SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  kilitli
 Toplam 2 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   [2] 
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.996
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

50 kere teşekkür edildi.
36 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 17.08.2013- 22:54


[4. EN KARMAŞIK İŞBÖLÜMÜ, BÜYÜK SANAYİ]

Ticaretin ve manüfaktürün bir tek ülkede, İngiltere'de toplaşması durumu, 17. yüzyılda, kesintiye uğramadan gelişen biçimiyle bu ülke için yavaş yavaş göreli bir dünya pazarı yarattı ve bu nedenle, daha önceki üretici güçlerin artık karşılayamayacakları bir İngiliz manüfaktür ürünleri talebine yolaçtı. Üretici güçlerin sınırlarını aşan bu talep, büyük sanayii "doğa güçlerinin sınai amaçlarla kullanılması, makineleşme ve en karmaşık işbölümünü" yaratarak, ortaçağdan bu yana mülkiyetin üçüncü [51] dönemine yolaçan dürtücü güç oldu. Ülke içinde rekabet özgürlüğü, teorik mekaniğin yetkinleşmesi vb. gibi bu yeni evrenin öteki koşulları, İngiltere'de daha önceden de vardı. (Newton tarafından tamamlanan mekanik, zaten İngiltere ve Fransa'da 18. yüzyılda herkesin en iyi tanıdığı bilimdi). (Bizzat ulusun kendi içerisindeki serbest rekabete gelince, bunu elde etmek için bir devrim her yanda zorunlu oldu... 1640'ta ve 1688'de İngiltere'de, 1789'da Fransa'da.) Rekabet, kısa zaman sonra, tarihsel rolünü korumak isteyen her ülkeyi, yeni gümrük önlemleri (çünkü eskileri büyük sanayie karşı hiç bir yardım sağlayacak nitelikte değillerdi) ile kendi manüfaktürlerini korumaya zorladı ve az sonra himayeci tarifelerle birlikte büyük sanayiye eşlik etmek zorunda kaldılar. Bu himaye önlemlerine karşın, büyük sanayi, rekabeti evrensel kıldı (büyük sanayi pratik ticaret özgürlüğünü temsil eder, himayeci gümrükler, onda, ancak geçici bir önlem, ticaret özgürlüğü içersinde bir savunma silahıdır), büyük sanayi, ulaşım araçlarını (sayfa 86) ve modern dünya pazarını kurdu,[68] ticareti sanayiin egemenliği altına soktu, her sermayeyi, sanayi sermayesi haline getirdi ve bununla da dolaşımı yarattı (para sisteminin yetkinleşmesi) ve sermayelerin hızla merkezileşmesine neden oldu. Evrensel rekabet yoluyla, bütün bireyleri, enerjilerini azami bir gerilim derecesinde tutmaya zorladı. İdeolojiyi, dini, ahlakı, vb., vb. mümkün olduğu kadar yoketti ve bunu başaramadığı zaman da onları apaçık yalanlar haline getirdi. Her uygar ulusu ve, gereksinmelerinin karşılanması için, bu ulusun herbir bireyini bütün dünyaya bağımlı kıldığı ölçüde ve çeşitli ulusların, o zamana kadar doğal olan bağdaşmaz niteliğini yıktığı ölçüde dünya tarihini gerçekten yaratan odur. Doğa bilimini sermayeye bağımlı kıldı ve işbölümünün üzerinden onu doğal birşeymiş gibi gösteren son perdeyi de ortadan kaldırdı. Ve genel bir tarzda, iş içinde olabildiği ölçüde her doğal öğeyi yoketti ve bütün doğal olan ilişkileri, onları para ilişkisi haline getirmek üzere bozup dağıtmayı başardı. Doğal olarak oluşmuş kentlerin yerine, mantarlar gibi biten modern sanayi kentlerini yarattı. Girdiği her yerde zanaatçılığı ve genellikle sanayiin daha önceki bütün evrelerini yıktı. Kentin kır üzerindeki zaferini tamamladı. [Onun ilk koşulu[15**]] otomatik sistemdir. [Onun gelişmesi[15**]] öyle bir üretici güçler kitlesi yarattı ki, loncalar nasıl manüfaktür için bir engel olduysa, küçük kır işletmesi nasıl gelişme yolundaki zanaatçılık için bir başka engel olduysa, özel mülkiyet de bu üretici güçler için öyle bir köstek haline geldiler. [52] Bu üretici güçler, özel mülkiyette, ancak tek yanlı bir gelişme tanırlar, çoğunlukla yıkıcı güçler haline gelirler, ve bunlardan pek çoğu özel mülkiyet rejiminde en ufak bir kullanma alanı bulamazlar. Genel olarak, büyük sanayi, her yerde toplum sınıfları arasında aynı ilişkileri yarattı ve bu nedenle, başka başka ulusların özel niteliklerini yoketti. Ve ensonu, her ulusun burjuvazisi hâlâ özel ulusal çıkarlarını korumaktaysa da, büyük sanayi, bütün uluslarda çıkarları aynı olan bir sınıf, kendisi için ulusallığın çoktan yokolduğu bir sınıf, eski dünyadan gerçekten kurtulmuş ve aynı zamanda ona karşı çıkan bir sınıf yarattı. Büyük sanayi, yalnızca kapitalist olan ilişkileri değil, işin kendisini de işçi için dayanılmaz hale getirdi.

Besbelli ki, büyük sanayi,[69] bir ülkenin her yerinde aynı yetkinlik düzeyine varmaz. Ama bu durum, büyük sanayiin yarattığı proleterler, sınıf hareketinin başında yer aldıklarına göre, ve bütün yığını kendileriyle birlikte sürüklediklerine göre, ve büyük sanayi dışında kalan işçiler, büyük sanayiin kendi işçilerinden daha da beter durumda olduklarına göre, proletaryanın sınıf hareketini durdurmaz. Aynı biçimde, büyük sanayiin geliştiği ülkeler, sanayiden çok ya da az yoksun ülkeler üzerinde bu yoksun ülkelerin dünya ticareti yoluyla evrensel rekabet savaşımına sürüklenmesi ölçüsünde etki yaparlar.

Bu çeşitli biçimler işin örgütlenmesi biçimlen oldukları kadar aynı zamanda mülkiyetin de biçimleridirler. Her dönemde, gereksinmelerin zorunlu kıldığı ölçüde, mevcut üretici güçlerin bir birliği meydana gelir.

[5. TOPLUMSAL BİR DEVRİMİN TEMELİ OLARAK ÜRETİCİ GÜÇLER İLE KARŞILIKLI İLİŞKİ TARZI ARASINDAKİ ÇELİŞKİ]

Daha önce gördüğümüz gibi, tarihte, zamanımıza gelinceye kadar birçok kez, temel durumu tehlikeye düşürmemekle birlikte, meydana gelmiş olan üretici güçler ile karşılıklı ilişki tarzı arasındaki bu çelişki, aynı zamanda, bütün alanları kapsayan çatışmalar, çeşitli sınıfların çarpışmaları, bilinç çelişkileri, ideolojik savaşım, vb. gibi, siyasal savaşım vb. gibi, çeşitli ikincil biçimler olarak, her keresinde zorunlu olarak bir devrim halinde patlak vermiştir. Sınırlı bir görüş açısından bakıldığında, bu ikincil biçimlerden biri, soyutlanarak ötekilerden ayrılabilir ve bu devrimlerin temeli sayılabilir, bu o kadar kolay bir şeydir ki, devrimleri yapan bireyler, kültür düzeylerine göre ve tarihsel gelişimin evresine göre kendi eylemleri hakkında kendileri de yanılsamalara kapılırlar. (sayfa 88)

Demek ki, bizim anlayışımıza göre, tarihin bütün çatışmalarının kökeni üretici güçler ile karşılıklı ilişki tarzı [53] arasındaki çelişkidedir. Ayrıca, bu çelişkinin, bir ülkede, çatışmalara neden olması için o ülkede aşırı ölçüde artmış olması da zorunlu değildir. Sanayileri daha çok gelişmiş ülkelerle rekabet, ticaretin gelişmesinin neden olduğu rekabet, hatta sanayileri daha az gelişmiş ülkelerde bile böyle bir çelişkinin doğmasına yeter (örneğin, İngiliz sanayii ile rekabetin ortaya çıkmaya zorladığı Almanya'daki gizil proletarya).

[6. BİREYLERİN REKABETİ VE SINIFLARIN OLUŞMASI. BİREYLER İLE GEÇİM KOŞULLARI ARASINDAKİ ÇELİŞKİNİN GELİŞMESİ. BURJUVA TOPLUM KOŞULLARI İÇİNDE BİREYLERİN ALDATICI ORTAK TOPLULUĞU VE KOMÜNİZMDE BİREYLERİN GERÇEK BİRLİĞİ. TOPLUMUN YAŞAM KOŞULLARININ BİRLEŞMİŞ BİREYLERİN GÜCÜNE BAĞLI KILINMASI]

Rekabet, bireyleri birbirinden ayırır, yalnızca burjuvaları değil, hatta onlardan daha çok proleterleri de, her ne kadar bunları biraraya topluyorsa da. Bunun içindir ki, bu bireyler birleşebilinceye kadar &#8212;eğer onların birliğinin salt yerel birlik olması istenmiyorsa&#8212; bu birliğin, ilkönce büyük sanayi tarafından gerekli araçların, yani büyük sanayi kentlerinin, hızlı ve ucuz iletişim olanaklarının yaratılmasını gerektirdiği bir yana bırakılırsa, daima uzun bir dönem geçer ve gene bunun içindir ki, birbirinden yalıtılmış durumda bulunan ve her gün bu yalıtık durumunu yeniden yaratan koşullar içinde yaşayan bu bireylerin karşısındaki herhangi örgütlü bir gücü yenmek, ancak uzun savaşımlardan sonra olanaklı olabilir. Bunun tersini istemek, rekabetin, bu belirli tarihsel çağda mevcut olmamasını istemek ya da tek başlarına bireyler olarak üzerinde hiçbir denetime sahip bulunmadıkları koşulları bireylerin kendi kafalarından uydurduklarını (sayfa 89) iddia etmek olurdu.

Konut yapımı. Vahşilerde, kuşkusuz her ailenin kendi mağarası ya da kendi kulübesi vardır, aynı biçimde, her ailenin özel bir çadırı olması göçebelerde de normal bir şeydir. Özel mülkiyetin bunu izleyen gelişmesi, bu yalıtık ev ekonomisini daha da vazgeçilmez hale getirmekten başka bir şey yapmaz. Tarımcı halklarda toprağın ortak olarak işlenmesi ne kadar olanaksız ise, ortaklıkçı ev ekonomisi de o kadar olanaksızdır. Kentlerin inşa edilmesi büyük bir ilerleme olmuştur. Bununla birlikte, daha önceki bütün dönemlerde, zaten yalnızca şu nedenden, yani maddi koşulların bulunmayışı yüzünden özel mülkiyetin kaldırılmasına bağlı olan yalıtık ekonominin kaldırılması işi de olanaksızdı. Ortaklıkçı bir ev ekonomisi kurulmasının önkoşulu, makine kullanımının gelişmesi, doğal güçlerin ve başka sayısız üretici güçlerin kullanılmasının gelişmesi &#8212; sözgelimi su yolları, [54] gazla aydınlatma, buharlı ısıtma vb., kent ile kır [arasındaki karşıtlığın] ortadan kaldırılmasıdır. Bu koşullar olmadan ortak ekonominin kendisi de yeni bir üretici güç meydana getirmezdi, bütün maddi temelinden yoksun olurdu, ancak yalnızca teorik bir temele dayanırdı, yani başka bir deyişle basit, delice bir heves olurdu ve ancak bir keşişler ekonomisine varırdı. &#8212; Neyin mümkün olduğu da kent halinde kümelenmelerde ve belirli özel amaçlarla (hapishane, kışla vb.) genel binalar yapımıyla tanıtlanmıştır. Kendiliğinden anlaşılıyor ki, yalıtık ekonominin yokedilmesi, ailenin ortadan kaldırılmasından ayrılamaz.

(Aziz Max'ta sık sık raslanan: "herkes devletin sayesinde ne ise odur" tümcesi aslında, burjuva, burjuva cinsinin ancak bir nüshasıdır demeye gelir, bu tümce, burjuvalar sınıfının kendisini oluşturan bireylerden önce var olmuş olacağını önceden varsayar .)[70]

Ortaçağda, burjuvalar, her kentte, kendi canlarını korumak için kırın soylularına karşı birleşmek zorundaydılar, ticaretin genişlemesi, ulaşım olanaklarının kurulması, her kentin aynı engele karşı savaşarak aynı çıkarları başarıya ulaştırmış olan öteki kentleri tanımalarına neden oldu.[71] Burjuva sınıfı çeşitli kentlerdeki birçok yerel burjuvazilerden başlayarak ancak çok yavaş bir biçimde meydana gelmiştir. Mevcut ilişkilerle karşıtlık ve gene bu karşıtlığın koşullandırmakta olduğu iş tarzı, aynı zamanda, ayrı ayrı her burjuvanın yaşam koşullarını değiştirdi, bunları bütün burjuvalar için ortak ve tek başına her bireyden bağımsız olan yaşam koşulları haline getirdiler.[72] Burjuvalar, feodal birlikten kopup ayrıldıkları ölçüde bu koşulları yarattılar ve burjuvalar, mevcut feodalite ile olan karşıtlıklarının belirlediği ölçüde de, bu koşullar, burjuvaları yarattı. Çeşitli kentler arasındaki birleşmeyle bu ortak koşullar sınıf koşullarına dönüştü. Aynı koşullar, aynı karşıtlık, aynı çıkarlar da grosso modo [kaba bir biçimde. -ç.] her yerde aynı adetleri doğurmak zorundaydı. Burjuvazinin kendisi, kendine özgü koşulların gelişmesiyle birlikte, ancak yavaş yavaş gelişir, kendisi de kendi içinde işbölümüne göre çeşitli kesimlere ayrılır ve (bu arada, bir yandan burjuvaziden önce var olan, mülk sahibi olmayan sınıfların çoğunluğunu ve o zamana kadar mülk sahibi olan sınıfların bir kısmını, yeni bir sınıfa, proletaryaya dönüştürür) daha önce mevcut olan mülk sahibi bütün sınıfları, mevcut bütün mülkiyetin ticaret ve sanayi sermayesine dönüşmesi ölçüsünde, bağrında toplayacak duruma gelmeye başlar.[73] Tek tek bireyler, ancak başka bir sınıfa karşı ortak bir savaşım [55] yürütmek zorunda oldukça bir sınıf meydana getirirler; bunun dışında rekabet içinde birbirlerine düşmandırlar. Bundan başka, sınıfın kendisi de, bireylere karşı bağımsız hale gelir. Öyle ki bireyler kendi yaşam koşullarını önceden hazırlanmış olarak bulurlar, yaşamdaki durumlarını ve bunun yanında kendi kişisel gelişimlerini, tüm çizdiği yolu kendi sınıflarından alırlar; kendi sınıflarına bağımlıdırlar. (sayfa 91) Bu görüngü, tek tek bireylerin işbölümüne bağımlılığı ile aynıdır ve bu görüngü, ancak özel mülkiyet ve bizzat çalışma ortadan kaldırıldığı takdirde ortadan kaldırılabilir. Bireylerin kendi sınıflarına karşı bu bağımlılığının, aynı zamanda, nasıl her çeşit tasarımlara vb. bağımlılık haline geldiğini kerelerce belirtmiştik.

Eğer, felsefi açıdan, bireylerin gelişmesi,[74] tarihsel olarak birbiri ardından gelen toplum katlarının ve sınıfların ortak koşulları içinde ve bu olgunun bireylere dayatılan genel tasarımları içinde dikkate alınırsa, gerçekten, Cinsin ya da İnsanın bu bireyler içinde geliştikleri ya da bu bireylerin İnsanı geliştirmiş oldukları sanılabilir; tarihe büyük hakaretlerde bulunan hayali görüş. O zaman, bu çeşitli katmanlar ve çeşitli sınıflar, genel ifadenin özel belirtileri olarak, Cinsin alt-bölünmeleri olarak, İnsanın gelişim evreleri olarak anlaşılabilir.

Bireylerin, belirli sınıflara bu bağımlılığı, özel bir sınıf çıkarını artık egemen sınıfa karşı üstün kabul ettirmek zorunda olmayan bir sınıf oluşmadıkça ortadan kaldırılamaz.

Kişisel güçlerin (ilişkilerin) işbölümü yoluyla nesnel güçler haline dönüşmesi, bu engel, tasarımların kafadan çıkarılıp atılmasıyla ortadan kaldırılamaz, ama yalnızca bireyler bu nesnel güçleri yeniden egemenlikleri altına alırlarsa ve işbölümünü ortadan kaldırırlarsa o da ortadan kalkar.[75] Bu, ortaklaşalık (Gemeinschaft) olmadan mümkün değildir.[76] Ancak [başkaları ile] ortaklaşalık halindedir ki, her birey [56] kendi yetilerini her doğrultuda geliştirmek çarelerine sahip olur; kişisel özgürlük, yalnız ortaklaşalık içinde olanaklıdır. Şimdiye kadar yaşanmış olan ortaklaşalıkların yerine geçenler içinde, devlette, vb., kişisel özgürlük, ancak (sayfa 92) egemen sınıfın koşulları içinde gelişmiş olan bireyler için ve yalnızca bunların bu sınıfın bireyleri olmaları ölçüsünde vardı. Bireylerin daha önceleri meydana getirmiş oldukları görünüşteki ortaklaşalık, o bireylere karşı daima bağımsız bir varlık kazanmıştı ve aynı zamanda, bir başka sınıf karşısında bir sınıfın birliğini temsil etmesinden dolayı, egemen sınıf için, ancak, tamamıyla hayali bir ortaklaşalığı değil, ama yeni bir zinciri temsil etmiştir. Gerçek ortaklaşalıkta, bireyler, ortaklıklarıyla birlikte, aynı zaman içinde, bu ortaklık sayesinde ve bu ortaklıkta kendi özgürlüklerini elde ederler.

Bireyler, her zaman kendi kendilerinden, elbette ki, ideologların anladıkları anlamda "saf" bireyden değil, kendi koşulları ve kendi belli tarihsel ilişkileri çerçevesi içinde kendilerinden hareket etmişlerdir. Ama tarihsel gelişmenin seyri sırasında ve kesin olarak toplumsal ilişkilerin kazandıkları bağımsızlık, yani işbölümünün bu kaçınılmaz meyvesi ile, her bireyin, kişisel olduğu ölçüde yaşamı ile, herhangi bir işkoluna ve bu işkolunun içkin koşullarına bağımlı olduğu ölçüde yaşamı arasında bir fark olduğu ortaya çıkar. (Bu sözlerden, sözgelimi, geliriyle yaşayan bir kimsenin ya da bir kapitalistin kişiler olmadan çıktıkları anlamını çıkarmamalıdır; ama onların kişilikleri, baştan aşağı belirli olan sınıf ilişkileriyle koşullandırılmıştır ve bu fark, ancak başka bir sınıfa karşı olmayla kendini gösterir, ve gene bu fark, onların kendilerine ancak iflas ettikleri zaman görünür.) Zümre içinde (ve hatta aşirette de) bu olgu gizli kalır; örneğin, bir soylu, daima bir soylu olarak kalır, başka ilişkileri hesaba katılmazsa soylu olmayan biri daima soylu olmayan biri olarak kalır; bu onun kişiliğinden ayrılmaz bir niteliktir. Kişisel birey ile onun karşıtı olan bir sınıfın üyesi olarak birey arasındaki fark, birey için varlık koşullarının raslansallığı, ancak, kendisi de burjuvazinin bir ürünü olan sınıfla ortaya çıkarlar. Yalnız rekabet ve bireylerin kendi aralarındaki savaşımdır ki, bu varlık koşullarının raslansallığını raslansallık olarak yaratır ve geliştirir. [57] O halde, görünüşte, bireyler, burjuvazinin egemenliği altında öncekinden daha özgürdürler, çünkü onların varlık koşulları, onlar için raslansaldır; gerçekte ise, kuşkusuz, daha az özgürdürler, çünkü nesnel bir güce daha fazla bağımlı durumdadırlar. Zümre ile olan fark, özellikle burjuvazi ile proletarya arasındaki (sayfa 93) karşıtlıkta kendini gösterir. Kent yurttaşlarının zümresi, loncalar, vb., toprak sahibi soyluların karşısında ortaya çıktıkları zaman, feodal kurumlardan ayrılmadan önce de gizli bir şekilde var olan varlık koşulları, taşınır mülkiyet ve zanaat işi, feodal toprak mülkiyetine karşı değerlendirilmiş ve başlangıçta kendisi de kendine özgü feodal bir biçim almış olan olumlu bir şey olarak göründüler. Kuşkusuz, kaçak serfler, daha önceki serflik durumlarını kendi kişilikleri için zorunlu olmayan bir şey sayıyorlardı: bunda, herhangi bir zincirden kurtulan her sınıfın yaptığı gibi hareket ediyorlardı ve, o zaman da, sınıf olarak özgür olmuyorlar, tek tek kendi başlarını kurtarıyorlardı. Üstelik, zümrelere göre örgütlenme alanının dışına çıkmıyorlardı, ancak kendileri de yeni bir kast meydana getirdiler ve yeni durumlarında da daha önceki çalışma tarzlarını korudular ve bu çalışma tarzını, daha şimdiden onun ulaşmış olduğu gelişme noktasına artık uygun gelmeyen geçmişin bağlarından kurtararak geliştirdiler.

Öte yandan, kendi yaşam koşulları, emek, ve onunla birlikte modern toplumun varolan bütün koşulları, proleterler için, ayrı bireyler olarak, denetleyemedikleri ve hiçbir toplumsal örgütlenmenin kendilerine denetleme olanağı vermediği, raslansal birşey haline gelir.[77] Her proleterin kişiliği ile çalışma [...][15**]] arasındaki çelişki ve yaşam koşullarının baskısı &#8212;gençliğinden beri kurban edildiği ve kendi sınıfı içersinde başka bir sınıfa geçecek koşullara ulaşma şansı hiçbir zaman olmadığı için&#8212; belirgin hale gelir.

[58] N.B. "Unutmayalım ki, serflerin, bulunduğu yerde varlığını sürdürmek zorunluluğu, allotement'ların [parseller, evlekler. -ç.] serfler arasında paylaştırılmasına neden olan büyük işletme olanaksızlığı, serflerin feodal beylere karşı yükümlerini, kısa zamanda, bir aynı ödemeye ve angaryalar ortalamasına indirgedi; bu, serfe, taşınır servetleri biriktirme olanağını veriyordu, onun beyin mülkünden kaçışını kolaylaştırıyordu ve ona bir kentli yurttaş olarak kente gitmeyi başarma umudu veriyordu; bu, serfler arasında da, hiyerarşiye göre, bir sıralanma sonucunu doğurdu, öyle ki, kaçanlar daha şimdiden yarı-burjuva durumda idiler. Şurası hemen göze çarpar ki, bir mesleği olan köylüler, taşınır servetleri elde etmekte en fazla şansı olanlardı.

O halde, kaçak serfler yalnızca varolan kendi varlık koşullarını geliştirmek ve zafere ulaştırmak isterken ve bundan dolayı sonuçta yalnızca serbest çalışmaya ulaşırken, proleterler eğer kendilerini birey olarak ortaya koyuyorlarsa, şimdiye kadar süregelen kendi varoluş koşullarını, daha da ötesi, şimdiye kadar her toplumun koşulu olan varoluş koşullarını, yani çalışmayı, ortadan kaldırmalıdırlar. Bu bakımdan, proleterler, toplum bireylerinin şimdiye kadar topluluğun tümünün ifadesi olarak seçmiş oldukları biçim ile doğrudan bir karşıtlık halinde, yani devlet ile karşıtlık halinde bulunmaktadırlar, ve kendi kişiliklerini gerçekleştirmeleri için bu devleti devirmeleri gerekir.

Zamanımıza kadarki bütün tarihsel gelişmeden çıkan şudur:[78] bir sınıfın bireylerinin katıldıkları ve her zaman onların bir başkasına karşı ortak çıkarlarıyla koşullandırılmış bulunan kolektif ilişkiler, bu bireyleri, yalnızca sıradan bireyler olarak, kendi sınıflarının varoluş koşulları içinde yaşadıkları ölçüde içinde toplayan bir ortaklaşalık oluşturur; demek ki, bunlar, kısaca, bireylerin bireyler olarak değil, ama bir sınıfın üyeleri olarak katıldıkları ilişkilerdir. Buna karşılık, bütün kendi varlık koşullarını ve toplumun bütün üyelerinin koşullarını [59] kendi denetimleri altına alan devrimci proleterlerin ortaklaşalığında bunun tersi meydana gelir: bireyler, bu ortaklaşalığa bireyler olarak katılırlar. Ve (kuşkusuz, bireylerin birliğinin şimdi artık gelişmiş oldukları varsayılan üretici güçler çerçevesi içinde işlemesi koşuluyla), bireylerin özgürce gelişmesinin ve (birliğin) kendi denetimi altındaki hareketlerinin koşullarını koyan bu birleşmedir, oysa şimdiye kadar bu koşullar raslantıya bırakılmıştı ve bu koşullar kesin olarak bireylerin bireyler olarak ayrılmalarından dolayı ve işbölümünün içerdiği, ama bireylerin (sayfa 95) bireyler olarak ayrılmaları yüzünden onlara yabancı bir bağ haline gelen zorunlu birliğinden dolayı, bireyler karşısında özerk bir varlığa sahip olmuşlardı. Şimdiye kadar bilinen toplum içinde birleşme hiç de (örneğin bize, Toplum Sözleşmesi'nde[39*] tanıtıldığı gibi) isteğe bağlı bir birlik değildi, tersine bireylerin, içinde, raslantısallıktan yararlandıkları koşullar temeli üzerinde kurulmuş zorunlu bir birlikti. (Örneğin, Kuzey Amerika Devleti'nin kuruluşu ile Güney Amerika cumhuriyetlerini karşılaştırınız.) İşte şimdiye kadar kişisel özgürlük denilen şey, belli koşullar içersinde raslansallıktan rahatça yararlanabilme hakkıdır. "Bu varlık koşulları, doğaldır ki, her dönemin üretici güçlerinden ve karşılıklı ilişki tarzlarından başka bir şey değildir.

Komünizm, kendinden önce gelen bütün hareketlerden, daha önceki bütün üretim ve karşılıklı ilişkilerin temelini altüst etmesi bakımından, bütün doğal öncülleri, ilk kez, bizden önceki insanların yarattıkları öncüller olarak bilinçle ele alması bakımından, bu öncülleri doğal niteliklerinden soyup onları birleşmiş bireylerin gücüne bağımlı kılması bakımından, ayrılır. Bundan ötürü, komünizmin örgütlenmesi, esas olarak, ekonomiktir, bu birliğin koşullarının maddi üretimidir; mevcut koşulları, bu birliğin koşulları haline getirir. Komünizmin yarattığı mevcut durum, bu durum bizzat bireylerin o güne kadarki karşılıklı ilişkilerinin ürününden başka bir şey olmadığından, bireylerden bağımsız olarak mevcut olan her şeyi olanak-dışı kılan gerçek temelin ta kendisidir. Komünistler, demek ki, kendilerinden önceki üretim ve karşılıklı ilişki tarafından yaratılan koşulları, pratikte, inorganik etkenler olarak ele alırlar, ama önceki kuşakların planının ya da bu kuşakların varoluş nedeninin kendilerine malzeme sağlamak olduğunu düşünmezler ve bu koşulların, o koşulları yaratanların gözünde de inorganik olduklarına inanmazlar.




Bu ileti en son melnur tarafından 17.08.2013- 22:56 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.996
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

50 kere teşekkür edildi.
36 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 17.08.2013- 22:58


[7. ÜRETİCİ GÜÇLER İLE İLİŞKİ TARZI ARASINDAKİ ÇELİŞKİ OLARAK, BİREYLER İLE O BİREYLERİN İÇİNDE BULUNDUKLARI VAROLUŞ KOŞULLARI ARASINDAKİ ÇELİŞKİ. ÜRETİCİ GÜÇLERİN GELİŞİMİ VE İLİŞKİ TARZLARININ DEĞİŞMESİ]

[60] Kişisel birey ile raslansal birey arasındaki fark, bir kavram farkı değil, tarihsel bir olgudur. Bu ayrımın değişik çağlarda değişik bir anlamı vardır: örneğin, 18. yüzyılda, birey için zümre raslansaldır, aile de azçok öyle. Bu, her çağ için bizim bizzat yapacağımız bir ayrım değildir, ama her çağın kendi gelişinde hazır bulduğu çeşitli unsurlar arasında kendisinin yaptığı bir kavrama göre değil de, yaşamın maddi çatışmalarının baskısı altında yaptığı bir ayrımdır. Daha sonraki çağda, daha öncekine karşıt olarak, hem de bu daha öncekinden miras alınan unsurlar arasında raslantısal gibi görünen şey, üretici güçlerin belirli bir gelişmesine uygun düşen bir karşılıklı ilişki tarzıdır. Üretici güç ile karşılıklı ilişki tarzı arasındaki bağ, karşılıklı ilişki tarzı ile[79] bireylerin eylemi ya da faaliyeti arasındaki bağdır. (Bu faaliyetin[80] temel biçimi, doğal olarak, bütün öteki entelektüel, siyasal, dinsel vb. biçimlerin bağlı oldukları maddi biçimdir. Maddi yaşamın aldığı değişik biçimler her seferinde, daha önce gelişmiş bulunan gereksinmelere bağlıdır ve bu gereksinmelerin üretiminin kendisi, tıpkı onların tatmini gibi, hiçbir zaman bir koyunda ya da bir köpekte bulamayacağımız tarihsel bir süreçtir. (Stirner'in iflah olmaz temel savı,[40*] adversus hominem [insana karşı. -ç.]) her ne kadar koyunlar ve köpekler, bugünkü biçimleriyle, tarihsel bir sürecin ürünleri, ama malgré eux [kendilerine karşı. -ç.] ürünleri iseler de.) Çelişki ortaya çıkmadıkça, bireyler hangi koşullar içinde birbirleriyle ilişkiye giriyorlarsa, bu koşullar onların bireyselliklerinin içinde ondan ayrılmaz olan koşullardır; kesinlikle bireylerin dışında değillerdir ve, yalnız bu koşullar, bu belirli olan ve belirli koşullar içinde mevcut bulunan bireylere, maddi yaşamlarını ve maddi yaşamlarından ileri gelen her şeyi meydana getirmek olanağını sağlarlar; şu (sayfa 97) halde bu koşullar, bireylerin kendi kendilerini aktif olarak ifade etmelerini sağlayan koşullardır ve bunlar, bu öz faaliyet ile ortaya çıkarlar.[81] Bunun sonucu olarak, henüz, çelişkinin müdahalesi olmadığı sürece, demek ki, bireylerin, içinde üretimde bulundukları belirli koşullar, [61] bunların sayıca sınırlanmalarına, sınırlı karakteri ancak çelişkinin ortaya çıkmasıyla beliren ve bu bakımdan daha sonraki kuşak için de mevcut olan sınırlı varlıklarına tekabül eder. Ve o zaman bu koşul raslansal bir engel gibi görünür ve o zaman, bir engel olduğu bilinci, daha önceki çağa da atfedilir.

İlkönce öz faaliyetin koşulları olarak, daha sonra da öz faaliyetine engel olarak ortaya çıkan bu değişik koşullar, bütün tarihsel evrim içinde birbirleriyle bağlantılı bir karşılıklı ilişki tarzı dizisi oluştururlar ki, bu tarzlar arasındaki bağ, daha gelişmiş üretici güçlere ve bundan dolayı da bireylerin daha yetkinleşmiş faaliyet tarzlarına uygun düşen yeni bir biçimin, bir engel haline gelen daha önceki tarzın yerini almasından ve bu yeni tarzın da à son tour [sırası gelince. -ç.] bir engel haline gelmesinden ve yerini başka bir tarza bırakmasından ibarettir. Her evrede, bu koşullar, üretici güçlerin zamandaş gelişmelerine uygun düştüğünden, bu koşulların tarihi, aynı zamanda, gelişen ve her yeni kuşak tarafından benimsenen üretici güçlerin de tarihidir ve bu bakımdan da bizzat bireylerin kendi güçlerinin tarihidir.

Doğal olarak meydana gelen, yani özgür olarak biraraya gelmiş bireyler tarafından kurulmuş genel bir plana bağımlı olmayan bu gelişme, çeşitli yörelerden, aşiretlerden, uluslardan ve çeşitli işkollarından vb. hareket eder, bu çeşitli yörelerin herbiri başlangıçta ötekilerden bağımsız olarak gelişir ve ötekilerle ancak azar azar bağlantı kurar. Giderek, ancak çok yavaş ilerler; başka başka evreler ve çıkarlar hiçbir zaman tamamıyla aşılmış değildir, ama yalnızca üstün gelen çıkara bağımlı olmuşlardır ve daha yüzyıllar boyunca onun yanında sürüklenip giderler. Bundan şu sonuç çıkar ki, aynı ulusun içerisinde bireylerin gelişmeleri tamamıyla birbirinden ayrıdır, hatta onların servet koşulları hesaba katılmasa bile. Ve gene bundan çıkan sonuca göre, özel karşılıklı ilişki (sayfa 98) tarzı, daha sonraki bir çıkara karşılık olan başka bir tarza çoktan yerini bırakmış bulunan daha önceki bir çıkar, daha uzun bir zaman, görünürdeki toplum ilişkilerinde geleneksel ve bireyler karşısında özerk bir hale gelmiş bulunan (devlet, hukuk gibi) bir güce sahip olmakta devam eder; yalnız bir devrim, son tahlilde, bu gücü kırabilir. Bu da, aynı biçimde, daha genel bir senteze olanak veren tek tek hususlar [62] sözkonusu olduğunda, bilincin neden bazan çağdaş ampirik ilişkilerden daha ilerilere gitmiş gibi göründüğünü, öyle ki, daha sonraki bir dönemin savaşımlarına, niçin, daha önce yaşamış olan teorisyenlere bir otorite olarak dayanılabildiğini açıklar.

Buna karşılık, Kuzey Amerika gibi zaten gelişmiş bir tarihsel dönemle başlayan ülkelerde, gelişme, hızlı olur. Bu gibi ülkelerde, terkettikleri ülkelerin gereksinmelerine uygun düşmeyen karşılıklı ilişki tarzları yüzünden göç eden ve buraya gelip yerleşen bireyler dışında önceden mevcut doğal koşullar yoktur. Dolayısıyla bu ülkeler, eski dünyanın en çok evrime uğramış bireyleriyle, ve bu yüzden de bu bireylere uygun düşen en gelişmiş karşılıklı ilişki tarzıyla işe başlarlar. Hatta bu, bu karşılıklı ilişki tarzı eski ülkelerde kendini kabul ettirmeden önce olabilir. Bütün sömürgelerde, bunlar basit birer askeri ya da ticari üs olmadıkları ölçüde, durum böyledir. Kartaca, Yunan kolonileri ve 11. ve 12. yüzyıllarda İzlanda, bunun örnekleridir. Fetih halinde de, başka bir toprakta gelişmiş olan karşılıklı ilişki tarzı, olduğu gibi istila edilen ülkeye getirildiği zaman buna benzer bir durum meydana gelir; eski ülkesinde bu tarz, daha önceki çağların çıkarlarının ve yaşayış koşullarının henüz izlerini taşımaktaydı, ama burada fethedilen ülkede, tersine, tam olarak ve engelsiz kök salabilir; yalnızca, fethedilen ülkeye sürekli olarak bir kuvvet sağlayabilmesi için bile olsa. (Normanların fethinden sonra feodal örgütlenmenin en kusursuz şeklini tanımış olan İngiltere ve Napoli[41*].)

[8. TARİHTE ZORUN (FETHİN) ROLÜ]

Fetih olgusu, bütün bu tarih anlayışıyla çelişir görünmektedir. Şimdiye kadar zorbalık, savaş, yağma, cinayet ve (sayfa 99) soygunculuk, vb., tarihin itici gücü sayıldı. Biz burada, bellibaşlı noktalarla yetinmek zorundayız, bunun için de yalnızca en çarpıcı bir örneği, eski bir uygarlığın barbar bir halk tarafından yıkılması ve yeniden sıfırla başlayan yeni bir toplumsal yapının, onun yanısıra oluşması örneğini alıyoruz. (Roma ve Barbarlar, feodalite ve Galya, [Bizans] Doğu İmparatorluğu ve Türkler[42*].)

[63] Fetihçi barbar halkta, daha yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu halk için geleneksel ve ilkel üretim tarzından başka bir tarz mümkün olmadığı, nüfusun çoğalması, zorunlu olarak, yeni üretim araçları gereksinmesine yol açtığı için, savaşın kendisi, daha büyük bir şevkle başvurulan bir normal ilişki tarzıdır. İtalya'da, tersine (miras yoluyla, satınalma ve borçlandırma yoluyla gerçekleşen) toprak mülkiyetinin toplaştığı görülmektedir; (çünkü, törelerin son derece bozulması ve evlenmelerin seyrekliği eski ailelerin gitgide sönmesine neden oluyordu) ve bu ailelerin servetleri birkaç kişinin eline geçiyordu (üstelik, bu toprak mülkler, otlaklar haline çevrilmişti, zamanımızda da hâlâ geçerli olan ekonomik nedenler dışında, çalınan, yağma edilen ya da haraç adı altında zorla alınan tahılların ithali ve bunun sonucu olarak da İtalyan buğdayı için tüketici bulunmayışı, bu toprakların otlak haline dönüşmesine neden oluyordu). Bu koşullar yüzünden özgür halk hemen hemen tamamen kaybolmuştu, kölelerin kendileri sürekli yokolmak tehlikesi ile karşı karşıyaydılar ve sürekli olarak yerlerine başkalarının konması gerekiyordu. Kölelik bütün üretimin temeli olarak kaldı. Özgür insanlarla köleler arasında yer alan plebyenler hiçbir zaman Lumpenproletarya'nın üstünde bir duruma erişemediler. Ayrıca, Roma, hiçbir zaman kent aşamasını aşmamıştı; Roma, taşra eyaletlerine hemen hemen yalnızca siyasal bağlarla bağlıydı ki, elbette, siyasal olaylar da sırasında bu bağları pekâlâ koparabiliyordu.

Tarihte, şimdiye değin, yalnızca ele geçirmeler'in sözkonusu olduğu fikrinden daha yaygın bir şey yoktur. Barbarlar Roma İmparatorluğunu ele geçiriyorlar, eski dünyanın feodaliteye geçişi bu ele geçirme ile açıklanıyor. Ama, bu barbarlar tarafından ele geçirilme işinde sözkonusu olan, toprakları ele geçirilen ulusun, modern halklarda olduğu gibi, sınai üretici güçleri geliştirip geliştirmedikleri ya da ulusun (sayfa 100) üretici güçlerinin, yalnızca biraraya toplanmalarına[82] ve ortaklaşalığa (Gemeinwesen) dayanıp dayanmadığıdır. Ele geçirme, ayrıca, ele geçirilen nesne tarafından da koşullandırılır. Alıcı, ele geçirilen ülkenin üretim ve dolaşım koşullarına tabi olmadan, bir bankacının kağıttan ibaret olan servetine hiçbir zaman elkonulamaz. Modern bir sanayi ülkesinin bütün sanayi sermayesi için de durum aynıdır. Ve, sonu sonuna, ele geçirme, her yerde çabucak son bulur, ve artık alacak bir şey olmadığı zaman elbette üretime koyulmak gerekir. Çok erkenden [64] kendini gösteren bu üretim zorunluluğu, oraya yerleşen fatihlerin benimsedikleri ortaklaşa biçimin, bu fatihlerin orada buldukları üretici güçlerin gelişme evresine uygun düşmesi gereğini doğurmaktadır ve eğer bu hemen meydana gelen bir durum değilse, topluluk biçimi, üretici güçlerdeki değişikliklere uygun olarak değişikliğe uğramalıdır. Büyük istilaları izleyen dönemlerde, her yerde önemli görüldüğüne inanılan olayın açıklaması buradadır: Gerçekten de uşak efendi idi ve fatihler, ele geçirilen ülkenin dilini, kültürünü ve törelerini çabucak kabul ettiler.
Feodalite, Almanya'dan hiç de hazır olarak getirilmemiştir, ama fetihçiler yönünden, fetih sırasında bile, ordunun askeri örgütlenişinde kökeni vardır, bu örgütlenme fetihten sonra ele geçirilen ülkelerde bulunmuş olan üretici güçlerin etkisi altında gelişmiştir ve, ancak o zaman tam anlamıyla feodalite haline gelmiştir. Eski Roma'nın bilinçsiz anılarından doğma başka biçimleri kabul ettirmek için yapılan çabaların başarısızlığı (örneğin Charlemagne) feodal biçimin üretici güçler tarafından ne ölçüde koşullandırılmış olduğunu bize gösterir.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.996
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

50 kere teşekkür edildi.
36 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 17.08.2013- 23:01


[9. BÜYÜK SANAYİ VE SERBEST REKABET KOŞULLARINDA ÜRETİCİ GÜÇLERLE İLİŞKİ TARZI ARASINDA GİTTİKÇE BÜYÜYEN ÇELİŞKİ.
EMEK VE SERMAYE KARŞITLIĞI]


Büyük sanayide ve rekabette, bireylerin bütün varoluş (sayfa 101) koşulları, belirlenmeleri ve sınırlanmaları en basit iki biçim içinde erimiştir: özel mülkiyet ve emek. Paranın işe karışmasıyla ilişkinin her biçimi ve ilişkinin bizzat kendisi, bireyler için olması da, olmaması da mümkün şeyler olmaktadır. Demek ki, daha önceki ilişkilerin, bireylerin, birey olarak, aralarındaki ilişkiler değil, ancak, belirli koşullar içinde yaşayan bireylerin ilişkileri olması, paranın kendi niteliğindedir. Bu koşullar, şimdi artık yalnızca iki koşula indirgeniyorlar: bir yanda birikmiş emek ya da özel mülkiyet, öte yanda fiili emek. Eğer bu koşullardan biri ortadan kalkarsa değişim kesintiye uğrar. Modern iktisatçıların kendileri, örneğin Sismondi, Cherbuliez, vb. l'association des individus [bireyler birliği. -ç.] ile l'association des capitaux'yu [sermayeler birliği. -ç.] karşı karşıya getiriyorlar. Öte yandan bireylerin kendileri de tamamen işbölümüne bağımlıdırlar ve bu yüzden de birbirlerine karşı da tam bir bağımlılık içinde bulunurlar. Özel mülkiyet, iş içerisinde, emeğe karşıt olduğu ölçüde doğar, ve birikim zorunluluğu ile gelişir, ve başlangıçta, ortaklaşa biçimini korumakla birlikte, daha sonraki gelişmesinde özel mülkiyetin modern biçimine gittikçe yaklaşır. Ve hemen, işbölümü, daha şimdiden iş koşullarının, aletlerin ve malzemenin bölünümünü de içerir, ve bu bölünme ile birlikte, birikmiş sermayenin ayrı ayrı mülk sahipleri arasında parçalanmasını ve bunun sonucu olarak da sermaye ile emek arasında olduğu gibi bizzat mülkiyetin çeşitli biçimleri arasında da parçalanmayı içerir. İşbölümü yetkinleştiği ölçüde [65] birikim artar ve bu parçalanma da daha belirli bir durum alır. İşin kendisi, ancak, bu parçalanma koşulu varoldukça varlığını sürdürebilir.


*

(Ayrı ayrı ulusların bireylerinin &#8212;Almanların ve Amerikalıların&#8212; kişisel enerjisi, bu enerji daha önceden ırkların karışmasından doğmaktadır &#8212;dolayısıyla Almanların kretenizmi[16**]]&#8212;; Fransa'da, İngiltere'de, vb., daha önceden evrime uğramış bir toprağa yabancı halklar gelip yerleşmişlerdir. (sayfa 102) Amerika'da ise yepyeni bir toprağa yerleşmişlerdir, Almanya'ya gelince, ilkel nüfus yerinden kıpırdamamıştır.)


*

Demek ki, burada, iki olgu belirir. Birincisi, üretici güçler, bireylerden tamamen bağımsız ve kopuk, bireylerin yanında, ayrı bir dünya imiş gibi gözükmektedirler, ki, bunun da nedeni vardır, çünkü bireyler dağınık ve birbirleriyle çelişki halinde bireyler olarak bulunurken, öte yandan onların üretici güçlerini oluşturan güçler, ancak karşılıklı ilişkide ve bu bireylerin karşılıklı bağımlılığında gerçek güçler olabilmektedirler.[83] Demek ki, bir yanda, bir çeşit nesnel bir biçime bürünmüş bulunan ve bizzat bireylerin kendileri için artık bireylerin güçleri olmaktan çıkmış, tersine özel mülkiyetin ve dolayısıyla yalnızca özel mülkiyete sahip bulundukları ölçüde bireylerin güçleri olan bir üretici güçler bütünü. Daha önceki hiçbir dönemde, üretici güçler, birey olarak bireylerin karşılıklı ilişkilerine böylesine kayıtsız bir biçime bürünmemişti, çünkü bu ilişkiler henüz sınırlıydılar. Öte yandan da üretici güçlerden kopmuş ve bu yüzden de yaşantılarının gerçek içeriğinden yoksun kalan ve soyut bireyler haline gelmiş bulunan, ama özellikle bu nedenle ve ancak bu duruma geldiklerinde birbirleriyle bireyler olarak ilişkiler kurma durumuna gelmiş bulunan bireylerin çoğunluğunun bu üretici güçlerin karşısına dikildiği görülür.

Onları hâlâ üretici güçlerle ve kendi varlıkları ile birleştiren biricik bağ olan çalışma, her türlü öz faaliyet görünümünü yitirmiştir ve onlara yaşamlarını ancak bu yaşamı kısaltarak [66] devam ettirme, sürdürme olanağı tanımaktadır. Daha önceki dönemlerde öz faaliyet ile maddi yaşamın üretimi, sadece ayrı ayrı kişilere düşmekte ve maddi yaşamın üretiminin hâlâ bir öz faaliyeti olarak, bizzat bireylerin sınırlı niteliği yüzünden ayrılıyordu; bugün öz faaliyet ile maddi yaşamın üretimi öylesine birbirinden ayrılmıştır ki, maddi yaşam amaç gibi görünmekte ve maddi yaşamın üretimi, yani çalışma da, (bu çalışma şimdi artık öz faaliyetin mümkün olan biricik biçimi, ama gördüğümüz gibi olumsuz (sayfa 103) biçimi olduğuna göre) araç gibi görünmektedir.

[10. ÖZEL MÜLKİYETİN ORTADAN KALDIRILMASININ ZORUNLULUĞU, KOŞULU VE SONUÇLARI]

Bugün öyle bir noktaya gelmiş bulunuyoruz ki, bireyler, yalnızca kendi öz faaliyetlerini değil, salt varlıklarını sürdürebilmek için de, mevcut üretici güçlerin bütününü mülk edinmek zorunluluğundadırlar.[84]

Bu maledinmeyi, en başta mülk edinilen nesne &#8212;büyük bir bütünlük haline gelmiş olan ve ancak evrensel bir karşılıklı ilişkiler çerçevesinde varolan üretici güçler&#8212; belirler. Daha şimdiden, bu açıdan bu maledinme zorunlu olarak üretici güçlere ve karşılıklı ilişkilere uygun düşen evrensel bir nitelik göstermek zorundadır. Bu güçlerin mülk edinilmesi, bizzat maddi üretim aletlerine uygun düşen bireysel yeteneklerinin gelişmesinden başka bir şey değildir. Bu bakımdan da, bir üretim aletleri bütünlüğünün maledinilmesi, şimdiden, bizzat bireylerin yetenekler bütününün maledinilmesi demektir. Bu maledinmeyi, ayrıca, maledinen bireyler belirler. Ancak günümüzün her türlü öz faaliyetten dışlanmış proleterleridir ki, bir üretici güçler bütününün maledinilmesinden ve bunun içerdiği bir yetenek bütününün gelişmesinden oluşan ve artık herhangi bir sınırlılığı olmayan bir öz faaliyete ulaşabilecek durumdadırlar. Daha önceki bütün devrimci maledinmeler, sınırlıydılar. Öz faaliyetleri, sınırlı bir üretim aletiyle ve sınırlı karşılıklı ilişkilerle sınırlandırılmış bulunan bireyler, bu sınırlı üretim aletini malediniyorlardı [67] ve böylece ancak yeni bir sınırlılık üretmiş oluyorlardı. Kendi üretim aletleri kendi malları oluyordu, ama onların kendileri, işbölümüne ve kendi üretim aletlerine tabi kalıyorlardı. Daha önceki bütün maledinmelerde bir sürü birey bir tek üretim aletine tabi kalıyordu; proleterlerin mülk edinmesinde ise, her bireye bir sürü üretim aleti tabi kılınmakta ve onun mülkiyeti herkesin olmaktadır. Modern evrensel ilişkiler bireyler tarafından, o nedenle de ancak bu (sayfa 104) bireylerin tümü tarafından kontrol altına alınabilirler.

Maledinme, bundan başka, bu maledinme gerçekleştirilirken almak zorunda kaldığı biçimle de belirlenir. Bu maledinme ancak, proletaryanın karakteri gereği kendisi de ancak evrensel olabilecek bir birliktelik yoluyla; ve bir yandan bir önceki üretim tarzını, karşılıklı ilişkiyi ve toplumsal örgütlenmeyi devirerek, öte yandan ise, proletaryanın evrensel karakterini ve enerjisini geliştirerek &#8212;ki bu olmadan devrim gerçekleşemez&#8212;, ve nihayet, proletaryanın onu toplumdaki eski konumuna bağlayan ne varsa hepsinden kurtaracak bir devrim yoluyla gerçekleştirilebilir. Ancak bu aşamadadır ki, öz faaliyet bireylerin eksiksiz bireyler haline gelmelerine ve bütün doğal sınırlılıklardan kurtulmalarına tekabül eden maddi yaşamla örtüşür. Çalışmanın öz faaliyet haline dönüşmesi, eski sınırlı karşılıklı ilişkinin bireylerin bireyler olarak karşılıklı ilişkileri haline dönüşmesine tekabül eder. Üretici güçlerin bütününün birleşmiş bireyler tarafından maledinilmesi ile, özel mülkiyet ortadan kaldırılmış olur. Daha önceleri, tarihte, her özel koşul, daima raslansal olarak göründüğü halde, şimdi raslansal hale gelen şeyler bizzat bireylerin birbirlerinden ayrılması, herbirinin özel kazancıdır.

Artık işbölümüne bağımlı olmayan bireyleri [68] filozoflar, düşüncel olarak, "İnsan" adı altında tasarımlamışlar, ve geliştirmiş bulunduğumuz bütün bu süreci "İnsan"ın gelişimi olarak anlamışlardır; o kadar ki, geçmiş tarihin her evresinde "İnsan", mevcut olan bireylerin yerine konmuş ve tarihin itici gücü olarak gösterilmiştir. Bunun için, bütün süreç "İnsan"ın kendine yabancılaşması süreci olarak anlaşılmıştır ve bu da, esas olarak, daha sonraki dönemin sıradan bireyinin, daha önceki dönemin sıradan bireyinin yerine konmuş olması, daha sonraki bilincin daha önceki bireylere yüklenmiş olması olgusundan ileri gelmektedir.[85] Bir çırpıda gerçek koşullardan soyutlanan bu altüst oluş sayesinde, tüm tarihi, bilincin gelişme süreci haline getirmek mümkün oldu.

Sivil toplum, üretici güçlerin belirli bir gelişme aşaması içersinde, bireylerin maddi karşılıklı ilişkilerinin hepsini birden kucaklar. Sivil toplum, bir aşamanın ticari ve sınai yaşamının tümünü birden kucaklar ve bu bakımdan da her ne kadar dışarda ulus-topluluğu olarak kendini olurlamak ve içerde devlet olarak örgütlenmek zorundaysa da, devleti ve ulusu aşar. Sivil toplum terimi, 18. yüzyılda, mülkiyet ilişkileri, ilkçağ ve ortaçağ ortaklaşalığından kurtulur kurtulmaz ortaya çıktı. Sivil toplum, sivil toplum olarak ancak burjuvazi ile gelişir; böyle olmakla birlikte, üretimin ve karşılıklı ilişkinin doğrudan sonucu olan ve her zaman devletin ve ayrıca idealist üstyapının temelini oluşturan toplumsal örgütlenme de her zaman aynı adla belirtilmiştir.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.996
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

50 kere teşekkür edildi.
36 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 17.08.2013- 23:03


[11. DEVLETİN VE HUKUKUN MÜLKİYET İLİŞKİLERİ]


Antikçağda ve ortaçağda mülkiyetin ilk biçimi, Romalılarda özellikle savaşla ve Cermenlerde özellikle hayvancılıkla [69] belirlenmiş olan aşiret mülkiyetidir. Birçok aşiretin aynı kentte birarada yaşadıkları antik halklarda,[86] aşiret mülkiyeti devlet mülkiyeti olarak ve bu mülkiyette bireyin hakkı aşiret mülkiyeti tarzında biricik mülkiyet olan toprak mülkiyetiyle sınırlanmış olmakla birlikte, basit poscessio [Elde bulundurma, zilyedlik. -ç.] olarak görünür. Tam anlamında özel mülkiyet, modern halklarda olduğu gibi Antiklerde de taşınır mülkiyetle başlar &#8212; (Kölelik ve komünallık) (dominium ex jure quiritum [Eski soydan bir Romalı yurttaşın mülkiyeti. -ç.]). Ortaçağdan çıkan halklarda, aşiret mülkiyeti, demek ki, &#8212;feodal toprak mülkiyeti, taşınır lonca mülkiyeti, manüfaktür sermayesi gibi&#8212; başka başka evrelerden geçerek, büyük sanayi ve evrensel rekabetin koşullandırdığı katıksız özel mülkiyeti temsil eden, bütün ortaklaşa mülkiyet (Gemeinwesen) görünümlerinden sıyrılmış ve mülkiyetin gelişmesi üzerindeki devletin bütün etkisini dışlayan modern sermayeye kadar evrim gösterir. İşte modern devlet, bu modern özel mülkiyete tekabül eder, özel mülk sahipleri vergiler yoluyla yavaş yavaş modern devleti ele geçirmişlerdir, ve devlet, devlet borçları sistemiyle bütün bütüne onların ellerine düşmüştür, (sayfa 106) ve devletin varlığı, yalnızca, borsada devlet tahvillerinin yükselip düşmesi oyunu ile özel mülk sahiplerinin, yani burjuvaların kendisine verdikleri ticaret kredisine bağlıdır. Burjuvazi, artık bir zümre değil, bir sınıf olması bakımından, yalnızca bu yüzden, yöresel planda değil, bütün ulusal planda örgütlenmek ve kendi ortak çıkarlarına evrensel bir biçim vermek zorundadır. Özel mülkiyetin, ortaklaşa mülkiyetten kurtulması sonucunda, devlet, sivil toplum yanında ve onun dışında özel bir varlık kazanmıştır; ama bu devlet, burjuvaların dışarda olduğu kadar içerde de mülkiyetlerini ve çıkarlarını karşılıklı olarak güvence altına almak üzere, zorunluluk yüzünden kendilerine seçtikleri örgütlenme biçiminden başka bir şey değildir. Bugün artık, yalnızca zümrelerin gelişmelerinde henüz sınıf aşamasına tamamıyla varmamış oldukları ve safdışı edildikleri halde, hâlâ bir rol oynamakta bulundukları daha ileri bir evrime ulaşmış olan ülkelerde, demek ki, katışık bir durumun mevcut olduğu ülkelerde, o halde nüfusun hiçbir bölümünün ötekileri egemenliği altına alacak duruma ulaşamadığı ülkelerde, devletin özerkliği mevcuttur. Bu, özellikle Almanya'daki durumdur. Modern devletin en eksiksiz örneği, Kuzey Amerika'dır. [70] Modern Fransız, İngiliz, Amerikan yazarlarının, istisnasız hepsi, devletin, ancak özel mülkiyet yüzünden mevcut olduğunu, açıkça iddia etmeye vardırmışlardır işi ve o kadar ki, bu inanç, artık kamunun bilincine işlemiştir.

Şu halde, devlet egemen bir sınıfın bireylerinin onun aracılığıyla kendi ortak çıkarlarını üstün kıldıkları bir biçim, içinde bir çağın bütün sivil toplumunun özetlendiği bir biçim olduğundan, bunun sonucu olarak, bütün kamusal kurumlar, devlet aracılığından geçer ve siyasal bir biçim alırlar. Bu yüzden, yasanın iradeye dayandığı, hatta daha iyisi, özgür iradeye dayandığı kuruntusu, somut temelinden kopmuştur. Aynı biçimde hukuk da yasaya dayandırılmıştır.

Doğal ortaklaşa mülkiyetin dağılıp çözülmesi, özel mülkiyet gibi, ikisi aynı zamanda birarada gelişen özel hukuku da doğurur. Romalılarda, özel mülkiyetin ve özel hukukun gelişmesinin hiçbir başka sınai ve ticari sonucu olmamıştı, çünkü onların bütün üretim tarzları aynı kalıyordu.[87] Sanayi ve ticaretin, feodal ortaklaşa mülkiyeti dağılmaya götürdüğü bütün modern halklarda özel mülkiyetin ve özel hukukun (sayfa 107) doğuşu, daha sonraki bir gelişmeye elverişli yeni bir evrenin başlangıcını işaret etmiştir. Ortaçağın, geniş bir deniz ticaretine sahip olmuş olan ilk kenti Amalfi,[43*] aynı zamanda, deniz hukukunu hazırlayıp işlemekte de ilk oldu. İlkönce İtalya'da, sonra öteki ülkelerde, sanayi ve ticaret, özel mülkiyete daha önemli bir gelişme sağlar sağlamaz, Romalıların daha önce hazırlanmış olan özel hukuku yeniden ele alındı ve bir otorite katına yükseltildi. Daha sonra, burjuvazi, prenslerin, feodal sınıfı devirmek için bir alet gibi kullandığı bu burjuvazi, çıkarlarını savunmayı üstlenecek kadar güçlendiği zaman, hukuk [71] bütün ülkelerde &#8212;Fransa'da 16. Yüzyılda&#8212; sözcüğün tam anlamında gelişmeye başladı ve İngiltere'den başka bütün ülkelerde bu gelişme Roma hukukunun temelleri üzerinde oldu. İngiltere'de bile, özel hukuku gittikçe daha çok yetkinleştirmek üzere Roma hukukunun (özellikle taşınır mülkiyet konusundaki) ilkelerini almak zorunda kalındı. (Unutmayalım ki, hukukun da, dinden daha fazla, salt kendine özgü bir tarihi yoktur.)

Özel hukukta, mevcut olan mülkiyet ilişkileri genel bir iradenin sonucu gibi açıklanır. Jus utendi et abutendi'nin [kullanma ve kötüye kullanma hakkı. -ç.] kendisi, bir yandan, özel mülkiyetin ortaklaşa mülkiyetten bütün bütüne bağımsız bir hale gelmesi gerçeğini, öte yandan da özel mülkiyetin kendisinin yalnız özel iradeye, nesnelerden serbestçe yararlanılmasına dayandığı kuruntusunu ifade eder. Pratikte, abuti'nin [kötüye kullanma. -ç.] özel mülk sahibi için, eğer kendi mülkünü ve onunla birlikte Jus abutendi'sini [kötüye kullanma hakkı. -ç.] başkalarının ellerine geçmiş görmek istemiyorsa, çok belirli iktisadi sınırları vardır; çünkü, kısaca, yalnız kendi iradesi ile ilişkileri içinde ele alınan şey, hiçbir şey değildir, ama o şey, yalnız ticarette ve hukuktan bağımsız olarak bir şey haline, gerçek bir mülkiyet haline (bir ilişki haline, filozofların fikir (idea)[88] dedikleri şey haline) gelir. Hukuku salt iradeye indirgeyen bu hukuksal yanılsama, mülkiyet ilişkilerinin gelişmesi sonucunda, kaçınılmaz olarak, herhangi bir kimsenin (sayfa 108) bir şeyi gerçekten elinde bulundurmaksızın hukuken o şeyin sahiplik unvanına malik olması sonucuna varır. Sözgelimi, diyelim ki, bir toprağın rantı rekabet dolayısıyla kaldırılmış olsun, bu arazinin sahibi, pekâlâ hukuksal unvanını olduğu gibi, onun Jus utendi et abutendi'sini de muhafaza eder. Ama onu hiçbir şey yapamaz, eğer toprağını muhafaza etmek için fazladan, yeter miktarda sermayeye sahip olamazsa, toprak sahibi olarak eline hiçbir şey geçmez. Hukukçuların bu aynı yanılsaması, hukukçular için olduğu gibi bütün hukuk kuralları sistemi için de, bireylerin, örneğin, sözleşme ile, kendi aralarında ilişkilere girişmelerinin salt bir olumsallık gibi görülmesini, ve bu çeşitten ilişkilerin, onların gözünde, isteğe göre,[72] girişile[bilir] ya da girişilmeye[bilir] ilişkiler olarak ve içeriği tamamıyla sözleşmeyi yapanların keyfi ve kişisel iradelerine dayanan ilişkiler olarak kabul edilmesini açıklar.

Ne zaman sanayi ve ticaretin gelişmesi, örneğin sigorta şirketleri ve benzerleri gibi yeni biçimler yaratmışsa, hukuk, her seferinde, bu biçimleri, şaşmaz bir biçimde, mülkiyetin elde ediliş tarzları içinde birleştirmek zorunluluğunda olmuştur.

[12. TOPLUMSAL BİLİNÇ BİÇİMLERİ[17**]]

İşbölümünün bilim üzerindeki etkisi.
Baskının, devletteki, hukuktaki, ahlaktaki vb. rolü.
Yasa[da], burjuvaların, sınıf olarak egemen oldukları için, kesin olarak bu nedenden, kendilerine genel bir ifade biçimi bulmaları gerekir.
Doğa bilimi ve tarih.
Siyasetin, hukukun, bilimin, vb., sanatın, dinin vb. tarihi yoktur.[89] (sayfa 109)


*

İdeologlar neden her şeyi başaşağı koyarlar.
Din adamları, hukukçular, siyasetçiler.
Hukukçular, siyasetçiler (genellikle devlet adamları), ahlakçılar, din adamları.
Bir sınıfın içerisinde bu ideolojik alt-bölünme hakkında: l° işbölümü sonucunda o işin (Geschäft) özerkliğe ulaşması; herkes kendi işine gerçek gözüyle bakar. Zanaatları ile gerçek arasındaki bağ konusunda, zorunlu olarak, zaten mesleğin kendi doğasının gerektirdiği kadar hayaller kurarlar. Hukukta, siyasette vb., bu ilişkiler &#8212; bilinçte kavranırlar; bu kişiler, bu kavramların üstüne çıkamadıklarından,[15**]] bu ilişkiler konusunda sahip oldukları kavramlar, onların kafalarında sabit kavramlardır: sözgelimi yargıç, yasaları uygular, ve bunun için de mevzuatı gerçek etkin devindirici olarak kabul eder. Herkesin kendi metaına karşı saygısı; çünkü onların yaptıkları iş evrensel ile ilişki halindedir.
Hukuk fikri. Devlet fikri. Olağan bilinçte şey, başaşağı edilmiş durumdadır.
Din, herşeyden önce, aşkınlık bilincidir, gerçek yükümden do[ğan bir bilinç]tir.[15**]]
Bunu daha anlaşılır bir şekilde açıklamalı.


*

Hukuk, din vb. ile ilgili gelenek.


*

[73] Bireyler her zaman kendilerinden hareket etmişlerdir, her zaman kendilerinden hareket etmektedirler. Onların ilişkileri, onların gerçek yaşam süreçlerinin ilişkileridir. Onların ilişkilerinin kendilerine karşı bir özerkliğe ulaşması nereden geliyor? Onların kendi öz yaşamlarının güçlerinin, kendilerine karşı kadiri mutlak hale gelmeleri nedendir?
Kısacası: derecesi üretici güçlerin herhangi bir andaki gelişmesine bağlı olan işbölümü. (sayfa 110)


*

Toprak mülkiyeti. Komünal mülkiyet. Feodal. Modern.
Zümre mülkiyeti. Manüfaktür mülkiyeti. Sanayi sermayesi.

Kasım 1845 ile Ağustos 1846 arasında, Brüksel'de, Marx ve Engels tarafından yazılmıştır.
İlk kez Rusça olarak, 1924'te, Marx-Engels Arşivleri, Kitap I'de yayınlanmıştır. (sayfa 111)



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.996
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

50 kere teşekkür edildi.
36 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 17.08.2013- 23:06


Dipnotlar
[1] [Elyazmasında çizili pasaj:] Alman idealizmini öteki ulusların ideolojilerinden ayıran hiçbir özgül fark yoktur. Öteki ulusların ideolojileri de dünyaya fikirlerin egemen olduklarını, fikirlerin ve kavramların belirleyici ilkeler olduklarını, belirli fikirlerin, maddi dünyanın, filozoflarca anlaşılabilir gizini meydana getirdiklerini düşünür.
Hegel, olgucu (positif) idealizme son biçimini vermiştir. Hegel tüm maddi dünyayı bir fikirler dünyası haline ve tüm tarihi de bir fikirler tarihi haline getirmekle kalmamıştır. Düşünce nesnelerinin kaydını tutmakla yetinmedi, aynı zamanda yaratma fiilini betimlemeye çalıştı.
Alman filozofları kendi düşsel aleminden kurtulmak için silkindikleri zaman, gerçek fiz[iksel] dünya tasarımına [...], fikirler dünyasına karşı çıkarlar...
Alman felsefe eleştirmenlerinin hepsi, fikirlerin, tasarımların, kavramların, şimdiye değin gerçek insanlara egemen olmuş ve onları belirlemiş olduklarını ve gerçek dünyanın, fikirler dünyasının bir ürünü olduğunu iddia ederler. Onlara göre, bu durum şimdiye kadar böyle olagelmiştir, ama artık değişecektir. Bu eleştirmenler, kendi sabit fikirlerinin ağırlığı altında ezildiğini düşündükleri insanlar alemini kurtarmak isteyiş tarzlarına göre birbirlerinden ayrılırlar, nereli sabit fikir olarak gördüklerine göre de birbirlerinden ayrılırlar; ortak yanları bu fikirlerin egemenliğine inanmalarıdır; ister kendi bireysel düşüncelerinin böyle bir sonucu elde etmeye yeterli olduğunu sansınlar, ister herkesin bilincini kendi düşüncelerine kazanmak istesinler, tek ortak yanları, kendi eleştirel uslamlamalarının, kaçınılmaz olarak, mevcut duruma son vereceği inancıdır.
Gerçek dünyanın fikirsel (ideal) dünyanın ürünü olduğu inancı, fikirler dünyasının [...]
Kendi dünyaları haline gelmiş olan hegelci fikirler dünyasına olan inançlarını yitirmiş olan Alman filozofları, kendilerine göre, yani Hegel'in yanılsaması'na göre, şimdiye kadar gerçek dünyayı yaratmış, onu belirlemiş ve ona egemen olmuş olan düşüncelerin, fikirlerin, anlayışların egemenliğine karşı çıkıyorlar. Onlar, bir protesto çeker ve mahvolurlar [...]
Hegel sisteminde, insanların gerçek yaşamını, maddi dünyasını, gerçek ilişkilerini meydana getiren, belirleyen ve egemenliği altında tutan fikirler, düşünceler, kavramlardır. Onun asi öğretilileri, bu postulatı alarak [...]
[2] [Elyazmasında çizili pasaj:] Kutsal olmayan dış dünyanın, doğal olarak, bundan hiç haberi olmamış, çünkü, dünyayı sarsan bütün bu olay, aslında, ancak mutlak tinin çözülüp ayrışması süreci içinde cereyan etmiş.
[3] [Elyazmasında çizili pasaj:] Eleştirmen, evlenmelerin ve cenaze törenlerinin o düzenleyicisi, elbette ki, eksik olamazdı, o ki, büyük kurtuluş savaşlarının kalıntısı olarak...
[4] [Elyazmasında üzeri çizili pasaj:] (ve ulusal zihniyet)
[5] [Elyazmasında çizili pasaj:] İşte bu yüzden, bu hareketin çeşitli temsilcilerinin tek tek eleştirisinden önce birkaç genel noktaya işaretle düşüncelerimizi belirteceğiz (bu düşünceler bizim eleştirimizin görüş açısının ayırıcı özelliklerini belirtmeye yetecektir, ayrıca bu, onu izleyecek olan bireysel eleştirileri anlamak için ve bu eleştirilere temel hazırlamak için zorunludur. Eğer biz bu düşüncelerimizi dosdoğru Feuerbacha karşı yöneltiyorsak, bu, onun hiç değilse belli bir ilerleme göstermiş tek filozof olmasından, yazıları de bonne fois [iyi niyetle] incelenebilecek tek adam olmasındandır): bu düşünceler bu temsilcilerin hepsinde ortak olan ideolojik önvarsayımları aydınlatacaktır.
[6] [Elyazmasında çizili pasaj:] Dünyanın mutlak kurtarıcı olma, dünyayı bütün kötülüklerden kurtarma iddiasıyla... Din, hep en büyük düşman, bu filozofları tiksindiren her şeyin en sonuncu nedeni olarak görülmüş, öyle ele alınmıştı.
[7] [Elyazmasında çizili pasaj:] ve egemen bilinçte bir değişme onların ulaşmaya çalıştıkları hedeftir.
[8] [Elyazmasında çizili pasaj:] Biz, yalnız bir tek bilim tanıyoruz, o da tarih bilimidir. Tarih iki yönden incelenebilir. Tarihi, doğa tarihi ve insanlar tarihi diye ikiye ayırabiliriz. Bununla birlikte, bu iki yön birbirinden ayrılmazlar; insanlar varoldukça, insanlar tarihi ve doğanın tarihi karşılıklı olarak birbirlerini koşullandırırlar. Doğa tarihi, yani doğa bilimi ile belirtilen şey, burada, bizi ilgilendirmez; buna karşılık insanların tarihi ile, ayrıntılı bir biçimde uğraşmamız gerekecek: gerçekte, hemen hemen her ideoloji ya bu tarihe değgin yanlış bir anlayışa indirgenir ya da bu anlayışı büsbütün bir yana bırakmak gibi bir tutuma varır. İdeolojinin kendisi de zaten bu tarihin görünümlerinden biridir ancak.
[9] [Elyazmasında çizili pasaj:] Bu bireylerin ilk tarihsel eylemi, insanları hayvanlardan ayıran ilk eylem, insanların düşünmeleri değildir, kendi geçim araçlarını üretmeye başlamalarıdır.
[10] [Elyazmasında çizili pasaj:] İnsanın yalnızca ilk, kendiliğinden örgütlenişi, özellikle ırksal farklılıklar değil, insanın günümüze kadar gösterdiği ya da göstermediği gelişmenin tümü de bu koşullara bağlıdır.
[11] [Elyazmasında çizili pasaj:] Roma pleblerinde, ilkönce küçük toprak sahipleri, sonra da, köle sahibi yurttaşlar ile köylüler arasındaki ara durumundan ötürü gelişmeyen bir proletaryanın ilk öğeleri ile karşılaşıyoruz.
[12] [Elyazmasında çizili pasaj:] belirli üretim ilişkileri içindeki
[13] [Elyazmasında çizili pasaj:] sadece gerçek verilerle yetinen
[14] [Elyazmasında çizili pasaj:] Bu bireylerin zihinlerindeki fikirler, gerek onların doğa ile olan ilişkileri hakkındaki, gerek kendi aralarındaki ilişkileri hakkındaki, gerekse kendi öz doğaları hakkındaki fikirlerdir. Şurası besbellidir ki, bütün bu durumların hepsinde, bu tasarımlar, onların ilişkilerinin, gerçek eylemlerinin, üretimlerinin, karşılıklı ilişkilerinin (Verkehr), siyasal ve toplumsal örgütlülüklerinin &#8212;ister gerçek, ister hayali&#8212; bilinçli ifadesidirler. Bunun tersi bir varsayımı ileri sürmek, ancak maddi olarak koşullandırılmış gerçek bireylerin tini dışında daha başka bir tini, özel bir tini varsaymakla mümkündür. Eğer bu bireylerin gerçek yaşam koşullarının bilinçli ifadesi hayal ürünü ise, eğer kendi kafalarında gerçeği başaşağı ediyorlarsa, bu olay da gene onların sınırlı faaliyet biçimlerinin ve bundan doğan sınırlı toplumsal ilişkilerinin bir sonucudur.
[15] [Elyazmasında çizili pasaj:] daha kesin söylemek gerekirse, maddi yaşamlarının üretim tarzı ile, karşılıklı maddi ilişkileri ile ve toplumsal ve siyasal yapı içinde onun daha sonraki gelişmesi ile koşullandırılan insanlardır.
[16] [Elyazmasında ilk biçim:] pratik bir eylemleri olan bu bireylerin bilinci olarak dikkate alınır.
[17] [Elyazmasında çizili pasaj:] bu ayrı ayrı tabakalaşmaların birbirleri arasında gerçek, pratik bağları araştırmaya.
[18] [Elyazmasında çizili pasaj:] [... [Kutsal A]ile'de, bu aziz filozof ve tanrıbilimcilerin, mutlak tin üzerine birkaç yavan şey yazarak güya "bireylerin özerksizliğini" yaratmış oldukları fikri tekrar tekrar çürütülmüştü. Sanki "birey", yani her insan varlığı, &#8212;bu felsefe takıntılarına "bireyin özerksizliği" gereğince değil de toplumsal durumun zavallılığı yüzünden varan&#8212; kurgucu (spéculation) birkaç küçük-esnafın, "Birey"e, derhal ve duraksamadan "mutlak Tin içinde" erime emrini vererek bu saçmalıkları anlatmaları üzerine hemen "özerk olmaktan çıkıyordu", gerçekten "mutlak Tin içinde" eriyordu!
[19] [Marx'ın kenar notu:] Felsefi kurtuluş ve gerçek kurtuluş. İnsan. Birtek. Birey. Jeolojik, hidrografik, vb. koşullar. İnsan bedeni. Gereksinme ve emek.
[20] [Marx'ın kenar notu:] Feuerbach.
[21] [Marx'ın kenar notu:] Boş sözler ve gerçek hareket.
[22] [Marx'ın kenar notu:] Sözlerin Almanya için önemi.
[23] [Marx'ın kenar notu:] Dil, ger[çeğin] dilidir.
[Elyazmasında ilk biçim:] bu, genel tarihsel önemi olmayan ama sadece yerel önemi olan bir mücadeledir, insan yığınlarına uygarlığın barbarlığa karşı mücadelesinden daha fazla yeni sonuçlar getirmeyen bir mücadeledir.
[Elyazmasında çizili pasaj:] Aziz Bruno, bize, "Ludwig Feuerbach'ın bir karakteristiğini", yani Norddeutsche Blätter'de daha önce yayımlanmış olan bir makalenin yeniden gözden geçirilmiş ve düzeltilmiş bir şeklini sunuyor. Feuerbach, bauerci "kendinden bilinç"i, daha göze çarpıcı hale getirmek amacıyla, bir "Töz" şövalyesi olarak betimleniyor. Zaten bu genel bir şeydir: bir süreden beri Feuerbach, her şey ve herkes hakkında, onların "Töz" olduklarını söylemekle yetiniyor. Feuerbach'ın bu tözleştirmesi (transsubtantiation) sırasında, bizim azizimiz, bir hamlede, F[euerbach]'ın Leibniz ve Bayle üzerine yazılarından, Hıristiyanlığın Özü'ne geçiyor (ve Feuerbach'ın Haltische Jahrbücher'de yayınlanan "olgucu" felsefeye karşı makalesini atlıyor). Bu "dalgınlık", pek de "uygun bir yerde" yapılıyordu. Feuerbach, orada, tam da, "Töz"ün pozitif temsilcilerinin önünde, Aziz Bruno'nun hâlâ günahsız gebelik üzerine [kurgular kurmakla] uğraştığı bir çağda, "kendinden bilinç"in bütün bilgeliğini gözler önüne seriyordu. (Bkz: Alman İdeolojisi, Paris 1968, Editions Sociales, s. 115 ve 116.)
[24] [Marx'ın kenar notu:] Feuerbach.
[25] [Elyazmasında ilk biçim:] teorik "anlayış".
[26] [Engels'in kenar notu:] N. B. F[euerbach]'ın yanlışı, besbelli olanı, duyumsal görünümü duyumsal olguların daha derin araştırılmasıyla saptanan duyumsal gerçekliğe tabi kılması değil, son tahlilde, duyumsal dünyayı, ona filozofun "gözleri"yle, yani filozof "gözlükleri"yle bakmadan ele alamayışıdır.
[27] [Elyazmasında ilk biçim:] her tarihsel çağda bir dizi kuşağın eyleminin sonucu olduğunu
[28] [Marx'ın kenar notu:] Feuerbach.
[92] [Marx'tn kenar notu:] Feuerbach.
[30] [Marx'ın kenar notu:] F[euerbach].


[31] [Marx'ın kenar notu:] Feuerbach.
[32] [Elyazmasında çizili pasaj:] Eğer, gene de, burada tarihi biraz daha yakından inceliyorsak, bu Almanların "tarih" ve "tarihsel" sözlerini işittikleri zaman özellikle gerçeklikten başka akla gelebilecek her şeyi tasarlamak gibi bir alışkanlıkları olmasından ötürüdür. Ve Aziz Bruno, "kutsal belagatta ustalaşmış bu vaiz" bu alışkanlığın parlak bir örneğini verir bize.
[33] [Marx'ın kenar notu:] Tarih
[34] [Marx'ın kenar notu:] Hegel. [13*] Jeolojik, hidrografik vb. koşullar. İnsan bedeni. Gereksinme, emek.
[35] [Marx'ın kenar notu:] İnsanların bir tarihi vardır, çünkü insanlar yaşamlarını üretmek zorundadırlar ve bunu fiilen, belirli bir tarzda yapmak zorundadırlar: bu onların fiziksel örgütlenişleri ve aynı zamanda bilinçleri tarafından belirlenir.
[36] [Elyazmasında çizili tümce:] Benim bilincim beni çevreleyen şey ile ilişkimdir.
[36a] Hemen görülür ki, bu doğa dinini, ya da doğaya karşı bu belirli davranış biçimini belirleyen toplum biçimidir ve vice versa.[ Ve bunun tersi. -ç.] Her yerde olduğu gibi, burada da, insanın ve doğanın özdeşliği, insanların doğa karşısındaki sınırlı davranışlarının kendi aralarındaki sınırlı davranışlarını belirlemesi biçiminde, ve kendi aralarındaki sınırlı davranışlarının da, onların doğa ile olan sınırlı ilişkilerini belirlemesi biçiminde kendini gösterir, çünkü doğa, tarih tarafından henüz pek az değişikliğe uğratılmıştır.
[37] [Marx'ın elyazmasında çizili kenar notu:] İnsanlar, bilinci, gerçek tarihsel gelişme çerçevesi içinde geliştirirler.
[38] [Marx'ın kenar notu:] İdeologların ilk biçimi, din adamları, zamandaştır.
[39] [Marx'ın kenar notu:] Din. Almanlar ve bu biçimi ile ideoloji.
[40] [Elyazmasında çizili pasaj:] eylem ve düşünce, yani düşüncesiz eylem ve eylemsiz düşünce.
[41] [Elyazmasında çizili pasaj:] Mevcut ekonomik sınırların bu idealist ifadesi, yalnızca salt teorik bir şey değildir, pratik bilinçte de mevcuttur, yani özgür olan ve mevcut üretim tarzı ile çelişik hale gelen bilinç, yalnız dinleri ve felsefeleri oluşturmaz, devletleri de oluşturur.
[42] [Elyazmasında çizili pasaj:] ve başlangıç insanların kendilerince kurulan bir kurum olan, kısa zamanda topluma başlangıçtaki kurucularının hiç de istemedikleri, geri çıkmamacasına "öz-bilinç" ya da "Birtek"e dalıp gitmemiş herhangi bir kimse için somut olarak görülebilir özel bir gidiş veren mülkiyet içindeki
[43] [Elyazmasında çizilmiş pasaj:] kendileri de maddi gerçeklikteki değişikliklere uygun olarak yargılanmalıdırlar.
[44] [Elyazmasında çizilen pasaj:] demek ki, evrensel tarihin ampirik pratik bir varlığı olmasını varsayar.
[45] [Marx'ın kenar notu:] Karşılıklı ilişki ve üretici güç.
[46] [Elyazmasında ilk biçimiyle:] daha sonraki tarihten çıkarılmış, içerlerinde kesinlikle bu gizemlerin arandıkları olayların sonucundan ve ürününden çıkarılmış ve soyutlamadan başka bir şey değildir.
[47] [Elyazmasında çizilmiş pasaj:] Aziz Max Stirner, kendisi, dünya tarihini sırtında taşıyarak dolaşıyor ve her gün onu yiyor, onu içiyor, eskiden efendimiz İsa'nın bedeninin ve kanının yenip içildiği gibi ve dünya tarihi de karşılığında günbegün onu üretir, onu yemek, içmek, giyinmek zorunda olduğuna göre kendi öz ürünü olan Birtek'i üretir; Birtek'teki alıntılar,[19] vb., aynı şekilde Max'ın Hesse'ye ve daha başka uzak kişilere karşı polemiği, onun, tinsel plan üzerinde de dünya tarihince nasıl üretildiğini ortaya koyar. Demek ki, şu sonuç çıkıyor, "dünya tarihinde" bireyler, Stirner'vari herhangi bir öğrenci ya da serbest kadın terzileri "ortaklığı"nda, tamamıyla aynı "eldeciler"dir.
[48] [Marx'ın kenar notu:] Bilincin üretimi üzerine.
[49] [Elyazmasında çizilmiş pasaj:] bundan ötürü "kişilik (1) kavramı (2) genel olarak (3) kendi sınırlarını kendisinin çizmesini" (bunu mükemmel şekilde başarıyor) "ve bu koymuş olduğu sınırları (4) yeniden (5) ortadan kaldırmasını (6) içerir (7)" (kendi kendine değil, genel olarak da değil, nasıl ki kavram olarak da değilse) "ama onun evrensel (8) özü ile (9), bu özün, onun eyleminin iç (10) öz-farklılaşmasının (11) sonucundan başka bir şey olmadığına göre", s. 87-88.[19*]
[Marx'ın karaladığı not:] (Bay Bruno düzineyi tamamlayamıyor.)
[50] [Elyazmasında ilk biçim:] 2. üretici güçlerin gelişmesinin her evresinin toplumun belirli bir sınıfının egemenliğine temel hizmeti gördüğü
[51] [Marx'ın kenardaki gözlemi:] Öyle ki, bu insanların üretimin bugünkü durumunu olduğu gibi muhafaza etmekte çıkarları vardır.
[52] [Elyazmasında çizilmiş pasaj:] faaliyetin (moder[n]) biçimi, ki bu biçim altında... onun egemenliği.
[53] [Elyazmasında çizilmiş pasaj:] Epey bir zamandan beri, bütün komünistler, Fransa'da olduğu kadar İngiltere ve Almanya'da da bu devrimin zorunluluğu konusunda anlaşmış durumdadırlar; bununla birlikte Aziz Bruno istifini bozmadan kendi düşünü sürdürüyor ve "gerçek hümanizm" yani komünizm, (artık hiç yeri olmayan) "tinselciliğin yerine" konuyorsa, bu yalnızca, ona saygınlık kazandırmak içindir, diye düşünüyor. Demek hep düş görmekte devam ediyor, "elbet kurtuluş (halâs, ahret mutluluğu) gelecektir, elbet cennet yeryüzüne inecek ve elbet yeryüzü cennet olacaktır." (Bizim tanrıbilimci bilginimiz cennetin yokluğuna da hiçbir zaman katlanamaz.) "O zaman gökyüzünün ahenkleri içinde sevinç ve yüce mutluluk bütün sonsuzluk boyu taşıp boşanacaktır." (s. 140)[20*] [Marx'ın kenar notu:] Kutsal Aile. Bizim aziz papamız, son yargı günü, bütün bunların gerçekleştiği o gün üzerine çöktüğü zaman büyük şaşkınlık duyacaktır &#8212; o gün ki, onun şafağı, alev alev yanan kentlerin göklerdeki yansısı ile ağaracaktır, ve o günde "semavi ahenklerin" ortasında Marseillaise'in ve Carmagnole'un, o durumda zorunlu, top gürültülerinin eşiğinde yükselen ezgileri aziz papamızın kulaklarında çınlayacaktır, bir yandan giyotin tempo tutacak, bir yandan da dinsiz "yığın" Ça ira, Ça ira[21*] diye gürleyecek ve darağacını kullanarak "öz-bilinç"i ortadan kaldıracaktır. (Aziz Bruno'nun, bu "bütün sonsuzluk boyu sevinç ve yüce mutluluk"tan böyle örnek alınacak bir tablo çizmeye herhangi başka bir kimseden daha az hakkı vardır. "Foyerbahçı aşk dinini tutanlar", "semavi ahenkler"den bambaşka bir şeyin sözkonusu olduğu bir devrimden sözederlerken bu "sevinç" ve "yüce mutluluk" hakkında özel bir tasarımları varmış gibi görünüyorlar.) Aziz Bruno'nun son yargı günü nasıl bir davranış içinde bulunacağını önsel olarak tasarlamak zevkinden yoksun bırakacağız kendimizi. Devrim halinde proleterlerin (öz-bilince karşı isyan eden) "töz" gibi, eleştiriyi devirmek isteyen "yığın" gibi, ya da tinin "gösteri"si, ama gene de bauerci 24 düşünceyi yönetmek için gerekli kararlılıktan yoksun gösterisi gibi anlaşılıp anlaşılmaması gerektiğini kestirip atmak aynı derecede güçtür.


[54] [Elyazmasında ilk biçim:] sivil toplumu başka başka evrelerinde ve pratik-idealist yansısı içinde, yani devlet, aynı şekilde bütün çeşitli ürünler ve bilinç biçimleri, din, felsefe, ahlak, vb. içinde açıklamak.
[55] [Marx'ın kenar notu:] Feuerbach.
[56] [Marx'in kenar notu:] Nesnel denilen tarih yazımı tarihsel ilişkileri eylemden ayrı olarak kavramaktan ibaretti. Gerici karakter.
[57] [Elyazmasında ilk biçim:] ve sanki bu teorik bulutlar oluşumunun meydana getirdiği garip olayı, gerçek yeryüzü ilişkilerinden yola çıkarak, ayrıntılarına kadar açıklamak ve onu tanıtlamak, ancak çok yüksek düzeyde bilimsel bir oyalanma olabilirmiş gibi.
[58] [Elyazmasında karalanmış pasaj:] ortalama olarak, egemen sınıfın kendi de, kendi kavramlarının hüküm sürdüğünü tasarlar ve onları daha önceki çağların egemen fikirlerinden ancak kendi kavramlarını sonsuz gerçekler diye sunarak ayırdeder. Bu egemen sınıf, kendi çıkarlarını ne kadar çok toplumun bütün üyelerinin çıkarları gibi göstermek zorunda olursa, bu "egemen kavramlar" da o kadar genel ve genelleştirilmiş bir biçim alacaklardır.
[59] [Marx'ın kenar notu:] (Evrensellik şunlara tekabül eder: 1. zümreye karşı sınıfa; 2. rekabete, dünya çapında karşılıklı ilişkiye (Weltverkehr) vb.; 3. egemen sınıfın büyük çoğunluğuna; 4. çıkarların ortaklığı yanılsamasına, başlangıçta bu yanılsama [haklı]dır; 5. ideologların aldatmalarına ve işbölümüne.)
[60] [Elyazmasında ilk biçim:] özel bir çıkarı, pratik planda, herkes için ortak bir çıkar olarak, ve teorik planda da evrensel çıkar olarak göstermek artık zorunlu olmadığı anda.
[61] [Marx'ın kenar notu:] İnsan = "düşünen insan tini".
[62] [Elyazmasında karalanmış pasaj:] başka başka ustaların kalfaları aynı meslek kolu içinde birbirlerine karşı olduklarından, kalfalar çok bölünmüş durumdaydılar.
[63] [Elyazmasında karalanmış pasaj:] kendi başlarına (tecrit) durumlarından çıkarak
[64] [Elyazmasında ilk biçim:] bir üretici güçler ve kazanılmış icatlar kitlesinin uzun zaman olduğu gibi kalmasını sağlamaya yeterler.
[65] [Marx'ın kenar notu:] ve ortaçağda renkli camlı pencere sanatı.
[66] [Marx'ın kenar notu:] Küçük-burjuvazi - Orta sınıf - Büyük burjuvazi.
[67] [Elyazmasında ilk biçim:] açılmakta olan dünya pazarı, herbiri onu kendi hesabına sömürmek için çekişen çeşitli uluslar tarafından ele geçirildi.
[68] [Elyazmasında karalanmış pasaj:] ve hızlı dolaşım ve sermaye yoğunlaşmasını doğurdu.
[69] [Elyazmasında karalanmış pasaj:] bütün ülkelerde ne
[70] [Marx'ın kenar notu:] Filozoflarda sınıfın önceden-varlığı
[71] [Elyazmasında ilk biçim:] birçok kentin birliğine yolaçtı, bu da onların feodal beyler karşısındaki çıkarlarının özdeşliği ile açıklanıyordu.
[72] [Elyazmasında karalanmış pasaj:] bir sınıfın ortak varlık koşulları haline gelen bu bireysel yaşam koşullarının birleşmesi.
[73] [Marx'ın kenar notu:] İlkönce doğrudan doğruya devlete ait işkollarını, sonra da azçok ideolojik bütün işleri soğurur.
[74] [Elyazmasında karalanmış pasaj:] onların kısmen verilmiş kısmen de bu verilmiş koşulların gelişmesinin sonucu olan varlık koşulları içinde, felsefi açıdan.
[75] [Engels'in kenar notu:] (Feuerb[ach]: Varlık ve Öz)
[76] [Elyazmasında karalanmış pasaj:] ve ortaklaşalığın içerdiği bireyin tam ve özgür gelişmesi olmadan olanaklı değildir.
[77] [Elyazmasında ilk biçim:] hiçbir toplumsal organizasyonun da, üzerinde hiçbir denetim sağlayamayacağı
[78] [Elyazmasında karalanmış pasaj:] her tarihsel çağda özgür olmuş bireyler daha önceden varolan ve kendilerine verilmiş varlık koşullarını geliştirmeye devam etmekten başka bir şey yapmadılar.
[79] [Elyazmasında karalanmış sözcük:] öz faaliyeti.
[80] [Elyazmasında ilk biçim:] kendinden faaliyeti.
[81] [Marx'ın kenar notu:] bizzat değişim tarzının üretimi.
[82] [Elyazmasında karalanmış pasaj:] olabildiği kadarıyla elbirliği.
[83] [Engels'in kenar notu:] Sismondi.
[84] [Elyazmasında ilk biçim:] Bugün, bireylerin, büyük bir bütünlük oluşturacak ölçüde gelişmiş bulunan ve evrensel karşılıklı ilişkilere bağlı olan üretici güçleri artık mülk edinemeyecekleri bir noktaya gelmiş bulunuyoruz.
[85] [Marx'ın kenar notu:] Kendine yabancılaşma
[86] [Elyazmasında karalanmış pasaj:] (özellikle ve Isparta)
[87] [Engels'in kenar notu:] (Tefecilik!)
[Elyazmasında karalanmış pasaj:] ve bu evrime, sanayiin ve ticaretin gelişmesi neden olmuş değildir.
[88] [Marx'ın kenar notu:] Filozoflar için ilişki = fikir (ideà). Onlar yalnız İnsan'ın kendi kendisine olan ilişkisini tanıyorlar ve bu yüzden de onlar için bütün gerçek ilişkiler, fikir haline geliyor.
[89] [Marx'ın kenar notu:] Antik devlette, feodalitede, mutlak hükümdarlıkta göründüğü biçimiyle "ortaklık"a, bu bağa özellikle dinsel tasarufflar tekabül eder.

[1**] Bu bölüm, İdeoloji'nin daha önceki baskılarında yer almamaktadır. Çok tahribe uğradığı için, okunması ve dolayısıyla anlaşılması güçtür. -Ed.
[2**] İlk otomatik iplik makinesi. -ç.
[3**] Bu kısım elyazmasında harap olmuş. -Ed.
[4**] Editions Sociales tarafından eklenmiştir. -ç.
[5**] Marx tarafından, numaralanan 3, 4, 5, 6, ve 7. yapraklar eksik. -Ed.
[6**] Kendiliğinden üreme. -ç.
[7**] Son iki paragraf kenara Engels tarafından eklenmiştir. -Ed.
[8**] Bu pasajın kenarına Marx, bu paragraftan hemen sonra gelen 5. kesimin ilk iki paragrafını eklemiştir. -Ed.
[9**] Elyazmasında "ne de 'Birtek' anlamında, 'yaratılmış' insan" sözleri çizilmiş.
[10**] İdeoloji'nin daha önceki baskılarında metin burada kesiliyor. Bu boşluk, İdeoloji'nin elyazmasının birkaç sayfasının bulunması ve 1962 yılında ilk kez yayınlanması ile kısmen doldurulmuştur. -Ed.
[11**] Bu bölümün, Engels'in kalemiyle n° 83 sayısı ve Marx'ın kalemiyle de 36, 37, 38 ve 39 numaraları taşıyan dört sayfası eksiktir. -Ed.
[12**] Elyazmasında okunamaz hale gelmiş pasaj. -Ed.
[13**] "Ticaret yüzyılın tutkusu oldu." -Ed.
[14**] "Bir süredir, insanlar, artık yalnızca ticaretten, denizcilikten ve gemicilikten sözediyorlar." -Ed.
[15**] Elyazmasında okunmaz hale gelmiş pasaj. -Ed.
[16**] Kreten hastalığı. Kreten, başı kocaman, yüzü ablak, boynu kısa ve kalın, vücudu raşitizmalı, duyguları sönük olan bir hasta tipidir. -ç.
[17**] Elyazmasının ilk iki sayfasında bulunan çok kısa notlar, burada toplandı. -Ed.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.996
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

50 kere teşekkür edildi.
36 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 17.08.2013- 23:07


Açıklayıcı Notlar

[2*] Alman İdeolojisi (Die deutsche Ideologie. Kritik der neuesten deutschen Philosophie in ihren Reprasentanten Feuerbach, B. Bauer und Stirner, und des deutschen Sozialismus in seinen verschiedenen Propheten) 1845-46'da Brüksel'de Marks ve Engels tarafından birlikte yazılmıştır. Bu yapıtta Marks ve Engels, materyalist tarih anlayışını, bilimsel komünizm teorisinin felsefi temeli olarak ilk kez işlemişlerdir.

Alman İdeolojisi'nin elyazmaları iki ciltten oluşmaktaydı: birincisi hegel-sonrası felsefenin eleştirisi; ve ikincisi, "hakiki" sosyalizmin eleştirisi.
Birinci Cildin Birinci Bölümü Alman İdeolojisi'nin temel belirleyici içeriğini ortaya koymaktadır. Bütün yapıtın en önemli bölümünü oluşturmasının ve kendi başına önemli oluşunun nedeni budur.
Elyazmasının Birinci Bölümü, müsvedde halindeki elyazmalarının üç kesiminden ve bu bölümün başlangıcının iki temiz kopyasından oluşmaktadır. Buna göre, bölüm dört kesime ayrılmıştır.
Birinci Bölümün Birinci Kesimi, temiz kopyanın ikinci versiyonudur; şu farkla ki, birinci versiyonda olup da ikinci versiyona alınmamış kısımlar eklenmiştir. İkinci Kesim, tüm bölümün esas özünü vermektedir. Üçüncü ve Dördüncü Kesim, Stirner'in incelendiği bölümden (Cilt 1, Üçüncü Bölüm) alınmış konu-dışı teorik yorumlardır.
Alman İdeolojisi [Feuerbach], L'idéologie allemande, Première Partie, Feuerbach, Editions Sociales, Moscow 1968 ve Dietz Verlag, Berlin 1970 baskılarıyla karşılaştırılmış, köşeli parentez içinde sunulan başlıklar ve sayfa numaraları K. Marx and F. Engels, Sellected Works, c. I, Moscow 1969'dan alınmış ve açıklayıcı notlar, bu cilt için düzenlenmiştir.
Yayına hazırlanırken konmuş olan bütün başlıklar ve gerekli eklemeler ve elyazmalarının sayfa numararalı, köşeli parantez içinde verilmiştir. Esas ikinci temiz kopyanın yapraklarına Marks ve Engels tarafından verilmiş olan numaralar "y" harfiyle ve buna tekabül eden rakamla gösterilmiştir, örneğin [y. 1], [y. 2], vb.. Birinci temiz kopyaya yazarlar sayfa numarası koymamışlardır; bu sayfalar "s" harfiyle ve buna tekabül eden rakamla gösterilmiştir: [s. 1], [s. 2], vb.. Elyazmalarının müsvedde halindeki üç kesiminin Marks tarafından numaranmış sayfaları ise yalnızca rakamla gösterilmiştir: [1], [2], vb..
[3*] Burada, David Strauss'un, dinin felsefi eleştirisine kapı açan ve hegelci okulun eski-hegelciler ve yeni-hegelciler olarak ikiye bölünmesinin başlangıcını oluşturan temel yapıtına (D. F. Strauss, Das Leben Jesu, Bd. 1-2, Tübingen 1835-1836) değinilmektedir. - 32.
[4*] Diadokos'lar &#8212; Büyük İskenderin ölümünden sonra iktidar için birbirleriyle amansız bir savaşa tutuşan generalleri. Bu savaşım sırasında (MÖ 4. yüzyılın sonundan 3. yüzyılın başına dek sürmüştür), İskender'in İmparatorluğunun oturmamış askeri ve idari birliği birkaç bağımsız devlete bölündü. &#8212; 32.
[5*] Bu terim, Wigand's Vierteljahrsschrift, Bd. IV, 1845, s. 327'de yayınlanmış imzasız bir makaleden alınmıştır.
Wigand's Vierteljahrsschrift &#8212; 1844-45'te Laipzig'de Otto Wigand tarafından yayınlanan genç-hegelcilerin felsefi dergisi. Bruno Bauer, Max Stirner ve Ludwig Feuerbach bu derginin yazarları arasındaydılar. - 35.
[6*] Alman İdeolojisi'nde "Verkehr" sözcüğü, bireylerin, toplumsal, grupların ve bir bütün olarak ülkelerin maddi ve manevi ilişkilerini de kapsayacak biçimde çok geniş bir anlamda kullanılmaktadır. Marx ve Engels, maddi ilişkinin, ve hepsinden önemlisi, insanların üretim sürecinde birbirleriyle olan ilişkilerinin, bütün öteki ilişki biçimlerinin temeli olduğunu gösteriyorlar. Alman İdeolojisi'nde karşılaştığımız "Verkehrsforrn" (karşılıklı ilişki biçimi), "Verkehrsweise" (karşılıklı ilişki tarzı), "Verkehrsverhältnisse" (karşılıklı ilişki koşulları) terimleri, Marx ve Engels tarafından "üretim ilişkileri" kavramını ifade etmek için kullanılmışlardır, ki bu kavram, onların kafasında o dönemde yeni yeni biçimlenmekteydi. - 37.
[7*] Marx'ın bu satırları yazdığı dönemde (1840'larda) aşiret, klan kavramına şimdi olduğundan çok daha büyük bir önem yükleniyordu. L. H. Morgan'ın 1877'de yayınlanan ve ilkel toplumun incelenmesine ayrılmış yapıtı "gens" ve "klan" kavramlarını belirginleştirmiştir. Engels, Morgan'ın elde ettiği sonuçları Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) adlı yapıtında kullanmıştır. - 38.
[8*] Licinius (MÖ 350 sıraları): Sextius ile birlikte (MÖ 367'de) plebyenlerin yararına yasalar yayınlayan bir halk tribünü. &#8212; Bu metinler gereğince, hiçbir Roma yurttaşının devlet mülkü toprakların (ager publicas) 500 jugers (yaklaşık olarak 125 hektar)'dan fazlasını mülk edinmeye hakkı yoktu. MÖ 367'den sonra plebyenlerin "toprak açlığı", askeri fetihler sayesinde kısmen giderildi. Bu fetihlerle ilhak edilen toprakların bir kesimini paylaştılar. - 39.
[9*] Marx ve Engels, daha sonra, bu tanımlamayı, mülkiyet yapılarının evriminin bu şemasını, bunun yalnız Batı Avrupa için geçerli olduğunu kaydederek ve bir Asya üretim tarzının varlığına işaret ederek, biraz değişik bir biçimde sunacaklardır. Bkz: Lettres sur "Le Capital" ve Sur le "mode de production asiatique", Editions Sociales, Paris 1969. - 39.
[10*] Bruno Bauer, "Charakteristik Ludwig Feuerbachs", Wigand's Vierteljahrsschrift, Bd. III, 1845, s. 86-146. - 47, 63dn.
[11*] G&#339;the, Faust, "Prolog im Himmel". - 47.
[12*] Bruno Bauer, "Charakteristik Ludwig Feuerbachs", Wigand's Vierteljahrsschrift, Bd. III, 1845, s. 130.- 49.
[13*] G. W. F. Hegel, Die Philosophie der Geschichte, Einleitung, Geographische Grundlage der Weltgeschichte. - 49dn.
[14*] Genç-hegelcilerin ve özellikle Stirner'in kullandığı terimler. - 53.
[15*] Deutsch-Französische Jahrbücher &#8212; Karl Marx ve Arnold Ruge'un Paris'te çıkardıkları Almanca bir dergi. Yalnızca (Şubat 1844'te) bir sayısı yayınlanmıştır. Bu sayıda Karl Marx'ın iki makalesi &#8212;"Yahudi Sorunu Üzerine" ve "Hegelci Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı. Giriş"&#8212; ve Friedrich Engels'in de gene iki makalesi &#8212;"Bir Ekonomi Politik Eleştirisi Denemesi" ve "İngiltere'nin Durumu 'Dün ve Bugün', Thomas Carlyle, Londra 1842"&#8212; yer alıyordu. Bu yapıtlar Marx ve Engels'in materyalizme ve komünizme nihai geçişlerini belgelemektedir. Derginin yayınlanması esas olarak Marx ile bir burjuva radikali olan Ruge'un arasındaki görüş farklılıkları yüzünden kesilmiştir. - 55.
[16*] Bauer'in "eleştirici" bir felsefe okulunun savunucusu olmak istediği bilinir. - 56.
[17*] Proleter devrimin bütün gelişmiş kapitalist ülkelerde aynı anda yapılabileceği ve dolayısıyla devrimin yalnızca tek bir ülkede zafere ulaşmasının olanaksızlığı vargısı &#8212;ki bu vargı nihai ifadesini Engels'in, "Komünizmin İlkeleri" adlı denemesinde bulur. (bkz: Marx-Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, Sol Yayınları, Ankara 1991, s. 212-213.)&#8212; tekel-öncesi kapitalizm dönemi işin doğruydu.
Emperyalizm çağında kapitalizmin eşit olmayan ekonomik ve siyasal gelişimi yasasını hareket noktası olarak alan Lenin, farklı bir vargıya ulaştı. Buna göre, yeni tarihsel koşullarda, tekelci kapitalizm döneminde, sosyalist devrim ilkin birkaç ülkede, hatta tek bir ülkede zafere ulaşacaktı ve devrimin bütün ülkelerde ya da ülkelerin çoğunda aynı anda zafere ulaşması olanaksızdı. Bu tez ilk kez Lenin'in "Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine" adlı makalesinde ortaya konmuştur. (Bkz: Lenin, Marx- Engels- Marksizm, Sol Yayınları, Ankara 1990, s. 236-240.) - 58.
[18*] Kıta Sistemi, ya da kıta ablukası &#8212; 1806'da Napoléon I tarafından ilan edilmişti ve Avrupa kıtasındaki ülkelerle Büyük Britanya arasında ticareti yasaklıyordu. Napoléon'un Rusya'daki yenilgisinden sonra kaldırılmıştır. - 60.
[19*] Max Stirner, Der Einzige und sein Eigenthum, Leipzig 1845. - 60dn.
[20*] B. Bauer'in "Charakteristik Ludwig Feuerbachs" adlı makalesinden. - 61dn.

[21*] Marseillaise, Carmagnole, ça ira &#8212; 18. yüzyıl sonu Fransız burjuva devirmi döneminin devrimci ezgileri. Son ezginin nakaratı şöyleydi: "Ah! ça ira, ça ira, ça ira. Les aristocrates à la lanterne!" - 63dn.
[22*] Bu terimler Max Stirner'in Der Einzige und sein Eigentum adlı yapıtında geçmektedir. - 64.
[23*] Bu ifade Bruno Bauer'in "Charakteristik Ludwig Feuerbachs" adlı makalesinden alınmıştır. - 67.
[24*] Bu terim Max Stirner'in Der Einzige und sein Eigentum adlı yapıtından alınmıştır. - 65.
[25*] Genç-hegelcilerin 1838'den 1843'e kadar gündelik yaprak halinde yayınlanan tek ve aynı dergilerinin kısaltılmış adı. Dergi 1838'den 1841'e kadar kendine Hallische Jahrbücher für deutsche Wissenschaft und Kunst ("Alman Bilim ve Sanatı Üzerine Halle Yıllıkları") adını verdi, Arnold Ruge ve Theodor Echtermeyer yönetiminde yayınlandı. Prusya'da yasaklanma tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğundan, dergi, Saxe'a göçtü ve 1841 Temmuzunda Deutsche Jahrbücher für Wissewchaft und Kunst ("Bilim ve Sanat Üzerine Alman Yıllıkları") adını aldı. Ama 1843'te hükümet, derginin yayınlanmasını yasakladı ve yasak kararı Bundestag'ın kararı ile bütün Almanya için geçerli hale geldi. - 67.
[26*] Sırasıyla Bauer, Feuerbach, Stirner'e anıştırmada bulunuluyor. - 67.
[27*] Bruno Bauer, Geschichte der Politik, Kultur und Aufklärung des achtzehnten Jahrhunderts, Charlottenburg 1843-1845, Bd. 1-2. - 67.
[28*] Nicholas Becker'in milliyetçi şarkısı. Alman Ren, 1840'ta bestelendi, o zaman iki ayrı tepkiye neden olmuştu, biri üniforma meraklısı Musset'nin, öteki de pasifist Lamartine'in tepkisine. - 68.
[29*] Burada Wigand's Vierteljahrsschrift, Bd. II, 1845, s. 193-205'te yayınlanmış olan Feuerbach'ın "Über das 'Wesen des Christenthums' in Beziehung auf den 'Einzigen und sein Eigenthum'" adlı makalesine değiniliyor. Bu makale şu sözlerle son bulmaktadır: "...Feuerbach İnsan'ın özünü yalnızca onun topluluğuna aktardığına göre, o toplumsal insan'dır, komünisttir." - 68.
[30*] L. Feuerbach, Grundsätze der Philosophie der Zukunft, Zurich und Wintherthur 1843, s. 47. - 69.
[31*] Marx ve Engels, burada, Alman İdeolojisi'nin Birinci Cildinin III. Bölümüne anıştırma yapıyorlar. Bölümün Feuerbach üzerine olan bu kısmı, aslında III. Bölümüne dahil edilmişti ve Marx ve Engels'in anıştırma yaptıkları metnin hemen ardından geliyordu. III. Bölümdeki sözü edilen pasajda Marx ve Engels, Hegel'in Die Philosophie der Geschichte adlı yapıtından alıntı yapıyorlardı. - 73.
[32*] Tahıl Yasalarına Karşı Birlik &#8212; İngiliz sanayi burjuvazisinin örgütü; 1838'de Manchester'lı fabrika sahipleri Cobden ve Bright tarafından kurulmuştu. Dışardan yapılan tahıl ithalini kısıtlamayı ya da yasaklamayı amaçlayan Tahıl Yasaları, büyük toprakbeylerinin çıkarlarını korumak üzere konulmuştu. Birlik, sınırsız serbest ticaret istemini öne sürerek, işçi ücretlerini düşürmek ve toprak aristokrasisinin ekonomik ve siyasal gücünü zayıflatmak amacıyla Tahıl Yasalarının kaldırılmaları için savaştı. Bu savaşım sonucunda Tahıl Yasaları 1846'da kaldırıldı. - 76.
[33*] Verein (birlik), Max Stirner'e göre çıkarcıların oluşturdukları gönüllü bir birlikti. - 77.
[34*] 1651'de Cromwell tarafından çıkartılan ve daha sonra yenilenen yasalar. Bu yasalar, Avrupa'dan, Rusya'dan ya da Türkiye'den ithal edilen metaların yalnız İngiliz ya da ihracatçı ülkelerin gemileriyle taşınması gereğini koşul olarak getiriyordu. İngiliz kıyıları boyunca kabotaj hakkı yalnız İngiliz gemilerinin tekelinde olacaktı. İngiliz denizciliğini kolaylaştırmak amacını güden bu yasalar, özellikle Hollanda'ya karşı yöneltilmişlerdi. 1793 ile 1854 arasında kaldırıldılar. - 84.
[35*] Bu farklılaşan (diferansiyel) vergiler, bir metaya, şu ya da bu ülkeden gelmesine göre, farklı gümrük resimleri koyuyordu. - 84.
[36*] J. Aikin, A Description of the Country from Thirty to Forty Miles Round Manchester, London 1795. - 85.
[37*] Marx ve Engels burada, I. Pinto'nun Traité de la Circulation et du Circulation et du Crédit, (Amsterdam 1771, s. 234, 283) adlı kitabında yayınlanmış, "Lettre sur la Jalousie du Commerce"den alıntı yapıyorlar. - 85.
[38*] A. Smith, An Inquiry in to the Nature and Causes of the Wealth of Nations, London 1776.- 86.
[39*] Jean Jacques Rousseau, Du Contrat Social: ou principes du droit politique, Amsterdam 1762. - 96.
[40*] Burada Max Stirner'in Wignad's Vierteljahrsschrift, Bd. III, 1845, s. 187'de yayınlanmış "Rezensenten Stirnes" adlı makalesinde ifade edilen görüşlere değiniliyor. - 97.
[41*] Normanlar İngiltere'yi 1066'da, Napoli'yi de 1130'da istila etmişlerdi. - 99.
[42*] Doğu Roma İmparatorluğu &#8212; Köleci Roma İmparatorluğundan 395 yılında ayrılmış bir devlet; merkezi Konstantinople (İstanbul) idi. Daha sonraları Bizans adını almıştır. Doğu Roma İmparatorluğu 1453'de, Osmanlılar tarafından istila edilinceye dek varolmuştur. - 100.
[43*] Amalfi &#8212; Napoli'nin güneyinde kurulmuş bir İtalyan kenti. 10. ve 11. yüzyıllarda parlak bir limandı. Bu kentin deniz hukuku bütün İtalya tarafından benimsenmişti. - 108.



Yeni Başlık  kilitli
 Toplam 2 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   [2] 



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Feuerbach Üzerine Tezler [*] melnur 0 2529 11.08.2013- 12:02
Konu Klasör Alman İdeolojisi. melnur 1 4590 13.09.2013- 19:28
Konu Klasör Alman emperyalizmi neye güveniyor? umut 0 2986 05.12.2015- 09:17
Konu Klasör Alman Devrimi 100 yaşında: Vardık varız, var olacağız melnur 4 2805 16.01.2022- 00:02
Etiketler   Alman,   İdeolojisi,   Feuerbach
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS