SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 2 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   [2] 
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
umut
[ umut yarın ]
Yasaklı
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.105
Konum: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: umut
Cevap Tarihi: 27.07.2014- 23:12


Parti tarihi kronolojisi

• 1978 TİP’te bölünme ve tasfiyeler
• 1979-1980 Sosyalist İktidar dergisi yayınlandı
• 1982 Yalçın Küçük ile Sosyalist İktidar hareketi arasında bir ilişki kalmadı
• 1983-1986 Kadrolaşma ve yeniden örgütlenme
• 1986 Gelenek’in yayına başlaması
• 1987 Siyaset’in yayına başlaması
• 1987 İlk bağımsız aday çalışmaları
• 1989 “Emeğin ve Eğitimin Kurtuluşu Yolunda Gençlik” broşürü
• 1989-1991 BTDK-DSB, ortak parti çağrısı, ortak Bülten çalışması Temmuz 1990 “Ekim’e Sahip Çıkın” deklarasyonu
• 1991 Gelenek’in altıncı yılı adıyla ilk “gece organizasyonu”
• 1992 İktidar gazetesinin yayına başlaması
• 1992 Küba’ya ilaç yardımı kampanyası
• 6 Kasım 1992 Sosyalist Türkiye Partisi’nin kuruluşu. STP’nin yedi kişilik Siyasi Bürosu: Ali Önder Öndeş (Genel Başkan), Kemal Okuyan (Genel Başkan yardımcısı), Metin Çulhaoğlu, Süleyman Baba, Uğur Özdemir, Işıtan Gündüz, Aydemir Güler
• 1992 Sendika bürokrasisine karşı kampanya
• 1992-1993 Üniversitelerde “Okumuş insanlar emekçi halka karşı sorumludur”
• 1993 Üniversitelerde Sosyalist Düşünce ve Eylem Toplulukları’nın kurulması
• 1993 Özelleştirmeler konulu kitap çalışması
• 1993 STP’nin kapatılması, Sosyalist İktidar Partisi’nin kurulması
• 1993 Sosyalist Politika halini alacak kadro topluluğunun SİP’ten kopması
• 1993 Sosyalist İktidar gazetesinin yayına başlaması Mart 1994 Yerel seçimler öncesinde DEP’e yönelik saldırıların şiddetlenmesi üzerine yerel seçimlerde boykot çağrısı
• 1994 Sömürü ve Zulme karşı Güçbirliği açılımı. Haziran: Kadıköy’de ortak miting
• Aralık 1995 Milletvekili genel seçimlerinde HADEP’le seçim işbirliği: Emek Barış Özgürlük Bloku
Düşünce ve Eylem, Okul ve Ülke, Sınıf Tavrı (Sağlıkta, Eğitimde, Tekstilde Sınıf Tavrı), Görüntü (sonradan Yeni İnsan Yeni Sinema) gibi alan yayınları
• 1995 Sınıf Sendikacılığı Platformu
• 29 Şubat 1996 İstanbul Üniversitesinde harçlara karşı işgal eylemi 1 Mayıs 1996 SİP Taksim’de
• 1996 Nâzım Kültürevi
• 3 Kasım 1996 Susurluk “kazası” sonrasında 19 Ocak 1997’de SİP’in öncülüğünde Abide-i Hürriyet’te miting: “Bu memleket bizim, çetelere bırakmayacağız”
• 1997 Kamucu kampanya
• 1997 ODTܒde McDonalds’a karşı kampanya
• 1998 “Türban neyi örtüyor” broşürü
• 1998 Sol dergisi yayında
• 17 Nisan 1999 SİP’li komünist işçi Hüseyin Duman’ın İstanbul’da parti konvoyuna saldırı sonucu öldürülmesi.
• 18 Nisan 1999 Milletvekili ve yerel yönetim seçimlerine ilk kez kendi adıyla katılan SİP 40 bine yakın oy aldı. Seçim sloganı: “Yağma yok sosyalizm var”
• 1999 yazında partiden bazı grupların kopması
• 1999 17 Ağustos depremi ve Nâzım Çadırkent
• 2000 Nâzım’a vatandaşlık kampanyası
• 2000 Komünist parti yasağına karşı Komünist Parti adıyla resmi parti kuruldu
• 2000 Komünist gazetesi
• 2001 Halk Muhtıra Veriyor
• 2001 Sol Meclis kuruluşu
• 2001-... TKP’nin uluslararası ilişkilerinde zenginleşme
• 11 Kasım 2001 Olağanüstü SİP Kongresi’nde partinin adı TKP olarak değiştirildi
• 2002 Sosyalist Politika grubunun katılımı
• 2002 Hakkında kapatma davası açılan TKP ilk kez seçimlerde
• 2002 Jose Marti Küba Dostluk Derneğinin kuruluşu
• 2002 Dünya Bankası tahsilatçısı Derviş’e karşı eylemler
• 3 Kasım 2002 Milletvekili seçimlerinde TKP’ye 60 bin oy. Seçim sloganı “Paranın saltanatı varsa halkın TKP’si var”
• 2003 İşgale karşı komiteler
• Mart 2003 İskenderun eylemi
• Mart 2003 Barış Derneğinin kuruluşu
• 2003 İşçi Konseyi
• 2004 İstanbul’da NATO zirvesine karşı kampanya
• Haziran 2004 Gençlik kampı
• 2004 Mart yerel seçimler. TKP: “Boş vermeyin”. Yaklaşık 80 bin oy
• 2004 Nâzım Hikmet Kültür Merkezi
• 2004 Ekim Üniversite Konseyleri Derneği
• 2004 AB’ye karşı komiteler
• 2005 Yurtseverlik açılımı. Yurtseverler Kurultayı. Yurtsever Cephe’nin kuruluşu
• Aralık 2005 Türkiye Sosyalist İktisat Kongresi
• 2006 YC inisiyatiflerinin örgütlenmesi
• Mayıs 2006 Günlük internet gazetesi olarak sol yayında
• 2007 Yurtsever gazetesi
• 2 Temmuz 2007 Genel seçimler. “Sürüden Ayrılma Zamanı”. Yaklaşık 80 bin oy
• Kasım 2007 Yurtsever Cephe İşçi Kurultayı ve YC İşçi Birliği’nin kuruluşu
• 2008 Şubat ÜKD’nin üniversitelerde gericiliğe karşı imza kampanyası
• 2 Mart 2008 AKP’yi istemiyoruz mitingi. Partinin en kitlesel eylemi
• 1 Şubat 2009 TKP 9. Kongre Türkiye Konferansı
• 29 Mart 2009 Yerel seçimler: “Durdurun”. 90 bine yakın oy
• Nisan 2009 2010’a Hazırlan Toplantıları
• Mayıs 2009 Gençliğin Durumu Raporu


Ek Okumalar

• Gelenek, No: 24, Mart 1989; “Solun tarihine bakarken”, “Solun insanlarında solun tarihi”, Metin Çulhaoğlu
• Gelenek, No: 67, Eylül 2000; “Parti… 2001”, Kemal Okuyan, “Geçmişten gelenek üretmek”, Aydemir Güler
• Gelenek, No: 69, Ekim 2001; “TKP: bir perde açılıyor”, Aydemir Güler, “SİP olağanüstü kongre/tarihe tanıklık: TKP”
• Gelenek, No: 91, Kasım 2006; “Röportaj: Yeni bir kadro politikası gerekiyor”, Kemal Okuyan, “Parti öncesi Gelenek”, Metin Çulhaoğlu


TKP Parti Okulu





Bu ileti en son umut tarafından 27.07.2014- 23:16 tarihinde, toplamda 3 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 9.124
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

44 kere teşekkür edildi.
34 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 28.09.2019- 14:08


Parti tarihine giriş - Orhan Gökdemir

“Ateşi ve ihaneti gördük... Ve yanan gözlerimizle durduk bu dünyanın üzerinde…”

1908’de İstanbul sokaklarında yürüyenlerin arasındayız. “Hürriyet”i selamlıyoruz ezilenlerle birlikte. Eşit, özgür ve kardeşçe bir geleceğe tereddütsüz inanıyoruz. Despot Sultan kuyruğunu kıstırmış bacaklarının arasına, İttihatçı asilerin önünde bir uyuz it gibi yürüyor Alatini Köşküne doğru. Mülkü saydığı topraklar çoktan uçup gitti. Yeni ve zorlu sahipleri var artık o toprakların… Vatanın!

“Ateşi ve ihaneti gördük…” Daha bir yıl geçti geçmedi üzerinden, İstanbul’da ayaklandı Sultanın kulları “şeriat isteriz” diye. Parçaladılar yolda karşılaştıkları mektepli subayların kollarını bacaklarını. Taksim Topçu Kışlası’nda toplaşıp taarruz hazırlığına koyuldular “Hürriyet”e karşı…

1909’da gerici kalkışmayı bastırmaya koşan Hareket Ordusu’nu karşılayanlar arasındayız. Onlar bu toprakların, bu halkın çocukları. Boyun eğmek istemiyorlar artık emperyalist merkezlerin saraylı uşağına. Yürüyorlar Topçu Kışlası’na. Hedef belli; Ya hürriyet ya ölüm…

Bir yıl sonra Balkan Harbi patlak veriyor, kırılıp dökülüyor Sultanın mülkünden geriye kalan.

Dört yıl sonra büyük savaşın kapısındayız. Boylu boyunca ortasında buluyoruz kendimizi bu büyük paylaşım savaşının. Açlık, yoksulluk, zulüm… İlle de ölüm. Onlar paylaşıyor vatanı, biz ölüyoruz. 1908’de geç bulduğumuzu, 1918’de çabuk kaybediyoruz. “Hürriyet”ten 10 yıl sonra, İstanbul’u işgal eden emperyalist orduları izliyoruz öfkeyle… Yine esaretteyiz!

1919’a böyle çıktık, kan revan içinde; silahsızız, üzgünüz, öfkeliyiz, açız, açıktayız. Ama kaybetmedik daha umudumuzu. Erzurum’da, Sivas’ta toplanıyoruz ardı ardına kurtuluş için. “Manda isterük” telgrafları yağıyor üzerimize. Amerikalılara veya İngilizlere sığınmamız gerekiyormuş bağımsızlığımızı korumak için...
Şair not düşüyor defterine:

“Ve böylece bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat.
Sivas, mandayı kabul etmedi fakat.
‘Hey gidi deli gönlüm’
‘Akıllı, mutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya istiklal, ya ölüm’…”

“Ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle durduk bu dünyanın üzerinde”…

Ne var vatandan geriye kalan? Bir avuç yoksul köylü, bir avuç aç işçi. Ama, ama ne ki vatan bunlardan başka? Birbirimize yaslanacağız, ellerimizle toprağa basıp ayağa kalkacağız. Yakılıp yıkılmış toprakların küllerinden yeni bir vatan yaratacağız. Rus yoldaşlarımız başardı, biz de başaracağız…

Ateş altında çarpışarak çekildik Anadolu içlerine. İlerliyor düşman. Dayandık, dayanıyoruz, başka çaremiz mi var? İhaneti gördük; Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı hilafet için ayaklandı direnen asi orduya karşı. Yürüdük üstüne üstüne. Dayanıyoruz ama ne dayanma! “Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil, inanılmaz zaafları ve korkunç kuvvetleriyle, silahları ve beygirleriyle insanlardı dayanan"…

"Ve avuçlarındaki vatan değil, toprak ve kandı.

Ve asker kaçakları… korkuları, mavzerleri, çıplak ölü ayaklarıyla karanlıkta köylerin üstünden geçiyorlardı. Acıkmıştılar, merhametsizdiler, bedbahttılar…
Ve çok uzak
Çok uzaklardaki İstanbul limanında
Gecenin bu geç vakitlerinde
Kaçak silah ve asker ceketi yükleyen Laz takaları
Hürriyet ve ümit
Su ve rüzgardılar… Onlar suda, rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar.

Dümende ve başaltında insanlar vardı ki
bunlar
uzun eğri burunlu
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki
sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler…"

Ateşi ve ihaneti gördük. Dayanıyoruz ama. Soruyoruz o satılmış vezire, o satılmış kullara, o satılmış hünkara, siz de mi satıldınız? Siz de mi satıldınız, siz de mi satıldınız?

Tarihlerden 1920 Eylülü…

Dayanıyoruz. Hürriyet ve ekmek istiyoruz. Ama işçi hürriyeti olmalı bu, uçup gitmemeli bir daha ellerimizin arasından, artık biliyoruz. Demek ki hürriyeti sımsıkı kavrayacak bir parti lazım bize, bir parti istiyoruz.
Yoldaşlar, toplanın, Bakü’ye gidiyoruz!

https://haber.sol.org.tr/yazarlar/orhan-gokdemir/parti-tarihine-giris-271322




Bu ileti en son melnur tarafından 23.02.2021- 04:03 tarihinde, toplamda 2 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 9.124
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

44 kere teşekkür edildi.
34 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 02.01.2020- 07:21


Yüzüncü yıla kutlama - Aydemir Güler
Resim Ekleme

Yüzüncü yıla giriş anını 10 Eylül’den de başlatabilirdik tabii. Türkiye Komünist Fırkası’nın kuruluşunun ilan edildiği günden yani. Ama 2020 yılının ilk gününe işaret koymak da mümkün pekâlâ.

1920, yüz daha…

Mademki Türkiye Komünist Partisi 2020’nin bütününü yüzüncü yıl olarak kutlayacak, ikinciyi tercih edebiliriz. Hepimiz yüz yaşındayız!


*     *     *
Siyasette geleceği olmayan bir geçmişin anılmaya değer olduğuna hiç inanmadım. Merak edilebilir tabii. Şu veya bu nedenle merak eden, bir kütüphane rafında tatmin bulabilir. Aman dikkat; bazen geleceği olmayanın geçmişi de yok oluverir. Yalnızca anmak. Yalnızca anmak için anmak… Zor. Değil siyasette, yaşamın başka alanlarında da zordur böyle bir anma. Bir bakarsınız, atlayıvermişsiniz. Siyasette ise olanaksızdır. Geleceği olmayanı anmaya değmez.

Siyaset geleceğe dair bir iştir. Siyaset tarihsiz olmaz. Ama siyasette tarih geleceğe uzanmak içindir. Siyasette duygusal bir nostalji boş iştir.

Türkiye Komünist Partisi geçmişle sınırlı bir olgu olsaydı, yüz yıllık tarihten değil sönümlenme sürecinin yeni bir basamağından söz etmek durumunda olurduk. Bunu kutlamak aptalca olmaz mıydı?

2020 Türkiye Komünist Partisi’nin ileriye sıçramak için geçmişten de güç alacağı bir yıl olmalı.

Tarih mi, anma mı? Uzun tarihin bir de geleceği varsa, anma konunuzun kutlanacak bir yanı varsa… tamam…

*     *     *
İnsanlar yalnızca kendilerini ilgilendiren bir konuyu anabilirler, kutlayabilirler. Siyasette de olabilir. Bir kişinin yaşamında dönüm noktası da oluşturan bir siyasi adım, olay, karar… Anarsınız, kutlarsınız; isterseniz...

Ama olay siyasi olsa da bu kutlama eyleminin kendisi siyasi değildir. Yalnızca o kişiyi, birkaç kişiyi ilgilendirmektedir çünkü.

Siyaset çokluklarla ilgilidir oysa. Koskoca bir sınıfı, bütün bir ülkeyi, insanlığı konu edinmeyen siyaset olmaz ki.

Bugün, yani 2020’de Türkiye Komünist Partisi yalnızca içinde olanları ilgilendiren bir olgu olsaydı, toplumun, emekçi halkın, insanlığın geleceğiyle ilgili bir anlamı bulunmasaydı, olay onuncu veya ellinci mezuniyet tarihinde buluşan okul arkadaşlarına benzerdi.

Hoş olabilir, güzel olabilir, mutlu edebilir, gözleri yaşartabilir.

Ama kendisinin dışında kimseyi “çağıramaz”, kimseyi “katamaz.” Siyasette çoklukları çağıramayan, kendisine katamayan, kendinden çok öte bir ufka gözlerini dikmeyen yok hükmündedir.

Türkiye Komünist Partisi, o kalabalıkların ne kadar farkında olduğundan bağımsız biçimde büyük bir çağrının sahibi, kendisidir. Bu nedenle yüzüncü yıl kutlanabilecek bir şeydir.

*     *     *
Dönüp yüz yıla baktığında boşa tüketilmiş ömürler görenleri boş verin. Hiçbir zafer yenilgisiz bir geçmişin üstüne bina edilemez. Dolayısıyla geçmişte bir sürü yenilgi yaşanmış olmasını, boşa tüketilmiş olmanın kanıtı saymak hakikaten ahmaklık olur.

Geçmişte büyük emekler, fedakarlıklar görmek ise… zannetmeyin ki yeter. Hayır yetmez.

Bu emekler, fedakarlıklar bugünle ve gelecekle bağlantılandırılabiliyor mu? Soru budur. Bu sorunun yanıtı olumsuz çıkıyorsa emek sahiplerine, o özverili insanlara içiniz ısınabilir. Ama bu sıcaklık siyasetle değil vicdanlarla ilgili olur. Bugün kendi varoluşunu ve geleceğe ilişkin öngörülerini geçmişin emekleriyle bağlantılı olarak tanımlayabilen kimse yoksa, geçmiş ölüdür.

2020’nin Türkiye Komünist Partisi’nin “Patronların Ensesindeyiz” sözü 1946’da hakkını almak için sendikalar, sendika birlikleri oluşturanların sözüyle bağlantılı mıdır? Bugün komünist gençler “yolumuz işçi sınıfının yoludur” sloganını hissedebilmekte midir? Sosyalist ülkeleri hatırlarken yine olsa yine yaparız diyebilmekte midir bugünün komünistleri?

Eğer böyleyse kutlanacak bir yüzüncü yılınız var demektir.

*     *     *
Peki ya yanlışlar? Biz bizeyiz; olmayacak hatalar var geçmişimizde! Göze alamayışlar var…

Bunlara bakıp tarihi inkâr edecek kadar içi kararanları veya bunları alaya alabilenleri boş verin. Yanlışsız hayat mı olurmuş!

Bugün mücadele edenler, geçmişin o yanlışlarını kendi yanlışları olarak hissediyorlarsa tarih durmuş değil, devam ediyor demektir. Biz daha iyisini yaparız o sendikaların. Biz yanılmayız bir daha burjuvazinin demokratlığı konusunda. Biz enternasyonalizmi öyle anlamayız bu sefer. Bir dahaki sefere devrimi denemekten hiçbir şey alıkoyamaz bizi!

Hata bizimdi, doğrusunu da biz buluruz. 2020’nin Türkiye Komünist Partisi doğrusunu bulacağını iddia ettiği için, tarih geçmiş olmamış demektir. Yüzüncü yılı kutlamakla geleceğe yürümek bir ve aynı şey oluverir.

https://haber.sol.org.tr/yazarlar/aydemir-guler/yuzuncu-yila-kutlama-277414



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 9.124
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

44 kere teşekkür edildi.
34 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 11.02.2020- 07:25


TKP: Hepimiz yüz yaşındayız…

Resim Ekleme


TKP bir marka değil, TKP devrimin aracıdır!

Orhan Deniz

Ülkemizin en eski siyasi partisi, Türkiye Komünist Partisi, artık asırlık bir çınar. Mücadeleyle, kavgayla, kazanımlar ve geri düşüşlerle, bazen bir avuç insanın inadında bazen yüz binlerce emekçinin yumruklarında var olarak, sürekli fiziki olarak yok edilme tehdidi altında kalıp işkencelerde, cezaevlerinde direnerek, her zaman uluslararası komünist hareketin bir parçası, sosyalist ülkelerin büyük bir dostu olarak, her yıl yaş alan ama hep genç kalan bir çınar…

Parti’nin yüz yıllık tarihinin büyük bir bölümünün gizlilik koşullarında, hem yurtiçi hem yurtdışı ayaklarıyla birlikte yaşanmış olmasının bir sonucu olarak Parti’nin tarihiyle ilgili birçok belge yeni yeni ortaya çıkmakta, anılara ya da kişisel aktarımlara dayanan tarih anlatımı çerçevesi daha net, gerekçeleri daha belirgin bir hale bürünmekte.

Bu yazıda Parti’nin asırlık tarihinin önemli dönemlerine işaret edecek, genel bir çerçeve çizmeye çalışacağız.

Kuruluş

TKP, 10 Eylül 1920’de Bakü’de yapılan kongre ile kurulur. Kuruluş öncesi İstanbul’da, Anadolu’da ve Ekim Devrimi ile başlayan dalganın karşı-devrimi silip süpürdüğü coğrafyalarda Türkiye’nin komünist partisini kurmak iddiasıyla harekete geçen irili ufaklı birçok örgütün varlığı söz konusudur.   Bakü Kongresi bu açıdan sadece bir kuruluş kongresi değil, aynı zamanda bu irili ufaklı ve dağınık örgütlenmeleri toparlayan bir birlik kongresidir.

TKP’nin kuruluştan sonraki en önemli politik adımı Anadolu’ya dönüp ulusal kurtuluş mücadelesine katılma kararı almasıdır. Dönemin politik haritası ve güç dengeleri düşünüldüğünde oldukça cüretli olan bu adım ülke tarihi açısından da derslerle dolu olan bir hesaplaşmayla sonuçlanır. İçlerinde Parti’nin ilk genel başkanı Mustafa Suphi ve ilk genel sekreteri Ethem Nejat’ın da olduğu öncü kadroları Karadeniz’de katledilirler.

15’lerin katlinden 1920’li yılların sonlarına kadar geçen süre TKP’nin üzerindeki tüm baskılara, yasaklamalara ve tutuklamalara karşın aydınlar ve işçiler içerisinde örgütlendiği, mücadeleyi geniş kitlelere yaymaya çalıştığı, bir yandan da Parti içinde ciddi mücadelelerin verildiği bir dönemdir. 1922 yılında 2.Kongre, 1925 yılında 3. Kongre toplanır. 3. Kongre sonrası parti yönetiminde görev alan Şevket Süreyya Aydemir ve Vedat Nedim Tör’ün ihanetleri sonucu da Parti örgütlenmesi büyük yara alır.

2.Savaş ve sonrası

1930’lu yıllarda yükselişe geçen faşizm doğal olarak uluslararası komünist hareketin de en önemli mücadele başlığı haline gelir. Faşizm tehdidine karşı reel sosyalizmin korunmasını ve anti-faşist cephe politikalarını öne çıkaran Komintern, üyesi olan partilerden de bu politikalar doğrultusunda çalışma yürütmesini ister. Bu politikanın TKP için örgütsel karşılığı adem-i merkeziyetçilik, başka bir deyişle desantralizasyon olur.

2.Savaş’ın sonlarına doğru örgütsel toparlanmayı sağlayan Parti 1946 yılındaki yasal olanaklardan faydalanarak önemli bir sıçrama gerçekleştirir. Bu yıl içerisinde kurulan iki yasal parti ve işçi sendikaları Parti’nin açık alan çalışmalarındaki büyük deneyimlerdir.

Komünistlerin bu yükselişine düzenin yanıtı parti ve sendikaları kapatmak, uluslararası alandaki anti-komünist politikalara da uygun olarak komünist avı başlatmak olur. Bu açıdan bakarak TKP’nin ülke içindeki örgütsel varlığını yirmi yıldan uzun bir süre sonlandıran 1951Tevkifatı’nın Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığının anahtar hamlelerinden biri olduğu rahatlıkla söylenebilir.

1960’lar ve TİP, 1970’ler ve Atılım

1960’lı yıllar solun, sosyalist solun, yükseldiği ve geniş kitlelerle buluştuğu yıllardır. Türkiye İşçi Partisi 13 Şubat 1961’de bir grup sendikacı tarafından kurulur. Kısa bir süre sonra TİP’in yönetim kademesini oluşturacak Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sadun Aren gibi isimler TİP’e katılırlar. Bu isimlerin tamamı TKP üyesidir ve TİP TKP’nin şartsız desteklediği bir parti olarak çalışmalarını sürdürür; öyle ki, TKP ülke içinde örgütsel bir çalışma yapmama kararı alır.

12 Mart darbesi ve solun fiziki olarak ezilmesi politik mücadeleyi kesintiye uğratsa da TKP’nin ülke içindeki varlığının zorunluluğuna da işaret eder. 1960’ların mücadeleli yıllarında pişen genç devrimci kadrolarla buluşan Parti 1973 yılında alınan Atılım kararıyla ülke içindeki çalışmalarını başlatır. Atılım kararıyla harekete geçen Parti örgütü kısa süre içerisinde işçi sınıfı, gençlik ve kadınlar içerisinde geniş bir kitleyi harekete geçirebilir hale gelir. 1970’li yıllardaki devrimci yükselişin en güçlü öznelerinden biri olan Parti, özellikle DİSK içerisindeki örgütlenmesiyle sınıfın neredeyse tek temsilcisi haline gelir.

12 Eylül, dağılma ve yeniden kuruluş

12 Eylül darbesi sonrası örgütsel varlığını, çeşitli darbeler alsa da, devam ettiren TKP’nin iki ana gündemi 1) 5.Kongre’nin yapılması ve 2) TİP ile yürütülen birlik görüşmeleridir. 5.Kongre 1983 yılında yapılır ve TİP ile birlik görüşmeleri 1987 yılında Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin kurulmasıyla sonuçlanır. Parti 12 Eylül sonrası en ciddi tıkanmayı Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte yaşar. Hem 12 Eylül yenilgisi hem de Sovyetler Birliği’nin çözülüşü Parti’de farklı kademelerde görev almış bazı yöneticilerde politik ve ideolojik savrulmalara yol açar. Geleneksel sol bölmenin iki partisinin güçlerini birleştirmesi olarak düşünülen TBKP örgütsel ve ideolojik dağılmanın adresi olur. Marksizm-Leninizme bağlı parti üyeleri sonraki süreçte farklı örgütsel formlarda mücadelelerine devam ederler.

TKP’nin tekrar ve bu sefer yasal bir parti olarak kuruluşu 2001 yılında gerçekleşir. Tarihsel TKP’nin örgütsel devamı olmayan, kendini uluslararası komünist hareketin bir parçası ve mirasçısı olarak tarif eden Gelenek-Sosyalist Türkiye Partisi-Sosyalist İktidar Partisi hattı siyasi partilerin isimlerinde komünist kelimesinin kullanılmasıyla ilgili yasağa karşı yürüttüğü kampanyayı Türkiye Komünist Partisi ismini alarak sonlandırdı. 11 Kasım 2001’de gerçekleşen kongre 1920 yılında başlayan partili mücadeleyi sahiplenen tüm komünistlere de bir birlik çağrısı oldu.

TKP 2001 yılındaki yeniden kuruluşundan itibaren ülkenin tek umudu olduğunu yaptığı kampanyalar, örgütlediği alanlarla tekrar ortaya koydu. Fakat, Parti’nin örgütsel bir formdan siyasal bir partiye dönüşmesi noktasında yaşanan tıkanmalar, farklı alanlarda çalışmaların büyütülmesi ve sürekliliğinin sağlanması noktasında engelleyici/yol tıkayıcı bir örgütsel yönetim tarzının varlığı bir iç tartışmanın doğmasına, büyümesine ve sonuç olarak bir ayrışmanın doğmasına neden oldu. Bugün Türkiye siyasetinde Türkiye Komünist Partisi’nin tarihsel mirasını sahiplenen birden fazla siyasi öznenin olmasının en büyük nedenlerinden biri budur.

Tabi, sözle sahiplenmek oldukça kolaydır. Aslolan TKP’nin yüz yıllık mücadelesinin ağırlığını kaldırabilmek, ömürlerini Parti’ye adamış parti kadrolarının emektarlıklarını bugün yeniden üretmek ve işçi sınıfı içinde kalıcı bir örgütlenmeyi yaratabilmektir. TKH’nin iddiası tam da buralardan gerçekliğe bürünecektir. TKP bir marka değil, TKP devrimin aracıdır!

https://gazetemanifesto.com/2020/pusula-tkp-hepimiz-yuz-yasindayiz-334286/



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 9.124
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

44 kere teşekkür edildi.
34 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 20.10.2020- 20:25


100. Yaşında Devrimin Peşindeki Parti - KEMAL OKUYAN

Toplumsal alanda devrim fikrine yer açmanın ilk koşulu düzenle psikolojik bağını koparan kesimlerin siyasi kopuşlarına odaklanmaktır.

 
Resim Ekleme
Sosyal bilimlerle ilgili bölümlerde siyasi partilerin tanım gereği iktidarı almayı hedefleyen oluşumlar olduğu anlatılırdı sıklıkla. Bu özellikleriyle partiler baskı gruplarından ayrıştırılırdı. Kuşkusuz toplumsal mücadelelere sınıf perspektifiyle bakılmasını engellemek için her tür hileye başvuran, emek-sermaye çelişkisini sonsuza varıncaya kadar yeni eklemelerle çeşitlendirilebilecek başlıklardan birine indirgeyen burjuva ideolojisinin bu tasnifinde sayısız tuzak yer alıyordu.

Zaman içinde siyasetin konusu, araçları, kapsamı ve özneleriyle ilgili daha “cesur” yaklaşımlar geliştirmeye başladılar. Büyük öykülerden uzak durmayı, yaşam alanlarına odaklanmayı, uzlaşmayı amaçsallaştımayı, kolektif iradeye dayalı siyasetten program ya da ilke takmayan liderlerin yükselişini vaaz ederken “siyasi parti” fikrini de teori ve pratikte önemsizleştirmeyi becerdiler. Sol cenahta iktidarı hedeflememek artık bir meziyetti.

Aslında bu Marksizme dönük büyük bir saldırı, yaklaşık 19. yüzyılın ortasından itibaren sermaye sınıfının kabusu haline gelen işçi sınıfı devrimciliğinin elde ettiği muazzam prestiji ve mevzileri ortadan kaldırma girişimiydi.

İşçi sınıfının Avrupa’da toplumsal ve siyasal yaşama ağırlığını koymaya başladığı 1848 Devrimleri, burjuvazinin devrim ve karşı devrim cepheleri arasında salındığı bir tarihsel döneme denk düşer. Devrim fikri hem alabildiğine meşrudur hem de muazzam bir toplumsal desteğe sahiptir. Büyük ölçüde 1789 Fransız Devrimi’nin marifeti olan bu tablodan burjuvazi çıkmaya, kaçmaya çalıştıkça proletarya onun boşluğunu doldurmaya aday olduğunu hemen hissettirmekteydi.

Burjuva devrimleri, 1789 ve hemen takip eden yıllardaki radikal çizgisini terk etmiş, enerji yitirmiş, dahası sermaye artık devrim değil de düzen peşine düşmüştü ama patlamalar sürüyordu. 1830’da devrim bir kez daha kendini hissettirdi, 1848’de ortalık fena karıştı.

Mutlakiyetçiler ve burjuvazinin en geri kesimleri “devrim” fikrine kara çalmak için hangi çabayı gösterirlerse göstersin işe yaramıyordu, devrimcilik ve dahası “devrim yapmak” yalnızca arkasından eksik olmayan kitle nedeniyle değil, özgürlük-eşitlik-kardeşlik ilkelerinin karşısında kimse duramadığı için de benzersiz bir meşruiyet alanına sahipti.

1848 Devrimlerinin düzenin restorasyonu ile sonuçlanması kuşkusuz emekçi sınıflar açısından olumsuz bir sonuç yarattı. Bununla birlikte, proletaryanın başka bir düzen kurma hak ve beklentisi dönemin bir gerçekliği olmaya devam ediyordu. Bütün gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalizmi hedefleyen bağımsız örgütlenmeler birbiri ardına kuruluyor ve belli bir nicel büyüklüğü temsil eder hale geliyordu.

1871 Paris Komünü, devrimler çağında burjuvazinin tam boy karşı devrimci kampa geçmesi, proletaryanın devrim fikrini savunan aktör olarak tekleşmesi anlamanın geldi. Gidişat zaten bu yöndeydi, sermaye sınıfı düzen kurma arayışındaydı ve devrimlerin giderek kendi temellerini sarsmaya başladığını görmüş, önlem almaya yönelmişti.

Paris proletaryasına diz çökertip, onun en iyi evlatlarının kanını döken Fransız burjuvazisinin önlemleri arasında Paris kapılarına dayanan Prusya (Alman) işgalcilerle işbirliği yapmak da vardı. Komün’ün sonu aynı zamanda işçi hareketinin merkezinin Fransa’dan Almanya’ya geçişi anlamına gelecekti.

Fransa’dan bütün kıtaya devrimci fikirler yayıldığı yıllarda düzenin ve muhafazakarlığın hakim olduğu ve burjuvazinin alabildiğine ihtiyatla hareket ettiği Almanya’nın işçi hareketinin yeni merkezi haline gelmesinin elbette ciddi sonuçları olacaktı. Fransa’da 1789 referansı burjuvazinin işçi sınıfı karşısında elini-kolunu belli ölçülerde bağlıyordu: Devrim meşru bir olguydu ve bunu değiştirmek kolay değildi. Oysa Almanya, devrimci çalkantıların etkisi altına girmiş olmakla birlikte Bismarck’ın şahsında somutlanan “düzen partisi”nin kontrolündeydi. Alman işçi sınıfı sosyal demokrasi zemininde hızla siyasal bir güç haline gelirken “düzen partisi”nin otoritesi hiç eksilmiyordu. Hatta denebilirdi ki, Alman işçi hareketi geç kalan Alman kapitalizminin emperyalist aşamaya geçişine koşut bir biçimde, biraz da bu süreçten beslenerek gelişiyordu.

Buna rağmen Alman proletaryası, Bismarck’ın yasakçılığını işlevsiz kılan bir ivmeyle güçlendi ve düzen değişikliği arayışı ve bununla birlikte devrim fikri muazzam bir popülerlik kazandı. 20. Yüzyıla gelindiğinde Almanya’da “sosyalist bir düzen”den yana olan milyonlarca işçi vardı ve bu işçilerin örgütlü olduğu Alman Sosyal Demokrat Partisi neredeyse dokunulmazlık elde etmişti.

Lakin, ayrıntı sayılamayacak bir fark vardı düzen değişikliği ve devrim fikri açısından. 19. Yüzyıl Fransası’nda devrim, kabına sığamayan, ani yükselişlerle kendini hissettiren bir olguyken Almanya’da ağırbaşlı, tekdüze ve fazlasıyla kudretli bir karakter kazanmıştı. Deyim yerindeyse Alman işçi hareketi sermaye egemenliğinin bazı özelliklerini devralmış, güç, istikrar ve düzen arayışında sermaye sınıfıyla rekabete kalkışmıştı.

Alman Devleti devrim fikrini ve dolayısıyla sosyal demokrasiyi ve de onun aracılığıyla işçi sınıfını ehlileştirmeye çalışıyordu. 1914’de bunda ne kadar başarılı olduğu açıkça görüldü. Sosyal demokrasi, Birinci Dünya Savaşı başladığında devrim fikrini taşıyamayacak kadar düzenin parçası haline gelmişti.

Ne ki emperyalist odaklar arasında keskinleşen çıkar çatışmalarının ürünü olan Birinci Dünya Savaşı kısa süre içinde o kadar büyük bir yıkıma neden oldu ki, savaşın başlangıcında devrim ve insanca bir düzen özlemlerini unutuveren yoksul kitleler yeniden “biz buna mahkum muyuz” sorusunu sormaya başladı. Devrim fikri hafızalardan tam silinmemişti, acı gerçekler anıları tazeledi. Ölüm, açlık, salgın hastalık ve bir süre sonra işsizlik anlamına gelen savaş geniş yığınları öfkelendirmişti. Bir çıkış arıyorlardı.

Lenin önderliğinde Bolşevikler o çıkış yolunu gösterdiler. 1917 Şubatı’nda Rus mülk sahibi sınıflarının açgözlülüğünün yanı sıra kendi sallanan iktidarını sağlamlaştırmak için ülkeyi tereddütsüz savaşa sokup daha da yıpranan Çar’ı düşüren devrim dalgası aylar sonra sönümlenmeye tutmuşken onu sosyalist iktidarla taçlandırmayı becererek devrim fikrine yeni bir enerji verdiler.

İşte o enerji kibir, özgüven ve düzenleri batan Alman patronların egemenlik alanına derhal yayılıverdi. 1918 Kasımı’nda Alman halkı Kayser’e güle güle diyerek Cumhuriyeti ilan etmişti ve “Devrim” bir anda istisnasız herkesin önünde saygıyla eğilmek zorunda kaldığı bir gerçeğe dönüşmüştü. Rusya ve Almanya gibi iki ülkede itibar kazanan “Devrim”in bileğini bükmek kimin haddineydi!

Alman işçi sınıfı düzen manyağı Alman egemenlerinin altındaki halıyı çekmek üzereydi. İmdada sosyal demokrasi yetişti, Alman emperyalizmine hizmette sınır tanımayacağını gösterdi. Gösterdi ama 1919-1923 arasında sömürücüler hop oturup hop kalktı. Yalnız Almanya’da değil, Avrupa’nın, hatta dünyanın her yerinde “devrim” ve “yeni bir düzen” yüz milyonlarca kişinin biricik umudu haline gelmişti.

Anadolu’yu hatırlamak yeterli. Devrim ya da inkılabın bu coğrafyada yüzünü göstermesi daha eskilere dayanıyordu ama onun sökülüp atılamayacak biçimde toprağa kazınması tam da andığımız dönem gerçekleşti. 12 Eylül’ün, sonrasındaki iktidarların ve AKP’nin onca çabasına karşın hâlâ kurtulabilmiş değiller devrim fikrinin meşruiyetinden.

Lakin 1924’te inişe geçen devrimci dalga ile birlikte devrimin güncelliğini örtebilmek için uluslararası sermayenin eline büyük bir fırsat geçti.

1919 yılında Komünist Enternasyonal ile uluslararası kimliğini pekiştiren genç komünist hareket, içinden geçilen devrimci döneme büyük beklentilerle girmişti. İktidarı alan Rus işçi sınıfı örnek olacak ve devamı gelecekti. Devamı gelmedi, Sovyet Rusya kendini savunmak, yaralarını sarmak ve ardından emperyalist dünyada tek başına komünizme doğru hamle yapmak durumunda kalacaktı. Bu öngörülen bir şey değildi, dahası Sovyetler Birliği dışında yaşayan ve düzen değişikliği için yaşamlarını vermeye hazır geniş bir kesim için fazlasıyla umut kırıcıydı.

Bu dönemi anlamak ve anlamlandırmak tek başına sınıf bilinciyle çok güçtü; tarih bilinci de gerekiyordu ve emekçiler arasında bu derinliğe ulaşanlar sınırlıydı. Aydınlar ise, bir uçtan diğerine kolayca savruluyordu. Maceracı pozisyon alıp birkaç yıl içinde düzen içi çözümlerin hatta antikomünizmin kalemşörlüğünü yapan gelgitli “Marksistlerin” sayısı hiç de az değildi.

İşin gerçeği dünya işçi sınıfı hareketi yeterince hazırlıklı girmedi 1924’e. Kapitalizm yavaş yavaş istikrar kazanıyor, emekçi halk gündelik yaşam gailesine dönüyordu. Sorunlar hiçbir biçimde çözülmemişti ama burjuva iktidarları durumu idare edebiliyor, insanların aklından düzen değişikliği arayışını biraz olsun uzaklaştırabiliyordu.

Sonra bir büyük kriz daha geldi 1929’da. Kapitalizmin kaleleri yine sarsılıyor öte yandan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, yaklaşık 7-8 yıllık bir soluklanma döneminin ardından atağa kalkarak eşitlikçi bir düzen kurma yolunda devasa hamleler yapıyordu. İşçi sınıfı yine cüretli bir arayışa girmişti; Almanya, Fransa, Avusturya… Ancak sermaye sınıfı da hazırlıklıydı. 1922’den itibaren faşist diktatörlük İtalya’da işçi hareketini bastırmayı beceriyordu. Benzer bir oluşum Almanya’da devlet himayesinde Hitler’in etrafında örgütlenmiş gününü bekliyordu.

Alman emperyalizmi bir yandan uluslararası alanda yeni bir hesaplaşmaya gidebilmek bir yandan da işçi hareketinin yarattığı tehdidi bertaraf etmek için Nazilere ihtiyaç duyuyordu. Hitlerciler sosyal demokratların yardımıyla hem sokağa hem sandığa ve sonunda da iktidara egemen oluverdi. 1933’de faşistlerin iktidara gelmesiyle Almanya’da devrim fikri ağır darbe alıyordu.

Yaklaşmakta olan yeni dünya savaşında Sovyetler Birliği’nin savunulma zorunluluğu ile birlikte, işçi sınıfının savunmaya çekilmeye başlaması sermaye açısından devrim fikrini zayıf düşürmek için tarihsel bir fırsat anlamına geldi. Emperyalizmin bir bütün olarak bu fırsatı savaşın bitimiyle birlikte en iyi şekilde değerlendirmeye başladığı ortada.

1848’den sonraki on yıllarda bir biçimde düzen değişikliği iddiasını merkeze koyarak var olan uluslararası devrimci işçi hareketi, 1930’larla birlikte temel varlık nedeni olan bu iddiayı örten başka önceliklerle hareket eder hale gelmişti. Bu önceliklerin hangi nesnel koşulların dayatmasının ürünü olduğu ya da komünist hareketin çeşitli bölmelerinin öznel tercihlerinin söz konusu değişimdeki payı bu yazının ilgi alanında değil.

Ancak Sovyetler Birliği’nin uluslararası ağırlığının radikal bir biçimde artmasına tanık olunan İkinci Dünya Savaşı’nın sonunun, aynı zamanda komünist hareketin önceliklerindeki değişimin burjuvazi tarafından istismarının da başlangıcı olduğunu, tam da bu yazıya devam edebilmek için, söylemek zorundayım.

Emperyalizmin komünizmle mücadele stratejisi inisiyatifi ele geçirme üzerine kuruluydu. Strateji kabaca dört unsura sahipti:

Bir, Sovyetler Birliği’ne savaşta elde ettiği prestij ve gücün bedelini onun üzerinde süreklileşmiş bir savaş baskısı kurarak ödetmek, onu savunmaya çekilmeye zorlamak.

İki, Orta ve Doğu Avrupa’da savaşın bitimiyle ortaya çıkan Halk Cumhuriyetlerini Sovyetler Birliği’nin ekonomik, ideolojik, kültürel ve siyasal açıdan Aşil Topuğu haline getirmek ve sosyalist bloku bu alanda da savunmaya zorlamak.

Üç, kapitalist ülkelerde komünist hareketin devrimci unsurlarını ya da devrimci bir çizgiye yönelme arayışı içinde olanları fiziken yok etmek ya da en azından baskılamak ve yine fiziki var oluş kaygısı içine çekmek.

Dört, uzun yıllara yayılan zorlu mücadelelerden yorulan ve devrim fikrinin kendi varlık nedeni olduğunu unutan komünist partilere ya da parti içi unsurlara düzen siyasetinde alan açmak.

Kabul etmek gerekiyor ki, başarılı oldular. Zaten bu strateji ancak ve ancak güçlü bir başka stratejinin karşı ağırlık koyması ile boşa çıkardı. Oysa komünist hareketin İkinci Dünya Savaşı sonrasında bütünlüklü bir strateji geliştiremediği her açıdan ortada. Zamanın emperyalizmin aleyhine çalıştığı düşüncesi, yanlışlandığı gibi, Sovyetler Birliği’nin öncü partisi içindeki çürümeyi de besleyen bir kolaycılığa hizmet etti.

Büyük devrimci dalganın en önemli sonucu olan Sovyetler Birliği’nin 1991’de yıkılması ile birlikte sermaye sınıfı 1848’den bu yana ilk kez “düzen değişikliği” basıncından kurtulmuş oldu. Devrim fikri iyice geriledi, karşı devrimler liberalizmin desteğinde kaygı verici meşruiyet alanları elde etti ve uluslararası işçi hareketinin hemen bütün kolları devrimin güncelliği önermesini gözden çıkarmanın, siyaseten var olmanın biricik yolu olduğunu kabullendi.

Bu koşullarda emekçi sınıfların neden hareketsizleştiği, neden devrimci bir yönelime girmediği, düzen değişikliği talebinin neden yaygın kabul görmediği türünden soruların bir anlamı yok. İşçi sınıfı tarih sahnesine çıkarken Avrupa devrimci spazmlar geçiriyordu; devrim fikri canlı, güncel ve doğaldı. 1930’larda devrimi besleyen doğal damarlardaki kesintiyi telafi edecek müdahaleler gecikti; Çin, Vietnam ve Küba devrimlerinin muazzam enerjisi sınıf mücadelesinin merkezi arenası olan Avrupa’daki sorunu çözmeye yetmedi. 1945 sonrasında Avrupa, kimi lokal hareketlenmeler dışında devrim fikrinden giderek uzaklaştı.

Bugün kapitalizmin temelleri 1920’lerden daha sağlam değil, tersine daha yıkıcı sorunlar birikmiş durumda. Halkın daha mutlu olduğunu söylemek için de bir neden bulunmuyor. Bütün toplumlarda umutsuzluk, kaygı, korku egemen.

En korkuncu, günlük kazanımlar, düzen içi iyileştirmeler, reformlar için mücadele, yaklaşık 40 yıldır emekçilerin bütün dünyada daha kötü koşullarda çalıştığı ve yaşadığı gerçeği karşısında bütün inandırıcılığını yitirmiş durumda. Bu acı gerçeğin dolayımsız sonucu reformizmin sola kayması değil tersine her geçen gün daha azını istemesi, daha azla yetinmesi ve emekçi kitlelere bunu salık vermesidir.

Buradan çıkışın ya da bir başka deyişle insanlığın bir kez daha devrim fikrine sarılışının kapitalizmin bugünkü sarsıntılarının toplumsal patlamalara yol açtığı tarihsel bir ana denk geleceği düşüncesi kuşkusuz “bilimsel” bir doğruya yaslanmakta. Ancak ırkçılık ve popülist sağın son yıllarda kapladığı alan hesaba katıldığında düzenin devrim fikrini boğabilecek rezervlere sahip olmadığını düşünmek için bir neden bulunmuyor.

Bu saptama ilk bakışta düzenin ideolojik ve siyasal açıdan tarihsel bir tıkanma yaşadığı saptamamıza ters gözükebilir. Ancak dikkatle bakıldığında, yukarıda işaret ettiğimiz rezervlerin kapitalizmin yakın ya da orta vadeli geleceğini kurtarabilecek modellerden ziyade doğrudan bugünkü tıkanmanın ortaya çıkardığı uçsuz bucaksız boşluğun “ilkel” biçimde doldurulması anlamına geldiği kolayca görülebilir. Üstelik en geniş anlamıyla ırkçılık ve sağ popülizmin işaret ettiğimiz tıkanma ve krizi derinleştirdiği de ortadadır.

Burada farklı olarak işaret ettiğimiz, komünistlerin “tarihsel an” geldiğinde oldukça çetrefilli bir tabloyla karşılaşacakları ve devrim fikrinin yeniden canlanmasının sanıldığı kadar doğal bir süreç olamayacağıdır.

Her şeyden önce bugün cehalete, akılsızlığa ve kuralsızlığa hitap eden siyaset kültürünün bütün gelişmiş kapitalist ülkeleri etkisi altına alması, komünistler açısından yeterince uyarıcı olmalıdır. Kapitalizmin kuşattığı ve çaresizleştirdiği geniş yığınlar o kadar basit ve sade çözümler aramaktadır ki, paranın ve iktidarın gücünü kullanarak işleri onlar adına çözen ya da çözmeyi vadeden “otorite”nin mantıksızlıklarının peşinden dahi kolayca gitmektedir. ABD’de Trump’ın pompaladığı göçmen düşmanlığının karşılık bulmasını yalnızca ırkçılıkla veya ürkütücü bir destek bulan “maske takmama” tavrını yalnızca cehaletle açıklamak dönemin ruhunu kavramamak anlamına gelir.

John Reed’in “Dünyayı Sarsan On Gün” eserindeki ironik pasajdaki bir devrim muhafızının “iki taraf var, sen hangi taraftasın” basitliğinin ardındaki toplumsal gerçeğin bugün yoksul kitlelerin sağ popülizmin kötücül girdilerine açık hale gelmesinde kendini yine hissettirdiği kabul edilmelidir.

Kapitalizmin tarihsel tıkanıklığı radikalizmi davet ederken, o tıkanıklıktan yararlanması gerekenlerin ortada gözükmediği ya da radikalliği gerçekçilikten uzaklaşmak olarak adlandırdığı bir sırada burjuva siyaseti sürreal görüntülerden ibaret hale gelmiştir!

Meramım açık olmalı, büyük patlamalar filan, bunlar olacak ancak önce başka bir şey gerekiyor. Devrim fikri kendine alan açmak zorunda.

Burada siyasal ve toplumsal iki düzlem var.

Siyasal düzlemde devrim ve düzen değişikliği fikrinin tek tek bütün ülkelerde özgül ağırlığını artırması, hatta siyasal alanda hegemonik bir iddiaya sahip olması gerekir. Siyasal alanın seçimler ve parlamentoya daraltıldığı koşullarda bu zor değil, imkansızdır. Sonuçta devrim fikrinin geriye çekilişinde siyasal alanın toplumsal alanı öncelediği dikkate alınırsa, bu alanda yapılacakların tek tek somutlanması gerekir.

Arkaik ya da nostaljik bir konumlanış içine girmeden devrimci bir pozisyon almanın zor ama mümkün olduğu bu dönemin en kritik meselesi, devrim ve sosyalizmin güncelliğine yapılan vurgunun programatik-söylemsel bir düzlemin ötesine geçerek gündelik meselelerde siyaset alanında devrimci bir bakışı var edip, güçlendirecek yaratıcı müdahalelere dönüşmesidir. Programatik düzlem kuşkusuz vazgeçemeyeceğimiz bir temeldir ancak orada durduğu haliyle devrim fikri, bu yazıda anlatmaya çalıştığım tarihsel gelişmeler nedeniyle dışsaldır, doğal değildir.

Zaten bütün dünyada komünistler bu dışsallık ya da doğal olmama halinin basıncıyla ya programlarını devrimcilikten arındırmış ya da devrimci programlarını fazlasıyla düzen içi bir güncel mesai ile dengelemeye kalkmışlardır. Oysa devrim fikrine asıl alan açacak olan güncel pozisyonların devrimcileşmesidir ve soyut bir devrimci programdan ziyade emekçi kitlelerin etkileşime gireceği esas itibariyle budur.

İşin gerçeği, bugün sağ popülizme terk edilen bu alana komünist hareketin hızla giriş yapması ve kapitalizm sınırlarını zorlayan, imkansızı isteyen devrimci taleplerin emekçi kitlelerde bir karşılığının olmadığı efsanesinin çökertilmesi gerekmektedir.

Uygun dile sahip olmak, sahici durmak, inanarak hareket etmek ve bunu hissettirmek, tutarlı ve ısrarlı davranmak gibi faktörler kuşkusuz önemli ancak daha önemli olan, halk kitlelerinin algısının şekillenmesine etkide bulunan ve çoğu kez “kanaat önderi” olarak adlandırılan, burjuva sosyolojisinde “siyasi elitler” diye kodlanan kesim içinde ve o kesime karşı verilen mücadelede mevzi kazanmaktır.

Rusya’da 1917 yılında Bolşeviklerin karşısında burjuva sınıfının tarihsel çıkarlarını savunacak güçlü bir aydın birikimi kalmamıştı. Ekim Devrimi’ne giden süreçte işçi sınıfının işini kolaylaştıran faktörlerden birisi buydu. Burjuvazinin siyasal ve kültürel alanda çektiği kadro sıkıntısı Partinin merkezinde topaklanmış dar ama etkili aydın kümesini saymazsak, aydın damarı zayıf Bolşevikleri bayağı rahatlatmıştı.

Oysa bugün hemen bütün ülkelerde devrimci komünistler ile sermaye düzeni arasında akademiden medyaya, siyasetten sanata oldukça geniş bir alanda devinen bir “aydın” toplam konumlanmaktadır. Bu toplamın komünizmle mesafesi, ona düşmanlık ya da dostluk derecesi ülkeden ülkeye değişim göstermektedir. Burada doğrudan sermaye sınıfına hizmet eden ve aslında bu alanı düzenin elinde tutmasına yardımcı olan aktörler de yer almaktadır. Öte yandan kimi örneklerde gelişkin bir vicdanı, kimi örneklerde kararlı bir biçimde barışı, kimi örneklerde gelişkin bir sanatı, kimi örneklerde adaleti, kimi örneklerde kamusal çıkarları, kimi örneklerde bir öykünmeden ibaret olsa da sosyalizmi savunan çok sayıda unsurun tamamının burjuvaziye hizmet ettiğini düşünmek ahmaklıktır.   En “umutsuz” ülkelerde dahi çarpıcı çıkışlar yapabilen bu unsurlarla etkileşime girmeyen, bu unsurlara siyasal enerji vermeyen ve onları toplumsal dinamikleri baştan çıkarmak isteyen arızalı küçük burjuva unsurlar olarak yaftalamayı devrimcilik sayan bir komünist hareketin hiçbir kapitalist ülkede başarıyı yakalama şansı yoktur.

Evet bu unsurlar genel olarak sınıfsal açıdan arafta, ideolojik olarak güvenilmez, siyaseten korumacı olabilir ancak onların bir bölümünü komünist hareketin militanı ya da dostu haline getirmeden, bir bölümünü tarafsızlaştırmadan, bir bölümünüyse etkisizleştirmeden yitirdiğimiz siyasi ağırlığı yeniden kazanmamız olanaksızdır.

Bütün bu unsurları işçi sınıfı hareketini bloke eden tek bir özne olarak görmek yerine, onları bir mücadele alanının kucaklamak ya da düşürmek için müdahale edilmesi gereken değişkenleri olarak değerlendirmek daha sağlıklıdır.

Komünistler, gereksiz bir kibirle kendi yetersizlik ve tembelliklerini hiç dert edinmeyip siyaset, kültür ve sanat alanındaki örgütsüz birikimi değersizleştirmek yerine o birikimi ayrıştıracak ölçüde şiddetli ideolojik ve siyasi hamleler geliştirmelidir.

Buradaki en büyük arıza komünist hareketin on yıllara yayılan tuhaf alışkanlığıdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde komünist hareket kendisi devrimci iddialarını geriye çekerken “aydın”ları demokrasi ve barış gibi mücadele başlıklarına doğru ittirdi. Bunun uzun vadeli sonucu, siyaset ve ideoloji alanında etki sahibi geniş bir toplamın bir yandan sol gözüküp bir yandan da düzenin devamlılığına hizmet etmesinden başka bir şey olmadı.

Açıkçası, komünist hareket bugün, aydınlar ya da kanaat önderlerini bir eklemlenme konusu yapmak yerine kendi organik aydınlarını yaratmak ve sözünü ettiğimiz geniş alanda devrim ve düzen değişikliği fikrini yayan unsurların sayısını hızla çoğaltmak durumundadır.

Bu konuya özel bir yer vermemin nedeni ortadadır: Siyasi ve ideolojik mücadele iki karşıt sınıfın birbirlerine salvo atışlarıyla değil, gri alanlarda dişe diş kavga ederek sürdürülür. Eğer komünist hareket ideolojik mücadeleyi, her biri kendi başına çok kapsamlı ve kritik olan barış, insan hakları, kadın, gençlik, laiklik, bağımsızlık, çevrecilik, demokrasi gibi başlıklardan ibaret görmeyip devrim ve yeni bir düzen fikrini cazip kılacak bir müdahalede bulunursa, bugün son tahlilde düzen lehine işleyen bir alanda büyük delikler açacaktır.

İktidara yönelen bir hareketin, hele hele Türkiye gibi bir ülkede, bu görevden kaçınması ancak korkaklıkla açıklanabilir.

Ve bütün bunlar toplumsal alanda devrim fikrine yer açmakla birlikte yürümelidir.

Nedir toplumsal alanda devrim fikrine yer açmak?

Her şeyden önce, mevcut düzenle duygu bağı kopan emekçi kesimleri devrimci bir siyasi projeye bağlamaktır. Kriz, korona derken kapitalizm yalnızca umutsuzluk üretmiyor, geniş bir kesimde öfke de yaratıyor. Birçok ülkede insanlar kendilerine ait olmayan bir sistemle karşı karşıya olduklarını kavrayarak köklü arayışlara girmiş durumda. Bu nüfus bölmesinin oranı her geçen gün artıyor. Ayrıca bu kesimler, kimi örneklerde devrimci mücadelenin çekim alanına çok önceden ve farklı saiklerle giren unsurlardan daha enerjik olabiliyor. Bir patlama anından önce bu toplumsal dokuda ne kadar mevzi elde eder, bu kesimleri ırkçılık hatta faşizm gibi karşı devrimci akımlardan ne kadar uzak tutabilirsek devrimci bir dönemi değerlendirme şansımız o kadar artar.

Ancak bu tek başına bizim ihtiyacımız olan derinliği sağlamaz. Komünist hareketin emekçi kitleler üzerindeki etkisinin örgütlü bir nitelik kazanmasının öncelikli zemini işyeri örgütlenmesidir. Yaşam alanlarında, mahallelerdeki örgütlenme hemen onun yanına yazılmalıdır.

Gerek işyerlerinde gerekse mahallelerde devrim fikrinin elle tutulur hale gelip kendine meşruiyet alanı açması, hegemonik bir yaklaşım gerektirir.  

Fakat… Kendinde bir nicel büyüklük olarak kalmayan, belli ölçeklerde sermaye egemenliğini öteleyen, gerileten bir konumlanışın en büyük handikabı, yeterince özen gösterilmediğinde bir yandan reformculuğu hızla üretmesi, diğer yandan yapıcı-kurucu bir üslubun devrimci bir perspektifi yavaş yavaş kemirmesidir.

Bu anlamda toplumsal alanda, ister işyerlerinde isterse mahallelerde devrim fikrine yer açmanın ilk koşulu düzenle psikolojik bağını koparan kesimlerin siyasi kopuşlarına odaklanmaktır. 20. yüzyıl birçok komünist partisinin emekçilerin düzenle kopan bağını, tekdüze ve devrimci perspektiften yoksun bir örgütsel pratiğin içinde yeniden kurduğuna tanık olduk. Türkiye’de de yaşandı bu.

Oysa bir komünist partisi için büyük nimettir herhangi bir siyasi saike dayanmaksızın kendisine el uzatan emekçi öfkesinin varlığı. Düzen değişikliği vurgusunun bu kesimleri örgütlü mücadeleden uzaklaştıracağı kaygısı reformizmin başımıza bela ettiği bir şehir efsanesidir. Keskinlik, kolaycılık, maceracılık gibi sapmalara yönelmeksizin devrim fikrine alan açmak pekala mümkündür.

Başlık “100. Yaşında Devrimin Peşindeki Parti”ydi. Açık olmalı…

Semt evleri… TKP Gönüllüleri… Dayanışma Meclisi… Birlik Sendikası… Fırsatlar, tuzaklar… Evet, açık olmalı…

https://sol.org.tr/gelenek/100-yasinda-devrimin-pesindeki-parti-17374



Teşekkür edenler:   Proleter_Devrimci [26.02.2021- 00:27],

Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 9.124
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

44 kere teşekkür edildi.
34 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 23.02.2021- 03:48


TKP tarihi ilk defa yazılmıyor. Ama ilk defa bu kadar kapsamlısı ve Parti içinde görevlendirilen bir Kurul aracılığıyla yazılanı görülüyor.

TKP tarihi - OĞUZ OYAN

TKP tarihi ilk defa yazılmıyor. Ama ilk defa bu kadar kapsamlısı ve Parti içinde görevlendirilen bir Kurul aracılığıyla yazılanı görülüyor. "Parti Tarihi. Türkiye Komünist Partisi'nin Kuruluş Dinamikleri" başlığını taşıyan kitap, dört ciltlik bir yapıtın birinci kitabı olarak Ocak 2021'de yayınlandı. Böylece ilk kitap, matbaa süreci hariç tutulursa, TKP'nin kuruluşunun (10 Eylül 1920) 100. yıldönümüne de yetiştirilmiş oluyor.

Birinci kitap, TKP'nin kuruluş dinamiklerini Osmanlı döneminden yani kendi kuruluş tarihinin epey öncesinden başlatıyor. Kitapta "Parti'nin tarih öncesi" olarak adlandırılan bu dönem, her ne kadar 1870'lerden itibaren görülen işçi ve köylü eylemlerine kadar götürülse de esas olarak 1908 Devrimi sonrası temel alınıyor. Buradan 1927 Tevkifatı'na kadar giden dönemdeki gelişmeler ilk kitabın konusunu oluşturuyor. Bu tarihler dışına yalnızca "Giriş" bölümünde çıkılıyor. Bu da gerekli olduğundan; çünkü "giriş" yalnızca birinci kitaba değil tüm esere bir giriş niteliğinde. Buradan öğrendiğimize göre, ikinci kitap 1927'den başlayıp 1961'de TİP'in kurulmasına kadar geçen süreye odaklanacak. Üçüncü kitap, "solun yirmi yıllık, halen aşılmamış 'altın yıllarını' kapsayacak". Dördüncü kitap ise, 12 Eylül 1980 faşist darbesi sonrasındaki dönemi, yani halen içinde yaşadığımız son 40 yıllık dönemi ele alacak. Bu son dönem TKP'nin 1990'da tasfiyesinden "2001'de TKP adının siyasete geri dönüşünü" yani yeni partileşme sürecini de içerecek.  

Peki, kendi tarihini yazmak nasıl bir şey? Bu soru "Giriş"te soruluyor ve yanıtlanıyor: "Özne kendini nasıl nesneleştirebilir? Bilimin ve tarih yazımının kim ekolleri bunu olanaksız sayacaklardır. Dört ciltlik Parti Tarihimizin özgünlüğü tam da buradadır. (...) Biz... kendi tarihimizi, kendi mücadelemizin bir silahı olarak yazma iddiasındayız. Parti Tarihi yazımını bir 'resmi tarih' egzersizi olarak görmek temelsiz olur. (...) Bizim tarih yazımımız resmi, yani durağan bir kurumsallığın değil sosyalist devrim mücadelesinin bir parçasıdır. (...) Siyasi mücadelemizin tarihi bu anlamda ancak 'içeriden' yazılabilir. Veya böyle bir yazım olmaksızın yapılacak tüm değerli tarihçi katkılarının ayakları havada kalacaktır... Çünkü geçmişi bir olaylar, olgular, kişiler deposu olmaktan çıkartıp büyük harfle Tarih haline getiren, bugünle bağlanışıdır. (...) Çalışmanın temel iddiası 'Partinin Tarihi' olmaktır. (...) Türkiye'de TKP tarihi veya genel olarak solun tarihi, esas olarak bir belge tarihçiliğidir. (...) Ancak teorik bir çerçevenin yokluğunda, yalnızca belgelerin yol göstericiliğinin yeterli olabileceği yargısı pozitivizmden başka bir şey değildir. (...) Türkiye sol tarihçiliğinde belge tarihçiliğinin eşlikçisi öznel yazımlara da rastlanıyor. (...) Asıl güvencemizi, belgelerle barışık olan, kimisini açığa çıkarıp kimisinin üstünü örtmeye gerek duymayan sahiplenici bir teorik perspektif oluşturacaktır" (s.12-15).

Kitabı okurken hemen farkediyorsunuz gerçekten: Her bölümün sonuna eklenen kaynakçalar ve sayfalarda özenle verilen dipnotlar, ikinci el kaynaklar ağırlıklı olmakla birlikte, döneme ilişkin geniş bir kaynak taraması yapıldığını ve bunların önemli bir bölümünün de birinci el kaynaklar kullanan tarihçi çalışmaları olduğunu göstermektedir. Bunun büyük bir emek gerektirdiği açıktır.

Birinci kitabın ele aldığı çeyrek yüzyıllık dönem, aynı zamanda köhnemiş bir İmparatorluktan modern bir Cumhuriyete geçişin de tarihidir. Başka açıdan, feodal yüklerini üzerinden atamamış bir toplumsal/siyasal yapıdan, kapitalist bir toplumsal/ekonomik düzen oluşturmayı hedeflemiş bir yapıya geçiştir. Bu başlıbaşına devrimci bir süreçtir.

TKP, Kurtuluş Savaşı içine doğmuştur. Bunun birkaç anlamı vardır. Birincisi, emperyalist işgalcilerin ve işbirlikçi Osmanlı hanedanının karşısında Kurtuluş hareketinin yanında olmalıdır. Ocak 1921'de TKP kurucularının katledilmesine rağmen bu böyledir. İzleyen Kuruluş döneminde de, anti-feodal devrimlerin yanında, gericilere karşı Kemalistlerin yanında olmak durumundadır.

İkincisi, Sovyet Sosyalist Devrimi ile ulusalcı Anadolu Devrimi arasında karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma tarihsel bir zorunluluktur ve bunun TKP'nin politik duruşu üzerinde doğrudan etkileri olacaktır. SBKP ile Komintern, TKP'nin görmezden gelemeyeceği dış dinamiklerdir. Kitapta da vurgulanıyor: " 'Dış dinamik', Türkiye komünizmine hep temkinlilik öğütlemiş, devrimci girişimleri cesaretlendirmesi pek söz konusu olmamıştır" (s.18). TKP, uluslararası komünist hareketin bir parçası olduğu ve bunun merkezinin Sovyetler Birliği olduğu gerçeğinin dışına çıkmamıştır.

Üçüncüsü, TKP Osmanlı döneminin sosyalist birikiminin mirasını devralamamıştır. Osmanlı'daki sosyalist hareketlerin öncüleri neredeyse tamamen gayrimüslim azınlıklardan oluşmaktaydı ve 1912-22 dönemindeki savaşlar sonrasında bu azınlıkların yeni devlette rolü olamayacaktır.

Dördüncüsü, Osmanlı'nın görece daha kapitalistleşmiş, işçi sınıfının ve sosyalist örgütlenmelerin daha gelişmiş olduğu Balkan bölgeleri elden çıkınca, genç Türkiye Cumhuriyeti bir köylüler ülkesi olarak yola koyulacaktır. Böyle bir demografik dokuda sosyalist bir taban örgütlenmesi fevkalade zordur. Kaldı ki, yeni oluşan siyasi rejim de, çok partili yaşamı bir süre sonra sona erdirecektir.

Bu koşullar altında, "1922 Ağustos'unda Ankara'da toplanan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası kongresinde 'TKP'nin Asgari Programı' adıyla bir program metninin kabul edilmesi" önemsiz sayılamaz. "1924 yazında İstanbul'da hazırlanan asgari program, siyaset, ekonomi ve işçi hakları bölümlerinden ve toplam 38 maddeden oluşuyordu. Programın çoğu maddesi, burjuva demokrasisinin ötesine gitmeyen maddeler içerirken, bazı maddeler ise ancak bir sosyalist devlette uygulanabilir niteliktedir" (s. 209). Önemli devletleştirme talepleri yanında emeğin onyıllar sonra elde edebileceği kazanımları erkenden gündeme getirme özelliği taşılan "Asgari Program", bize göre, öncü bir belgedir. Önerilen program, 1936'da Fransa'da Fransız Komünist Partisi destekli sosyalist Halk Cephesi Hükümeti'nin programının ötesine gitmektedir. Ama sorun şu ki, henüz Türkiye Fransa düzeyinde olgunlaşmış bir kapitalist ekonomi değildir.

Sonucu da kitaptan alalım: "Türkiye solu yapısal özellikleri itibariyle yurtsever, laik ve halkçı karakterdeyse, bunda TKP'nin doğuşunun payı büyüktür. Bu, kuşkusuz gurur vericidir. Öte yandan Türkiye komünizmi kendi öncülü olan Osmanlı sosyalizmiyle hesaplaşmamıştır. Yaşanan, solun içinde nefes alıp verdiği ortamın köklü biçimde başkalaşmasıdır" (s.221).

***

Kitaba ilişkin biçimsel özelliklerin özenle çalışılmış olduğunu da kaydetmemiz gerekir. Bir kere kitabın sonuna eklenen ve 1840-1927 döneminin önemli olaylarına yer veren zaman-olay dizini hem çok yerinde bir düşünce hem de çok iyi hazırlanmış bir kronoloji. Eklenen dizin de ayrıca yararlı bir çaba olmuş. Kullanılan Türkçe'nin hatasız olmasına gösterilen özen de takdire değer. Kitap, diğer biçimsel özelilkleri bakımından da çekici kılınmış.

Sonuç olarak elimizde çok ciddi bir tarih çalışması olduğu her bakımdan kendini belli ediyor. Kitabın ortaya çıkmasına ve yazımına katkıda bulunanları candan kutluyorum. Bu durumda bize, devamını da dört gözle beklemek kalıyor.

https://sol.org.tr/yazar/tkp-tarihi-26649



Teşekkür edenler:   Proleter_Devrimci [26.02.2021- 00:27],

Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 2 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   [2] 



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Devrimin ve karşı devrimin yasaları denizcan 0 2507 04.03.2016- 16:50
Konu Klasör TÖB-DER 49 yaşında melnur 1 662 05.09.2020- 05:16
Konu Klasör Fransız Devrimi 224 yaşında! melnur 1 2846 15.07.2021- 04:50
Konu Klasör Küba Devrimi 57 yaşında solcu 2 3971 02.01.2020- 07:38
Konu Klasör 'Aydınlanma nedir?' 233 Yaşında! melnur 14 7644 01.03.2020- 07:46
Etiketler   TKP,   Parti,   Tarihi,   100.,   Yaşında,   Devrimin,   Peşindeki
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS