SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 3 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   [2]   3   >   son» 
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.506
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 30.07.2015- 02:16


Alıntı Çizelgesi: yura yazmış

Alıntı Çizelgesi: solcu yazmış

Sosyalistlerin emperyalist işgale karşı anayurdu savunmaması liberal hümanist iddialardır. Liberal hümanistlik zaten emperyalizmin değiştiğini, sosyalist sistemin çöküşü ile birlikte geri kalmış ülkelerin diktatörlüklerine demokrasi ve özgürlük götürmeye çalıştığını savunur. Sadece liberallerden değil bir kısım solculardan da benzer sözler çıkıyor. Anayurt savunması, yurtseverlik bunlara göre solcuların işi olamaz. Solcular bunlara kafayı takmazmış. Solcular enternasyonaldir ya, ondan. Emperyalizme karşı çıkmayan, emperyalizmle kapitalizmle mücadele etmeyen solcu mu olurmuş.



yurtsever olunmayınca emperyalizme karşı olmanın anlamı olmaz. emperyalizm sömürünün çok uluslu tekeller tarafından uluslara dayatılmasıysa emperyalizm karşıtlığı ulusa dayatılan sömürüye karşı çıkmak değil midir. Sol bu durumda yurtsever olmaz mı?



Bu konuyu tartışmaya açmak bile abesle iştigal. Yurtsever olmayan bir solun ne kendine yararı olabilir ne de mücadelesini yürüttüğünü iddia ettiği işçi sınıfı ve emekçi halka... Önce 12 eylül faşizmi, sonra reel sosyalizmin çözülüşü ve sonra kürt ulusal hareketine kuyrukçuluk kimi solda olduğunu iddia edenlerde devrim perspektifinin yitirilmesine yol açmıştır. Bunlar ya liberalizme savrulmuşlar ya da kürt hareketine biat noktasına gelmişlerdir. Böyle olunca da bulundukları konuma uygun eklektik bir siyaseti savunur   hale gelmişlerdir. Sanırım Murat Belge'ydi, emperyalist karşıtı olmanın milliyetçilikle eş anlamlı olduğunu söyleyecek kadar ileri de gitmişti. Kuyrukçular için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Ulusalcı kürt hareketine biat eden bir anlayışta sosyalist devrim perspektifi kalır mı? Onlar da kendi durumlarının garipliğini yurtseverliğe karşı çıkarak ortbas etmeye çalışıyorlar.

Kapitalizmin emperyalist aşamaya geçtiği bir süreçte sol yurtsever olmayacaksa, bunun karşılığı siyasal devrim perspektifinden yoksunluk olarak karşımıza çıkar ve doğal olarak da anti-emperyalizm bu anlayışın zihninde önemsiz hale gelecektir. Bu kürt hareketine biat eden yurtseverlik karşıtı kuyrukçu takımına bakın, ortadoğu sorununda emperyalizmin halklara düşmanlığını emperyalistler arası çatışma olarak göstermeye çalıştıklarını göreceksiniz.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
munzur
[ .... ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 19.12.2013
İleti Sayısı: 1.075
Konum: Gizli
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: munzur
Cevap Tarihi: 20.10.2015- 15:59


Yurtseverlik Türkiye'den bıkmış solcunun karşı çıktığı ve karşı çıkmak için milliyetçilikle eşitlediği bir kavramdır. Yurtsever olmayan bir solcudan hiçbir şey olmaz. Yurtseverlik karşıtı olmak emperyalizmden yana olmaktır. Bu kadar basit!



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
umut
[ umut yarın ]
Yasaklı
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.105
Konum: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: umut
Cevap Tarihi: 10.12.2015- 08:47


Rus milliyetçiliği - Türk milliyetçiliği
Kemal Okuyan


Milliyetçiliğin iyisi, gelişkini, düzeylisi olur mu?

Klibinde Rus model oynatmayacağını ilan eden şarkıcıyı görmüşsünüzdür. Kuşkusuz ucuz yoldan reklam peşindeydi ama kendini bu kadar rezil etmeyi göze aldığına göre, konuyla, milliyetçilikle ilgili bir boyut illa ki var davranışında. Herhalde milliyetçiliğin bin ayıbı örttüğünü düşünmekte…

Ayıp!

Rus milliyetçilerinin “acaba Türkiye’nin neresini bombalamalı” diye televizyonlarda saatlerce tartıştığına, bunu yazan Murat Bardakçı olsa da, inanırım. Rusya’da birçok kentte sokakta dövmek için Türk arayan lümpenlerin dolaştığını biliyoruz, bombalarlar elbet!

“Ayı” cuk oturur, Rusya’nın sembollerindendir ama yine de milliyetçiliğe ve de hayvan haklarının ihlaline girer, ayıptır.

Milliyetçiliklerden milliyetçilik beğenmek durumunda değiliz. Durumunda olduğumuz, milliyetçiliği topyekun reddetmektir.

Milliyetçilik, yurt sevgisinin çürümüş, çarpılmış ve tehlikeli hâl almış biçimidir.

Öyle çok uzun bir tarihi de yoktur, etnik referanslardan hareket eden milliyetçiliğin.

Geçmişte Fransız Devrimi sırasında yükselen, bu anlamda milliyetçilik değil, yurtseverliktir. Bir bütün olarak halkın “ilerleme” iradesi göstermesidir ve hiçbir biçimde başka uluslara karşı, onları dışlayan, aşağılayan bir yan taşımamıştır. Tersine 1789 Fransız Devrimi, evrensel bir karakter taşımaktadır. Ulustan ziyade, yurttaştır burada öne çıkan kimlik.

Fransız Devrimi bir burjuva devrimiydi, burjuvazinin devrimci-ilerici olduğu bir dönemin ürünüydü. “Ulus” kavramı etrafında birleşmek, bir ulusun başka uluslardan üstünlüğünü değil, bir toplumsal dayanışma iddiasını, tüm insanların ortak ideallerinde birleşme ülküsünü ifade ediyordu.

Burjuvazinin, yani patron tayfasının ilericilik dönemi çabuk bitti. Birlikte hareket ettikleri halk yığınları zengin sınıf için sadece ve sadece sömürü konusu olduğu andan itibaren milliyetçilik hem, ulusal pazarların korunması ve diğer rakip devletlerle rekabet hem tüm ulusun çıkarları safsatası altında sömürücü sınıfın çıkarlarının herkese dayatılması hem de farklı etnik kökenlerden emekçi halkı bölmek, onları birbirine düşman etmek için etkili bir araç olarak kullanılmaya başlandı.

Milliyetçiliğin burjuvazisi zayıf, geriden gelen ülkelerde devrimci, anti-emperyalist bir karakter taşıdığı örnekler de geride kaldı. Kaldı ki, bu örneklerde de, etnik referanslar öne çıktıkça, devrimci değerler aşındı, gericileşme daha hızlı gerçekleşti.

Bugünün dünyasında, ezilenler cephesinde milliyetçiliğe yer yok.

Milliyetçiliğin herhangi bir türü ile empati geliştirmek de son derece tehlikeli.

Bilmiyorum izlediniz mi, “Ben, İşgalci Rus” adlı propaganda filmini. Devlet parmağı değdiği izlenimi veren, son derece profesyonelce hazırlanmış bu videonun her tarafından Rus milliyetçiliği akıyordu. Akıl ürünü hilelerle Sovyetlere dönük sempati, ABD’ye düşmanlık, anti-faşist mücadele geleneği, aklınıza gelebilecek her tür “iyi” şey, Rus milliyetçiliğini aklamak için kullanılıyordu.

“Evet ulan işgalciyiz” diyen bir filmdi bu ve izlediğinizde “gel bizi de işgal et” dedirtecekti neredeyse…

Türk milliyetçiliğinden böyle bir “kalite” çıkmıyor diye Rus milliyetçiliğine gıpta edecek değiliz!

Milliyetçilik kötüdür. Rus milliyetçiliği de…

Ancak…

Türkiye’de milliyetçiliğin sola bulaşmasını kolaylaştıran bir “algı”yı da değiştirmek gerekiyor.

Sol yıllarca Türkiye’nin emperyalizm, özellikle ABD emperyalizmi tarafından mağdur edildiği tezini benimsedi. Türkiye’nin yönetici sınıfı işbirlikçiydi, zalimdi, sömürücüydü ama son   tahlilde Türkiye “bağımlı”, “azgelişmiş” belki de gelişmesine izin verilmemiş bir ülkeydi.

Kürtlerin bu ülkede yaşadıkları acının fark edilmesi, “mağdur” ülke algısını bir ölçüde kırdı. Gerçi yanlış bir yere doğru kırdı, iş Cumhuriyet düşmanlığına, Türkiye’nin kuruluş itibariyle meşru bir ülke olmadığı iddiasına kadar vardı.

Yanlışlık, hatta daha sert söyleyeyim, bu sapkınlık düzeltilmeli.

Öte yandan az önce sözünü ettiğim “algı” da düzeltilmeli.

Eğer devrimciyseniz, tek tek olgulara, devrimin çıkarları, insanlığın ilerlemesi açısından bakarsınız. Bu anlamda, bugün Türkiye -ki AKP tarafından temsil edilmektedir ama ondan ibaret değildir, mağdur değil, mağdur eden bir ülkedir ve Türkiye’nin uluslararası alanda mahkum olması insanlığın ortak çıkarınadır.

Türkiye bölgesinde tek bir başlıkta dahi hayırlı bir konumlanış içinde değil; şu anda tek bir başlıkta dahi haklı değil!

Topu emperyalizme atarak işin içinden çıkma şansımız yok. Bu hırsız, katil, yobaz sürüsü basit kuklalar değil ve yerli malı!

Memleketi seven, bu tabloya isyan etmeli ve dürüst olmalıdır. Bir uluslararası aktör olarak Türkiye’nin savunulacak tarafı kalmamıştır.

Mazlumluk, mağdurluk, bağımlılık…

Geçiniz…

Türkiye bayağı etli butlu bir kapitalist ülke olarak, sağa sola kir ve kan saçmakla meşguldür.

ABD ya da Avrupa Birliği emperyalizminden nefret ettiğimiz kadar, Türkiye’yi bugün temsil edenlerden de nefret etmemiz mutlak bir zorunluluktur.

Yurtseverlik bunu gerektirir.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
dayanışma
[ ]
Üye Silindi
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi:
İleti Sayısı: 0
Konum: Gizli
Durum: üye silinmiş
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: dayanışma
Cevap Tarihi: 26.12.2015- 13:43


Vatansever...
L. DOĞAN TILIÇ

 
Bazı kavramlar var ki, ideolojiler üstü. Onların en başta geleni de vatanseverlik galiba. “Vatansever” deyiverdiğinizde, akan sular durur; hangi siyasi ya da ideolojik çizgide olursanız olun. Tersine çevirip kavramı, vatan haini dediğinizde de ipini çekersiniz kişinin. İspata, kanıta gerek kalmaz.

Tarih boyu o kadar iğrenç amaçlara malzeme yapıldı ki kavram, 300 yıl kadar önce, İngiliz dilinin büyük ustası, yazar, şair, dilbilimci ve sözlük yazarı Dr. Johnson, o hiç eskimeyen cümlesini kurdu: “Vatanseverlik her alçağın son sığınağıdır!”

Dr. Johnson’a bunu söyleten, siyaset ve siyasilere dair gözlemleri olmalı. O, Kral’dan nefret ederken aynı zamanda ülkesinden de nefret edenler olabileceğine işaret edip, isyanın vatanseverliğin garantisi olmadığını söylerken; Kral’dan nefret ederken ülkeyi sevmenin de mümkün olduğunu vurguluyordu.

Ona göre, parlamentodaki bir vekil, bütün eylemlerinin gerisindeki tek güdü ülkesine olan sevgisi ise, kendisine dair beklentileri ve korkuları olmadan, yalnızca kamu çıkarı için çabalıyorsa vatanseverdi.

Vatanseverlik üzerine kim aklı başında iki laf etmişse, vatanı sevmekle iktidarı sevmenin aynı şey olmadığını vurgulamıştır.

Theodore Roosevelt, 26’ıncı Amerikan başkanı olma kimliğini, yazar, kaşif, doğacı ve asker kimlikleriyle zenginleştirdiği için belki de, “Vatanseverlik, ülkenin yanında saf tutmaktır. Başkanın ya da bir başka resmi görevlinin değil…” demişti.

Vatanseverlik ve çoğu kez onun sembolü olarak sallanan bayrak, Dr. Johnson’a o sözü söyleten çirkinliklere her dönem alet edildiğinden, İngiliz dilbilimciden 200 yıl kadar sonra da Amerikalı tarihçi, yazar ve aktivist Howard Zinn “Masum insanları öldürmenin utancını örtecek kadar büyük bir bayrak yoktur” demişti.

Amerikalı yazar ve çevreci Edward Abbey ile ulusdaşı dev yazar Mark Twain’in vatanseverlik üzerine söyledikleri de işin püf noktasının altını çizer niteliktedir. Twain “Ülkeye sadakat HER ZAMAN. Hükümete sadakat, ancak hak ettiğinde” derken, Abbey de “Bir vatansever her zaman ülkesini hükümetine karşı korumaya hazır olmalıdır” demişti.

Ağızlarına, kalemlerine sağlık… Vatanseverlik ve vatan hainliği üzerinden salvo atışlarının gırla gittiği şu günlerde, bunları hatırlamak en azından bana iyi geldi.

Şimdilerde, bizim memlekette vatanseverliğin en önemli göstergesi “seçilmişlik” oldu. Seçilmişseniz, hele de yüzde 49, yüzde 51 gibi oy oranlarıyla, sizin vatanseverliğinizden sual olunamadığı gibi, size karşı çıkan herkes de vatan haini!

En tepeden en aşağıya “seçilmiş” tavrı bu. Sosyal medyada dolaşan videoyu belki denk gelip izlemişsinizdir; Bulancak Belediye Başkanı ile belediyenin aşırı yüklü kamyonu durduran jandarma astsubay arasındaki tartışmayı Hürriyet de kim haklı diye web sitesine koymuştu. Seçilmiş başkan, seçilmişliğin verdiği güçle, sinirleri alınmış bir sabır ve nezaket timsali görüntüsü veren astsubaya demediğini bırakmıyor; rüşvetçilikten FETÖ mensupluğuna kadar ağzına geleni söylüyor. Seçilmiş ya, o ne yaparsa vatan millet için yapıyor ve yasa tanıması gerekmiyor!

Seçilmiş vekil seçilmiş belediye başkanından geri kalır mı? AKP milletvekili Aydın Ünal da “Cizre’ye nasıl girildi, Silopi’ye nasıl girildi. ODTܒye de öyle girilir” diyor. Birilerinin ODTܒde namaz kıldırılmıyor yalanı pompalayarak giriştiği provokasyona onun katkısı da bu. ODTܒde, solun en güçlü olduğu 80 öncesinde de kimsenin namazına karışılmıyordu. Şimdi, mescitlerin örgüt merkezi gibi kullanılmasına orada namaz kılanlardan da tepki var.

Var ama, neyin ne olduğunu anlamaya gerek yok. Belki de niyet, şimdiden ODTÜ rektörlük seçimi için kendilerine uygun zemini yaratmak.

Seçilmişseniz hem de çok seçilmişseniz çok vatanseversiniz ve tüm muhalifleri hain, din düşmanı diye döversiniz! Moskova’ya gitmek; siz gidince vatanseverlik, Demirtaş gidince hainlik olur!

Neyse ki, tarih, tarihte bazı şahsiyetler ve onların ettiği özlü sözler var: “Bir vatansever her zaman ülkesini hükümetine karşı korumaya hazır olmalıdır.”



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
umut
[ umut yarın ]
Yasaklı
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.105
Konum: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: umut
Cevap Tarihi: 28.12.2015- 10:03


'Yurtta savaş dünyada savaş' döneminde yurtseverlik
Doğan Ergün  


Sosyalizmin iktidar mücadelesi dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye'de de yurtsever bir mücadeledir.

Yurtseverlik, işçi sınıfı iktidarını kurmak istediğin topraklarla kurduğun aidiyet ilişkisidir. O toprakların geçmişine ve geleceğine sahip çıkma güdüsüdür. Bu güdüye sahip olmayan herhangi bir aktörün, ülkenin kaderini tayin edecek bir tarihsel rol oynaması mümkün olamaz.

Yurtseverlik kavramı ve yurtsever mücadele, kaçınılmaz olarak, emperyalizm çağının ona yüklediği kodları fazlasıyla barındırıyor.  

Uluslararası sermayenin, emperyalist ülke ve kurumların hedefindeki coğrafyalarda halkların kendi yurtlarını savunmaları, bu savunu sırasında söz konusu kurum ve ülkelere karşı söylem ve eylemlerin sivrilmesi yurtseverlik mücadelesinin bugüne kadarki temel seyrini oluşturdu.

Örneğin Türkiye'de yurtsever mücadele, Kurtuluş Savaşı dönemi dışında, kimi istisnaları olmakla birlikte genel olarak ABD karşıtı bir çerçevede ilerledi. Enerji kaynakları, kıtalar arası bağlantı vb. bakımından oldukça değerli bir bölgede bulunan, uzun yıllar Sovyetler Birliği ile komşuluk yapmış Türkiye'deki devrim mücadelesinin doğal olarak ABD'yle derdi var. Dahası, Türkiye'nin fikir dünyasına son birkaç yüz yılda geri kalmışlığın, Batı'yla ilişkilerin yarattığı bağımlılığın damga vurmuş olması, Cumhuriyet'in kuruluşunun bir Kurtuluş Savaşı'na yaslanması, sosyalizmin toplumsallaştığı dönemlerde anti-emperyalist tavrın da belirginleşmesi, milliyetçiliğin suniliği gibi veriler de düşünüldüğünde yurtseverliğin Türkiye devrimine katkısı olduğu/olacağı açık.

Yurtseverliğin emperyalizm çağıyla ilişkili olduğunu söyledik.

Ama güncel tespitlerimiz de var ve devrim mücadelesiyle yurtseverlik arasındaki ilişkilerin somut durumda yeniden ele alınmasını gerektirecek kadar önemliler.

Birincisi; emperyalist-kapitalist sistemin dünya genelindeki bunalımı...

Bu bunalım, doğalında, emperyalist hiyerarşiyi, emperyalist aktörlerin etkili müdahalelerini zorluyor. Ezberler değişiyor, Türkiye'nin göbeğinde olduğu bölgede, ABD oyun kurmakta zorlanıyor.

Karşınızda yaptıkları ve yapacaklarıyla açık bir hedef varsa, işiniz rahat.

Kurtuluş Savaşı dönemi böyleydi.

Soğuk Savaş dönemi, hele Vietnam Savaşı dönemi düşünüldüğünde, böyleydi.

Avrupa Birliği'nin yıldızlarının parladığı dönem böyleydi.

Irak ve Afganistan işgalleri böyleydi. Ya şimdi?

İçinde bulunduğumuz dönemi en fazla 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başıyla mukayese etmek mümkün.
Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun tahtının sallandığı, yeni emperyalist güçlerin devreye girdiği, emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin yoğunlaştığı, yerel çatışmaların arttığı bir dönem olarak özellikle 20. yüzyılın birinci çeyreği çok şey anlatıyor.

Ve Lenin bu döneme "Emperyalizm" kitabıyla giriyor. Kitap analiz kolaylığı veriyor, mücadele ölçeğini ortaya koyuyor, emperyalizmden bağımsızlığı sağlıyor ama dönem gereği emperyalizmi, "her şeye gücü yeten bir üst akıl" olarak görmeme ve bir siyaset serbestisi kazanma hakkını da veriyor komünistlere... Bunu da Lenin'in pratiğinde görmek mümkün.

Öyleyse, Lenin sonrası dünyanın yerleşik kodları üzerine bir kere daha düşünme zamanı gelmiştir. Bir kez daha, Lenin’in Emperyalizm kitabını yazdığı dönemin koşullarına benzer bir sürece giriliyorsa, devrimci mücadelenin emperyalizm faktörüyle ilişkisi de yeniden gözden geçirilmelidir.  

Ve ikinci tespit: Türkiye sermaye sınıfı ve onun bir numaralı temsilcisi, var olan bu bunalımlı ortamı, kendi nüfuz alanını genişletmek, emperyalistlerle ilişkilerini savaşkan bir karakterle yeniden güçlendirme, yeni bağımlılık ilişkileri kurma politikası izliyor.

Türkiye'de AKP rejimi bir boşluğa oynuyor. Yeni konsepti "yurtta savaş, dünyada savaş olarak" belirliyor ve bölgesel yayılmacı hedeflerin baş aktörlerinden biri olmak istiyor.

Suriye’de alınmaya çalışılan misyon, Rus uçağını düşürülmesi, Kürtlerle savaş, IŞİD’e kalkan olmak, mülteciler sorununu AB ile ilişkilerde koz olarak kullanmak, İsrail’le yakınlaşma, İncirlik’in Almanya ve Fransa’ya açılması…
Uluslararası büyük güçlerin ülkenizi, ülkenizin kaynaklarını sömürdüğü, sizin de buna direndiğiniz bir manzaradan ziyade, kendi sermaye sınıfınızın da bölgesel yıkımın aktörü olduğu, yayılmacı ve savaşkan bir karakteri ürettiği bir durumda yurtsever mücadelenin yeni kodlara sahip olması kaçınılmaz hale geliyor.

Yurtsever mücadelenin odak noktasının; Türk, Kürt ve Arap halklarının kendi topraklarına, kendi topraklarının zenginliklerine ve kaynaklarına sahip çıkacak, uluslararası sermayenin müdahalesine karşı bariyer oluşturacak bir mücadele çizgisine çekilmesi gerekiyor.

Bölgenin ve ülkemizin, kan ve şiddetle dolu tarihinin iki sorumlusu varsa, bunların emperyalist güçler ve dinsel gericilik olduğu açık. Önerdiğim çizgi, bu iki olguya karşı netlik ve bu netlik üzerinden örülmüş bir emekçi aydınlanması ve yurtseverliğinin örülmesi anlamına geliyor.

Bölgede akan kandan emperyalizmin sorumlu olduğunu teşhir etmek; emperyalist müdahalenin bölge insanına daha fazla yıkım, daha fazla bağımlılık ve daha fazla gericileşme dışında bir getirisi olmadığını tekrar ve tekrar anlatmamız gerekiyor. Bundan sonra da her türlü dış müdahale, yıkım, bağımlılık ve gericilik dalgasına bir yenisini ekleyecek. İşte bu nedenle, kendi bölgesini, ülkesini, toprağını, halkını, zenginliklerini koruyan, Türk, Kürt, Arap halklarının yaşadığı bu coğrafyayı tanımayı, geliştirmeyi ve savunmayı görev bilen bir anlayış öneriyorum yurtsever mücadelemize...

Bu çizgi, emperyalist ilişkilerin çatallandığı ve kaotik bir hale geldiği bir dönemde her sabah yeni bir Amerikancı vb. aramak ve bir sonraki gün rezil olmak yerine, daha tutarlı ve sadeleştirici bir söylem anlamına geliyor.

Çok karmaşık bir şeyden bahsetmiyorum.

Açık konuşalım…

Kendi memleketinin gerçek sorunlarından uzaklaşan; ülkesinin sanayisinden, tarımından, kıyısından, denizinden, akarsuyundan, tohumundan, hayvanından bihaber, üç-beş köşe yazarı okuyup ABD şunları yapacak, üst akıl şuna karar verdi diye uyduruk analizler attıran, bunu da yurtseverlik/antiemperyalizm diye pazarlamaya çalışan bir kadro profili artık miadını doldurmuştur.

Bize ülkesinin, halkının sorunlarından beslenen, onlara yanıtlar üretmeye çalışan, direniş ve dayanışmayı gerçekleri tanıyarak, bilerek örgütleyen bir yurtseverlik gerek…



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.506
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 30.05.2017- 20:05


YURTSEVERLİĞİ İNŞA ETMEK

Aydemir Güler



Elinizdeki Gelenek’in yazıları hazırlanırken Türkiye bir kez daha askerlerle hükümet arasında bir çekişmeye sahne oluyordu. Avrupa’da Milli Görüş örgütlenmesi ve Türkiye’nin diplomatik temsilcilikleri arasındaki ilişki, 19 Mayıs’ın nasıl kutlanacağı, Avrupa Birliği sürecindeki yeni reform paketi ve özel olarak Kürtçe ile ilgili asker rezervleri, ABD’nin Türkiye’de yaratılan atmosferin tersine hükümeti kayıran ve faturanın adres hanesine TSK’yı yazan açıklamaları, Irak’ta ve Kıbrıs’ta gerilimlerin yine bu tabloya eklenen boyutları... Bütün bunların üzerine genç subayların rahatsızlığına ilişkin bir haber düştü.

Zaten yazımı yeterince gecikmiş olan bu çalışmayı tamamlamak için 26 Mayıs günü Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün yapacağı açıklanan basın toplantısını bekleme durumum yok. Kaldı ki, konu da benzeri somutluklardan hareket etmekle birlikte, belli bir momente ilişkin değil.

Akraba kavramlar: ulusalcılık ve yurtseverlik

Atıfta bulunduğum çelişkinin önde gelen teması "ulusal çıkarlar". Türkiye komünist ve devrimci hareketi geçmişten bu yana bu temaya yabancı kalmadı. 1970’lerin devrimci demokratlarının, yakın zamanların Kürt devrimcilerinin ve liberal solcularının aykırı konumlarına karşın, Mustafa Suphi’lerden başlayıp hareketin genelini kucaklayan gelenek ulusal çıkarlar başlığını bir mücadele alanı olarak görmekte ortaklaşmıştır. Tarihsel pratiğin doğruları, yanlışları bir yana, bugün de TKP’nin siyasal hattında anti-emperyalizm ve yurtseverlik kavramları anlamlı bir hacme sahip. Ancak kapitalizm içi kurum ve akımların tozu dumana katarak doldurdukları ulusal çıkarlar alanının, birden fazla siyaset kulvarına işaret ettiği atlanmamalıdır. Bize uzak düşen şoven ve faşist uçları bir kenara bırakacağım; hiç olmazsa burada, sosyalist yurtseverlik ve -sol ile yanılsamalı kesişimleri olabilen- ulusalcılık arasındaki sınır çizgilerini bir kez daha belirginleştirmeyi deneyeceğim.

Baştan bir vurgu: ulusal çıkarlar temasıyla bağlı iki ayrı kavram ulusalcılık ve yurtseverlik arasında, bu bağları nedeniyle bir akrabalık ilişkisi vardır. İşimizin "biri burjuva diğeri emekçi halka denk düşüyor" diyerek kısa yoldan çözüme bağlanacağını düşünmek içinde bulunduğumuz dönemde rahatlatıcı bile olmayacaktır. Sorun daha karmaşıktır ve ulusalcılık ile yurtseverliğin iki farklı siyaset olarak ayırt edilmeleri için ikincisinin nasıl inşa edileceği kritik bir önem kazanmaktadır. Ulusalcılık Türkiye toprağında mevcuttur; oysa sosyalist bir yurtseverliğin yalnızca kimi önemli yapı taşları elde bulunmaktadır. Başlarken hatırlattığım sol geleneğin varlığı, bugün sosyalist yurtseverliğin yeniden kurulmasını gereksiz kılmamaktadır.

Açıkçası sosyalist ve emekçi (halk) karakterli bir yurtseverliğin kimliği belirginleşmediği durumda burjuva ulusalcılığı da kendisini -bilinçli biçimde- ayırt etmeyecek ve amorf bir özellik edinerek her kıvrıma akan, yol tıkayan işlev kazanacaktır. Bir ideolojik bütünselliğe sahip olmadığı çokça söylenen kemalizm buraya denk düşmekte, öte yandan sol adına bu amorfluğu var güçleriyle destekleyen ulusal solculuk da tıkanmış kıvrımlardan kan almaktadır.

Ulusalcılık ile yurtseverliğin akrabalığı olsa olsa sınıf karakterlerinin farklılaştırılması yoluyla önemsiz hale getirilebilir. Sınıf karakteri ise bir teorik tanım konusundan ibaret değil. Teorik açıklık yalnızca başlangıç adımı olmasıyla kritik önem taşır. Ama asıl bunun ötesi var... Yurtseverliğin "kurulmasında" yol aldığımız ölçüde akrabalar birbirlerine yabancılaşacaktır ve ancak bu yabancılaşma sayesinde ulusalcılığın kapladığı alanda yarılmalar yaratılabilecek, "ulusal çıkarlar", sosyalist yurtseverliğin, üzerinde hegemonya kavgası vereceği bir temaya dönüşecektir.

Solda bu ilişki çoğunlukla yanlış kavranmıştır. Sol, burjuva ulusalcılığını demagojik ve samimi sıfatlarıyla tarif edebileceğim iki kategoriye ayrıştırma çabasına yönelebilmektedir. Bir tarafta NATO’cu sahte kemalistler vardır, bunlara gardırop Atatürkçüleri de denebilmektedir. Diğer yanda ise ülkesini seven, yurtsever, belki gerçek milliyetçiler...

Bu ayrıştırma bize yetmez. Bir kere, ulus kavramını temel eksen sayan her yaklaşımla marksizmin kavgası vardır. Bu bakış açısı, her şeyden önce emekçilerin gözlerine indirilmiş bir sis perdesinden başka nedir ki?1

Üstelik emperyalizmle iyi geçinmek, hatta bağımlılık ilişkisini kabullenmek ile ulusalcılık arasında var olan ilişkiyi bir reddiyeye indirgemek de doğru değildir. Marksizm sınıf kategorisini her daim merkeze koymakta sonsuz ölçüde haklıdır ve madem ki sözünü ettiğimiz akım kapitalizmi temel alan bir ideolojidir, elbette dünya üzerindeki kapitalist-emperyalist ilişkiler sistematiği içinde dengeci, faydacı bir rotaya sahip olacaktır. Dengeler bağımlılığın niceliğini ve biçiminin belirlenmesini konu alır. Teorik kavram olarak değil de, sözcük anlamıyla "ulusal çıkar" belirli bir ülkede yaşayan insanların ortak çıkarlarını anlatıyorsa, burjuva ulusalcılığından yola çıkıldığında samimiyet veya yalancılık gibi alternatiflere değil, hep aynı sonuca varılacaktır: ulusal çıkarlara ihanet.

Burjuvazi bağımsızlık dediğinde, ya tarihsel anlamda geçici bir manevra yapmakta olduğu bilinmelidir, ya da külliyen yalancı olduğu...

Bu gerçeği Türkiye’de görmek aslında zor olmamalıydı. Burjuva devrim sürecinin tepe noktasını temsil eden Kurtuluş Savaşı, ülke tarihinde en saygın olgulardan biri olmayı hak etmekle birlikte, bağımlılık ilişkisinin yeniden tesisini gözettiği son derece açık olan bir mücadeledir. Tarihsel süreç, Türkiye’nin daha iyi koşullarla masaya sürülmek üzere kurtarıldığını anlatmaktadır. Burjuva devrimi işçi sınıfının ve komünist hareketin tarihsel zeminini oluşturur ve bizim bu zemin hakkında ileri-geri yargılarda bulunmamamız kendi kimliğimizle doğrudan ilgilidir. Bizim burjuva devrimimizin "geçici bir manevra" olduğunu saptamak ise bugün ve gelecek için oldukça önemlidir.

Yeri gelmişken burjuva ulusalcıları arasında kimilerinin sınıf çıkarlarını örtmeye dönük bilinçli faaliyet yürüten yalancılar, kimilerinin ise ülkesine ve halkına karşı pozitif duygularla yüklenmiş samimi unsurlar olmaları, elbette önemsiz değildir. İkinci kümenin sıfırlandığı bir ülke, yurtseverlik ve anti-emperyalizm alanlarının işçi sınıfı mücadelesi açısından anlamını yitireceği bir ülke olurdu. Böyle değildir. Tersine, emperyalizme karşı mücadele sosyalist devrim sürecinin kesinlikle belirleyici eksenlerinden birini oluşturmaktadır. Yine emperyalizme karşı mücadelenin sosyalist devrim atılımının kendisinin de en önemli kaldıracı haline gelmesi ağırlıklı bir olasılıktır.

Komünist hareketin bu gücü örgütleme görevi, verili bir ulusalcı/yurtsever birikime yakınlaşmak olarak tarif edilemez. Bu tariflerden askerlerden başka bir şey çıkmıyor. Burada sorun "askerler" değil, "Asker Partisi". AsParti’ye sahip olmadığı nitelikleri atfetme çabası Türkiye ulusal solculuğunun belirgin özelliğidir ve performans raporları tüm açıklığıyla ortadadır: NATO’cu İsrail’ci ABD’ci çizgisini asla gizlemeyen bir düzen kurumunun aslında "bildiğiniz gibi olmadığı" anlatımı, aynı kurumun son derece işine gelmiştir. Egemen güçler ulusal çıkarları satışa çıkartmaktan geri durmazlarken, birilerinin sol adına "bir şey olmaz, satmazlar" anonsunu sürekli tekrarlamasının anlamı bellidir.

Söz konusu faaliyetin bir diğer ürünü de şudur: Aklı başında bir izleyicinin "Türkiye solu ne diyor" sorusunun yanıtını bir-iki yıl aynı mahfilde bulmaya çalıştığını düşünün; bu izleyicinin, her dediği terslenen bir solculuğa saygı beslemeyi sürdürmesi mümkün müdür? Bana kalırsa, ulusal solcuların iki işlevi açığa çıkmıştır: emperyalizm yanlısı politikaları aklamak ve solu itibarsızlaştırmak.

Ulusal solcuların icraatı bir yana, yurtseverlik mücadelesini burjuva ulusalcılığına yaklaşmak, benzeşmek ve bu akıma kimi pozitif özellikler atfetmek olarak kavrayanların sosyalist devrimle bir bağlantıları olmayacaktır.2




Bu ileti en son melnur tarafından 26.09.2017- 18:03 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.506
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 30.05.2017- 20:06


Düzenin ilkeleri var

AsParti’ye ve genel olarak burjuva ulusalcılığına hayali nitelikler atfedilmesine değindikten hemen sonra gerçeğe dönmekte yarar var. Özel televizyonların Kürtçe yayın yapmasına karşı çıkmak ve AB süreci pratikte karşı karşıya geliyor. KKTC’nin gerisine dönülmeyeceğinin ilanı yine aynı biçimde... Elbette işin bir de ABD boyutu var. Irak Kürdistanı’ndaki "kırmızı hatlar" Türkiye-ABD ilişkilerinde belirli bir karşıtlık anlamı içeriyor.

Öncelikle dikkat edilmesi gereken nokta, bir öznenin değerlendirilmesinde, ilgili öznenin kendisine dair dile getirdikleri, ne kalkış noktası olabilir, ne birinci sınıf veri. Tarihsel maddecilik daha doğuşuyla birlikte öznelcilikten farkını ortaya koymuştu. Tersine bu yanıltıcı verinin değerlendirilebilmesi için, ötesine geçilmesi, aşılması gerekir. Türkiye bir muz cumhuriyeti değildir ve bu ülkede kapitalist egemen güçlerin "ilkeleri" olduğu asla unutulmamalıdır. Türkiye kapitalizmi açık denizde pusulasız, yelkensiz sürüklenmeye bırakılabilecek bir tekneden çok daha büyük ve önemlidir.

Emperyalist merkezlerle ilişkide direnç çizgileri tarif eden çevre ve kurumların, bir diğer söylediklerini ihmal edemeyiz. Maddi gerçekliğe, güç ilişkilerine, her şeyden önemlisi sınıf karakterine uygun düşen bu diğer mesaj, Türkiye’nin ABD ittifakına ve AB rotasına sadakatini ifade etmektedir.

Ana ilke kapitalist Türkiye’nin kâbesinin Washington olduğudur. AB projesi bu yön tayiniyle çelişki değil, uyum içindedir.

Elbette tek bir ilke formülasyonundan ibaret öykü olmaz. Elbette ABD ile Avrupalı emperyalistler arasında gerçek çelişki ve mücadeleler bulunmaktadır. Elbette Türkiye burjuvazisi belirlediği rotayı kendi mevcudiyetinin inkarı olarak kavramamaktadır. Elbette egemen güçlerin geleneksel Kıbrıs ve Kürt politikalarının emperyalist ana yönelimler doğrultusunda işlenmesi gerçek bir ihtiyaçtır. Ve elbette, ne çok sayıda ülke arasında ne de tek tek ülkelerde bu söylenenlerle ilintili politikalar türdeş, tek kanallı, tek sesli ve güdüktür. İlkenin iyi bellenmesi olup biteni doğru okumanın ve sonuçta sosyalist sınıf siyaseti üretebilmenin ön koşulu. Burada gerçek çelişki ve mücadelelerin önemsenmemesi mümkün değildir. Kapitalizmin ekonomik, siyasi ve ideolojik krizleri uzaydan düşmez; kriz dinamikleri kapitalizme içseldir. Tarafları düzenin tam tamına içinde yer alan çelişki ve mücadelelerin birer kriz kaynağı olabilmelerinde yadırganacak bir durum da yoktur. Sermaye egemenliğinin köklü bir alt üst oluşla yıkılmasını öngören komünistlerin tüm bunları, "ana ilke"ye feda etmeleri neden gereksin?

Ancak devrimci siyasetin değindiğimiz çelişkilere ve bunların taraflarına angaje olmasına karşı koruyucu işlev de, doğaldır ki, ilkelerden türetilecektir. Hem marksizmin ilkelerinden hem de içinde yaşadığımız düzenin ilkelerinden. Ne marksistler düzen içi çelişkilerin sosyalist devrim hedefini örtmesine ve ertelemesine rıza gösterebilirler, ne de kapitalizm kendi kendisine yabancılaşma ve inkarla sonuçlanacak gelişmelere izin verir.

Bu yazı Kıbrıs veya Kürt sorunlarının derinliğine yönelmeyecek. Yalnızca belirlemelerle yetineceğim: Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyeliği ile Türkiye’nin aday üyelik süreci adadaki Türk silahlı varlığı ve siyasal belirleyiciliğinin ne yönde değişeceğini ve hatta bu değişimin takvimini herkese sunmuştur. Bu sorunların kapitalizm içi çözümlere kavuşturulmasına artık karar verilmiştir.

Karara giden yolculuğun sancılı olması ise sınıf mücadelelerinin doğasındadır. Komünist siyaseti ve emekçi sınıfları doğrudan ilgilendiren başlıklardır bunlar. Sosyalist devrim süreci, kapitalizm içi çözümlerin yetersizliğinin açığa çıkartılmasıyla yol alır. Sosyalizmin çözümü acil ve somut bir ihtiyaç ve alternatif olarak kitleleri kucakladığı ölçüde, sancılardan düzeni sarsan krizler türeyecektir. Tam da bu noktada komünist siyaset emekçi halkları çeşit çeşit şovenizme ve sermaye egemenliğini güçlendirecek reformlara teslim etmemekle yükümlüdür. Denktaş’a güzellemeler düzmek de, ABD-BM-AB sıralarından destek aramak da solun işi olamaz. Kürt kimliğinin karşısında şovenist yargıları pohpohlamak da, emperyalistlerin "TC" üzerindeki basıncına bel bağlamak da bizim işimiz değildir. İşimiz, tersine, halkımızı ve komşu halkları ana ilkeleri baştan belirlenmiş bu oyundan kurtarmak ve bizzat sömürü düzeniyle bağlı ilkelerin çözüm değil sorun ürettiğini teşhir etmektir.

Somut sorunlar etrafında verilen çok taraflı mücadelelerde komünist hareketin gözeteceği faktörlerden biri de, ulusalcılığın dışında bir sosyalist/emekçi yurtseverliğinin inşa edilmesidir. İşte bu yol ete kemiğe kavuştuğu, bir güç biriktirildiği ölçüde akraba kavramların arası açılmakla kalmayacaktır. "Güçlenmek", taraftar toplamak, kitleleri kazanmak anlamına da gelir. Peki bu kitleler nereden gelecektir ki? Kuşkusuz, bugün burjuva ulusalcılığının hegemonyası altında devinen çevre, odak ve kitlelerdir söz konusu olan. Yukarıda geçerken sözü edilen, ulusalcılık alanında devinen samimi veya yurtsever unsurların kazanılması elbette kritik bir hedeftir. Sınıf mücadelesi, karşı cephenin yalnızca konsolide olmasına yol açıyorsa ortada bir yanlışlık var demektir. Güçlenmekten anlayacağımız bir şey de, karşı tarafın kırılganlaşmasıdır.

Türkiye’de yurtseverlik teması ve anti-emperyalist mücadeleyi önemli kılan, ulusal çıkarları belirleyici bir yarış alanı haline getiren bir nesnellikten bahsetmemizin somut karşılığı, anlamı budur.

Paranoya mı?

Egemen güçlerin belirli kesimlerinin "kırmızı çizgileri" zaman zaman öylesine bir hezeyanla ifade edilir ki, yukarıdaki formülasyon denemesine bazı ekler yapılması da ihtiyaç olur. Hele geleneksel politikanın Kürtler, şeriat, dış güçler gibi saplantılı başlıklarda seksen yılda kat ettiği mesafe hatırlanırsa...

Yok sayılan Kürtler bugün oldukça gelişkin, hatta kanımca bir daha asimilasyon kulvarına sokulması imkansız ölçüde oturmuş bir kimliğe sahiptir. Dinci gericilik burjuva liberal geleneği fethetmiş konumdadır. Dış güçler konusunda gelinen nokta her düzeyde karar yeteneğinin emperyalist merkez ve kurumlarla paylaşılmasının kanıksanmasıdır. İlginç değil mi? Türkiye’nin sermaye sınıfı 20. yüzyıl boyunca aşağı yukarı düzenli bir yönelim içinde giderek "ulusal çıkar" kavramına yabancılaşmıştır; ama bu sınıfın egemenliğinin başlıca ideolojik vurgularından biri de ulusal çıkardır!

Bu performansa bakıp bugünkü direnç noktalarının da orta veya uzun vadede "palavra" haline geleceğini düşünebiliriz. Ancak böyle bir yaklaşım Türkiye sermaye düzenini, egemenlik aygıtlarını ve siyasal geleneklerini fazla hafife almak olacaktır. Hem bu doğru değildir, hem de birkaç kez ağır yenilgilere uğrayan komünist hareketin hasmını bu denli küçümsemeye hakkı da bulunmamaktadır. Geçerken not edelim, egemen güçlerin fiyasko yaşamadıkları tek hezeyan konuları komünizmle ilgili olandır... Şimdilik!

Açıklayıcı bir tutamak noktası önerebileceğimi sanıyorum.

Karşımızda beceriksiz veya hastalık derecesinde saplantılı egemen güçler bulunmuyor. Kaldı ki, bunların "değişen dünya"nın gereklerini kavradıkları da bellidir. Kıbrıs ve Kürt başlıklarının derin dondurucuya sokulamayacağı bu kesimlerin zoraki kabul ettikleri bir durum değil, neredeyse siyaset üretiminde başa güreştikleri bir açılım alanıdır. Üstelik marazi gelenekle çağdaş gerekler birbirlerini dışlamakta da değildir. Türkiye için, örneğin AB üyeliği, en geleneksel ve marazi "saplantıya", dış güvenliğe de çare anlamına gelir.

Karşımızdaki durum, milli hezeyanın bir yönetme biçimi haline getirilmesi, sermaye iktidarının ana motiflerinden biri olarak sahiplenilmesidir. Türkiye’de egemen güçlerin ulusal çıkar temasına en fazla oynayan kesimlerinin görüşü şöyle formüle edilebilir: "Bu ülkede kapitalizmin yaşatılabilmesi, yani bu halkın yönetilebilmesi için, düzenin, ulusal çıkarı temsil yeteneğini abartılı biçimde yansıtması ve bu amaçla da milli hezeyan kaynaklarının diri tutulmaları gerekir."

Türkiye’de dinci gericiliğin gerçek bir tehlike olduğu ne kadar doğruysa, tehlikenin paranoik biçimde abartıldığı da açıktır. Türkiye’nin bağımsızlık sorununun çok acil olduğu açıktır, ama ulusal güvenlik vurgusunun (sadece demagojik boyutuyla değil) hastalıklı olduğu da kesindir. Bizim meselemiz ise ne bu paranoyaya destek olmak, ne de tarikatları sivil topluma, emperyalistleri de demokrasiye dahil etmeyi savunan liberal saçmalıklara prim vermektir. Komünistlerin bu konuda başka bir pozisyonlarının olması gerektiği çok açıktır. Eğer hak dağıtmakla değil siyaset yapmakla ilgili isek.

Yoksa Hoca Nasrettin fıkrasında olduğu gibi her iki taraf da haklıdır. İşaret edilen sorunlar büyük tehlikelerdir ve düzenin bu tehlikelere yaklaşımı hastalıklıdır.

Bu noktada bir vurgu daha kesinkes yapılmalıdır. Küreselleşme terimi ile anılan uluslararası ortam sermaye sınıfı için, ulusal pazar, ülke kaynakları, ulusal kalkınma gibi düpedüz kendi pratik kullanımına dair kavramlara karşı bile yabancılaşma üretmektedir. Sermaye sınıfının vizyonu dev uluslararası tekellerle organik bağlantı tesis etmekten ibarettir. Buradan, ulus ölçeğinde bir egemenlik mekanizmasının da gereksiz sayılmasına yelken açılmıştır. TÜSİAD tipi emperyalizm yanlılığı, "Özal vizyonu" ve "tüccar siyaset" bu sınıfa girmektedir. Emperyalizmin bugününde tekil sermaye sınıflarının yerelliklerine yabancılaşmaları baskın bir eğilim durumundadır. Bu eğilimin düzen içi gerilimler yaratması kaçınılmazdır. Doğal olarak yerel sermaye sınıfları ile emperyalist merkez arasındaki ilişkinin evriminin sonucunda, ulusal çıkar teriminin arkasına saklanılarak egemenlik mekanizmalarının karakteri konulu bir tartışma yürütülmektedir.

Komünist hareketin kendisini farklılaştırması bir dozaj ayarı ile de olamayacaktır. Dozajlar düzenin içinde de sonsuz salınım göstermiyor mu, zaten? Bizim "tehdit" tanımımız mevcut kapitalist düzenin idamesi ile ilgili değildir; gericiliğin veya emperyalizmin asıl önemli tehlikesi, acil bir görev olarak kavradığımız sosyalist cumhuriyetimize yöneliktir. Gericilik ne kadar güçlü ve ülkemiz emperyalizme ne denli bağımlıysa, bu tablo toplumda ne ölçüde kanıksanmışsa, sosyalizmimiz o kadar zayıf olacaktır, bu bir. İkincisi, sosyalizmi kitlelerin zihninde meşru bir alternatif olarak yükseltmenin yolu da, bu tehlikelerin karşısına komünist hareketin dikilmesidir.

Sonuç olarak bizim işimiz taraf tutmak değil cephe açmaktır. Cephemizin gücü oranında verili burjuva tarafların da değişim geçirmesi olanaklıdır. Öyle ki, belki de bugün kimilerinin nafile arayıp durduğu, "sosyalist olmayan yurtseverler", mücadelenin bir ileri evresinde açığa çıkacaklardır. Ya da bir diğer deyişle, bu tür bir yurtseverliğin sahneye çıkması, ya da daha klasik bir deyimle, orta sınıfların bölünmesi "bizim" ürünümüz olacaktır.

Bu formüller yakın geçmişin "ne bu ne şu" çizgisiyle de karıştırılmasın. Siyaset hak dağıtma eylemi olmadığı gibi, mesafe ölçmekle de ilgili değildir. Taraf olmayı atalım, ama Türkiye’yi bir ülke/devlet birimi olmaktan çıkartmaya eğilimli küreselleşmeci mantığın atacağı her pratik adım, işçi sınıfının üzerine iktidarını kuracağı zeminin çürümesi anlamına gelir. Komünistler bu zemini elde tutalım mı, yoksa eritelim mi tartışmasında burjuva saflar arasında seçiş yapmazlar, ama hangi mevcut tarafa daha yakın, hangisine daha uzak durduğumuz da bellidir. Doğaldır ki, yakın olduğumuz taraf, aynı zamanda, sosyalist devrim sürecinde, içinde fırtınalar estireceğimiz alanı da tanımlamaktadır.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.506
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 30.05.2017- 20:07


1. "Gerçek milliyetçiler" olumlayıcı bir kavram olarak marksist harekette kullanılmıştır. Nerede nasıl kullanılmış olursa olsun teorik olarak yanlış olmuştur. Siyasetin her zaman teoriyle tam uyum arz edemediği bilinir. Sosyalist ülkelerin burjuva veya küçük burjuva ulusal hareketlere en azından şemsiye açtığı 20. yüzyılın uzun bir dönemi için bu tür kullanımlar anlaşılır. Bugün ise saçmalık. İki çağrışım noktasına değinmek zorundayım. Bir taraftan ulus-devlet çağının bittiğini ilan eden liberal söylem duyuluyor, diğer taraftan ise "milli devlet, milli ordu direnir" uydurması. Biri diğerinden daha saçma olan bu gürültüde kaynatılmak istenenin sınıf olduğu açık.Diğeri ise, Güney Amerika’da esen sol rüzgarların dünya konjonktürünü az önce hatırlattığım 20. yüzyıla döndürme olasılığı. Yeri değil, ama açık olunmalıdır, şu anda "kapitalist olmayan yolun" sosyalizmden ayrı düşmesi için herhangi bir neden bulunduğuna inanmıyorum.

2. Bu sapmanın uluslararası arenadaki karşılığı Avrasya ve Doğu oluyor. Meraklısına Bilim ve Ütopya dergisinin son sayısını önerebilirim. Kapaktan anons edilen bir yazıda Çin Halk Cumhuriyeti, Güney Kore, Malezya, Tayland, Endonezya, Singapur, Hindistan, Hong Kong güzellemeleri okuyabilirsiniz. (Arslan Başer Kafaoğlu, "Ekonomide yeni lider bölge: Doğu ve Güney Asya –II", Bilim ve Ütopya, 107, Mayıs 2003, s. 26-38.) Ben solculuk adına utanç duyduğum birkaç bölümü paylaşmakla yetineyim: "(...) Japon ekonomi yönetimi herhangi bir malda dış ülkelerde pazar payını arttırmayı hedeflediğinde, ona girdi veren her endüstri, bankalar ve işçi sendikaları onun maliyetlerini düşürmek için ellerinden geleni yaparlar..." (s. 27)"Çin Komünizmi komünist ilkeler kadar şu Çin atasözünü de yerine getirmek zorundaydı: ‘Facai zhifu shi guangrong de’, yani ‘Zengin olmak şan getirir.’" (s. 32) "Bu programın ne kadar başarılı olduğu, özellikle işçi sınıfının grevsiz, toplu sözleşmesiz bir sömürü düzeninde çalıştırılması ve ardından gelen yolsuzluklar öne sürülerek çok tartışılmıştır. Ancak 10 senelik dönem sonunda Kore’nin karşılaştırmalı üstünlük yapısının göze çarpar bir biçimde değiştiği, programın kapsadığı bu altı sanayi dalının çoğunda, ülkenin dünya çapında bir oyuncu durumuna geldiği ortadadır." (s. 33) "Aslında çoğu zararına çalışan yüzlerce KİT yaratıldı. 1980’li yılların sonunda yükselen kamu açıkları karşısında Malezya hükümeti yön değiştirerek enerjik bir özelleştirme programı başlattı ve bu tarihten sonra Malezya sanayi ve ihracatı önemli ilerleme kaydetti." (s. 34)"Singapur’un bütün bunları başarması, ancak işçi sendikalarının iktidar gruplarıyla işbirliği içinde olması ile mümkündü." (s. 35)Kuşku kalmasın, yazara göre bunlar iyi şeyler! Uzatmayayım, sosyalizm dünyada bir olasılık olarak görülmediğinde, devletçi/korumacı burjuva ekonomi politikaları yere göğe sığdırılamayabiliyor. Benim anlamakta zorlandığım, etatist, üçüncü dünyacı bir burjuva solculuğunun var olması değil. Varsın olsun. Ama yukarıda adları geçen ülkelerin veya genel olarak Avrasya’nın, Türkiye halkı tarafından cazip bir seçenek olarak kabul edilme olasılığını gerçekçi sayıp, sosyalizmin hayalci görülmesini anlayabilmem imkansız!

http://gelenek.org/yurtseverligi-insa-etmek





Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 3 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   [2]   3   >   son» 



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Milliyetçilik ve dincilik üzerine gösterdiğimiz tepkiler... melnur 1 125 05.10.2020- 11:06
Konu Klasör Yeniden, ulusalcılık ve milliyetçilik konusu... melnur 2 876 06.05.2019- 18:14
Konu Klasör Üyelik, merkeziyetçilik ve TKP... melnur 3 1162 25.11.2019- 09:06
Konu Klasör Milliyetçiliğe önyargılardan uzak bir yaklaşım. melnur 10 335 01.10.2020- 08:32
Konu Klasör Yurtseverlik ve Aydınlanmacıık solcu 2 2989 02.10.2014- 10:28
Etiketler   Milliyetçilik,   yurtseverlik,   üzerine.
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS