SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
Nasıl Birikim’ci olduk? -Ahmet Kaplan           (gösterim sayısı: 2.563)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
umut
[ umut yarın ]
Yasaklı
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.105
Konum: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Konu Yazan: umut
Konu Tarihi: 12.11.2014- 14:48


Nasıl Birikim’ci olduk? -Ahmet Kaplan


Türkiye solu dayak yiye yiye Birikimci oldu. 12 Eylül darbesi basit bir zulüm makinesi olarak iş görmedi. Zulüm yanında oldukça köklü sonuçları olan toplum mühendisliğine de soyundu. Toplum mühendisliğinden sola düşen Birikim tezlerinin solun genel tezleri haline getirilmesidir

Birikim dergisi yayın hayatına 1975’te başlamıştı. O zamandan bu yana yayın çizgisinde ve politik hattında pek fazla bir değişiklik olmadı. Şüphesiz geçen 36 yıllık zaman süresince, dönemin koşullarına bağlı olarak ”ayarlar” oldu, vurgusu yapılan şeyler değişti ama bir bütün olarak Avrupa solundan, özellikle New Left Review’den ithal sol liberal çizgi aynı kaldı; geçmiş sosyalist devletlere karşı yoğun bir düşmanlık, liberal Avrupa solunun politik çizgisinin Türkiye’nin hallerine tercümesi (1980 öncesi Birikim döneminde tercüme yazılar çoğunlukta iken, belki de Birikim taifesinin kendine güveninin artması sayesinde 1985’ler sonrası 2. Birikim dönemimde telif yazılar ağırlık kazandı. Ama bu telif yazılar, öz olarak, Avrupa liberal solunun savunduğu politik hattın Türkiye’deki politik mücadeleye tercümesinden başka bir şey değildi), kimlikler uğruna mücadelenin sınıf mücadelesinin yerine ikame edilmesi, AB’cilik, sivil toplumculuk vb… Birikim çevresinin AKP gericiliğinin açık destekçisi haline gelmesi, Kürt meselesi konusunda AKP ile paralel olarak Kürt gericiliğinin ve egemenlerinin desteklenmesi, demokrasi adına emperyalizmin başka ülkeleri boğazlamasına destek verme, batılı emperyalist devletlerin istihbarat örgütlerinin kontrolündeki vakıflarla çalışma vb bu politikaların doğal sonuçlarıdır.

Peki, ama biz niye Birikimci olduk? Bence Türkiye solunun sorması gereken en önemli sorulardan birisi budur. ÖDP Genel Başkanı Alper Taş birikimcileri eleştirirken, Birikim dergisine gönderme yaparak, ”Bu kadar sosyalizmi savunduktan sonra AKP’yi savunmak ayıp değil mi” derken bir anlamda kendisini Birikimcilerden daha iyi bir birikimci sayıyor. Burada Alper Taş örneğini oldukça çarpıcı olduğu için veriyorum. Alper Taş ile politik olarak aynı düşünmesek de onun sosyalizme olan samimiyetinden hiç kuşkum yok. Ama şunu belirtmeden geçemeyeceğim, Sayın Taş’ın kötü bir Birikimci olduğu açık, çünkü iyi bir Birikimci AKP’yi savunur ya da ne bileyim Libya’nın NATO tarafından bombalanmasını savunur. Birikim politikalarının doğal sonucu, mesela tam da Murat Belge ve arkadaşlarının yaptığı gibi, Kürt gericiliğinin desteklenmesidir, emperyalizmin işgallerine destek verilmesidir.

Tabii yine geldik aynı soruya; Türk solu niye birikimci oldu? Bazı solcular burada topu Devrimci Yol (DY) geleneğinden gelen bazı çevrelere ve ÖDP’ye atma eğiliminde ama bu konuda yanılıyorlar. Türk solunda birikimcilik hiç de ÖDP’lilerle filan sınırlı değil. Türk solunun büyük çoğunluğu, ki buna Murat Belge ve çevresini hiç sevmeyenler de dahil, politik çizgilerini Birikim’in ideolojik çizgisi temelinde belirliyorlar. Örneğin Alevi ve Kürt meselesinde şu an solda hakim olan politika Birikim politikasıdır. 1980 öncesi dönemde PKK de dahil Türkiye solu ve Türkiye’deki Kürt solunda hakim olan görüş, Kürt meselesinin sınıfsal yönünün belirleyici rol oynadığı bir ulusal sorun olduğu yolunda idi. PKK adı bile bu olguyu ifade eder. PKK mücadeleye başlarken yalnızca TC’ye karşı değil ama aynı zamanda Kürdistan gericiliği ve feodalizmine, kapitalizme ve emperyalizme karşı da mücadele ettiğini söylüyordu. Günümüzde ise solda ve Kürt ulusal çevrelerinde hakim görüş Kürt meselesinin bir ulusal mesele olduğudur. Sınıfsal yanı tamamı ile unutulmasa bile politik olarak yok sayılmaktadır.

İşte ben bugün yani 12 Eylül darbesinin 31. yılında niye Birikimci olduğumuz hakkında yazacağım. Kısaca özetlersek biz Türkiye solu dayak yiye yiye Birikimci olduk. 12 Eylül darbesi basit bir zulüm makinesi olarak iş görmedi. Zulüm yanında oldukça köklü sonuçları olan toplum mühendisliğine de soyundu. Toplum mühendisliğinden sola düşen Birikim tezlerinin solun genel tezleri haline getirilmesidir.


1975-80 arası dönemde Birikim dergisinin sol üzerinde hemen hemen hiç etkisi yoktu. Genelde Avrupa sosyalizmi ya da Yeni Sol (New Left) dergisi çevresinden yapılan çeviriler aydın çevrelerde ilgiyle okunsa da, bu yayınların genel olarak sol üzerinde bırakın etkili olmasını, Birikim okurlarının bizzat kendileri solun, özellikle de DY çevresinin etkilerine açıktılar. Örneğin 1979-80’de bazı Birikim okurları DY’den ve onun Direniş Komiteleri tezinden etkilenip bu konuda yazılamalara çıkmışlar ve bu eylemler sırasında faşistler tarafından öldürülmüşlerdi. Aslında bu oldukça doğaldı, çünkü o dönemin ağır mücadele ve direniş koşullarında Avrupa liberal solunun 2. sınıf teorisyenlerinin yazılarının yayımlandığı Birikim dergisinin, Türkiyeli sosyalist militanları etkilemesi düşünülemezdi. Birikim buna rağmen 12 Eylül darbesine kadar aynı yayın çizgisini ısrarla sürdürdü.

12 Eylül ile beraber Birikim dergisi de yayın hayatına son verdi. Geçenlerde sanırım Melih Pekdemir 12 Eylül’ün saldırmadığı tek sol dergi çevresinin Birikim olduğunu söylüyordu ki bu doğrudur. Ancak bu durum bir ajanlık ilişkisinin sonucu değildir. 12 Eylül darbesi emperyalizmin iktisadi politik çıkarları gereğince organize edilen bir darbe idi. Darbeden önceki 30 yılda sol liberal politikalar tüm emperyalist ülkelerde devrimci sosyalizme bir alternatif olarak destekleniyordu zaten. CIA ve diğer emperyalist istihbarat kuruluşları bu ideolojinin solda yayılmasını desteklemek için tomarla parayı gizli biçimde bu ideolojiyi destekleyen Encounter, Monat, Quadrant Preuves vb dergilere aktarıyorlar, üniversiteler sol liberal aydınlara ardına kadar açılıyor, post-modernizm, Frankfurt Okulu, kimlik politikaları vb emperyalizmin sola ilişkin resmi ideolojisi konumuna yükseliyordu. 12 Eylül yönetiminin Birikim çevresine dokunmamasının nedeni tam da budur; 12 Eylül darbesi olduğunda sol liberal politikalar emperyalizm tarafından zaten resmi sol ideoloji konumuna yükseltilmiş durumda idi.

12 Eylül’den sonra iki olgu yan yana gelişti. Birincisi, devrimciler 12 Eylül sonrası yenildiler ve ağır baskılar sonucu gelen bu yenilgi devrimcilerde bir şok etkisi yarattı. Bunun sonucu insanlar yavaş da olsa yenilginin sebeplerini kendi yılgınlıkları üzerinden değerlendirmeye başladılar. Diğer yandan ise daha darbenin üzerinden 2-3 yıl geçmeden Birikim çevresi, bu sefer sanırım Yeni Gündem dergisi ile tekrar faaliyete başladılar. Bu dönem tüm devrimci yayın ve örgütlenmelerin hala yasak olduğu bir dönemdi.

Birikimcilerin savundukları şeyler yenilgi ve yılgınlık psikozundaki devrimcilere oldukça cazip tezler olarak göründü. Ama burada Birikimcilerin akıllı bir yöntemlerini anmamız gerek. Birikimciler hiçbir zaman devrimci tezleri tartışma konusu yapmadılar. Hatta yeri geldiğinde zaman zaman bu tezleri savunur göründüler. Murat Belge hala taraftaki yazılarında ne kadar Marksist ve solcu olduğunu anlatır. Kendileri sol liberal tezlerini, devrimci sol tezleri hiç tartışmadan sola dayattılar.

Mesela hiçbir zaman Direniş Komitelerinin yanlış olduğunu söylemediler, ama Türkiye de eksik olanın muğlak bir terim olan sivil toplum eksikliği olduğunu iddia ettiler. Marks sivil toplumu feodalizmin bağrında doğan ve gelişen tüm burjuva kurumlar olarak görür. Bu noktada kapitalizm koşullarında sivil toplum mesela komündür, sovyetlerdir, Türkiye özgülünde ise direniş komiteleridir, Fatsa’dır vb’dir. Bizzat değişik devrimci örgütlenmelerin kendileridir. Dev-Genç’tir, DİSK’tir. Birikimciler ise sivil toplumu burjuva kurumların geliştirilmesi olarak algıl
adılar. Sonuç, sol saflarda sendikalizmin hızla yükselmesi oldu. Bu noktada emperyalist kurum ve devletler 12 Eylül döneminde boğazlanmaları için her türlü çabayı gösterdikleri İnsan Hakları vb alanında faaliyet gösteren dernek ve vakıflara kendileri para akıtmaya başladılar. Ne de olsa artık eski devrimciler liberalleşmişti.

Keza Birikimciler hiçbir zaman emperyalizm de yok demediler ama Batılı emperyalist devletlerin gelişmiş demokrasiler olduklarını iddia ettiler. Bu iddiayı o zamanki reel sosyalist devletlerin eleştirisi ile paralel götürdüler. Bu olgu solda o kadar tuttu ki, demokrasinin bir devrim sorunu olduğunu söyleyen devrimciler bir süre sonra AB’ci oldular.

Sınıf mücadelesini en azından başlangıçta reddetmediler ama sürekli olarak yeni yükselen mücadele alanları olarak dini, ulusal, cinsel kimlikler mücadelesini gösterdiler. Solcular da bu potaya hızla girdiler. Kadın, ulus, çevre vb sorunlar sınıf mücadelesinden bağımsız olarak yeniden tanımlandı. Kimlikler mücadelesi emperyalizmin resmi sol teorilerinden birisidir. Hemen tüm üniversiteler gender ya da post kolonyal incelemelere milyonlarca dolar dökerler her yıl. Bu kadar çabanın tek bir amacı vardır; işçi sınıfı mücadelesi ile kadınların, ulusal ve dinsel azınlıkların vb mücadelesinin birbirinden ayrı tutulmasının sağlanması. Bunda da oldukça başarılı oldular.

1990’lara geldiğimizde herkes bir şekilde Birikimci idi artık. Öyle ki mesela emperyalizm azgın bir köpek gibi Yugoslavya’ya saldırdığında Türk solundaki insanların büyük çoğunluğu (burada Bosnalı faşistlerin katliam fotoğraflarını yayınlayan bazı devrimci yayınların varlığını belirtmem bu insanlara bir vefa borcudur) eski bir Nazi olan Aliya İzzetbegoviç’in liderliğini yaptığı Bosna devletini destekliyordu. Bosna devleti dedi isem Avrupalı bir genel vali tarafından yönetilen Bosna, II. Dünya Savaşı sonrası emperyalizmin ilk açık sömürgelerinden birisidir. Murat Belge, Libya’nın NATO tarafından bombalanmasını açıkça destekleyecek cesareti sol liberal politikaların soldaki yaygınlığından bulur.

Birikim’in şahsında ifade edilen sol liberal ideoloji, 12 Eylül’ün sola geçirdiği deli gömleğidir. 12 Eylül zulmü ve yenilgisi olmasa bu gömleğin sola giydirilmesi imkânsızdı. Bu yüzden 12 Eylül ile hesaplaşmak önce bu deli gömleğini çıkarmakla başlar. 12 Eylül faşizmini yıkacak güçlü bir halk hareketinin yaratılması, ancak sol liberalizmden köklü bir devrimci kopuşla gerçekleşebilir. Sol liberalizmden ideolojik olarak köklü bir kopuş yaşamaksızın, Türkiye solunun 12 Eylül ile hesaplaşması mümkün değildir.

https://sendika63.org/2011/09/nasil-birikimci-olduk-ahmet-kaplan-57586/




Bu ileti en son melnur tarafından 19.09.2020- 04:47 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.594
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

36 kere teşekkür edildi.
30 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 19.09.2020- 04:50


Tunçay 29 yıl önce de araştırma yaşamının büyük bölümünü TKP’ye ayırmış haldeydi ve araştırdığı nesneyle o zaman da bir nefret ilişkisi kuruyordu. Bu yaşam boyu etkinliğin kendisine hep acı verdiğini görmek gerçekten acıdır.

 
İşini sevmemenin dayanılmaz hafifliği - AYDEMİR GÜLER

TKP’nin yüzüncü yılına Birikim dergisi de “kuruluş yıldönümü” başlığı atılmış bir dosyayla değindi: İki söyleşi ve bir makale. Katkıcıların en ünlüsü Mete Tunçay. Ahmet Kardam diğer söyleşinin konuğu. Canan Özcan ise Atılım dönemi üstüne bir makale yazmış… Aşağıda yalnızca Mete Tunçay hakkında yazacağım. Başlığı koyarken de gözümün önüne gelen kişi odur!

1990’ların başında Sol Kemalizme Bakıyor1 diye bir röportaj-kitap çıkmıştı. O zaman da solun bir numaralı tarihçisi sayılan Tunçay’ın düşüncelerini halen koruduğunu ve Mustafa Suphilerin bir kariyer macerasının izinde Anadolu’ya geçtiklerini hâlâ iddia ettiğini anlamış bulunuyoruz. O zamanki teze göre, Suphi, Nejat ve Hakkı’nın içinden Mustafa Kemal’den bakanlık kapmak geçiyormuş. Tabir değişmiş, işbirlikçilik olmuş: “… fırsat verilseydi herhalde ‘işbirlikçi’ bir görev almaya razı olur, heves ederlerdi.” Öldürülmeselerdi demek istiyor!

Tunçay 29 yıl önce de araştırma yaşamının büyük bölümünü TKP’ye ayırmış haldeydi ve araştırdığı nesneyle o zaman da bir nefret ilişkisi kuruyordu. Görüşlerine katılmıyordum, ama asıl, bir araştırmacının 1960’larda seçtiği konusunun ayrılmaz parçaları olan tarihsel figürlerden nasıl ısrarla nefret ettiğine takılıyordum. Bunu “düş yakamızdan, git başka şey çalış” diye anlamayın lütfen. Tunçay bir belgecidir ve iyi ki çok belgemizi ortaya koymuştur. Kastettiğim şu ki, bu yaşam boyu etkinliğin kendisine hep acı verdiğini görmek gerçekten acıdır. “Hadi söyleşelim” dendiği an sayfalara aşağılama kusulması bu acının tezahürü olsa gerek: “… en başından beri ben TKP’nin fazlasıyla şabloncu olduğunu, Türkiye’yi orijinal bir şekilde analiz edip sonuç çıkarmak yerine belli kalıplar içinde değerlendirdiğini düşünüyordum ve bu düşünce çalışmalarım sırasında da değişmedi.” Yarım asır durmadan aynı çıkarsamayı teyit etmek sıkıcı olsa gerek!

Şablonculuk bir nakarat. Röportajcı Birikimciler TKP’nin kitleselleşme yanını, ayağı yere basan bir hareket olup olamadığını soruyorlar: “Bana göre Suphiler o zaman dünyanın başka yerlerindeki birçok komünist ‘heveslisi’ hareket gibi çok şabloncu görünüyor. Yani onların Anadolu’daki bir muhalefete şekil vermesi sözkonusu olamazdı gibi geliyor bana.”

Peki işçi sınıfı tabanı var mıydı TKP’nin? Yine aynı: “Buna kesinlikle hayır diyebilirim. Komünist harekete halk tabanı arama, Türkiye’de çok şabloncu kalmıştır… İlginç olan şey, Troçkizm gibi ortodoksluğa aykırı çizgilerin yerleşmemiş olması.”

Bu sonuncu nokta bir diğer nakaratımız. Marksist-Leninist bir partide yaratıcı, canlı bir şey olabilecekse koşulu içinden Troçkist çıkartması! “TKP’de de Komintern çizgisiyle çatışan bir şey görülmedi, bildiğim kadarıyla. Bir ara şeyden ümitlenmiştim. TKP tarihinde Troçkistler bir şey yapmışlar mı diye. Ama anlaşılan, böyle bir iki söz edilmekle beraber, bir Troçkist ‘sapma’ olmamış.” Olsa, tarihimiz Tunçay’ın gözüne girecek. Belki o da rahat edecek, biz de tarihçilikle karalamacılığın birbirine karıştırılmasını izlemek zorunda kalmayacak, sadece belgeye kavuşacaktık… Ama saf bilim gibi “sadece belge” de pozitivizmdir ve öyle bir şey yoktur.

Suphilere yapıştırılan kariyerizm ve işbirlikçilik bir karalamadır. Keşke sorun ölenin arkasından ileri geri konuşma alışkanlığı gibi bir etik sorun olsaydı. Tunçay’ın meşhur Abant Platformunun eş başkanı olarak Abdullah Gül’ü ziyaret için Köşke çıktığı sıralarda şeriatçı entelijansiyaya (!) verdiği bir seminer videosu var internette. Orada da Avcıoğlu’nu tanıtırken “yaşasaydı Silivri’de olurdu”2 diye espri yapabiliyor. Kahkaha seslerinden dinleyenlerin komik bulduğu anlaşılıyor. Sorun etik; ama sadece etik olduğunu zannetmeyin. Ortada bir liberal hafifliği, ileri olana düşmanlık var. Konumuz bilimse, tahrifat var.

TKP’nin “köklü bir hareket değil, hep dışarıdan yamanan bir şey” olduğu tahrifattır. TKP’nin 100 yıl önceki kuruluşundan önce Anadolu gayet bizden bir solculukla fokurdamaktaydı. Sanayi devrimi geçirmiş Makedonya sınırların dışında kalmış olsa da İstanbul’da örgütlenme pratikleri içinde bir işçi sınıfı vardı. Buradan yetişen öncü unsurlar vardı. Türkiye modernleşmesi genç aydınları Avrupa’yla ve dolayısıyla işçi ve Marksist hareketlerle iletişim yoluna sokmuştu, bu etkileşimden çok şey öğrenenler vardı. Düzenin Osmanlıcı, islamcı aranışlarından sonra Türkçü-milliyetçiliğin de yozlaştığını ayrımsayanların bir bölümü sosyalizmin seçeneğine varmışlardı bile. Devrimle birlikte ezeli düşman Rusya’nın içinden ilkeli bir dostun çıkacağı hemen hissedilmiş ve bu durum 1917’den sonra Türkiye siyasetinde sola yönelimi körüklemişti...

Açıkçası komünizm ve TKP ülkenin üç ana ideolojik ve siyasi kulvarından birine denk düşüyorlardı. Merkezde modernist milliyetçi Kemalizm, sağında islamcı-liberal karmaşası ve solunda Biz… Bu üçüncü kulvar ülkemizde bilimin, sanatın, halkçı değerlerin boy attığı o muazzam tarladır. Komünizm olmasaydı acaba Türkiye’de şiir, öykü, tiyatro, sinema, arkeoloji, sosyoloji adına elde ne olurdu? Köksüzlük iddiası temelsizdir. Aydın kuşakları komünizmden beslenmiş, işçi sınıfı orada nefes almış, TKP büyük veya küçük ama her zaman bir işçi ve aydın örgütü olmuştur.

Ve karşımızda dayanılmaz bir hafiflik vardır: “…o kadar yalıtılmış bir hayatları vardı ki, onların kişisel hayatlarından da bir şey çıkması mümkün değil. Toplumun dışında görünüyorlar.”   Toplumun dışında görünenler arasında Nâzım Hikmet var örneğin. Adaşı, 1. Meclis’in Tokat mebusu Resmor valilikten gelme. Suat Derviş ilk kadın edebiyatçılardan biri. Kızı Varşova direnişinde faşizmin kurbanları arasına adını yazdıran Şefik Hüsnü 1946’da binlerce işçinin örgütlenmesi için adım atan bir toplum-dışı! Neyse ki Beynelmilel İşçiler İttihadından yetişen Zahariadis adlı bir Rum Yunanistan’a göçer de sosyalleşip Yunanistan KP’nin genel sekreterliğini üstlenir! Lafı uzatmayayım; ressam yoldaş İrfan Ertel’in Yüz Yaşa Can Verenlerden sergisi izleri bu ülkeye kazınmış devrimci ve komünistlerin yalnızca sembolik bir listesini içeriyor. Toplumla ilişkimizi merak eden oraya baksın; ay sonuna kadar İstanbul Nâzım’da açık olacak…

“Tabii komünizm Türkiye’de hep Rusya tehdidi olarak görüldü ve hiç komünizm lafı ortada olmasaydı bile yine böyle bir Rus korkusu olacaktı.” İşte bu da “MİT’çilerin kendiliğinden ideolojisidir”! Türkiye’de tarihsel olarak maaşını ve eğitimini CIA’den alan, işkenceyi bilim, komployu yaşam biçimi haline getiren bir anti-komünist devlet kadrosu ekolü vardır. Bunların kendilerini alenen sermayenin ve emperyalizmin uşağı, halk düşmanı caniler olarak kavrayıp sunması imkansızdı. Devletin iğrenç anti-komünist pratikleri dış tehditle rasyonalize edilmiş, işkenceci kendini Rus tehdidine karşı savaşan bir mücahit olarak aklamıştı. Son zamanlarda bu rasyonalizasyonun merkezine cihatçılık kondu. TKP’nin ülkeye dışarıdan yamandığı ve Rusya tehdidi ile özdeşleştirildiği için gadre uğradığı tezi, liberallerin anlayacağı tabirle söylersek bir “derin devlet” tezidir. Doğrusu, anti-komünizmin kaynağı, bildiğin mülk sahibi sınıflardır. Belgeleri bilmeseler de, onlar sınıf refleksiyle komünizmin emekçi halkı temsil potansiyelinin veya gücünün farkına varmışlardı.

Türkiye solunun bir numaralı belgecisi “Garip bir şekilde TKP, resmi Cumhuriyet hükümetinin mesela Kürt sorunundaki politikasını tamamen destekliyor durumunda” demektedir. Kürt milliyetçiliğinin, Cumhuriyet düşmanlığının, liberal anti-komünizmin ve solda likidatörlerin başta gelen efsanelerinden biridir bu ve asılsızdır. TKP’nin tarihsel Kürt sorunu tezi, Kemalizmin feodallere karşı mücadelede kitlelere dayanmaktan kaçınmış olması nedeniyle kitlesel kıyıma başvurduğudur. “Tamamen destekleyen” falan yoktur. Feodallerin kapitalistlerden çok daha geri bir yapıyı temsil ettiği ve yoksul köylülerin katlinin bir alçaklık olduğu aynı anda doğru olabilir. Bunu anlamak için İhtiyaç duyulan sadece biraz diyalektik akıldır…

Öte yandan belgelerin yetmeyeceğinin kabulü yaşamı boyunca belge aramış bir tarihçi için çok acı değil midir? “Bize intikal eden belgeler fazla şekilci gibi geliyor bana. O belgelerden işin gerçeğine ait fazla bir yere varmak mümkün değil.” Diyor ki, öyle boş bir tarih ki bu yüzyıl, belgeleri de belge değil; gerisini siz düşünün! Buna hafiflikten başka ne denebilir?

Birikimci röportajcı nelerin bulunması gerektiğini sorar Tunçay’a. İki numaralı nakarat çağırılır hemen: “Parti içinde örneğin muhalif bir ismin kalkıp muhalefetine dair yaptığı polemiklere ulaşabilmiş olsak bu ilginç olabilirdi. Böyle bir şey de yok maalesef Türk partisinde.” TKP önemli Troçkist ve polemikçi muhalif yetiştirmediği için suçludur!

Oysa suçumuz yenilmiş olmak. Yüz yıl boyunca bu alçaklık düzenini yıkamadık. Siyasette en büyük kusurdur bu. En büyük erdemse haklının, doğrunun, aydınlığın, emeğin yolunda mücadele etmektir. Eğer tarihimizi karalayanların niyeti dünüyle bugünüyle ve geleceğiyle bu mücadeleyi itibarsızlaştırmaksa nafile uğraşırlar…

1.Ruşen Çakır, Levent Cinemre, Sol Kemalizme Bakıyor, Metis yayınları, 1. Basım: Aralık 1991, İstanbul.
2.Aşağıda linkini verdiğim videonun 20. dakikasına kulak verebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=f9YOClc1o7Q&t=1262s

https://sol.org.tr/yazar/isini-sevmemenin-dayanilmaz-hafifligi-14925



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Stalin Lenin’i zehirledi mi? -Ahmet Kaplan umut 0 2260 12.11.2014- 14:40
Konu Klasör Biz bu hale nasıl geldik, nasıl kurtulacağız? melnur 3 791 18.01.2020- 09:43
Konu Klasör Bu nasıl bir zihin yapısı, nasıl bir ruh halidir böyle... melnur 1 444 13.05.2020- 13:17
Konu Klasör Haklı çıktık ama yine biz öldük dayanışma 0 2651 26.08.2015- 11:43
Konu Klasör Hasip Kaplan'dan HDP'ye yeniden yapılanma çağrısı denizcan 1 2674 04.11.2015- 12:42
Etiketler   Nasıl,   Birikim’ci,   olduk,   -Ahmet,   Kaplan
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS