SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 2 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   [2] 
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 11.046
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

50 kere teşekkür edildi.
36 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 16.04.2020- 02:52


İnsanın en eski atasıyla beyin gelişimimiz benzer

Resim Ekleme
 
Australopithecus afarensis'te yavru ve ergin endokraniyal beyin hacimlerinin karşılaştırılması homininlerde çocukluktaki öğrenmenin evrimi için kritik olan insan benzeri uzun süreli beyin büyümesine işaret ediyor.

BİLİM VE AYDINLANMA

Uluslararası bir araştırma grubu, Australopithecus afarensis türlerinde beyin büyümesini ve organizasyonunu incelemek için bilgisayarlı tomografi (BT) yöntemiyle sekiz fosil kafatası taradı. Araştırmanın Science Advances dergisinde yer alan bulguları, bu türlerin beyinlerinin ergin boyutuna ulaşmasının daha uzun sürede gerçekleştiğini gösterdi. Bu da Australopithecus afarensis türlerinde yavruların insanlarda görüldüğü gibi daha uzun süre bakıma gereksinimi olabileceğine işaret etmektedir.
Resim Ekleme
İnsan beyni, evrimsel olarak yaşayan en yakın akrabalarımız olan şempanzelerinkinden farklı şekilde organize olup üç kat daha büyüktür ve daha uzun süren olgunlaşma evresine sahiptir. Bu özellikler insanın bilişsel ve sosyal davranışları için önemli olsa da bunların evrimsel kökenlerinin belirsizliği hâlâ sürmektedir.

Australopithecus afarensis, 3 milyon yıldan fazla bir süre önce doğu Afrika'da yaşadı. Homo sapiens’e giden evrimsel soy hattı da dâhil olmak üzere tüm homininlerin atası olarak kabul edilir ve dolayısıyla hominin soy ağacında önemli bir yere sahiptir.

Chicago Üniversitesi’nden Dikika saha projesi yürütücüsü Dr. Zeresenay Alemseged, Lucy (keşfedilen bir Australopithecus afarensis) ve onun akrabasının dik yürümeleri, beyinlerinin diğer şempanzelere göre %20 daha büyük olması ve keskin taş aletler kullanmış olabilmeleri ile erken hominin davranışı hakkında önemli bilgiler sunduğunu belirtmektedir.

İnsanın kökenine yolculuk

Bilim insanları, Australopithecus afarensis'in beyninin anatomik yapısının gözlemlenebileceği ve analiz edilebileceği kafatasının iç kısmında yüksek çözünürlüklü dijital görüntüler ürettiler. Bu görüntülere dayanarak da beyin hacmini ölçebildiler ve serebral organizasyonun temel yönlerini, beynin yapısının izlenimlerinden çıkarabildiler. Buna göre insanlar ve diğer hominid türleri arasındaki en önemli fark duyusal bilgilerin entegrasyonu ve işlenmesinde önemli olan beynin parietal lobunun ve beynin arkasındaki görsel merkezdeki oksipital lobun organizasyonudur.

2000 yılında Dikika’da bulunan bir Australopithecus afarensis yavrusunun (Selam) kafatası ve onunla bağlantılı iskeleti, hominidlere özgü kafatasındaki sulkus yapısının nasıl bir yapıda olduğunu göstermiştir. Buna göre oksipital lobtaki fissür, insanlara göre daha belirgin ve ileride konumlanmıştır. Yine Hadar’da bulunan yetişkin bir Australopithecus afarensis fosilinin endokraniyal olarak taranması da yukarıda bahsedilen insanlardan farklı olan kafatası sulkus yapısını ortaya koymuştur.

Bazı bilim insanları Australopiteklerde insan benzeri beynin reorganizasyonunun, bunların diğer büyük insansı maymun akrabalarından göstermiş oldukları daha karmaşık davranışları ile bağlantılı olduğunu düşünmüşlerdir. Ancak yukarıda söz edilen kafatasındaki yarım ay şeklindeki sulkus yapısı tam olarak görselleştirilemediğinden bu konudaki tartışmalar hâlâ devam etmektedir. Bu noktada Arizona State Üniversitesi’nden paleoantropolog Dr. William Kimbel, yaptıkları çalışmaların en önemli özelliğinin, 3 milyon yıllık bu fosillerle ilgili kullanılan en son teknolojinin uzun süredir devam etmekte olan bu tartışmalara nasıl bir çözüm olacağına odaklanılması olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca Kimbel, BT taramaları ile kemik ve diş yapılarının incelenmesinin insanın kökenlerinin öğrenilmesi açısından devrim yarattığını belirtmektedir.

Uzun süren beyin gelişimi ve yavru bakımı

Australopithecus afarensis'te yavru ve ergin endokraniyal beyin hacimlerinin karşılaştırılması homininlerde çocukluktaki öğrenmenin evrimi için kritik olan insan benzeri uzun süreli beyin büyümesine işaret etmektedir. Dikika’da yavrunun diş gelişim hızı, şempanzelerinkiyle genel olarak karşılaştırılabilir ve bu nedenle insanlardan daha hızlı geliştiği söylenebilir. Ancak Australopithecus afarensis erginlerinin beyinlerinin şempanzelerinkinden kabaca %20 daha büyük olduğu göz önüne alındığında Dikika’daki yavrunun küçük endokraniyal hacmi şempanzelere göre daha uzun bir süreye yayılan beyin gelişimi dönemi olduğunu göstermektedir.

Resim Ekleme
Dr. Kimbel, Lucy ve diğer akrabalarında gözlemlenen büyük insansı maymunlara benzer beyin yapısı ile insanlardakine benzeyen uzun süreli beyin gelişiminin birlikteliğinin çok ilginç bir durum olduğunu belirtmiştir. Bu bulgunun insan beyni evriminin parça parça olduğu fikrini desteklediğini ve kendi cinsimiz Homo’nun ortaya çıkmasından evvel böyle bir uzun süreli beyin gelişiminin var olduğuna işaret ettiğini ifade etmektedir.

Sonuç olarak, Primatlarda farklı büyüme ve olgunlaşma oranları farklı yavru bakım stratejileriyle ilişkilidir. Bu da Australopithecus afarensis'te uzun süreli beyin büyümesinin yavruların bakıma uzun süre ihtiyaç duymasıyla bağlantılı olabileceğini düşündürmektedir. Bu yavaş hızda gerçekleşen beyin büyümesi sayesinde yavrular, uzun yıllar boyunca yaşayacakları ve besinin her zaman bol miktarda bulunmadığı çevresel koşullarda enerji gereksinimlerini karşılamaktadır. Her iki durumda da Australopithecus afarensis'teki uzun süreli beyin gelişimi, homininlerde beynin daha sonraki evrimini ve sosyal davranışın temelini oluşturmuş ve uzun bir çocukluk öğreniminin evrilebilmesi adına da kritik bir nokta meydana getirmiştir.

BAA-Biyolojik Hareket ve Evrim / Çeviri: Özge Şahin

Kaynaklar:

http://www.sci-news.com/othersciences/anthropology/australopithecus-afa

Chicago Field Müzesi'ndeki Australopithecus Lucy modeli: https://www.independent.co.uk/news/science/lucy-the-australopithecus-ho

https://sol.org.tr/haber/insanin-en-eski-atasiyla-beyin-gelisimimiz-benzer-1755



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 11.046
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

50 kere teşekkür edildi.
36 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 26.05.2021- 01:15


İnsan evrimi durmadan devam ediyor

Biyolojik araştırmalar insanın düşünülenden daha hızlı değiştiğini gösteriyor.

Resim Ekleme

AHMET BARAN BOL - BAA

Biyolojik araştırmalar insanın düşünülenden daha hızlı değiştiğini gösteriyor. İdealizmle vücut bulan insanın mükemmel bir yaradılışın ürünü olduğunu öne süren fikir, aslında bilimsel gelişmelerle de kendini çürütmüştür. Çünkü bu düşünce -diğer şeylerin yanı sıra- Homo sapiens’in evrimsel gelişiminin bittiğini öne sürüyor. Gerçekte ise bilimsel veriler gösteriyor ki insanın evrimi sürüyor.      

Journal of Anatomy'de Ekim 2020'de yayınlanan bir çalışma bu konuya örnek olarak gösterilebilir. Avusturyalı araştırmacılar giderek daha fazla insanın ön kolunda ek bir kan damarı oluştuğunu bildiriyorlar.   Median arter denilen bu ek damar, sadece fetüslerde bulunuyor ve hamileliğin 2. ayında kayboluyor. Ancak bazı insanlarda median arter kaybolmadan korunabiliyor. Araştırmaya göre bu anatomik özelliğin görülme sıklığı, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geçen sürede üç kat artarak yaklaşık %30’a yükseldi. Araştırmacılar, bu artışın devam etmesi halinde 80 yıl içinde doğacak insanların neredeyse tamamının bu medyan artere sahip olacağını düşünüyorlar.

Resim Ekleme

Bu arterin neden bazı insanlarda kaybolmadan kalıp diğerlerinde kalmadığı henüz bilinmiyor. Belki de bu durumun arkasında dünya nüfusunda giderek daha yaygın hale gelen bir genetik yatkınlık olabilir.       Avusturyalı araştırmacı Ruhli, “O zaman   neden bu kadar yüksek bir seçilim baskısı altında kalındığını sormamız gerekir” diyor. Başka bir deyişle insanlar, üçüncü arterlerinden dolayı büyük bir avantaja mı sahipler?

Resim Ekleme

Giderek daha sık görülen medyan arter resimde sağda yıldız ile işaretlenmiş şekilde gösterilmiştir.El arterleri dokunun derinliklerine doğru uzanır, yüzeysel olarak sadece damarlar gözlemlenebilir (solda). Kaynak: © THEPALMER / GETTY IMAGES / ISTOCK

Ek damar, diğer atardamarların yaralanması durumunda ele kan akışı sağlayabilir. Böylece bir acil durum rezervi işlevi üstlenebilir. Fakat deneyimler, ekstra bir damarın duruma göre dezavantaj olabileceğini gösteriyor. Çünkü bu ek damar, kemik ve bağ dokudan oluşan “karpal tünel”in içinden geçmek durumundadır. Çok sayıda tendon ve orta kol siniri de bu tünelin içinden geçer. Medyan arterin eklenmesi halinde bu tünel, çok daha sıkı hale gelir ve sinir sıkışmasını kolaylaştırır. Bu sıkışma, ekstra kan damarı olmaksızın da yaşanabilir, buna “Karpal Tünel Sendromu” denir. Karpal Tünel Sendromu yaşayanlar ilk başta sadece ellerinde hafif bir karıncalanma hissederler ancak semptomlar giderek kötüleşir. Uyuşma, kavramada güçlük ve keskin ağrılar yaşanabilir. Karpal tünelin içinde yerin dar olması, içerisinde bulundurduğu damarları da daraltabilir. Bu durumda       damar içinde kan pıhtısı oluşumu daha olası hale gelir.

Evrim mükemmele ulaşmaya çalışmaz

Neden her geçen gün daha fazla insan median arter ile doğuyor? En uygun olanın hayatta kalması (‘survival of the fittest’ - Charles Darwin'den değil, filozof Herbert Spencer'ın dile getirdiği) ilkesine göre daha sağlıklı ve dirençli hale gelmemiz gerekmez mi? Konstanz Üniversitesi’nden Axel Meyer “Evrimin mükemmele ulaşmaya çalıştığı düşüncesi büyük bir yanılgıdır” diyor. Evrimi elinde boş bir kağıt olan bir mühendis olarak değil, çok çeşitli yedek parçalarla bir makineyi koşullara uyarlayan ve zamanın akışına göre eldeki ‘yedek parçaları’ kullanarak bu makinenin çalışmasına ve kendini yeniden üretmesine olanak sağlayan bir amatör olarak görmeliyiz. Vücudumuzda her türlü evrimsel yükü ve damgayı taşımamızın sebebi de budur. Buna en iyi örnek yirmilik dişler gibi artık hiçbir işe yaramayan dokular ve yapılardır. Meyer, bu tür özelliklerin ortadan kaybolup kaybolmayacağının, öncelikle kişinin ölüm riskini nasıl etkilediğine bağlı olduğunu söylüyor. Kaç kişi aslında yirmilik dişlerden kaynaklanan problemlerden ölüyor? Bir başka örnek de insan testisleridir. Testisler, vücut ölçülerine göre gerekenden çok daha büyüklerdir. Yani gerekenden daha fazla sperm üretilir. Bu safi enerji israfı mıdır? Meyer, “Bu, türümüzde çok eşliliğin tek eşlilikten daha yaygın olduğunun bir göstergesidir. Tek eşlilik, çok uzun bir tarihe dayanmayan bir batı yeniliğidir” diyor. Erkek bedeni açıkça tek eşliliğe henüz uyum sağlayamamıştır. Fazla sperm üretimi erkeklere hayati bir zarar vermez.

Canlının hayatta kalmayı ve üremeyi nasıl başardığı nesiller arasında farklılık gösterebilir. Meyer bu nedenle, evrimin belirli bir hedefe doğru ilerleyemeyeceğini söylüyor. “Optimallik, hareket eden bir hedeftir, sürekli olarak değişir”. Ayrıca genetik yapımızdaki değişiklikler tamamen rastlantısal olarak gerçekleşir. Meyer, “Faydalı mutasyonlar daha sık ve hedeflenmiş bir şekilde meydana gelmez, sadece yeni bir seçilim yönü -mesela değişen bir iklim- onları ‘faydalı’ olarak sınıflandırmamıza izin verir” diyor.

Modern tıp dengeyi değiştiriyor

Teorik olarak kalıtsal hastalıkların aktarılmasını engelleyebilen modern tıp bile seçilimi alt edememiştir. Meyer, döllenmiş yumurtanın yumurta kanalını geçtikten sonra rahim iç duvarına tutunması öncesindeki teşhislerin, gen terapilerinin veya benzer yöntemlerin şu anda yalnızca nadir durumlarda ve çok az sayıda gelişmiş ülkede kullanıldığını belirtiyor ve bu durumun evrim üzerinde kesinlikle önemli bir etkisi olmadığını ekliyor. Kültür faktörünün çok daha önemli olduğunu düşünüyor. Kültürel geleneklerimizi iletiyoruz ve bu gen havuzumuzu etkiliyor.

Bunun güzel örneği, laktoz toleransı olarak bilinen vücudun laktozu ömür boyu parçalama yeteneğidir. Geçmişte sadece bebekler, gerekli olan enzimi üretiyordu. Emzirme döneminin ardından vücut, enzimin üretilmesi için gerekli geni inaktif hale getirir. Bununla birlikte insanlar evcilleştirdikleri hayvanları sağmaya başladıkça yetişkinlerin sütü sindirebilmesi bir avantaj haline geldi. Bundan yaklaşık 7500 yıl önce ortaya çıkan ve bahsi geçen genin ömür boyu aktif kalmasını sağlayan bir mutasyon, bu nedenle taşıyıcılarına çok büyük bir avantaj getirdi. Bu mutasyona sahip olan bireyler, hayatta kalma ve üreme avantajı kazandı ve bu mutasyon gen havuzunda gittikçe daha yaygın hale geldi. Bugün, yetişkin Avrupalıların tahmini % 80 ila 95’i süt ve süt ürünlerini sindirebiliyor. Asya ve Doğu Afrika gibi bölgelerde ise insanların çoğu laktozu sindiremiyor. Süt ürünleri bu ülkelerin geleneksel mutfağında büyük bir yer tutmuyor.

Viyana Üniversitesi'nden antropolog ve evrimsel biyolog Philipp Mitteröcker, modern tıbbın başarılarının temelde büyük olduğunu düşünüyor. Mitteröcker, "Doğal seçilimden olabildiğince kaçmak istiyoruz" diyor. Fakat bu evrimin durduğu ya da kesildiği anlamına gelmez. Aksine farklı seçilim baskıları dengeleri farklı şekilde değiştirecektir. Mitterröcker, “Bu karmaşık bir şey” diyor. Belli bir fizyolojik veya davranışsal özellik kategorik olarak “iyi” veya “kötü” olamaz. Örneğin patojenlerle savaşmak için güçlü bir bağışıklık sistemi önemlidir. Öte yandan güçlü bir bağışıklık sistemi otoimmün hastalıklara yol açabilir.

Evrim nasıl işler?

Kültürün ve evrimin birlikte vücut yapımızı ne kadar etkilediğini ve hatta değiştirdiğini,   insan leğen kemiği örneğinde görebiliriz. Kadınların geniş bir doğum kanalına sahip olması, doğumda bir avantajdır. Özellikle büyük doğan bebeklerin hayatta kalma şansının daha yüksek olması bu seçilim baskısını arttırır. Öte yandan leğen kemiği geniş olan kadınların idrar kaçırma veya rahim sarkması ile karşı karşıya kalma olasılığı daha yüksektir. Bu yüzden büyük çocuk doğumuna yönelik seçilim baskısı, dar pelvise yönelik baskıya zıttır. Zamanla bir tür evrimsel uzlaşma gibi görebileceğimiz bir denge ortaya çıkmıştır ve pelvis doğum için yeterince geniş ancak çoğu kadının sağlıklı kalması için yeterince dardır.

Ancak 20. yüzyılın ortalarında bu denge değişti. Çünkü sezeryan uygulanmaya başlandı. Sezaryan       uygulamasından sonra pelvisi çok dar olan kadınlar da sorunsuz bir şekilde doğum yapabiliyor. Matematiksel bir modelin yardımıyla Mitteröcker ve ekibi, sezeryan       uygulamasından sonra doğum kanalının ve yeni doğan arasındaki ilişkinin çok daha orantısız olduğunu hesapladı. Sezeryan ile doğum %10 ila %20 arasında arttı. Bu daha da artacak, çünkü sezaryen       ile dünyaya gelen kız çocuklarının ileriki yıllarda yaşayacakları bir doğumun sezeryan       olma olasılığı normal doğum olasılığından 2 veya 3 kat daha fazla. Ancak sezaryen sadece anatomik nedenlere bağlanamaz. Mitteröcker, “Bir araya gelen çok karmaşık bir çevresel, biyolojik ve sosyokültürel faktörler ağı var” diyor. Sonuçta, bugün çok az kadın tamamen yardım almadan doğum yapabiliyor. Dolayısıyla doğuma yardım etme eylemi evrimimizi etkileyen kültürel bir faktör.

Koldaki ek arter oluşumunun arkasında da benzer bir “kültürel” fenomen olabilir. Araştırmacılara göre, atardamarla doğan insanların rahimde normal gerileme sürecini kesintiye uğratan hafif bir enfeksiyon vardı. Eskiden nadir görülen arterin insan popülasyonu arasında artık bu kadar sık görülmesinin nedeni, modern tıp sayesinde sorunlu gebeliklerin başarılı bir doğumla sonuçlandırılması olabilir. Ayrıca bu arterin görülme sıklığının nedeni olarak seçilim baskısının gevşemesi durumu da düşünülebilir. Her gün avlanmak ve tarlalarında çalışmak zorunda olan insanlar, Karpal Tünel Sendromunu kaldıramazlar. Günümüzde   ise bu sendrom, sadece acı ve rahatsızlık verici, ancak tedavi edilebilir ve nadiren insanın yaşamını tehdit eden bir durumdur.

Parazitlerin rolü

Tarihte kaderimizin parazitlerle aynı zamanda virüsler ve bakterilerle beraber örüldüğünü gösteren çok sayıda örnek vardır. Avrupa nüfusunun yaklaşık üçte biri Orta Çağ’da vebadan öldü. Sıtma ve sarı humma olmasaydı, Amerika kıtasının kolonizasyonu muhtemelen farklı olurdu. Kanadalı tarihçi Timothy C. Winegard ‘Sivrisinek’ isimli kitabında, “Sıtma muhtemelen türümüz için en büyük evrimsel engeldi” diye yazıyor. Uzun süredir sıtmaya yol açan bir parazit olan Plasmodium falciparum ile mücadele eden Avrupalılar, koruyucu mutasyonlar taşıyordu. Amerika kıtasındaki yerli nüfus ise hiçbir şekilde bağışıklığa sahip değildi ve kolonicilerin beraberinde getirdiği hastalıklar tarafından adeta kırıldılar. Koloniciler, Amerika kıtasının yerli halkını köleleştirmelerinin yanı sıra biyolojik olarak da bir ‘soykırım’a uğratmışlardı.

Günümüzde yeni patojenler dünya çapında her zamankinden daha hızlı yayılıyor ve genetik olarak gittikçe daha benzer hale gelen insanlık yeni seçilim baskılarıyla karşı karşıya kalıyor. Yeni SARS-CoV-2 virüsünün bile insan evrimi üzerinde bir etkisi olabilir mi? Meyer, “Önemli bir gende doğru mutasyona sahipseniz, bu doğal olarak bir seçilim farkı yaratır” diyor. New England Journal of Medicine’de yapılan bir araştırmaya göre, örneğin kan grubu 0 olan kişilerde şiddetli Covid-19 geçirme riski %50 oranında daha düşük. Meyer’e göre pandemi, evrimi durdurduğumuzu ya da onu kontrol altına aldığımızı göstermedi. Tam tersine seçilim baskılarının değişmesi sonucunda evrimin yönünün mutlak bir şekilde öngörülemeyeceğinin başka bir kanıtı olarak değerlendirildi. Mittröcker de aynı fikirde: “Yaratılışın tacı diye bir şey yoktur. Evrim, isteseniz de istemeseniz de gerçekleşir. Bugün durum hala böyledir.”

KAYNAKLAR:

https://www.spektrum.de/news/die-evolution-des-menschen-geht-weiter/183

https://haber.sol.org.tr/haber/insan-evrimi-durmadan-devam-ediyor-305610



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 11.046
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

50 kere teşekkür edildi.
36 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 29.10.2021- 04:15


Yeni bir insan türü bulundu: Homo bodoensis
Resim Ekleme

Araştırmacılar, yaklaşık 500 bin yıl önce Afrika'da yaşayan bir insan türünün 'Homo bodoensis' olarak adlandırıldığını duyurdu.

Guardian'dan Nadeem Badshah'ın haberine göre, söz konusu tür, Etiyopya'nin Awash Nehri vadisindeki Bodo D'ar'da bulunan bir kafatasından hareketle Bodoensis olarak adlandırılıyor.

Evrimsel Antropoloji Dergisinde yayımlanan araştırma bulguları, yeni adlandırılan bu türün Homo sapiens ve Neandertaller ile aynı dönemde yaşadığına işaret ediyor.

Araştırmanın yazarlarından Kanada Winnipeg Üniversitesinden Dr Mirjana Roksandic, “insanın coğrafi varyasyonlarına dair düzgün terminoloji eksikliği nedeniyle bu dönemdeki insan evrimine dair konuşmanın imkansız olduğunu" belirtiyor.

Yeni sınıflandırmaya göre, Homo bodoensis, Afrika ve Güney Doğu Avrupa'dan Orta Pleistosen insanlarının çoğunluğunu açıklayabilecek.

Hawaii Üniversitesi Antroploloji Bölümünden Christopher Bae, Homo bodoensis tanımlamasının insan evriminde önemli olan bu döneme dair "Gordion'un düğümünü çözeceğini" belirtiyor.

Uluslararası Zoolojik Nomenklatura Komisyonunun isim değişikliği kurallarının çok katı olması nedeniyle, yeni bir türün isimlendirilmesinin kolay olmadığı belirtiliyor.

Araştırmacılar yeni sınıflandırmanın nomenklatura koşullarını karşılayacağına inanıyorlar.

İlistürasyon: Ettore Mazza

https://www.birgun.net/haber/yeni-bir-insan-turu-bulundu-homo-bodoensis-363716



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 11.046
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

50 kere teşekkür edildi.
36 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 09.01.2024- 04:51


2023 yılında insan evrimi hakkında heyecan verici on üç keşif

2023 yılında insanın ilk atalarına dair avlanma, alet yapımı ve iletişim davranışlarıyla ilgili yeni bulgular ortaya çıktı.

Resim Ekleme
Smithsonian dergisi paleoantropologları, insan kökenleri hakkında 2023 yılının en büyüleyici bulgularından bazılarını açıkladı.

Dergide yayımlanan makalede, insanın ilk atalarının avlanma, alet yapımı ve kullanımı ve iletişim yöntemlerine ilişkin yeni bilgiler ortaya konuldu.

Makaleyi okurlarımız için çevirdik.

2023 yılı, insan evrimi araştırmaları için heyecan verici bir başka 12 aylık süreci daha ortaya koydu. En önemli haberlerin çoğu bize ilk atalarımızın ve akrabalarımızın beslenme şekilleri, alet kullanımı ve yaşadıkları çevre hakkında daha fazla bilgi veriyor. Diğerleri ise avlanma, takı yapma ve birbirleriyle daha önce keşfedilmemiş şekillerde etkileşime girme gibi davranışlara dair kanıtlar sunuyor. İster daha önce kazılmış fosillere yeni bir bakış açısı getirerek isterse tamamen yeni kanıtlar ortaya çıkararak olsun, tüm bu hikayeler ortak antik geçmişimiz hakkındaki bilgimizi genişletiyor ve insan olmanın ne anlama geldiği hakkında daha fazla bilgiyi gün ışığına çıkarıyor.

Neandertaller antik Avrasya'nın yerleşik gurmeleriydi
Resim Ekleme
Almanya'da Siegsdorf'ta bulunan ve Neandertaller tarafından avlandığını gösteren lezyonlara sahip bir mağara aslanı iskeleti (Volker Minkus / NLD)


Neandertaller muhtemelen en yakın akrabalarımız arasında en iyi bilinen homininlerdir. Nasıl yaşadıkları ve modern insanlar hayatta kalırken neden soylarının tükendiği, bilimsel ve toplumsal açıdan büyük ilgi uyandıran bir konudur.

Bu yıl yapılan yeni araştırmalar, Neandertallerin nasıl yaşadıkları, avlandıkları ve nasıl beslenmiş olabilecekleri konusunda bize daha fazla ipucu veriyor. Üç çalışma Neandertallerin davranış ve beslenme biçimlerine yeni bir ışık tutarak, soyu tükenmiş en yakın akrabalarımızın bizden o kadar da farklı olmadığını gösteriyor.

İlk olarak Gabriele Russo başkanlığındaki bir ekip tarafından Ekim ayında yapılan bir çalışma yer alıyor. Güney Almanya'daki Siegsdorf'tan 48 bin yıllık bir mağara aslanının kemiklerini inceleyen araştırmacılar, kaburgalardan birinde açık bir delinme izi, tahta mızraklardan kalmış olması muhtemel üç iz ve diğer kemiklerde çok sayıda kesik izi keşfetti. Ekip ayrıca Kuzey Almanya'daki Einhornhöhle'de bulunan ek mağara aslanı kalıntılarını da analiz etti ve falankslarda veya ayak parmak kemiklerinde bulunan kesik izlerine dayanarak Neandertallerin mağara aslanlarını derileri için avladıkları sonucuna vardı.

Edinilen kanıtlar Neandertallerin kendileri için tehlikeli bir hedef olabilecek süper avcılar olan mağara aslanlarını avlayıp öldürdüklerini göstermektedir. Neandertallerin azot izotoplarına bakıldığında besin zincirinde yükselmesiyle yoğunlaşan, azot bakımından zengin bir diyete sahip olduklarının görülmesi, mağara aslanlarının etini tükettiklerine dair bir hipotezlerden bir tanesidir. Neandertallerin yüksek riskli avları başarıyla avlayabilme yetenekleri, avcılıkta iletişim, planlama ve iş birliği potansiyeline işaret etmektedir.

Neandertaller büyük avları yakalamak için av partileri düzenlerlerdi
Yüksek riskli avlardan bahsetmişken, Şubat ayında yapılan ikinci çalışma, 125 bin yıl önce Orta Almanya'da Neandertallerin artık soyu tükenmiş dev filleri avlayıp öldürdüğünü ortaya koydu.

Sabine Gaudzinski-Windheuser ve meslektaşları, 1980'li ve 1990'lı yıllarda kazılan Neumark-Nord 1 alanındaki 70 ayrı düz dişli file ait 3.000'den fazla kemikten oluşan devasa bir koleksiyon üzerinde çalıştı. Fillerin vücutlarının dört bir yanındaki kemikler üzerindeki kesik izleri, Neandertallerin fillerin ayak pedlerinden ete, beyne ve hatta yağa ulaşabildiklerini gösteriyor. Kesilen fillerin çoğu, modern fil gruplarında genellikle yalnız yaşayan büyük yetişkin erkeklerdir; bu nedenle daha düşük riskli, daha yüksek getirili bir av hedefi olabilirler.

Düz dişli filler o dönemde Avrupa'nın en büyük hayvanlarıydı, boyları 13 fitten uzun ve ağırlıkları 13 tona kadar çıkabiliyordu. Araştırmacılar, sadece bir büyük erkek filin dört ton ete tekabül ettiğini, 25 Neandertali üç ay boyunca besleyebileceğini ve etin işlenmesinin bu büyüklükteki bir grup için üç ila beş gün alabileceğini tahmin ediyor.

Bu büyük miktardaki et, Neandertallerin belki de mevsimsel olarak daha büyük gruplar halinde toplandıklarını ve bir tür yiyecek depolama ya da saklama tekniklerine sahip olduklarını düşündürmektedir. Ayrıca, sahadaki fil kemiklerinin tarihlendirilmesi yaklaşık 2.000 yıllık bir süreyi kapsıyor ve nesiller boyunca aynı yerde devam eden bir davranışı gösteriyor.

Gaudzinski-Windheuser'in araştırma ekibi Aralık ayında, Almanya'da Gröbern ve Taubach'taki diğer iki eşzamanlı Neandertal alanında da düz dişlere sahip fil kasaplığına dair benzer kanıtlar yayınlayarak Neumark-Nord 1'in tek seferlik olmadığını, Kuzey Avrupa ovasındaki Neandertallerin Son Buzullararası Dönem boyunca düz dişlere sahip fillerden rutin olarak faydalandığını gösterdi.

Neandertaller deniz kenarında yengeç yiyordu

Resim Ekleme
Neandertaller 90.000 yıl kadar önce kahverengi yengeç pişirip yemiş olabilir. (Tomasz Ochocki, Shutterstock)


Mariana Nabais ve meslektaşları tarafından şubat ayında yayınlanan bir sonraki araştırma, Neandertallerin deniz kaynaklarından, yengeçlerden de faydalandığına dair kanıtlar sunuyor.

Tavşanlar, kuşlar ve kabuklu deniz hayvanları gibi küçük avlar hayvan başına daha büyük avlar kadar kalori getirmese de bu canlıların elde edilmesi genellikle daha kolay ve yılın farklı zamanlarında erişilmesi daha güvenilirdir.

Portekiz kıyılarında bir mağara alanı olan Gruta da Figueira Brava'da araştırmacılar, Neandertallerin 90.000 yıl kadar önce kahverengi yengeçleri pişirip yediklerini gösterdi. Bazı yengeç kabukları ve kıskaçlarındaki siyah yanık izleri, kabukluların 600 ila 900 Fahrenheit dereceye varan sıcaklıklara maruz kaldığını, yani kömür üzerinde kızartıldığını gösteriyor. Yengeç kıskaçlarındaki kırık türü de bu yorumu destekliyor ve Neandertallerin özellikle daha büyük yengeçlerin peşine düştüğü anlaşılıyor.

Neandertallerin deniz ürünleri tüketmesi, kabuklu deniz ürünleri yemenin Sahra altı Afrika'daki modern insanların benzersiz büyüklükte beyinler geliştirmesine yol açtığı hipotezine şüphe düşürmektedir. Deniz kaynaklarının toplanması aynı zamanda yüzme ya da gelgit bilgisine sahip olunduğu anlamına gelmektedir.

1,45 milyon yıllık bir bacak kemiğindeki kesik izleri, homininlerin birbirlerini kesip yediğine dair potansiyel bir kanıt oluşturuyor
Görünüşe göre eklektik damak tadına sahip olanlar yalnızca Neandertaller olmayabilir. Arkeolojik kayıtlarda taş aletlerin ortaya çıkmasından sonra hayvan kemikleri üzerinde kesik izleri bulmak oldukça yaygın olsa da, hominin kemikleri üzerinde kesik izleri bulmak çok daha şaşırtıcıdır.

Bu makalenin yazarlarından Briana Pobiner ve meslektaşları tarafından Haziran ayında yayınlanan bir makale, bir hominin postkranyal (başın altı) kemiği üzerindeki en eski kesik izlerine dair kanıtlar sunmaktadır. Kenya, Koobi Fora'da 1,45 milyon yıl öncesine tarihlenen ve ilk olarak 1970 yılında Mary Leakey tarafından bulunan bu incik kemiği daha önce iki türe atfedilmişti: Paranthropus boisei ya da Homo erectus.

Hepsi bir grup halinde olan ve genellikle aynı yöne bakan işaretler, çevreleyen kemikle aynı renktedir ve bu da kazı sırasında yapılmadıklarını göstermektedir. On bir işaretten dokuzu düz bir yörüngeye sahip ve V şeklinde olup taş aletlerle yapılmış işaretlerle uyumludur. Geriye kalan iki tanesi, farklı yırtıcıların diş izlerine sahip modern örneklerle karşılaştırıldığında aslan diş izlerine en çok benzeyenlerdir, ancak yazarlar diş izlerinin bir hominin tarafından bırakılmış olabileceği ihtimalini de göz ardı edememektedir. Kemik üzerinde net hominin diş izlerinin yokluğunda, bu gibi kesik izleri, potansiyel antropofaji veya yamyamlığın (bir türün bir üyesinin diğerini yemesi) en güçlü kanıtıdır. Kaval kemiğinin hangi türe ait olduğundan emin olmadığımız ve kesik izlerini hangi türün yaptığını bilemediğimiz için, bunun bir hominin türünün başka bir hominin türü tarafından avlanmasının bir örneği olması da mümkündür.

İlk taş aletleri hangi türler yaptı ve kullandı?
Taş aletler bize homininler hakkında ne yediklerinin ötesinde pek çok şey anlatabilir. Taş aletlerin varlığı homininlerin nerede olduğunu gösterir ve hominin fosilleri ve jeolojik bağlamla birleştiğinde, beslenme dışı davranışlara yeni bir ışık tutabilir.

Ekim ayında yapılan bir çalışma, taş araçların yanı sıra kesik izleri taşıyan kemikleri kullanarak önceki hominin diyetleri ve yayılımları konusundaki anlayışımızı genişletiyor.

Tom Plummer ve meslektaşları Kenya, Nyayanga'da yaklaşık üç milyon yıl öncesine tarihlenen ve Oldowan taş aletleri içeren alanları tanımlıyor. Araştırma, o dönemde bu aletlerin bulunduğu yerlerin menzilini 800 milden fazla genişletiyor ve ayrıca Oldowan aletlerinin tarihini 400.000 yıl kadar geriye çekiyor. Bu taş aletler muhtemelen eski bir su aygırını kesmek için kullanılmıştı, zira aynı katmanda kesik izli su aygırı kemikleri de bulunmuştu.

Oldowan aletleri geleneksel olarak Homo habilis türü ile ilişkilendirilmiştir, çünkü fosilleri 1964 yılında Tanzanya'daki Olduvai Gorge'da Oldowan aletleri ile aynı alanda bulunmuştur. O zamandan beri, Olduvai Gorge da dahil olmak üzere Afrika'nın doğusunda Oldowan aletlerinin bulunduğu alanlarda Paranthropus boisei fosilleri de bulunmuştur. Nyayanga'da, Oldowan aletleri ve kesilmiş su aygırı kemikleriyle aynı katmanda iki Paranthropus azı dişi bulunmaktadır; ancak bu kazıdan bilinen Homo habilis fosili yoktur. Hangi türün taş aletler yaptığını ve kullandığını bilmek, arazide aynı anda birden fazla hominin olduğunda zordur, ancak bu çalışma Paranthropus'u olası bir alet yapımcısı olarak kabul etmemenin akıllıca olmadığını göstermektedir.

Odunun yapısal amaçlarla en erken kullanımı Zambiya'da keşfedilmiştir
Resim Ekleme
Arkeologlar 476.000 yıllık odun yapıyı ortaya çıkardı. (Profesör Larry Barham, Liverpool Üniversitesi)


Taş aletler insan evriminde büyük ilgi görse de, antik aletler bazen taş kadar iyi korunmayan diğer malzemelerden yapılmıştır. Lawrence Barham ve meslektaşları tarafından Eylül ayında yayınlanan bir çalışma odundan kütüklerin en eski yapısal kullanımının 476.000 yıl öncesine kadar dayandığını odunların yapı inşaa etmek için kullanıldığını gösteren kanıtlarla ortaya koyuyor.

Zambiya'daki Kalambo Şelaleleri'nde ekip, kasıtlı olarak oyulmuş çentiklere sahip birbirine kenetlenmiş iki ahşap kütüğün yanı sıra bir kazma çubuğu, bir kama ve kesilmiş bir kütük gibi diğer ahşap nesneleri de kazarak buldu.

Alanda çok sayıda taş alet de bulunmuştur. Kalambo Şelalesi'nin suyla dolu ortamı, ahşap da dahil olmak üzere organik malzemenin alışılmadık derecede iyi korunmasını sağlamıştır. Yontma taş ya da tahta çubuk gibi tek bir unsurun kullanıldığı aletler oldukça yaygın ve yapımı nispeten basitken, mızraklara saplanan ok uçları gibi karmaşık, çok parçalı aletler yapmak bilişsel açıdan çok daha zahmetlidir ve evrimsel tarihimizde daha yakın bir zamanda ortaya çıkmıştır.

Bu çalışma, ilk çok parçalı üretilmiş nesnelerin kesme aletleri veya silahlardan ziyade yapılar veya konutlar olabileceğini düşündürmektedir. Modern insana ait en eski fosil kanıtlarının yaklaşık 300.000 yıl öncesine ait olduğu düşünüldüğünde, bu yapı muhtemelen kendi türümüz tarafından yapılmamıştır.

Antik mücevherler, insan göçünün ve davranışının hikâyesini çözüyor
Resim Ekleme
Dev tembel hayvanların kemiklerinden yapılan eserler, insanların Brezilya'da onlarla aynı zamanda, yani arkeologların düşündüğünden daha önce yaşadığını gösteriyor. (Thais Pansani)


Elbette alet kullanımı tamamen pratik amaçlarla sınırlı olmak zorunda değildir. Modern insanın kültürel ifadesi takı, giysi ve diğer eşyaların üretimi ve estetik önemi ile karakterize edilir. Bu yılki iki haber insan göçünün ve varoluşunun öyküsünü daha iyi çözmek için özellikle takılara ve kişisel süs eşyalarına başvuruyor.

İlk olarak, Thais Pansani ve meslektaşları tarafından Temmuz ayında yayınlanan bir çalışma, Brezilya'nın merkezindeki Santa Elina'da bulunan dev tembel hayvan kalıntılarını inceliyor. Bu alanda, bol miktarda taş alet, 10 ila 13 fit uzunluğunda ve 1,1 ila 1,6 ton ağırlığında olan soyu tükenmiş yer tembel hayvanı Glossotherium phoenesis'in fosilleriyle karıştırılmıştır. Bu fosiller arasında binlerce osteoderm, yani tembel hayvanın derisinde bulunan ve tembel hayvanların yakın akraba olduğu armadilloların zırhına benzeyen kemiksi plakalar da bulunmaktadır.

Çarpıcı bir şekilde, bu osteodermlerin üçünde insanlar tarafından açılmış delikler vardı, bu da yazarlara göre takılmak üzere kolye haline getirildikleri anlamına geliyor. Bu delikler ayrıca kemikler fosilleşmeden önce açılmış. Bu, insanlar kemiklerin taze haline erişmek için bu dev hayvanlarla aynı zamanda var olmalı demek oluyor.

Bu dev tembel hayvan kemiği kolyeleri de dahil olmak üzere bu alandaki en eski insan faaliyetlerinin yaklaşık 27.000 yıl öncesine tarihlenmesi, modern insanların Brezilya'nın merkezine yaklaşık 20.000 yıl önceki son buzul maksimumundan önce ulaştığı anlamına gelmektedir. Bu çalışma, modern insanın Amerika kıtasına göçünün daha önce kabul edilenden çok daha eski olduğunu gösteren kanıtların artmasına katkıda bulunmaktadır.

İnsan DNA'sı elde etmenin yeni bir yolu, bu mücevheri kimin taktığı sorusuna yanıt veriyor
Elena Essel ve meslektaşlarının Mayıs ayında yayınladıkları makaleye göre, esrarengiz Denisovalıların yanı sıra insanların ve Neandertallerin de evi olan Sibirya'daki Denisova Mağarası'ndan tarihi 19.000 ila 25.000 yıl öncesine uzanan bir geyik dişi kolye ucu, tamamen farklı bir şeyin araştırılmasına olanak sağlıyor.

Bu ekip, nesneyi yapmış veya giymiş olabilecek kişinin kimliğini araştırmak amacıyla nesnelerden antik DNA çıkarmak için tahribatsız bir yöntem kullandı. Bu yeni yöntem, içinde hapsolmuş DNA'yı çıkarmak için objenin özel bir çözelti içinde kademeli olarak ısıtılmasını içeriyor. Araştırmacılar bu sayede hem diş kolyesinin geldiği geyiğin hem de kolyeyi takan ya da yapan antik insanın mitokondriyal genomlarını tanımlayabildiler.

Şaşırtıcı bir şekilde, ekip kolyeyi takanın, daha önce sadece doğu Sibirya'da yaşadığı düşünülen eski bir Avrasya nüfusuna ait bir kadın olduğunu belirledi.

Bu yeni yöntem, antik DNA analizlerinin fosil ve tortuların dışında da genişlemesine olanak tanıyor ve tahribatsız olduğu için gelecekte insan fosilleri üzerinde de kullanılabilecek. Ayrıca, bu yöntemin nesnelere başarılı bir şekilde uygulanması, araştırmacıların DNA ve arkeoloji arasındaki boşluğu doldurabileceği, kültürel ve kullanışsal nesnelerin üretimi ve kullanımı ile bireysel insanlar arasında bağlantı kurabileceği anlamına geliyor.

Homo sapiens iki ya da daha fazla Afrika paleo-popülasyonundan gelmektedir
Bu yıl antik DNA çalışmaları için heyecan verici bir yıl oldu. Aaron Ragsdale ve meslektaşları, türümüz Homo sapiens'in kökenleri hakkında ipuçları elde etmek için modern Afrikalıların genomlarını inceledi.

Genetik ve fosil kanıtlar türümüzün kökeninin Afrika'da olduğunu gösterirken, erken antik insan popülasyonlarının tam olarak nasıl etkileşime girdiği ve yaşayan popülasyonlara nasıl katkıda bulunduğu daha az nettir. Bu araştırma ekibi, zamanda geriye doğru çalışmak için DNA'yı kullandı ve dış grup olarak Büyük Britanya'dan bazıları da dahil olmak üzere Afrika'nın dört bir yanından 289 modern insan genomunun yanı sıra ek bir dış grup olarak bir Hırvat Neandertal genomunu inceledi.

Araştırmacılar, türümüzün birbiriyle etkileşime giren ve melezleşen en az iki Afrika popülasyonundan ortaya çıktığını öne sürmek için bilgisayar modellemesi kullandılar. Bu popülasyonlara ait fosiller muhtemelen fiziksel ve genetik olarak benzer olacaktır. Bu çalışma, türümüzün Afrika'da coğrafi olarak izole edilmiş tek bir köken popülasyonundan ortaya çıkmadığını göstermektedir.

Homo sapiens beklenenden binlerce yıl önce Güneydoğu Asya'da bulunuyordu

Resim Ekleme
Kuzey Laos'taki Tam Pà Ling mağarasından dışarıya bakan manzara. Kazı alanı bu perspektiften solda yer alıyor. (Kira Westaway / Macquarie Üniversitesi)
Antik DNA, araştırmacıların türümüzün Afrika kökenlerini araştırmasına olanak sağlarken, yeni fosiller ve arkeolojik alanlar atalarımızın Afrika dışındaki yeni yerlere ne zaman göç ettiğine ışık tutabiliyor. Sarah Freidline ve meslektaşları tarafından haziran ayında yayınlanan bir makale, kendi türümüz homo sapiensin üyeleri için yeni fosil ve tarihleri gözlemliyor ve insanların Güneydoğu Asya'ya 68.000 ila 86.000 yıl önce ulaştığını ortaya koyuyor.

Fosiller, kafatasından kaş çıkıntısı da dahil olmak üzere kısmi bir ön kemiği ve kuzey Laos'taki bir mağara olan Tam Pà Ling'den bir incik kemiğinin gövdesini içermektedir. Ön kemik oldukça ince bir şekle sahiptir, sağlam kas bağlantıları ve büyük kemik çıkıntıları yoktur. Bu da ait olduğu bireyin Neandertaller ya da Denisovalılar gibi daha güçlü popülasyonlarla yakın zamanda karışmadığını (melezleşmediğini), doğrudan Afrika ya da Yakın Doğu'daki atasal bir Homo sapiens popülasyonundan geldiğini göstermektedir.

İlginçtir ki, mevcut genetik bulgular Homo sapiens'in yaklaşık 50.000 yıl önce Afrika'dan sadece tek bir başarılı hızlı genişlemesine işaret etmektedir. Bu da en az 67.000 yıl öncesine tarihlenen bu kafatasının, türümüzün daha önceki, başarısız bir göçünü temsil edebileceği anlamına geliyor. Asya'daki bu fosiller gibi daha erken buluntular, Afrika'dan erken insan yayılımının ayrıntılarına ışık tutmaya yardımcı olacaktır.

Miyosen maymunları, erken otlaklar da dahil olmak üzere daha heterojen habitatlarda evrimleşmiştir
İlk homininlerin yeni yaşam alanlarına yayılmalarını sağlamış olabilecek iki ayaklılığın (iki ayak üzerinde dik yürüme) evrimine dair en eski kanıtlar yaklaşık altı ila yedi milyon yıl öncesine aittir. Başlangıçta "savan hipotezi" bu yeni lokomotor rejimin otlaklarda yırtıcılara karşı dikkatli olmanın bir sonucu olduğunu öne sürmüştür. Daha yeni bir fikre göre ise iki ayaklılığın evrimi, ağaçların uç dallarına uzanıp meyve yemekle ilişkilidir. Bu yeni fikir, daha yoğun ormanlık habitatlarda yaşayan Ardipithecus ramidus gibi daha önceki hominin türlerinden kaynaklanmaktadır. Nisan ayında yayınlanan bir çift makale bu son anlatıya bile meydan okuyor.

Otlar, C4 yolu olarak bilinen farklı bir fotosentez biçimini takip ederken, ağaçlar ve çalılar gibi odunsu bitki örtüsü başka bir yolu, C3 yolunu takip eder. Bu yollar, fosil hayvan dişleri ve kemiklerinin kimyasından elde edilebilir; bu da bilim insanlarının farklı hayvanların ne tür bitkiler yediğini ve dolayısıyla arazide hangi bitkilerin bulunduğunu belirlemelerine olanak tanır.

Daniel Peppe ve meslektaşlarının ilk makalesi, daha serin ve kurak bir iklimin etkisiyle otların yayılmasının Afrika'da daha önce düşünülenden yaklaşık on milyon yıl önce gerçekleştiğini gösteriyor. Bu, otlakların yerel olarak bol olduğu ve erken maymunların yaşadığı yoğun gölgelik ormanların dışında daha değişken habitatlar yarattığı anlamına geliyor.

Laura MacLatchy ve meslektaşları, 21 milyon yıl önce yaşamış eski bir maymun atası olan Morotopithecus'un fosillerini inceledikleri makalede, Morotopithecus'un hala ağaçlarda yaşarken meyve yerine yaprak yemeye adapte olduğunu ve tropikal bir yağmur ormanından ziyade mozaik bir orman-çimenlik gibi geniş ot örtüsüne sahip habitatlarda yaşadığını keşfettiler.

Bu çalışmalar en eski potansiyel homininlerden yaklaşık 12 milyon yıl önce, 20 milyon yıl kadar önce Miyosen maymunlarında dik gövde duruşunun evrimini tetiklemiş olabilecek otlakların ve değişken habitatların daha erken yayıldığına dair kanıtlar sunmaktadır.

https://haber.sol.org.tr/haber/2023-yilinda-insan-evrimi-hakkinda-heyecan-verici-uc-kesif-388862



Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 2 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   [2] 



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör ‘İnsanın ve maddenin özgürleşmesi diyalektik ile mümkün’ melnur 0 1409 09.03.2020- 03:59
Konu Klasör Evrimi anlamak melnur 1 4621 29.06.2016- 22:21
Konu Klasör Yobazlar evrimi keşfetti denizcan 4 4132 03.02.2016- 19:49
Konu Klasör Evrimi neden savunmalıyız? melnur 3 5072 08.05.2015- 19:14
Konu Klasör Çocuklarınıza evrimi nasıl anlatırsınız? melnur 1 2044 26.09.2019- 10:40
Etiketler   İnsanın,   evrimi,   üzerine.
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS