYSEVER dayanışma 1 2908 28.10.2014- 09:09
Konu Klasör Enver Aysever'den Kemal Okuyan'a aykırı sorular solcu 2 3423 02.06.2015- 11:15
Konu Klasör Enver Aysever: Aydınlanma için yola koyulacağız solcu 2 2891 19.02.2016- 11:46
Konu Klasör Sırrı Süreyya Önder ile Enver Aysever birbirine girdi ilkay 7 4644 29.03.2014- 21:48
Etiketler   Enver,   Gökçe
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS