SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
Dinde son nokta! Bilimde nokta bile değil           (gösterim sayısı: 1.781)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 7.072
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

9 kere teşekkür etti.
13 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 19.07.2014- 02:29


Bilimsel Yaradılışçılık, Akıllı Tasarımcılık, Harun Yahya'cılık!
Dinde son nokta! Bilimde nokta bile değil



"Bilimsel Yaradılışçılık" ve "Akıllı Tasarımcılık" adlı akımlar, günümüzün postmodern ortamının ürünleri. İnsan ihtiyaçlarından kopmuş, sanallaşmış, yıkıcılaşmış, mafyalaşmış küresel kapitalizmin postmodern dini/bilimi! "Yıldız Savaşları"nın dini, "Yüzüklerin Efendisi"nin bilimi! Bütün dünya Hollywood olsa, dini böyle bir din, bilimi de böyle bir bilim olurdu. Dinleri de imaj, bilimleri de! Allah'ı "Tasarımcı" olan bir din! Alimi şarlatan olan bir bilim! Bir reklamdan esinlenerek söyleyelim: Dinde son nokta! Bilimde ise nokta bile değil.

Ender Helvacıoğlu


Evrim Kuramı'nı tartışmadan önce Yaradılışçıların görüşlerini ele almak gerekiyor. Yaradılışçılar, bütün canlı türlerinin birdenbire ve aynı anda, bugün bulundukları biçimde yaratıldıklarını iddia ediyorlar. Tanrı (Akıllı Tasarımcı) "Ol" demiştir ve her şey olmuştur; görüşleri budur.

Eğer bilim yapacaksak...
Eğer inanç düzleminde isek tartışacak bir şey yok; herkes istediği görüşe inanmakta serbesttir. Fakat eğer bilim düzlemindeysek, ileri sürülen tezi kanıtlayacak deneylerin ve gözlemlerin yapılması, elde edilen verilerin usa vurularak yorumlanması gerekir. Bilimsel bilgi alanında demokrasi ve özgürlük yoktur; olgu vardır, veri vardır, kanıt vardır.
Adnan Oktar (Harun Yahya) adlı şahıs ve bir kısım Yaradılışçılar, Akıllı Tasarımcılar sadece kendi inançlarını dile getirselerdi, yazıp çizselerdi, onlarla bir sorunumuz olmazdı; en fazla konuşur, ikna etmeye çalışırdık. Fakat onlar inançlarını bilim kisvesi altında sunuyorlar, bilimsel olduğunu savunuyorlar, Evrim Kuramı gibi bilimsel kuramlara alternatif olduğunu iddia ediyorlar.

Bilimsel etkinlikte bulunmak herkesin hakkı. Tabii bu alanda çalışmanın gereklerini yerine getirerek; her konuda olduğu gibi! "Ben futbol oynayacağım, ama ayaklarımla değil ellerimle" diyemezsiniz; hakem doğal olarak size kırmızı kartı gösteriverir. Dolayısıyla Harun Yahya ve Yaradılışçılar, eğer bilim alanına girmek istiyorlarsa, başka kuramları eleştirmeden önce, kendi görüşlerini bilimsel yöntemin sınavından geçirmeliler; en azından böyle bir çabaya girişmeliler.

"Bütün canlı türleri birdenbire ve aynı anda, bugün bulundukları biçimde yaratılmıştır" tezini bilim dünyasına sunuyorlarsa ve bilimsel bir tez olarak eğitim müfredatına girmesini talep ediyorlarsa, bu tezi kanıtlamaya çalışmalıdırlar. Tezlerini destekleyecek gözlemler yapmalı ve deneyler gerçekleştirmelidirler. Örneğin farklı canlı türlerine ait en eski fosillerin yaşının gidip gidip aynı dönemi gösterdiği belirlenebilirse, bu savundukları tez için ciddi bir kanıt teşkil edebilir. Ama böyle bir durum söz konusu değilse, tezleri baştan güme gitti demektir.

Harun Yahya'cılar çıkardıkları kitaplarda yüzlerce canlı türüne ait fosillerin fotoğraflarını basıyorlar, açtıkları sergilerde 250 milyon yıllık levrek balığı fosilini sergiliyorlar. Fakat bütün bu fosiller onların tezlerini çürütüyor. Çok eski dönemlerden kalma kayaların içinde 3-3,5 milyar yıllık tek hücreli canlı fosilleri bulundu; ama 3,5 milyar yıllık levrek balığı fosiline rastlanmadı. Demek ki Tasarımcı, bir bakteriyi yarattıktan ancak 3,25 milyar yıl sonra bir levrek balığını yaratabilmiştir! İnsansılara ait bulunan kalıntılar ise taş çatlasa 4-4,5 milyon yıl önceye gidiyor. Bu durumda Tasarımcımızın bakteriyi yarattıktan ancak 3,5 milyar yıl sonra ve levrek balığını yarattıktan ancak 246 milyon yıl sonra insanı yaratabildiği anlaşılıyor! Veya dinozorlara ait fosillerin bulunduğu döneme tarihlenen herhangi bir insan, maymun, at, kedi, köpek fosili bulunamamıştır. Bütün bunların sonucunda iki yorum yapılabilir: Ya Yaradılış tezi yanlıştır ya da Tasarımcı çok yavaş çalışmaktadır!

Diyelim ki, 3,5 milyar yıllık insan, at, kedi, köpek, dinozor, levrek balığı, bakteri vb. fosilleri bulundu. Hepsi 3,5 milyar yıl önceyi işaret ediyor. Bu, 3,5 milyar yıl önce bir şeyler olduğunu gösterir ama yine Yaradılış tezini kanıtlamaz. Bir başka Yahya (örneğin Daniken) çıkar der ki, uzaylılar geldi, bütün bu canlıları bıraktı gitti. Ne diyeceğiz!? Yaradılış tezi kanıtlanmak isteniyorsa, yaradılışın deneylerinin yapılması gerekir. Deneyler de yetmez; bu Yaradan'ın (Tasarımcının) nasıl bir şey olduğu, bu yaratma enerjisini nasıl edindiği, hangi yöntemlerle yaratma eylemini gerçekleştirdiği vb. de açıklanmaya muhtaç. Eğer Lavoisier doğruysa, hiçbir şey yoktan var edilemez. Harun Yahya Lavoisier ile de hesaplaşmak zorunda. Tabii, Tasarımcıyı kimin tasarladığı sorusu da arkasından gelecektir; madem tasarımcılık yapıyoruz!

Ayrıca biliniyor ki, günümüzde varlığını sürdüren canlı türleri, canlılığın ortaya çıkışından beri yaşamış olan türlerin çok küçük bir kısmı. Canlı türlerinin yüzde 90'dan fazlasının soyları tükenmiş ve yok olmuşlar. En popüler örnek: dinozorlar. Yaradılışçılar bu olguyu da kendi görüşleri doğrultusunda açıklamak zorundalar. Yaradan (Akıllı Tasarımcı) neden yarattıklarının çoğunu yok etmiştir? Kendi yarattıklarını sonradan beğenmemiş midir, cezalandırmış mıdır? Ama bu durum, Tasarımcının tasarım yeteneği üzerinde ciddi şüpheler uyandırmaz mı? Yoksa Tasarımcının yarattıklarını yok eden daha üstün bir güç mü var? Yaradılış görüşündeki bu boşluklar da bilimsel yöntemlerle açıklanmak zorunda.
Öte yandan Yaradılış görüşünün bilimsel yöntemlerle kanıtlanmaya çalışılması, Tanrı olmaya çalışmak ve deneyimlemek anlamına gelecek ve bu da dinsel düşünüş açısından kabul edilemez bir tutum olacaktır ama bu bilimcilerin sorunu değil.

Harun Yahya ve Yaradılışçılar diyebilir ki, "Bizim tezimizin deneyinin, gözleminin yapılmasına, kanıtlanmasına gerek yok; çünkü kutsal kitaplarda böyle yazıyor". Tabii bu hakları vardır; ama bir bilimci olarak değil, inanmış bir vatandaş olarak. Bilimde böyle bir yöntem yok. Eğer olsaydı, hala dünyanın düz olduğunu, öküzün boynuzlarının tepesinde bulunduğunu, evrenin 7 günde oluştuğunu, insanın çamurdan yaratıldığını, Adem ile Havva'nın soyundan geldiğimizi, kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış olduğunu düşünüyor olurduk.

Görüldüğü gibi, bilim yapmak kolay değil. Harun Yahya'cılar bilimsel olarak ciddiye alınabilecek görüşler ileri süremiyorlar ve Yaradılış görüşü (veya Akıllı Tasarım) bilimsel bir tartışmanın konusu değil.

Bilimin kutsal kitabı yok
Yaradılışçıların şöyle bir mantıkları var: "Evrim Kuramı'nın açıklayamadığı olgular varsa Yaradılış görüşü doğrudur". Bu düşünüş biçimi, aslında onların bilimsel çalışma tarzından ne kadar uzakta olduklarını gösteriyor. Bu noktada bilimsel düşünüş ile dinsel düşünüş arasındaki farkın irdelenmesi gerekir.

Yaradılış görüşü, "kutsal ve mutlak doğrular" dünyasından kalma. Bilimsel Devrim öncesinin dinsel ve büyüsel düşünüş ikliminde üretilmiş. Bu Eski Dünyada kutsallık atfedilen önermeler, sorgulanmadan, usa vurulmadan, kanıtlanmaya gerek duyulmadan doğru kabul edilir. Böyle bir mantıkla ve düşünüş tarzıyla bilim alanına giren Yaradılış savunucuları, doğal olarak bilimden de bir kutsal kitap istiyorlar. Onların mantıklarına göre, bilim de her şeyi en ince ayrıntısına kadar açıkladığı bir mutlak doğrular bütünü ortaya koymalıdır; bunu yapamaz ise o zaman dinsel düşünce ve Yaradılış doğrudur. Yazdıkları bütün kitaplarda bilimin henüz açıklayamadığı olguları sayıp döküyorlar ve bunların kendi görüşlerinin kanıtları olduğunu varsayıyorlar.

Böyle bir mantık bilime yabancıdır. Bilimin bir kutsal kitabı yoktur. Bilim her şeyi açıkladığı iddiasında değildir; böyle bir iddiada bulunursa kendini reddetmiş ve bir tür dine dönüşmüş olur. Bilim her şeyin "açıklanabilir" olduğunu söyler ve bu sonsuz bir yolculuktur. Bilim, bilinenler dünyası ile bilinmeyenler dünyasının sınırında yapılır. Bilimcilerin uğraşı, bilinmeyenler dünyasından parçalar kopararak bilinenler dünyasına eklemektir. Bilimciler, mevcut kuramla açıklayamadıkları yeni olgular ve yeni verilerle karşılaştıklarında heyecanlanırlar ve sevinirler. Bu, yeni olguları da açıklayacak daha kapsamlı bir bilimsel kuramın kapıda olduğunun göstergesidir. Bilim böyle gelişir. Bilimci mevcut kuramdan şüpheye düştüğü zaman eskiye dönmez, daha gelişkin bir kuramın peşine düşer.
20. yüzyılda insanın ufku pratik olarak da en küçükler ve en büyükler dünyasına ulaştığında Newton yasalarının sınırlılıkları ve yetersizlikleri görüldü. Atom altı parçacıklar ve ışık hızına yakın hızlar söz konusu olduğunda Newton'un kuramıyla açıklanamayan bazı olgular birikmeye başladı. Bu durumda bilimciler Batlamyus'un evren modeline geri dönmediler. Bu yeni olguları da açıklayabilecek yasaların peşine düştüler ve ortaya Görelilik ve Kuantum kuramları çıktı. Görelilik ve Kuantum Newton'u çöpe atmadı; onun açtığı yolda daha da ilerledi. Bu anlamda Görelilik ve Kuantum, Newton yasalarının daha da kapsamlı bir kanıtını sunmuş oldu. Darwin'in Evrim Kuramı'nın da yetersiz kaldığı, açıklayamadığı bazı olgular ortaya çıkarsa, herhalde Yaradılış görüşüne geri dönülmeyecektir; o dönem aşılmıştır artık. Darwin'in açtığı yoldan ilerlenecek ve daha kapsamlı kuramlara ulaşılacaktır. Mendel'le başlayan ve genetik devrim ile büyük ivme kazanan gelişmelerle böyle bir yola çoktan girilmiştir zaten.

Kısacası, Kopernik, Bacon, Descartes, Galilei, Kepler, Newton ve Darwin'le simgelenen Bilimsel Devrim ile birlikte, insanlık artık Tanrı etiketli kutsal ve mutlak modelleri aşmıştır. Bu yoldan geri dönüş yok; ancak ilerleyebilirsiniz.

Ancak bilimsel yöntemi ve düşünüş biçimini sindirememiş, Bilimsel Devrimin gerisinde kalmış bir kafa, "Newton'un açıklayamadığı olgular var, o zaman Batlamyus doğrudur" veya "Darwin'in açıklayamadığı olgular var, o zaman Yaradılış doğrudur" türünden savlar ileri sürebilir.

Evrim bir olgudur
Biz ülkemizde ne yazık ki konuyu bu düzeyde tartışıyoruz ama, günümüz biliminin ulaştığı bir düzey var: Evrim artık bir kuram değil, bir olgudur.

Alaaddin Şenel bu noktayı şöyle vurguluyor:

"Evrimin, bilimsel ipuçları bulunan, ama daha kesin olarak kanıtlanmamış bir olguyu yansıtan bir kuram olduğu görüşünü tarihe bırakmanın zamanı geldi. Genetik bilimindeki ve biyoteknolojideki atılımlarla 'evrim kuramı' artık 'evrim gerçeği' konumuna yükseltilmiş bulunuyor." (A. Şenel, "İnsan ve Evrim Gerçeği", Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara, 2003, s.23)

Şenel aynı kitabında söz konusu sürecin köşe taşlarını şöyle özetliyor:
- Mendel (1865'de yayınladığı yapıtında) erkekten ve dişiden kalıtılıp yavrularda belli yasalara göre dağılım gösteren kalıtsal özelliklerin süreklilik kazandığını gösterdi.
- De Vries (20. yüzyılın başında) mutasyonların varlığını ortaya çıkardı.
- Sovyet biyokimyacı Oparin (1924'de) cansız maddenin kimyasal evrimi sonucunda organizmalarda görülen metan gibi karmaşık moleküllerin oluşabileceğini gösterdi.
- İngiliz genetikçisi J. S. B. Haldane (1928'de) maddenin ve yerkürenin evriminde karmaşık kimyasal bileşiklerin 'sıcak çorba' dediği okyanuslarda oluşup birikmesiyle canlılığa geçiş koşullarının doğduğu kuramını geliştirdi.

- ABD'li kimyacı Harold Urey ile öğrencisi Stanley Miller 1952'de 'sıcak çorba' (okyanus) içinde erimiş durumda bulunduğunu düşündükleri metan, hidrojen, amonyak (cansız) gazlarıyla su buharını bir tüpte 60 bin volt gerilim ürünü elektrik arklarıyla bir hafta bombardıman sonucunda metanın, proteinlerin (etin) alt birimlerini oluşturan aminoasitlere dönüşebildiğini kanıtladılar.

- Urey-Miller deneyinden bir yıl sonra (1953'te) Amerikan ve İngiliz bilimciler Watson ve Crick, kalıtımı yürüten molekül olan DNA'nın olası moleküler yapısını bir modelle gösterdiler. Daha sonra geliştirilen güçlü elektronik mikroskoplar, onun, olası bir modelden öte, genin yapısını şaşmaz biçimde yansıtarak gerçeği dile getirdiğini gösterdi.
- 1951'de Salvador E. Luria ve yardımcısı Mary Human, bir rastlantı sonucunda DNA'nın yapısının değişebildiğini gördü.
- 1956'da Paul Zamecnik ve öğrencisi Mahlon B. Hoogland belli genlerin belli proteinlerin sentezini denetlemelerinde aracı işlevini gören transfer Ribonükleik Asit (tRNA) moleküllerinin varlığını ortaya çıkardı.

- 1960'lı yıllarda DNA'nın parçalarının bir canlıdan ötekisine aktarılabilmesi olanağının bulunduğu anlaşıldı. Bunun anlaşılması ile genetik biliminin uygulama alanını oluşturan "biyoteknoloji" 1970'li yıllarda başlatıldı.

- 1980'li yıllar, biyoteknoloji endüstrisinin kurulması girişimlerine tanık oldu, Genentech, Monsanto gibi biyoteknoloji şirketleriyle.

- 20. yüzyılın son on yılı, 1990'lü yıllar ise, çok iyi anımsanacağı gibi hayvan ve insan kopyalama girişim ve tartışmalarıyla sarsıldı.

Görüldüğü gibi, nasıl artık sadece bir "Atom Kuramı"ndan değil, nükleer enerjiden, atom bombasından ve giderek nanoteknolojiden söz ediyorsak; nasıl artık sadece "Elektromagnetik Kuram"dan değil, televizyondan, cep telefonundan, internetten söz ediyorsak; gelinen noktada sadece "Evrim Kuramı"ndan değil biyoteknolojiden, gen tedavisinden, klonlamadan söz ediyoruz. Evrim artık masa başında, üniversite kürsülerinde bilim insanlarının tartıştıkları bir kuram olmaktan çıkmış, laboratuardaki teknisyenin pratik uğraşı haline gelmiştir. Kuram uygulamaya girmiş, bilim teknolojiye dönüşmüştür.

Kafaları 1500 yıl öncede kalmış Harun Yahya'cılar "Yaradılış Kuramı"ndan söz ederken, laboratuardaki teknisyen yeni canlı türleri yaratıyor! Yaradılışçılar "kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı" hikayesini anlatadursunlar; genetik bilimi bir hücreden bir klon yaratıyor!

Yaradılışçılar bir kuramla tartışmıyorlar; olgularla, gerçeklerle savaşıyorlar. Gerçekle savaşanın hiçbir şansı yoktur. Evrim, tıpkı Dünya'nın yuvarlak olduğu ve Güneş etrafında döndüğü gibi bir olgudur.

Değişimler Dünyası'nda "mutlak" olmanın zorluğu
Harun Yahyacılar ve Akıllı Tasarımcılar, kendi görüşleri açısından oldukça tehlikeli sulara açıldılar. Fosillerin, genlerin, mutasyonların vb. dünyası, yabancısı oldukları bir mekân. Değişimin, dönüşümün, sıçramanın, sonsuz akışın hakim olduğu dinamik-kaotik bir dünya. Bir anın bir önceki ana benzemediği Herakleitos'un dünyası.

Oysa öte dünyada işleri ne kolaydı. Kurallar baştan belirlenmişti ve hiçbir zaman değişmezdi. Sonsuz bir uyumun yaşandığı durağan bir dünyaydı öte dünya. Her şey başlangıçtaki gibiydi, dönüşüm yoktu; kurulmuş mekanizma hiç sekmeden tıkır tıkır işlerdi. Her şey mükemmeldi, çünkü insanların kavrayamayacağı düzeydeki bir aklın tasarımının ürünüydü. Öte dünyada ne evrim vardı ne de devrim; ne zaman vardı ne de uzam; ne fosil ne de mutasyon! Tek bir yasa ve tek bir kitapla bütün sorunlar çözülmüştü.
Harun Yahya'cılar büyük bir hata yaptı. Mükemmel dünyalarını bıraktılar, bu dünyanın karmaşasına daldılar; üstelik kafayı değiştirmeden! Şimdi bulunan her fosilin, her kemiğin peşinden koşacaklar. Her mutasyona bir kulp takmak zorunda kalacaklar. Zındığın biri çıkıp "En el Hak" diyecek, delinin biri "Dünya dönüyor" diyecek, kafirin biri "Aydınlanma" diyecek, diğeri "Evrim" diyecek, öbürü "Devrim" diyecek, bir başkası "Görelilik" diyecek.. hepsini hizaya getirmeye çalışacaklar.

Mutlaklıklar Dünyası ile Değişimler Dünyası'nın atmosferleri birbirinden tamamen farklı. Her şeyin her an değiştiği bir dünyaya mutlaklık anlayışı ile girdiğinizde sudan çıkmış balığa dönebilirsiniz. Sudan çıkan balık da ya yaşayamayacaktır ya da evrim geçirecektir. Yaradılışçıların böyle bir açmazları var. Mutlak olmanın açmazıdır bu. Dinamik bir dünyada mutlaklık ve mükemmellik aramak zor iş. Mükemmel dediğiniz bozuluveriyor, değişmez dediğiniz değişiveriyor. Ya değişimin yasalarını bulmaya çalışacaksınız, yani bilim yapacaksınız; ya da Tasarımcıyı değişimin peşinden umutsuzca koşturacaksınız. Her an yeni bir "Yaratılış Atlası" yazmanız gerek. O Atlas yazıldığı an eskimiştir, çünkü her şey değişmiştir. Değişimler Dünyası'na ille de bir Tasarımcı sokulmak isteniyorsa, bu Tasarımcı her an her şeyi yeniden başka biçimde yaratmak zorunda! Sonsuz ve durup dinlenmeksizin bir tasarım-yaratım uğraş... Peki ama -kutsallaştırma kılıfını çekip attığınızda- bunun adı zaten "Evrim" değil mi? Darwin'in yaptığı da Tasarımcıyı bu belalı işten kurtarmak değil mi?

Kısacası, Harun Yahya'cıların yasaları sadece öte dünyanın "huzurlu" ortamında geçerlidir. Bu dünyanın halleri ise, bırakın Harun Yahya'yı, Tasarımcıyı bile bezdirir. İnsanlık bu kadim sorunu, bin bir zahmetten sonra, iki tarafın da gönlünü alarak, ahiret (öte dünya) işleri ile dünya işlerini birbirinden ayırarak çözmüş, herkesin mekânını belirlemiş; bunun adına da "laiklik" demiştir. Harun Yahya'ya kendi mekânına dönmesini tavsiye ediyoruz.

Ne bilimleri bilim, ne dinleri din
"Bilimsel Yaradılışçılık" ve "Akıllı Tasarımcılık" adlı akımlar, günümüzün postmodern ortamının ürünleri. İnsan ihtiyaçlarından kopmuş, sanallaşmış, yıkıcılaşmış, mafyalaşmış bir kapitalizmin postmodern dini/bilimi! "Yıldız Savaşları"nın dini, "Yüzüklerin Efendisi"nin bilimi… Bütün dünya Hollywood olsa, dini böyle bir din, bilimi de böyle bir bilim olurdu. Dinleri de imaj, bilimleri de! Allah'ı "Tasarımcı" olan bir din!

Alimi şarlatan olan bir bilim! Bir reklamdan esinlenerek söyleyelim: Dinde son nokta! Bilimde ise nokta bile değil.

Küresel kapitalizmin bilime ihtiyacı var; Bilimsel Devrimi ve Aydınlanmayı içermeyen bir bilime. Yani salt teknolojiye indirgenmiş, kuramsal temelinden yoksun bir bilime. Küresel kapitalizmin -bütün sömürücü sistemler gibi- bir dine de ihtiyacı var. Ama İslam ülkelerinin tepesine bomba yağdırmayı olumlayacak Amerikancı bir din olmalıdır bu. Yani geleneksel kuramsal temellerinden koparılmış, cıvıklaştırılmış bir din. İşte "Bilimsel Yaradılışçılık", "Akıllı Tasarımcılık" veya bizim coğrafyamızdaki genel adıyla "Ilımlı İslam" bu ihtiyacın ürünüdür.

Bu tespit, yayınladıkları kitapları/atlasları hangi kaynaklardan çevirdikleri, bu kitapları bildiri dağıtır gibi bedava dağıtacak maddi kaynağı nereden buldukları, eğitim müfredatlarını değiştirebilecek güce nasıl sahip oldukları konusunda araştırma yapacaklara da sanıyoruz yol gösterici olacaktır.

Gerek bilimsel gerekse dinsel açıdan ciddiye alınabilecek hiçbir tarafı bulunmayan bu akım ile tartışmaya sayfalarımızı ayırdığımız için okurlarımız bizi affetsin. Onları değil arkalarındaki gücü, onların değil arkalarındaki gücün "ikna" yeteneğini ciddiye alıyoruz da ondan!

http://www.bilimvegelecek.com.tr/?goster=95



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Emek gerek, bilimde de politikada da… melnur 0 810 06.07.2017- 08:57
Konu Klasör TKP rahatsızlık değil üzüntü veriyor. melnur 6 376 29.06.2019- 21:51
Konu Klasör ''Neden?'' sorusunun yanıtı eksik değil mi? melnur 1 260 25.02.2019- 17:23
Konu Klasör N.Demirtaş: Oylarımız çantada keklik değil. melnur 4 214 24.05.2019- 18:27
Konu Klasör CHP'nin yaptığı sağa benzemek de değil, düpedüz sağcılık... melnur 0 163 22.02.2019- 22:17
Etiketler   Dinde,   son,   nokta,   Bilimde,   bile,   değil
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS