SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 7 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   2   [3]   4   5   6   7   >   son» 
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.106
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 11.09.2013- 18:24


C. SİYASAL TEŞHİRLER VE "DEVRİMCİ EYLEM EĞİTİMİ"

İskra'nın karşısına "çalışan yığınların eylemini yükseltme teorisi"ni sürmekle, Martinov, gerçekte, bu eylemi alçaltma eğilimini açığa vurmuştur; çünkü, o, bütün ekonomistlerin önünde secdeye yattıkları iktisadi mücadelenin, yeğ sayılması gereken mücadele, özel önem taşıyan ve yığınların eylemini yükseltebilmek için "en geniş uygulanabilirliğe sahip" bir araç olduğunu, bunun, bu eylem için en geniş alan olduğunu söylemiştir. Bu tipik bir yanılgıdır, çünkü yalnız Martinov'a özgü bir şey olmaktan uzaktır. Gerçekte "emekçi yığınların eylemini yükseltmek", ancak, bu eylem "iktisadi bir temel üzerinde siyasal ajitasyon"la sınırlanmadığı zaman olanaklıdır. Siyasal ajitasyonun zorunlu olarak genişlemesinin temel bir koşulu, siyasal teşhirlerin kapsamlı bir biçimde örgütlendirilmesidir. Ancak, böyle bir teşhir aracılığıyladır ki, yığınlar siyasal bilinç ve devrimci eylemi eğitebilirler. İşte bunun içindir ki, bu eylem, bütün uluslararası sosyal-demokrasinin en önemli işlevlerinden birisidir, çünkü siyasal özgürlük bile bu teşhirleri ortadan kaldırmaz, olsa olsa onun doğrultusunu birakcık değiştirir. Nitekim Alman Partisi, özellikle siyasal teşhir kampanyasını yorulmak bilmez bir enerjiyle yürütüyor olması sayesinde durumunu güçlendirmekte ve etki alanını genişletmektedir. Eğer işçiler, hangi sınıfları etkiliyor olursa olsun, zorbalık, baskı, zor ve suistimalin her türlüsüne karşı tepki göstermede eğitilmemişlerse, ve işçiler bunlara karşı, başka herhangi bir açıdan değil de, sosyal-demokrat açıdan tepki göstermede eğitilmemişlerse, işçi sınıfı bilinci, gerçek bir siyasal bilinç olamaz. Eğer işçiler, öteki toplumsal sınıfların herbirini, entellektüel, manevi ve siyasal yaşamlarının bütün belirtilerinde gözleyebilmek için somut ve her şeyden önce güncel siyasal olgular ve olaylardan yararlanmasını öğrenmezlerse; eğer materyalist tahlil ve ölçütleri, nüfusun bütün sınıflarının, tabakalarının ve gruplarının yaşam ve eylemlerinin bütün yönlerine pratik olarak uygulamayı öğrenmezlerse, çalışan yığınların bilinci, gerçek bir sınıf bilinci olamaz. Kim, işçi sınıfının dikkatini, gözlemini ve bilincini, tamamıyla ya da hatta esas olarak işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştırıyorsa, böylesi, sosyal-demokrat değildir; çünkü, kendini iyi tanıyabilmesi için, işçi sınıfının, modern toplumun bütün sınıfları arasında karşılıklı ilişkiler konusunda tam bir bilgi, sadece teorik bilgisi değil, hatta daha doğru olarak ifade edelim; teorik olmaktan çok, siyasal yaşam deneyimine dayanan pratik bilgisi olması gerekir. Bu nedenle yığınları siyasal harekete çekmek için en geniş uygulanabilirliğe sahip araç olarak ekonomistlerimizin va'zettikleri iktisadi mücadele kavramı, pratik sonuçları bakımından çok zararlı ve gericidir. Bir sosyal-demokrat haline gelebilmesi için, işçi, toprakbeyi ile papazın, yüksek memur ile köylünün, öğrenci ile serserinin iktisadi niteliği ve toplumsal ve siyasal özellikleri konusunda açık-seçik bir fikre sahip olmalıdır; onların güçlü ve zayıf yanlarını bilmelidir; her sınıf ve tabakanın kendi bencil özlemlerini, kendi gerçek "iç yapısını" gizlemek için kullandığı bütün parlak sözlerin ve safsataların anlamını kavramalıdır; belirli kurumların ve yasaların yansıttığı şu ya da bu çıkarların neler olduğunu ve bu yansıtmanın nasıl olduğunu anlamalıdır. Ama bu "açık-seçik tablo", herhangi bir kitaptan edinilemez. İşçi, bunu, ancak canlı örneklerden, belirli bir anda çevremizde olup bitenlerin, herkesin üzerinde konuştuğu ya da birisinin fısıldadığı şu ya da bu olayda, rakamlarda, mahkeme kararlarında vb. belirenin sıcağı sıcağına teşhirinden edinebilir. Bu kapsamlı siyasal teşhirler, yığınları devrimci eylem bakımından eğitmenin zorunlu ve temel bir koşuludur.

Rus işçileri, polisin halka zorbaca davranışına karşı, dinsel mezheplere zulmedilmesine, köylülerin kırbaçlanmasına karşı, amansız sansüre, askerlere işkence edilmesine, en masum kültürel girişimlerin bastırılmasına vb. karşı niçin hâlâ bu kadar az devrimci eylemde bulunmaktadır? Böyle bir eylem, "elle tutulur sonuçlar vaadetmediği"nden, "olumlu" fazla birşey sağlamadığından, "iktisadi mücadelenin" onları buna "itmediği"nden ötürü müdür? Böyle bir görüşü benimsemek, yineliyoruz, saldırıyı gerekmediği yere yöneltmek olur, kişinin kendi darkafalılığını "ya da bernştayncılığını" işçi yığınlarına yüklemek olur. Eğer bütün utanç verici haksızlıklara karşı yeteri kadar geniş, çarpıcı ve anında teşhirleri hâlâ örgütleyemiyorsak suç bizdedir, yığın hareketinin gerisinde kalışımızdadır. Bunu yaptığımız zaman (ve bunu yapmak zorundayız ve yapabiliriz de), en geri işçi bile, öğrencilerin ve dinsel mezheplerin de, köylülerin ve yazarların da, kendisini yaşamının her adımında baskı altında tutan ve ezen aynı karanlık güçler tarafından hareketlere ve keyfi davranışlara ugradıklarını anlayacak ya da içinde duyacaktır; ve bunu duyunca, kendisi de tepki göstermek isteyecektir, bu yolda dayanılmaz bir istek duyacak ve gereğini yapmayı bilecektir; bugün sansürcüleri "yuhalayacak", yarın bir köylü ayaklanmasını amansızca bastırmış olan valinin evi önünde gösteri yapacak, öbür gün kutsal engizisyonun işini gören papaz kılıklı jandarmalara bir ders verecektir, vb. Şimdiye kadar çalışan yığınların önüne mümkün olan bütün konularda uygun teşhirleri sermekte çok az şey, ya da hemen hiç bir şey yapmadık. Bir çoğumuz, henüz bu yükümlülüğümüzün bilincine varmış değildir, ve fabrika yaşamının dar çerçevesi içinde "günlük tekdüze mücadelenin" ardında kendiliğinden sürüklenmektedir. Bu durumda, "İskra, günlük tekdüze mücadelenin ilerleyişinin önemini küçümseme ve buna karşılık parlak ve eksiksiz düşüncelerin propagandasını yeğ tutma eğilimindedir" demek, partiyi geriletmek, hazırlıksızlığımızı ve geriliğimizi savunmak ve yüceltmek demektir.

Yığınları eyleme çağırmaya gelince, enerjik bir siyasal ajitasyon olur olmaz, canlı ve çarpıcı teşhirler etkin olur olmaz, bu, kendi kendine olacaktır. Bir suçluyu suçüstü yakalamak ve onu hemen bütün halkın önünde ve her yerde teşhir etmek, bir sürü "çağrılar" kaleme almaktan çok daha etkilidir; ve etkisi öyledir ki, çok kez kimin yığınlara "çağrıda" bulunduğunu ve kimin şu ya da bu gösteri planını vb. önerdiğini saptamayı kesinkes olanaksız kılar. Deyimin genel değil somut anlamındaki eylem çağrıları, ancak eylem yerinde yapılabilir; ancak harekete bizzat kendileri girişenler, ve bunu anında yapabilenler böyle çağrılarda bulunabilirler. Biz sosyal-demokrat yazarlara düşen de, siyasal teşhirleri ve siyasal ajitasyonu derinleştirmek, genişletmek ve yeğinleştermektir.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.106
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 11.09.2013- 18:25


Geçerken "eylem çağrıları" konusunda bir noktaya değinelim. İlkyaz olaylarından önce, işçiler için elle tutulur sonuçlar vaadetmediği kesin olan bir sorunda, yani ögrencilerin askere alınması sorununda, işçileri etkin olarak müdahale etmeye çağıran tek gazete İskra olmuştur. " öğrencinin askere alınması" ile ilgili 11 Ocak tarihli emrin yayınlanmasından hemen sonra, İskra bu konuda bir makale yayınladı ve henüz gösteriler başlamadan önce işçileri "öğrencilerin yardımına koşmaya" çağırdı, "halkı" hükümetin bu küstahça meydan okumasına karşı çıkmaya çağırdı. Şimdi soruyoruz. Martinov'un "eylem çağrıları"ndan bu kadar sözetmesine ve giderek "eylem çağrıları"nın eylemin özel bir biçimi olduğunu ileri sürmesine karşın, bu çağrı hakkında tek sözcük söylememiş olmasını nasıl açıklamak gerekir? Bunun ardından da, "elle tutulur sonuçlar vaadeden" istemler uğruna mücadeleye yeteri kadar "çağrılar" yayınlamadığı için İskra'nın tek yanlı olduğunu iddia etmesi düpedüz darkafalılık değil midir?

Raboçeye Dyelo da dahil olmak üzere, ekonomistlerimiz başarılıydılar, çünkü, geri işçilere ayak uydurdular. Ama sosyal-demokrat işçi, devrimci işçi, (ve bunlarin sayısı gittikçe artmaktadır) "elle tutulur sonuçlar vaadeden" istemler vb. uğruna mücadele konusundaki gevezelikleri öfkeyle reddedecektir, çünkü o, bunun, eski türkünün, rubleye bir kopek ekleme türküsünün yeni biçimde ifade edilmesinden başka bir şey olmadığını anlayacaktır. Ve bu işçi, Raboçaya Mysıl ve Raboçeye Dyelo'dan kendisine akıl öğretmeye gelenlere şöyle diyecektir: bizim kendi başımıza pekâlâ üstesinden geleceğimiz bir işe böyle aşırı gayretkeşlikle karışmakla, kendinizi boş yere meşgul ediyorsunuz ve asıl görevlerinizden kaçıyorsunuz baylar. Sosyal-demokratların görevinin iktisadi mücadelenin kendisine siyasal bir nitelik kazandırmak olduğu yolundaki iddianızda zekice olan hiç bir şey yoktur; bu, sadece bir başlangıçtır ve sosyal-demokratların temel görevi değildir; çünkü, Rusya dahil, bütün dünyada, iktisadi mücadeleye siyasal nitelik kazandırmaya ilk kalkışan, çok kez, bizzat polis olmuştur; hükümetin kimi desteklediğini kavramayı işçiler kendileri öğreniyorlar. Yeni bir Amerika keşfetmiş gibi bu kadar övgüsünü yaptığınız "işçilerin işverene ve hükümete karşı iktisadi mücadelesi", bugün Rusya'nın her tarafında, en ücra köşelerinde bile, grevlerden sözedildiğini işitmiş, ama sosyalizm konusunda hiç bir şey duymamış işçilerin kendileri tarafından yürütülmektedir. Elle tutulur sonuçlar vaadeden somut istemler ileri sürerek biz işçiler arasında harekete geçirmek istediğimiz "eylemi" biz zaten ortaya koyuyoruz ve günlük, sınırlı sendikal çalışmalarımızda, bu somut istemleri çoğu kez aydınlardan hiç bir yardım görmeksizin biz kendimiz ileri sürüyoruz. Ama bu eylem bize yetmiyor; biz sadece "iktisadi" siyaset lapasıyla beslenecek çocuklar değiliz. Biz ötekilerin bütün bildiklerini bilmek istiyoruz. Siyasal yaşamın bütün yönlerini ayrıntılı olarak öğrenmek ve tek tek her siyasal olaya etkin olarak katılmak istiyoruz. Bunu yapabilmek için, aydınların, bizzat bizim pek iyi bildiğimiz şeyleri biraz daha az yinelemeleri, ve henüz bilmediğimiz şeyleri, fabrikadaki "iktisadi" deneyimin bize hiç bir zaman öğretmeyeceği şeyleri, yani siyasal bilgileri biraz daha fazla vermeleri gerekir. Bu bilgileri, siz aydınların edinmesi kolaydır, ve bunları şimdiye kadar sunduğunuz miktarlardan yüz kez ve bin kez daha büyük miktarlar halinde bize sunmanız görevinizdir; bu bilgileri, bize, sadece tartışmalar, broşürler ve makaleler biçiminde değil (açık sözlülüğümüzü bize bağışlayın; bunlar çok kez bir hayli cansıkıcı olmaktadırlar), hükümetimizin ve yönetici sınıflarımızın yaşamın bütün alanlarında şu anda ne yaptıklarını canlı teşhirler biçiminde iletiniz. Bu görevinizi yerine getirmek için daha çok çaba gösteriniz ve "çalışan yığınların eylemini yükseltmek" konusunda biraz daha az konuşunuz. Biz sizin sandığınızdan çok daha aktifiz, ve hiç bir "elle tutulur sonuç" vaadetmeyen istemleri bile açık sokak savaşlarıyla pekâlâ destekleyecek durumdayız. Bizim eylemimizi "yükseltmek" size düşmez, çünkü eylemden asıl yoksun olan sizlersiniz. Kendiliğindenliğe daha az boyuneğin ve kendi eyleminizi yükseltmeyi biraz daha çok düşünün baylar!



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.106
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 11.09.2013- 18:26


D. EKONOMİZM İLE TERÖRİZM ARASINDAKİ ORTAK YAN NEDİR?

Son dipnotta, bir raslanti olarak fikir birliği içinde olan bir ekonomist ile sosyal-demokrat olmayan bir teröristin görüşlerini aktardık. Ama genel olarak söylemek gerekirse, bu ikisi arasında, daha sonra üzerinde durmamız ve burada devrimci eylem için eğitim sorununa ilişkin olarak değinmemiz gereken raslansal değil, zorunlu bir iç bağıntı vardır. Ekonomistler ile bugünün teröristleri arasında ortak bir kök bulunmaktadır, ve bu, bir önceki bölümde genel bir olgu olarak incelediğimiz ve şimdi de siyasal eylem ve siyasal mücadele üzerinde etkisi bakımından ele alacağımız kendiliğindenliğe kölece boyuneğiştir. "Günlük tekdüze mücadeleyi" vurgulayanlar ile bireylerden en özverili mücadeleyi bekleyenler arasındaki fark o kadar büyüktür ki, ilk bakışta, bu söylediklerimiz bir paradoks gibi gözükebilir. Ama bu, bir paradoks değildir. Ekonomistlerle teröristler kendiliğindenliğin yalnızca farklı uçlarına boyuneğmektedirler; ekonomistler "salt işçi hareketi" önünde boyuneğmektedirler, teröristler ise devrimci mücadele ile işçi sınıfı hareketini birbirini tamamlayan bir bütün içinde birleştirme yeteneğinden ya da olanağından yoksun olan aydınların tutkulu öfkesinin kendiliğindenliği önünde boyuneğmektedirler. İnançlarını yitirmiş olanların ya da bunun mümkün olduğuna hiç bir zaman inanmamiş olanların öfkeleri ve devrimci enerjileri için, terör dışında bir çıkış yolu bulmaları gerçekten zordur. Böylece sözünü ettiğimiz kendiliğindenliğe kölece boyuneğişin her iki biçimi de, ünlü Credo programının uygulamaya konuluşunun başlangıcından başka bir şey değildir: İşçiler "işverene ve hükümete karşı iktisadi mücadeleye" girişsinler (Credo'nun yazarı, kendi görüşlerini Martinov'un diliyle ifade ettiğimiz için bizi bağışlasın. Bizim bunu yapmaya hakkımız olduğu kanısındayız, çünkü Credo'da da işçilerin iktisadi mücadelede "siyasal düzene karşı çıktıkları" söylenmektedir) ve aydınlar da siyasal mücadeleyi kendi gayretleriyle yürütsünler - elbette ki teröre başvurarak! Bu, üzerinde direnilmesi gereken tamamen mantıki ve kaçınılmaz bir sonuçtur - programı uygulamaya başlayanların kendileri henüz bunun kaçınılmaz olduğunu anlamıyor olsalar bile. Siyasal eylemin, en iyi niyetlerle ya terör çağrısında bulunanların, ya da iktisadi mücadelenin kendisine bir siyasal nitelik kazandırmaktan sözedenlerin bilincinden çok ayrı olan bir mantığı vardır. Cehenneme giden yol, iyi niyetle döşenmiştir, ve bu durumda, iyi niyet, kişiyi "en az direnme çizgisine", katıksız burjuva Credo programı çizgisine kendiliğinden sürüklenmekten kurtaramaz. Hiç kuşku yok ki, birçok Rus liberalinin -liberalliği resmen benimseyenlerin ve marksizm maskesi takan liberallerin- bütün yürekleriyle teröre yakınlık duymaları ve günümüzde ortalığı sarmış olan terörist havayı kışkırtmaları da bir raslantı değildir.

İşçi hareketini her yoldan destekleme görevini benimseyen, ama programına, terörü ve deyim yerindeyse, sosyal-demokrasiden kurtuluşu da almış olan devrimci-sosyalist Svoboda grubunun kuruluşu, sosyal-demokratik duraksamaların bu sonuçlarını daha 1897'nin sonunda, ("Bugünün Görev ve Taktikleri") "iki bakışaçısı"nı yazdığı sıra sözcüğü sözcüğüne önceden belirtmiş olan P. B. Akselrod'un takdire değer ileri görüşlülüğünü bir kez daha doğrulamıştır. Rus sosyal-demokratları arasındaki daha sonra ortaya çıkan bütün tartışmalar ve anlaşmazlıklar, tıpkı bitkinin tohumda bulunması gibi, bu iki bakışaçısında mevcuttur.

Bundan, ekonomizmin kendiliğindenliğine karşı direnemeyen Raboçeye Dyelo'nun terörizmin kendiliğindenliğe karşı da niçin direnemediğini anlamak mümkündür. Svoboda'nın, terörizmi savunmak için öne sürmüş olduğu özgül savları burada belirtmek çok ilginç olacaktır. Svoboda, terörizmin, caydırıcı rolünü "tamamen reddediyor" , ama bunun yerine terörizmin "kızıştırıcı önemini" vurguluyor. Birincisi, bu, terörizm üzerinde direnen geleneksel (sosyal-demokrasi öncesi) düşünceler çevriminin parçalanış ve düşüş aşamalarından birini temsil etmesi bakımından tipiktir. Hükümetin terörle "yıldırılamayacağı"nı ve bu yüzden de yıkılamayacağını teslim etmek, terörü, bir mücadele sistemi olarak programın öngördüğü bir eylem alanı olarak tümüyle mahküm etmek demektir. İkincisi, bu, "devrimci eylem için eğitim" konusunda ivedi görevlerimizi anlamakta kusur etmemizin bir örneği olarak daha da tipiktir. Svoboda, terörü, işçi sınıfını "kızıştırma" aracı olarak, ona güçlü bir iti sağlama aracı olarak savunuyor. Kendi kendisini böylesine çürüten bir sav düşünmek zordur. İnsanın şu soruyu sorası geliyor: Rus yaşamında yeralan haksızlıklar yeterli değil midir ki, özel "kızıştırıcı" araçları icadetmek gereksin? Öte yandan, Rus zorbalığının bile kızıştıramadığı ve kızıştıramayacağı kimselerin, kollarını kavuşturarak, hükümetin bir avuç teröristle düellosunu kenardan seyredecekleri besbelli değil midir? Gerçek şudur ki, Rus yaşamındaki toplumsal kötülükler, çalışan yığınları heyecan doruğuna ulaştırmaktadır, ama biz, Rus yaşam koşullarının düşündüğümüzden çok daha geniş boyutlara ulaştırdığı ve gürül gürül akan tek bir sel haline getirilmesi gereken halkın bütün bu öfke damlacıklarını ve dereciklerini, deyim yerindeyse, biraraya getirip yoğunlaştıramıyoruz. Bunun başarılabileceği, işçi sınıfı hareketindeki muazzam büyüme ile ve yukarda değinilen işçilerin siyasal yazın susuzluğu ile kesin olarak tanıtlanmaktadır. Öte yandan, terör çağrıları ve iktisadi mücadelenin kendisine bir siyasal nitelik kazandırma çağrıları, şu anda, Rus devrimcilerinin omuzuna yüklenenen ivedi görevden, yani kapsamlı siyasal ajitasyonu örgütlendirme görevinden kaçmanın iki farklı biçiminden başka bir şey değildir. Svoboda, "yığınlar arasında yeğin ve güçlü bir ajitasyon başlar başlamaz, terörün kızıştırıcı işlevinin sona ermiş olacağını" açıkça kabul ederek, ajitasyonun yerine terörü koymak istemektedir. Bu, hem teröristlerin hem de ekonomistlerin, ilkyazda meydana gelen olayların ortaya koyduğu çarpıcı kanıtlara karşın, yığınların devrimci eylemini küçümsediklerini tanıtlamaktadır; ve birinci grup yapay "kızıştırıcılar" peşinde koşarken, ikinci grup da "somut istemler"den sözediyor. Ama her ikisi de siyasal ajitasyonda ve siyasal teşhirlerin örgütlendirilmesinde kendi eylemlerini geliştirmede yeterli dikkati göstermiyorlar. Ve şimdi olsun ya da başka bir zaman olsun, hiç bir başka iş, bu görevin yerini alamaz.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.106
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 11.09.2013- 18:28


E. DEMOKRASİ UĞRUNA MÜCADELENİN ÖNCÜSÜ OLARAK İŞCİ SINIFI

En geniş siyasal ajitasyonun ve bunun sonucu olarak da her yönlü siyasal teşhirin yürütülmesinin, eylemimizin, eğer bu eylemimiz gerçekten sosyal-demokrat bir eylem olacaksa, mutlak olarak zorunlu ve başlıca görevi olduğunu gördük. Ama biz, bu sonuca, sadece işçi sınıfının en ivedi gereksinmesinden, siyasal bilgi ve siyasal eğitim gereksinmesinden hareket ederek vardık. Oysa sorunu bu biçimde koymak, çok dar olarak koymak olur, çünkü burada sosyal-demokrasinin, ve özellikle bugünün Rus sosyal-demokrasisinin genel demokratik görevlerini gözönünde tutmamış oluyoruz. Sorunu daha somut olarak açıklayabilmek için, konuyu, ekonomistlere "en yakın" bir yönden, pratik yönden ele alacağız. İşçi sınıfının siyasal bilincinin geliştirilmesinin zorunlu olduğu konusunda "herkes görüş birliği içerisindedir". Çözülmesi gereken sorun bunun nasıl yapılacağı ve yapılması için neyin gerekli olduğu sorunudur. İktisadi mücadele, işçileri, sadece hükümetin işçi sınıfına karşı tutumunu "kavramaya yöneltir"; onun için "iktisadi mücadelenin kendisine siyasal bir nitelik kavandırmak" için ne kadar çaba harcarsak harcayalım, iktisadi mücadelenin sınırları içersinde kaldığımız sürece, işçilerin siyasal bilincini (sosyal-demokrat siyasal bilinç düzeyine kadar) hiç bir zaman geliştiremeyiz, çünkü bu çerçeve çok dardır. Martinov'un sorunu karmakarışık etme yeteneğini göstermesi bakımından değil, bütün ekonomistlerin işledikleri temel hatayı, yani işçilerin siyasal bilincini, deyim yerindeyse, içerden, işçilerin iktisadi mücadelesinden, yani bu mücadeleyi biricik (ya da hiç değilse başlıca) temel sayarak geliştirmenin olanaklı bulunduğu yolundaki inançlarını açık-seçik ifade etmesi bakımından, Martinov formülü, bizim için bir ölçüde değer taşır. Böyle bir görüş, kökten yanlıştır. Kendilerine karşı giriştiğimiz polemiklere alınan ekonomistler, bu anlaşmazlıkların kökeni konusunda derinliğine düşünmeyi reddetmektedirler, ve bu, farklı dillerden konuştuğumuzdan, birbirimizi anlayamamak sonucunu doğurmaktadır.

Siyasal sınıf bilinci, işçilere, ancak dışardan verilebilir, yani ancak iktisadi mücadelenin dışından, işçilerle işverenler arasındaki ilişki alanının dışından verilebilir. Bu bilgiyi elde etmenin mümükün olduğu biricik alan, bütün sınıf ve tabakaların devletle ve hükümetle ilişkisi alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanıdır. Onun için, işçilere siyasal bilgi vermek için ne yapmalı sorusuna yanıt, pratik içindeki işçilerin ve özellikle ekonomizme eğilim gösterenlerin çoğunlukla yeterli buldukları, "işçiler arasında gidilmelidir" yanıtı olamaz. İşçilere siyasal bilgiyi verebilmek için, sosya-demokratlar nüfusun bütün sınıfları arasında gitmek zorundadırlar; onlar askeri birliklerini bütün yönlere sevketmek zorundadırlar.

Böyle kaba bir formülü kasıtlı olarak seçişimiz, kendimizi bu aşırı ölçüde basitleştirmiş biçimde ifade edişimiz, paradokslarla uğraşmak istediğimizden ötürü değil, ekonomistleri, şimdiye kadar affedilmez bir biçimde ihmal ettikleri görevlerini görmeye "yöneltmek", anlamamakta direndikleri sendikal siyasetle sosyal-demokrat siyaset arasındaki farkın ne olduğunu onlara göstermek içindir. Onlar için okurdan sabırsızlanmamasını, söylediklerimizi sonuna kadar sabırla dinlemesini isteyeceğiz.

Son birkaç yıldan beri en yaygın olarak görülen sosyal-demokrat çalışma çevresi tipini ele alalım ve nasıl çalıştığını inceleyelim. Bu çevrenin "işçilerle bağı" vardır ve bununla yetinir; sadece fabrikalardaki aşırı adaletsizlikleri, hükümetin kapitalistleri tutmasını ve polis zorbalığını şiddetle suçlayan bildiriler yayınlamakla kalır. İşçi toplantılarında, tartışmalar, bu konuların sınırlarını hiç bir zaman aşmaz ya da çok seyrek olarak aşar. Devrimci hareketin tarihi konusunda, hükümetin iç ve dış siyaseti sorunları üzerinde, Rusya'nın ve Avrupa'nın iktisadi evrimi sorunları üzerinde, modern toplumdaki çeşitli sınıfların konumları konusunda vb. konferanslar ve tartışmalar çok seyrektir. Toplumun öteki sınıflarıyla sistemli biçimde bağlar kurmaya ve bunları geliştirmeye gelince, kimse böyle bir şeyi aklından bile geçirmez. Gerçekten, bu türden çevrelerin üyelerinin çoğunluğunun kafalarında canlandırdıkları ideal önder, bir sosyalist siyasal liderden daha çok, bir sendika sekreteri niteliğindedir. Çünkü herhangi bir sendikanın, örneğin bir İngiliz sendikasının sekreteri de, iktisadi mücadelede işçilere yardım eder, fabrikadaki haksızlıkların teşhirinde onlara yardım eder; grev ve grev gözcülüğü (yani belirli bir fabrikada grev olduğu konusunda herkesi uyarma) "özgürlüğünü baltalayan yasaların" ve önlemlerin adalete aykırı olduklarını açıklar, hakem mahkemelerinin burjuva sınıflardan gelme yargıçlarının taraf tuttuklarını açıklar, vb., vb.. Kısacası, her sendika sekreteri "işverenlere ve hükümete karşı iktisadi mücadeleyi" yürütür ve bu mücadelenin yürütülmesine yardımcı olur. Ve bunun henüz sosyal-demokratçılık olmadığı; sosyal-demokratın sendika sekreteri olmak ülküsüne değil, keyfiliğin ve baskının kendini gösterdiği her yerde bunun bütün belirtilerine karşı tepki göstererek, polis şiddetini ve kapitalist sömürüyü tümüyle sergileyen bir tablo yaratmak ve bütün bunları genelleştiren sosyalist inançları ve demokratik haklar yolundaki davayı sergilemek, bunu herkese ve proletaryanın tarihsel sınıf mücadelesine katılmak isteyen her insana göstermek için en küçük fırsattan yararlanarak halkın sözcüsü olma ülküsüne sahip olması gerektiği iyice vurgulanmalıdır. Örneğin Robert Knight gibi bir lideri (İngiltere'de en güçlü sendikalardan biri olan Kazan İmalâtçılari Derneğinin ünlü sekreteri ve lideri), Wilhelm Liebknecht ile kıyaslayınız, ve Martinov'un İskra ile olan tartışmasında çizdiği karşıtlıkları bu ikisine uygulamayı deneyiniz. Robert Knight'ın (Martinov'un yazısını gözönünde bulundurarak yazıyorum) "yığınları belirli somut eylemlere çağırma" işine daha çok giriştiğini , Wilhelm Liebknecht'in ise, daha çok, "bugünkü düzenin tümünün ya da kısmi belirtilerinin devrimci açıdan aydınlatılmasına" önem verdiğini ;Robert Knight'ın "proletaryanın kısa vadeli istemlerini formüle ettiğini ve bu istemlere hangi yoldan ulaşılacağını gösterdiğini", Wilhelm Liebknecht'in ise bir yandan bunu yaparken, "aynı zamanda, çeşitli muhalefet katlarının eylemlerine;kılavuzluk etmekte", "onlara kesin bir eylem programı kabul ettirmeye çalışmakta" kusur etmediğini; Robert Knight'ın "iktisadi mücadelenin kendisine siyasal bir nitelik kazandırmak için" elinden geleni yaptığını ve "elle tutulur sonuçlar vaadeden somut istemleri hükümete sunmayı" pek güzel başardığını; Liebknecht'in ise, daha çok "tek yanlı" "teşhirlere" önem verdiğini; Robert Knight'ın "günlük tekdüze mücadelenin ileriye doğru yol almasını" daha önemli saydığını, Liebknecht'in ise "parlak ve eksiksiz düşüncelerin propagandasına" daha çok önem verdiğini; Liebknecht'in yönettiği gazeteyi "ülkemizdeki gerçek durumu, özellikle siyasal durumu, halkın en çeşitli katlarının çıkarlarını etkilemesi ölçüsünde teşhir eden devrimci bir muhalefet organı" haline getirdiğini, Robert Knight'ın ise, "proleter mücadeleyle sıkı organik bağlar kurarak işçi sınıfı davası için çalıştığını" -eğer burada "sıkı organik bağlar" sözü, yukarda, Kriçevski ve Martinov'un görüşlerini incelediğimiz kendiliğindenliğe kölece boyuneğme anlamında kullanılıyorsa- Knight'ın, elbette ki, Martinov gibi, "etkisini derinleştirdiği inancıyla, etki alanını sınırlandırdığını" göreceksiniz. Kısacası, Martinov'un, sosyal-demokrasiyi defacto trade-unionculuk düzeyine indirgediğini göreceksiniz; her ne kadar o bunu sosyal-demokrasinin iyiliğini istemediğinden ötürü değil, sadece Plehanov'u anlama zahmetine katlanacağına, onu derinleştirmede biraz acele ettiğinden ötürü yapmaktaysa da.

Ama biz açıklamamıza dönelim. Proletaryanın siyasal bilincini tam olarak geliştirmeyi gerçekten gerekli sayıyorsa, sosyal-demokrasinin "nüfusun bütün sınıfları arasına" gitmesi gerektiğini söyledik. Bu, şu soruya yolaçıyor: Bu nasıl yapılacaktır? Bunu yapmaya yeterli güçlerimiz var mıdır? Bütün öteki sınıflar arasında böyle bir çalışmaya zemin var mıdır? Bu, sınıf bakışaçısından bir gerileme demek değil midir, ya da bizi bir gerilemeye götürmeyecek midir? Bu sorulari ele alalım.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.106
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 11.09.2013- 18:28


Biz teorisyenler olarak, propagandacılar olarak, ajitatörler olarak ve örgütçüler olarak "nüfusun bütün sınıfları arasına gitmeliyiz". Sosyal-demokratların teorik çalışmalarının çeşitli sınıfların toplumsal ve siyasal koşullarının bütün özgül özelliklerini incelemeyi amaç edinmesi gerektiği konusunda kimsenin kuşkusu yoktur, ama fabrika yaşamının özgül özelliklerinin incelenmesi yolunda yapılanlarla kıyaslandığında, bu yönde yapılanlar son derece yetersizdir. Komitelerde ve inceleme çevrelerinde, bütün zamanını rrietalurji sanayiinin özel bir kolunu incelemeye ayıran kimselere bile raslayabiliriz; ama ülkemizin toplumsal ve siyasal yaşamının belirli ivedi bir sorunu üzerinde, nüfusun öteki katları arasında sosyal-demokrat çalışmanın yürütülmesi için araç olabilecek malzeme toplama işini özellikle üzerine almış olan (sık sık olduğu gibi, şu ya da bu nedenden ötürü pratik çalışmadan uzak durmak zorunda kalmış) örgüt üyelerine pek raslanmamaktadır. İşçi sınıfı hareketinin bugünkü önderlerinin çoğunluğunun eğitimden yoksun bulunduğunun sözünü ederken, bu bakımdan da eğitimin eksik olduğunu görmemezlik edemeyiz, çünkü bu da, ekonomistlerin "proleter mücadelesiyle sıkı organik bağlar" konusundaki anlayışıyla ilgilidir. Elbette ki asil önemli olan şey, halkın bütün katları arasında propaganda ve ajitasyondur. Batı Avrupa sosyal-demokratlarının çalışması, bu bakımdan herkesin katılabileceği mitingler ve gösterilerle, sosyal-demokratın parlamentoda bütün sınıfların temsilcilerine sesleniyor olması olgusuyla kolaylaşmaktadır. Bizde ne parlamento var, ne de toplanma özgürlüğü; bununla birlikte biz, bir sosyal-demokratı dinlemek isteyen işçiler için mitingler düzenleyebiliyoruz. Bir demokratı dinlemek isteyen bütün toplumsal sınıfların temsilcileri için de mitingler düzenleme yol ve araçlarını bulmalıyız; çünkü pratikte "komünistlerin her devrimci hareketi desteklediklerini", ve bundan ötürü sosyalist inançlarımızı bir an bile gizlemeksizin bütün halk önünde genel demokratik görevlerimizi açıklamak ve vurgulamak zorunda olduğumuzu unutan kimse, sosyal-demokrat olamaz. Pratikte, her türlü genel demokratik sorunun ortaya atılmasında, öneminin belirtilmesinde ve çözüme bağlanmasında herkesin önüne geçme yükümlülüğünde olduğunu unutan kimse, sosyal-demokrat değildir.

Sabırsız okur "ama bu görüşe herkes katılmaktadır!" diyecektir, ve Yurtdışı Birliğin son konferansının Raboçeye Dyelo yazıkurulu için kabul etmiş olduğu yeni talimâtlarda kesin olarak şöyle denmektedir: "Proletaryayı ya özel bir sınıf olarak, ya da özgürlük uğruna mücadelede bütün devrimci güçlerin öncüsü olarak doğrudan doğruya etkileyen toplumsal ve siyasal yaşamin bütün
olayları, siyasal propaganda ve ajitasyona konu olmalıdır." Evet, bunlar çok doğru ve çok güzel sözlerdir, ve eğer Raboçeye

Dyelo bunları anlasaydı ve ikinci solukta bunlarla çelişen şeyler söylemekten kaçınabilseydi, bize bu kadarı yeterdi. Çünkü kendimizi, "öncü", ileri birlik olarak adlandırmamız yetmez, öyle davranmalıyız ki bütün öteki birlikler bizim başta yürüdüğümüzü anlasınlar ve bunu kabul etmek zorunda kalsınlar. Şimdi biz, okura şunu soruyoruz: "öteki birliklerin" temsilcileri, biz "öncü" olduğumuzu söylediğimiz zaman, sadece bu sözümüzle yetinecek kadar aptal mıdırlar? Şöyle bir durumu gözünüzün önüne
getirin: bir, sosyal-demokrat, eğitim görmüş Rus radikallerinin ya da liberal anayasacıların "birliğine" geliyor ve, biz öncüyüz diyor; "bizim önümüzdeki görev, elimizden geldiği kadar, iktisadi mücadelenin kendisine siyasal bir nitelik kazandırmaktır".

Radikal ya da anayasacı, eğer biraz akıllıysa (ve Rus radikalleri ile anayasacıları arasında birçok akıllı kimseler vardır), bu sözler karşısında sadece gülümseyecek ve diyecektir ki (elbette bunu içinden diyecektir, çünkü çoğunlukla o deneyim sahibi bir diplomattır): "Sizin 'öncünüz' budalalardan oluşuyor olmalı. Bunlar, işçilerin iktisadi mücadelesinin kendisine siyasal bir nitelik kazandırmak görevinin, bizim görevimiz, burjuva demokrasisinin ilerici temsilcilerinin görevi olduğunu bile anlamıyorlar. Batı Avrupa burjuvazisi gibi, biz de işçileri siyasete çekmek isteriz, ama sadece trade-unioncu siyasete, sosyal-demokrat siyasete değil. İşçi sınıfının trade-unioncu siyaseti, işçi sınıfının burjuva siyasetinin ta kendisidir, ve bu 'öncünün' görev diye sözünü ettiği şey, trade-unioncu siyasetin formüle edilmesinden başka bir şey değildir! Varsın onlar istedikleri kadar kendilerini
sosyal-demokrat ilân etsinler, ben etiketler karşısında heyecanlanacak kadar çocuk değilim. Ama onlar o kötü bağnaz doktrinerlerin etkisi altında kalmamalıdırlar, varsınlar, farkında olmadan sosyal-demokrasiyi trade-unioncu kanallara yöneltenlere 'eleştiri özgürlüğü' tanısınlar."

Ve anayasacımız, sosyal-demokrasinin öncülüğünden sözeden sosyal-demokratların, hareketimizde kendiliğindenliğin hemen tamamen egemen olduğu bugün, "kendiliğinden unsurun küçümsenmesinden", "parlak ve eksiksiz düşüncelerin propagandasına kıyasla, günlük tekdüze mücadelenin ileriye doğru hareketinin öneminin küçümsenmesinden", vb., vb. korktuğu kadar hiç bir şeyden korkmadığıni ögrenince, dudağındaki belli belirsiz gülümseme kahkahaya dönecektir! Bilincin kendiliğindenliğe üstün geleceğinden korkan, bizimle görüş birliğinde olmayanların bile genel olarak kabul etmek zorunda kalacakları yürekli bir "planı" ileri sürmekten korkan bir "öncü". Acaba "öncü" ile "artçı"yı birbirine karıştırmıyorlar mı?

Gerçekten de Martinov'un şu uslamlamasını inceleyelim. 40. sayfada İskra'nın suistimalleri teşhir taktikleri bakımından tek yanlı olduğunu, "hükümete karşı güvensizliği ve kini ne kadar yayarsak yayalım, onu devirmek için yeterli etkin toplumsal enerjinin geliştirilmesinde başarı sağlamadığımız sürece amacımıza ulaşamayacağımızı" söylüyor. Bu arada belirtilebilir ki, bu, şimdiye kadar örneklerini çok gördüğümüz yığınları harekete geçirme özleminin, kişinin kendi eylemini sınırlandırma özlemiyle birleşmesidir. Ama şu anda asıl sorun bu değildir. Martinov burada, buna uygun olarak, ("devirmek için") devrimci enerjiden sözetmektedir. Ve hangi sonuca varmaktadır? Normal zamanlarda çeşitli toplumsal katlar, kaçınılmaz olarak ayrı ayrı yollardan yürüdüklerine göre, "biz sosyal-demokratların çeşitli muhalefet katlarının eylemini aynı zamanda yönetemeyeceğimiz, onlara kesin bir eylem programı kabul ettiremeyeceğimiz, çıkarları için nasıl bir günlük mücadele yürütmeleri gerektiğini kendilerine gösteremeyeceğimiz besbellidir. ... Liberal tabakalar, kendi kısa vadeli çıkarları için etkin mücadeleyi kendileri yürüteceklerdir, ve bu mücadele, onları siyasal düzenimizle karşı karşıya getirecektir".Böylece. devrimci enerjiden, otokrasinin devrilmesi için etkiyi mücadeleden sözetmekle işe başlayan Martinov, çabucak sendika enerjisine ve kısa vadeli çıkarlar uğruna etkin mücadeleye dönüvermektedir! Hiç kusku yok ki, ögrencilerin, liberallerin vb. "kısa vadeli çıkarları" için mücadeleyi biz yönetemeyiz; ama sorunumuz bu değildir çok saygıdeğer ekonomist! Tartıştığımız sorun, çeşitli toplumsal katların, otokrasinin devrilmesine olanaklı ve zorunlu katılışı sorunuydu; ve eğer biz, "öncü" olmak istiyorsak, bu "çeşitli muhalefet katlarının eylemine" sadece kılavuzluk edebilecek durumda olmakla kalmayız, bunu yapmak zorundayız da. Öğrencilerimiz ve liberallerimiz, vb. "onları siyasal düzenimizle karşı karşıya getiren mücadeleyi" yalnızca kendileri yürütmekle kalmayacaklardır, bu yönde en büyük katkı, otokratik hükümetin polisinden ve memurlarından gelecektir. Ama "biz", eğer ön saflardaki demokratlar olmak istiyorsak, sadece üniversite ya da zemstvo vb. koşullarından yakınanların düşüncelerini, tüm siyasal düzenin beş para etmediği düşüncesine yöneltmeyi üstlenmeliyiz. Bütün muhalefet katlarının mücadeleye ve partimize ellerinden gelen desteği verebilmelerini saglamak için kendi partimizin önderliği altında, çok yönlü bir siyasal mücadelenin örgütlendirilmesi görevini biz üzerimize almalıyız. Pratik içindeki sosyal-demokratlarımızı; bu çok yönlü mücadelenin bütün belirtilerine kılavuzluk edebilen, kaynaşma halindeki öğrencilere, hoşnutsuz zemstvo mensuplarına, öfkeli dinsel mezhep mensuplarına, gadre uğrayan ilkokul ögretmenlerine, vb., vb. gereken anda "kesin bir eylem programı kabul ettirmesini" bilen siyasal önderler olarak eğitmek, bizim işimiz olmalıdır. Onun için Martinov'un "bunlara ilişkin olarak, ancak olumsuz istismar teşhircileri rolünü oynayabiliriz ... yalnızca çeşitli hükümet görevlilerine bağladıkları umutları dağıtabiliriz" (italikler bizim) yolundaki iddiası tamamıyla yanlıştır. Bunu söylemekle Martinov, devrimci "öncü"nün gerçekten oynaması gereken rolün ne olduğunu hiç bir biçimde anlamadığını göstermektedir. Ve eğer okur bunu gözönünde tutarsa, Martinov'un vardığı şu sonucun gerçek anlamını anlayacaktır: "İskra ülkemizdeki gerçek durumu, özellikle siyasal durumu, halkın en çeşitli katlarını etkilemesi ölçüsünde teşhir eden devrimci muhalefetin organıdır. Biz ise, proleter mücadeleyle sıkı organik bağlar kurarak işçi sınıfı davası için çalışıyoruz ve çalışmayı sürdüreceğiz. Etki alanımızı sınırlandırmakla bu etkiyi derinleştiriyoruz." Bu sonucun gerçek anlamı şudur: İskra, işçi sınıfının (yanlış anlama yüzünden, eğitim noksanlığı yüzünden, ya da kanıları yüzünden pratik içinde bulunanlarımızın kendilerini sık sık onunla sınırlandırdıkları) trade-unioncu siyasetini, sosyal-demokrat siyaset düzeyine yükseltmek istiyor. Oysa Raboçeye Dyelo, sosyal-demokrat siyaseti trade-unioncu siyaset düzeyine düşürmek istiyor. Ve üstelik, iki tutumun "ortak dava içinde tamamen bağdaşabileceği" yolunda bütün dünyaya güvence veriyor. O sancta simplicitas!



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.106
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 11.09.2013- 18:29


Devam edelim. Bütün toplumsal sınıflar arası propaganda ve ajitasyonumuzu yürütebilmek için yeteri kadar gücümüz var mı?Elbette var. Sık sık bunu yadsımaya eğilim gösteren bizim ekonomistlerimiz, hareketimizin (aşağıyukarı) 1894'ten 1901'e kadar gösterdiği devasa ilerlemeyi gözden kaçırıyorlar. Gerçek "kuyrukçular" gibi, onlar da, hareketimizin çoktan tarihe karışmış olan başlangıçtaki aşamalarında yaşamayı sürdürüyorlar. İlk dönemde, gerçekten çok az gücümüz vardı, ve o sıra kendimizi yalnız işçiler arasındaki eyleme adamamız ve bu yoldan sapmalara karşı çıkmamız çok doğal ve yerindeydi. O sıra bütün görevimiz işçi sınıfı içinde durumumuzu pekiştirmekti. Ama şimdi harekete dev gibi güçler kazanılmış bulunmaktadır. Eğitim görmüş sınıfların genç kuşağının en iyi temsilcileri bize gelmektedir. Taşranın her yerinde, orada yaşamak zorunda olan, harekete geçmişte katılmış bulunan, ya da şimdi katılmak isteyen ve sosyal-demokrasiye eğilim gösteren kimseler var (oysa, 1894'te, Rus sosyal-demokratlarını parmakla saymak mümkündü). Hareketimizin temel siyasal ve örgütsel eksiklerinden biri, bütün bu güçlerden yararlanmayı ve onlara uygun işler vermeyi beceremememizdir (bu konuya bundan sonraki bölümde döneceğiz). Bu güçlerin büyük bir çoğunluğu "işçiler arasına gitme" olanaklarından tamamıyla yoksundur, öyle ki, güçleri esas işimizden başka tarafa çekme tehlikesi sözkonusu olamaz. Ve işçilere gerçek, kapsamlı ve canlı siyasal bilgiler sağlayabilmek için her yerde, toplumun bütün katlarında ve devlet mekanizmamızın bütün iç çarkları hakkında bilgi edinebileceğimiz bütün mevkilerde "kendi adamlarımız", sosyal-demokratlar bulunmalıdır. Böyleleri, sadece propaganda ve ajitasyon için değil, ama daha çok örgütlendirme için gereklidir.

Nüfusun bütün sınıfları arasında eylem zemini var mıdır? Kim bundan kuşku duyuyorsa bilinç bakımından yığınların kendiliğinden uyanışının gerisinde kalmaktadır. İşçi sınıfı hareketi kimilerinde hoşnutsuzluk, kimilerinde muhalefeti destekleme umutları, ve kimilerinde de otokrasinin dayanılmaz bir hal aldığı ve mutlaka devrilmesi gerektiği bilincini uyandırdı ve uyandırmaya devam ediyor. Eğer biz, görevimizin, her hoşnutsuzluk belirtisinden yararlanmak ve ne kadar küçük olursa olsun her protesto hareketini biraraya getirip bunları en iyi bir biçimde kullanmak olduğunu anlamazsak (ki çoğunlukla gerçek durum böyledir), ancak sözde "siyasetçiler" ve sosyal-demokratlar oluyoruz. Milyonlarca ve milyonlarca köy emekçisinin, zanaatçının, küçük esnafın vb. biraz yeteneği olan bir sosyal-demokratın konuşmasını büyük bir istekle dinlemeye her zaman hazır olması durumu bunun dışındadır. Gerçekten de, içinde hak yoksunluğu ve zulümden yakınmayan ve bu yüzden de en ivedi genel demokratik gereksinmelerin sözcüsü olarak sosyal-demokratların propagandasına açık olan bireylerin, grupların ya da çevrelerin bulunmadığı tek bir toplumsal sınıf var mıdır? Nüfusun bütün sınıfları ve katları arasında bir sosyal-demokratın siyasal ajitasyonunun ne olabileceği konusunda açık bir fikre sahip olmak isteyenlere, bu ajitasyonun başlıca biçimi olarak (ama elbette ki biricik biçimi değil) sözcüğün geniş anlamıyla siyasal teşhirleri gösterebiliriz.

İlerde daha ayrıntılı olarak ele alacağım "Nereden Başlamalı" başlıklı makalemde şöyle yazıyordum: "Nüfusun azıcık olsun siyasal bilince erişmiş olan her kesiminde siyasal teşhir için bir tutku yaratmalıyız. Siyasal teşhirin sesinin bugün bu kadar zayıf, ürkek ve seyrek duyulur olmasından cesaretimiz kırılmamalıdır. Bu, polis zorbalığına toptan boyuneğildiğinden ötürü değildir; bu, teşhirlerde bulunabilenlerin ve bulunmaya hazır olanların konuşabilecekleri bir kürsüden yoksun bulunmalarından, kendilerini dinlemeye istekli ve onlara cesaret veren bir dinleyici yığınından yoksun bulunmalarındandır; onlar, halk arasında "her şeye kadir" Rus hükümetine karşı yakınmalarını yöneltmeye değecek o gücü hiç bir yerde görememektedirler. ... Şimdi çar hükümetinin ulus
çapında teşhiri için bir kürsü sağlama durumundayız, ve bunu yapmak görevimizdir. Bu kürsü bir sosyal-demokrat gazete olmalıdır."

Siyasal teşhirler için en ideal dinleyici yığını, çok yönlü ve canlı siyasal bilgiyi herkesten çok gereksinen ve bu bilgiyi, bu mücadele "elle tutulur sonuçlar" vaadetmediği zaman bile, etkin mücadeleye dönüştürme yeteneğine herkesten çok sahip bulunan işçi sınıfıdır. Ulus çapında teşhirler için gerekli kürsü, ancak bütün Rusya'yı kapsayan bir gazete olabilir. "Bugünün Avrupa'sında bir siyasal organ olmadan siyasal hareket denmeye lâyık bir hareket düşünülemez"; hiç kuşku yok ki, Rusya, bu bakımdan bugünün Avrupa'sının bir parçası sayılmalıdır. Basın, yurdumuzda, çoktan beri bir güç haline gelmiştir; öyle olmasaydı, hükümet, basını satın almak için ve Katkov'ları ve Meşçerski'leri desteklemek için onbinlerce ruble harcamazdı. Ve otokratik Rusya'da yeraltı basınının sansür duvarını yarması ve legal ve tutucu basını kendisinden açıkça sözetmeye zorlaması yeni bir şey değildir. 1870'lerde ve hatta 1850'lerde durum buydu. İllegal yeraltı basınını okumak, ve İskra'ya mektup gönderen bir işçinin deyimiyle, bu basından "yaşamasını ve ölmesini" ögrenmek isteyen halk kesimleri, şimdi, çok daha geniş ve çok daha derindir, iktisadi teşhirler, nasıl fabrika sahiplerine karşı savaş ilân etme anlamını taşırsa, siyasal teşhirler de, aynı ölçüde, hükümete karşı savaş açma anlamına gelir. Teşhir kampanyası ne kadar geniş ve güçlü olursa, ve savaşı başlatmak için savaşı ilân eden toplumsal sınıf ne kadar kalabalık ve kararlıysa, bu savaş ilânının manevi önemi de o kadar büyük olacaktır. Onun için bizatihi siyasal teşhirler, karşı çıktığımız düzeni dağıtmak için, düşmandan iğreti ya da geçici müttefiklerini ayırmak için, otokrasinin kalıcı ortakları arasında düşmanlığı ve güvensizliği yayabilmek için güçlü bir araçtır.

Zamanımızda, teşhirleri ancak gerçekten ulus çapında örgütlendirecek bir partidir ki, devrimci güçlerin öncüsü olabilir. "Ulus çapında" sözcüğünün çok derin bir anlamı vardır. İşçi sınıfından olmayan teşhircilerin büyük bir çoğunluğu (unutmayalım ki, öncü olabilmek için, öteki sınıfları da sürüklemeliyiz) duru kafalı siyasetçiler ve pratik duyguya sahip kavrayışlı kişilerdir. "Her şeye kadir" Rus hükümetinden yakınmak şöyle dursun, küçük bir memurdan bile "yakınmanın" ne kadar tehlikeli olduğunu çok iyi bilirler. Ve böyleleri, bize, şikayetlerini, ancak bunun gerçekten bir etkisi olacağını, bizim bir siyasal gücü temsil ettiğimizi gördükleri zaman ileteceklerdir. Dışımızda kalanların gözünde böyle bir güç olabilmek için, artçı teori ve pratiğin üzerine bir "öncü" etiketi yapıştırmak yetmez; bilincimizi, inisiyatifimizi ve enerjimizi yükseltmek için çok çalışmamız ve inatla çalışmamız gerekir.

Eğer biz, hükümetin teşhirini ulus çapinda örgütlendirme işini gerçekten üzerimize alacaksak, hareketimizin sınıfsal niteliği nasıl belirecektir? - "proleter mücadele ile sıkı organik bağlar kurma" meraklısı, işte böyle soracaktır ve gerçekten de sormaktadır. Yanıt çok yönlüdür: ulus ölçüsündeki bu teşhirleri örgütlendirecek olan biz sosyal-demokratlarız; ajitasyonun ortaya çıkardığı bütün sorunlar tutarlı bir sosyal-demokrat ruhla açıklanacaktır, ödünlerde bulunmadan, marksizmin kasıtlı ya da kasıtsız çarpıtılmasına hiç bir ödün vermeden; bütün alanları kapsayan siyasal ajitasyon, tüm halk adına hükümete karşı saldırıyı, proletaryanın devrimci eğitimini ve siyasal bağımsızlığının korunmasını, işçi sınıfının iktisadi mücadelesine kılavuzluğu ve onun kendisini sömürenlerle olan ve artan sayıda proleteri bilinçlendiren ve bizim saflarımıza getiren bütün kendiliğinden çatışmalarından yararlanmayı ayrılmaz bir bütün içinde birleştiren bir parti tarafından yürütülecektir.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.106
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 11.09.2013- 18:30


Ama ekonomizmin en karakteristik özelliklerinden biri, proletaryanın en ivedi gereksinmeleriyle (siyasal ajitasyon ve siyasal teşhir yoluyla kapsamlı bir siyasal eğitim) genel demokratik hareketin gereksinmeleri arasındaki bu bağı, hatta bu özdeşliği anlayamamasıdır. Bu anlayamama sadece "Martinov'vari" sözlerde değil, bu sözlerle aynı anlamı taşıyan ve sözde sınıfsal bakışaçısından sorunu ele alan bazı kaynaklar tarafından da ifade edilmektedir. Örneğin İskra''da yayınlanan "ekonomist" mektup yazarları şöyle diyorlar: "İskra'nın bu temel kusuru [ideolojinin abartılması], sosyal-demokrasinin çeşitli toplumsal sınıflar ve eğilimler karşısında tutumu sorununda gösterdiği tutarsızlığının da nedenidir. İskra, mutlakiyete karşı derhal mücadeleye geçme sorununu, teorik uslamlama yoluyla ["parti ile birlikte büyüyen parti görevlerinin büyümesiyle" değil] çözüme bağlamıştır.

Belki de, bu gazete, bugünkü durumda, böyle bir görevin işçiler için zor olacağını sezmektedir [sadece sezmek değil, İskra, bu görevin isçilere, onlara emzikli bebek muamelesi yapan ekonomist aydınlardan çok daha kolay gelecegini bilmektedir, çünkü işçiler, Martinov'un unutulmaz dilini kullanacak olursak, hiç bir "elle tutulur sonuç" vaadetmeyen istemler uğruna bile mücadeleye hazırdırlar], ama işçilerin bu mücadele için yeteri kadar güç toplamasını beklemeye sabrı olmadığı için, İskra, liberallerin ve aydınların saflarından müttefikler aramaya başlamıştır. ..."

Evet evet, ekonomistlerimizin kendi geriliklerinin hatasını işçilerin üzerine atmaktan vazgeçecekleri, kendi enerji yoksunluklarını işçilerin sözde güç yetersizliğiyle haklı göstermekten vazgeçecekleri yolunda her çeşitten "uzlaşmacının" uzun zamandan beri vaadettikleri o mutlu günleri "beklemekten", bıktık usandık, ve gerçekten "sabrımızı" tükettik. Ekonomistlerimize soruyoruz: "İşçi sınıfının mücadele için güç toplaması" ile kastettikleri nedir? Bunun, iğrenç otokrasimizin bütün yönlerini açıkça görebilsinler diye, işçilerin siyasal yönden eğitilmesi demek olduğu açık değil midir? Ve asıl bu iş için, zemstvolara karşı, öğretmenlere, istatistikçilere, öğrencilere vb. karşı siyasal saldırılara ilişkin teşhirlerde bizimle birlikte olmaya hazır bulunan "liberallerin ve aydınların saflarından müttefiklere" muhtaç değil miyiz? Bu "ince mekanizmayı" anlamak gerçekten o kadar zor mudur? P. Akselrod, 1897'den beri, bize "Rus sosyal-demokratlarının, proleter olmayan sınıflar arasından yandaşlar ve doğrudan ya da dolaylı müttefikler kazanmaları görevinin, her şeyden önce ve esas olarak proletaryanın kendisi içinde yürütülen propagandanın niteliği ile çözüleceğini" söyleyip durmamış mıdır? Ama Martinov'lar ve öteki ekonomistler, işçilerin, ilkin "işverene ve hükümete karşı iktisadi mücadeleyle" (trade-unioncu siyaset için) güç toplamaları gerektiğini, ve ancak bundan sonra (herhalde trade-unioncu "eylem için eğitim"den hareketle) sosyal-demokratik eyleme "geçmeleri" gerektiğini savunmaktadırlar!

"... Bu arayış içerisinde", diye devam ediyor ekonomistler, "İskra sık sık sınıfsal bakışaçısından ayrılmakta, uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını bulandırmakta, 'müttefikler' arasındaki hoşnutsuzluğun nedenlerinin ve derecesinin büyük farklılıklar göstermesine karşın, hükümete karşı duyulan hoşnutsuzluğun ortak niteliğini ön plana koymaktadır. Örnegin, İskra'nın zemstvolar karşısındaki tutumu böyledir. İddia ettiklerine göre, İskra, "hükümetin verdiği sus paylarından hoşnut olmayan soylulara işçi sınıfının desteğini vaadetmekte ama bu toplumsal katlar arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığı konusunda tek söz bile etmemektedir". Okur, her ne olursa olsun, mektubun yazarlarının değindikleri "Otokrasi ve Zemstvolar" adlı makaleye dönecek olursa, bunların, hükümetin "toplumsal kastlara dayanan bürokratik zemstvoların ılımlı ajitasyonuna" karşı, ve "mülk sahibi sınıfların bile bağımsız eylemine" karşı tutumunu ele aldığını görecektir. Bu makalede, hükümet zemstvolara karşı mücadele ederken, işçilerin kayıtsız kalamayacaklarını belirtmekte, ve zemstvolar da, devrimci sosyal-demokrasi bütün gücüyle hükümete karşı çıktığı zaman, ılımlı söylevler vermekten vazgeçip, sağlam ve kararlı biçimde davranmaya çağrılmaktadır. Mektubu kaleme alanların burada hangi görüşe karşı geldikleri belli değildir. Yoksa işçilerin "mülk sahibi sınıflar" ve "toplumsal kastlara dayanan bürokratik zemstvolar" sözlerini "anlayamayacaklarını mı" sanıyorlar? Yoksa zemstvoları ılımlı dili bırakıp sert konuşmaya zorlamanın "ideolojiyi abartmak" olduğunu mu sanıyorlar? İşçilerin, otokrasinin zemstvolara karşı davranışı hakkında da hiç bir bilgi sahibi olmadan, otokrasiye karşı mücadele için "güç toplayabileceklerini" mi sanıyorlar? Bütün bunlar da bir bilinmez olarak kalıyor. Yalnız bir şey açık, o da, sosyal-demokrasinin siyasal görevlerinin ne olduğu konusunda, mektup yazarlarının çok belirsiz bir görüşleri olduğudur. Bu, şu sözlerden de belli, "İskra'nın öğrenci hareketine karşı tutumu da böyledir" (yani "uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını da bulandırıyor"). İşçileri, sınırsız zorbalık, kargaşalık ve saldırının kaynağının üniversite gençliği olmayıp Rus hükümeti olduğunu mitinglerle, gösterilerle ilân etmeye çağıracağımıza herhalde biz de Raboçaya Mysıl'ın savlarına benzer savlar ileri sürmeliydik!

Bu türden düşünceler, 1901'in güzünde, Şubat ve Mart olaylarından sonra, yeni ögrenci ayaklanmalarının arifesinde sosyal-demokratlar tarafından ifade edilmişti. Bu da, bu alanda bile otokrasiye karşı "kendiliğinden" protesto hareketinin, hareketin bilinçli sosyal-demokrat önderliğini geride bıraktığını gösterir. Polisin ve kazakların saldırılarına uğrayan öğrencileri savunmak için işçilerin kendiliğinden hareketleri, sosyal-demokrat örgütlerin bilinçli eylemini aşmış bulunmaktadır!

"Bununla birlikte", diye devam ediyorlar mektubu kaleme alanlar, "öteki makalelerde, İskra, her türlü uzlaşmayı sert bir biçimde suçluyor ve örneğin guesdcilerin uzlaşmaz davranışını savunuyor." Sosyal-demokratlar arasında bugün mevcut olan anlaşmazlıkların güya temel nitelikte olmadığını ve bir bölünmeyi gerektirmediğini kendini beğenmiş bir eda ile ve hafiflikle iddia edenlere bu sözcükler üzerinde ciddi olarak düşünmelerini öğütleriz. Kimileri otokrasinin çeşitli sınıflara karşı gösterdiği düşmanliği açıklamakta ve çeşitli toplumsal katların otokrasiye karşı gösterdikleri muhalefetten işçileri haberdar etmede çok az şey yazıldığını iddia ederken, ve kimileri de, bu aydınlatma işinde bir "uzlaşma" -herhalde "işverenlere ve hükümete karşı iktisadi mücadele" teorisiyle uzlaşma- görürken, bunların aynı ögüt içinde birlikte çalışmaları mümkün müdür?

Köylülüğün kurtuluşunun kırkınci yıldönümü dolayısıyla, biz sınıf mücadelesinin kırsal kesimlere götürülmesi gereğini savunduk ve Witte'nin gizli muhtırasi ile ilgili olarak da yerel hükümet organlarıyla otokrasinin uzlaşmasının olanaksız olduğundan sözettik.Yeni yasa dolayısıyla feodal toprak beylerine ve onlara hizmet eden hükümete saldırdık ve illegal zemstvo kongresini selamladık. Zemtsvonun, utanç verici dilekçelerden vazgeçerek mücadeleye geçmesini istedik. Siyasal mücadelenin gereğini anlamaya ve bu mücadeleye girişmeye başlayan öğrencileri bir yandan yüreklendirirken, öte yandan öğrencileri sokak gösterilerine katılmaktan vazgeçmeye çağıran "katıksız öğrenci" hareketi yandaşlarının gösterdikleri "isyan ettirici anlayışsızlığı" en sert biçimde eleştirdik. Bir yandan zindancılar hükümetinin "sessiz-sedasız yazarlara, yaşlı profesörlere, bilim adamlarına ve tanınmış liberal zemstvo üyelerine" nasıl zorbaca davrandıklarına işaret ederken,Rossi gazetesinin düzenbaz liberallerinin "anlamsız düşlerini" "yalancı ikiyüzlülüklerini" gözler önüne serdik. "İşçilerin gönençlerinin sağlanmasında devlet himayesi" programının gerçek anlamını açıkladık ve "yukardan reformlara izin vererek aşağıdan reform istemlerini oyalamak, bu istemlerin ileri sürülmesini beklemekten yeğdir" yolundaki "değerli itirafı" selamladı. Protestoda bulunan istatistikçileri yüreklendirdik ve grev kırıcısı istatistikçileri kınadık. Bu taktiklerde, proletaryanın sınıf bilincinin bulandırılmasını ve liberalizm ile bir uzlaşma gören kimse, Credo programının gerçek anlamını kavrayamamaktadır ve lafta ne kadar reddederse etsin, o programı de facto uygulamaktadır.

Çünkü böyle bir yaklaşımla, bu kişi sosyal-demokrasiyi "işverenlere ve hükümete karşı iktisadi mücadele"ye doğru sürüklemekte ve liberalizme boyuneğmekte, her "liberal" konuya etkin olarak müdahalede bulunma ve o sorunda kendi tutumunu, sosyal-demokratik tutumunu belirleme görevini bırakmaktadır.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.106
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 11.09.2013- 18:31


F. BİR KEZ DAHA "KARAÇALICILAR" BiR KEZ DAHA "ALDATMACILAR"

Okurun anımsayacağı gibi, bu çok edepli deyimler, bizim "işçi sınıfı hareketini burjuva demokrasisinin bir aleti haline getirmek için dolaylı olarak ortam hazırlama" yolundaki suçlamamızı bu biçimde yanıtlayan Raboçeye Dyelo'ya aittir. Raboçeye Dyelo, saflığından, bu suçlamamızın ancak bir polemik yöntemi olduğu kararına vardı: şu kötü dogmacılar, bizim hakkımızda çeşitli kötü şeyler söyleme yolunu tutmuşlardır, burjuva demokrasinin bir aleti olmaktan kötü ne olabilir ki? Ve böylece büyük puntolarla bir "tekzip" yayınlıyorlar. "Düpedüz iftira, başka bir şey değil" (İki Konferans, , "aldatmaca", "maskaralik": Raboçeye Dyelo, tıpkı Jüpiter gibi, (Jüpiter'e hiç benzemese de) suçlu olduğu için öfkeleniyor, ve ağzından kaçırdığı küfürlerle hasmının uslamlama biçimini kavrama yeteneğinden yoksun olduğunu tanıtlıyor. Oysa yığın hareketinin kendiliğindenliği önünde her türlü boyuneğişin, sosyal-demokrat siyaseti her türlü trade-unioncu siyaset düzeyine düşürmenin, işçi hareketini burjuva demokrasisinin bir aleti haline getirmek için ortam hazırlama sonucuna vardığını anlamak için uzun boylu düşünmenin gereği yoktur. Kendiliğinden işçi sınıfı hareketi, tek başına, ancak trade-unionculuğu doğurabilir (ve kaçınılmaz olarak doğurmaktadır), oysa işçi sınıfının trade-unioncu siyaseti, işçi sınıfının burjuva siyasetinin ta kendisidir. İşçi sınıfının siyasal mücadeleye ve hatta siyasal devrime katılması, tek başına, onun siyasetini sosyal-demokrat siyaset yapamaz. Raboçeye Dyelo bunu yadsıyabilir mi? Bu gazete, herkes önünde, ve kaçamağa sapmadan, açıkça, uluslararası sosyal-demokrasinin ve Rus sosyal-demokrasisinin en ivedi sorunlarını nasıl anladığını artık açıklamayacak mıdır? Hayır, bunu yapmayacaktır. Çünkü, "burada olmaz" yöntemi diye tanımlayabileceğimiz oyuna başvurmaktadır - "ben değilim, beygir de benim değil, sürücü de ben değilim. Biz ekonomist değiliz; Raboçaya Mysıl ekonomizmi savunmuyor; zaten Rusya'da ekonomizm diye bir sey yok." Bu pek ustaca "siyasal" bir oyundur, ama bir tek kusuru var, o da bu oyuna başvuran yayıncıların, çoğu kez, "hizmetinizdeyim efendim" olarak adlandırılmasıdır.

Raboçeye Dyelo, burjuva demokrasisinin, Rusya'da, genel olarak, sadece bir "hayalet" olduğunu sanmaktadır. Ne mutlu insanlar! Devekuşu gibi başlarını kuma gömüyorlar ve etraflarındaki her şeyin yok olduğunu sanıyorlar. Her ay dünyaya marksizmin bozguna uğratıldığını, hatta yok edildiğini muzaffer bir edayla ilân eden liberal yazarlar; işçilere sınıf mücadelesinin Brentano'vari anlayışını ve siyasetin trade-unioncu anlayışını ileten liberalleri yüreklendiren (St. Petersburgskiye Vedomosti, Russkiye Vedomosti, ve daha niceleri gibi) liberal gazeteler; gerçek eğilimleri Credo'da o kadar güzel açıklanan ve yazınsal ürünleri Rusya'da bir uçtan bir uca tek başına, gümrüksüz, vergisiz dolaşan marksizm eleştiricileri yığını; özellikle Şubat ve Mart olaylarından sonra sosyal-demokrat olmayan devrimci eğilimlerin yeniden canlanması - bütün bunlar, besbelli ki, hayaletten başka bireşey değil! Bunların burjuva demokrasisiyle en ufak bir ilişkileri yok herhalde!

Raboçeye Dyelo ve İskra'da yayınlanan ekonomist mektubun yazarları, "ilkyazdaki olayların, sosyal-demokrasinin otoritesini ve saygınlığını artıracağına, bu gibi sosyal-demokrat olmayan devrimci eğilimleri canlandırmasının nedeni üzerinde düşünmelidirler".

Bunun nedeni, bizim, görevimizi yapmamış olmamızdı. İşçi yığınları bizden daha etkindiler. Muhalefet katları arasında hüküm süren hava hakkında tam bilgisi bulunan ve harekete önderlik edebilecek, kendiliğinden bir gösteriyi siyasal bir gösteri haline dönüştürecek, onun siyasal niteliğini genişIetecek vb. yetenekte yeterince eğitilmiş liderlerden ve örgütçülerden yoksunduk. Bu koşullar altında bizim geriliğimizden, kaçınılmaz olarak, daha hareketli ve daha enerjik olan sosyal-demokrasi dışındaki devrimciler yararlanacaklardır, ve işçiler, polise ve askeri birliklere karşı ne kadar enerjik ve özverili bir biçimde savaşırlarsa savaşsınlar, hareketleri ne kadar devrimci olursa olsun, sosyal-demokrat öncüyü değil, ancak o devrimcileri, burjuva demokrasisinin artçısını destekleyen bir güç olmakla kalacaklardır. Örneğin bizim ekonomistlerimizin sadece zayıf yanlarını taklit ettikleri Alman sosyal-demokratlarını alalım. Almanya'da niçin tek bir siyasal olay olmaz ki, sosyal-demokrasinin otoritesine ve saygınlığına bir şeyler eklemesin? Çünkü, sosyal-demokrasi, belirli bir olayin en devrimci değerlendirmesini yapmada ve zulme karşı her protestoyu savunmada her zaman ötekilerin önüne geçmeyi bilmiştir. Alman sosyal-demokrasisi, iktisadi mücadelenin, işçileri, her türlü siyasal haklardan yoksun olduklarını düşünmeye yöneltecegi ve somut koşulların işçi sınıfı hareketini kaçınılmaz olarak devrim yoluna sürükleyeceği savlarıyla kendisini avutmaz. Toplumsal ve siyasal yaşamın bütün alanlarına ve bütün sorunlarına müdahale eder; Kayzer Wilhelm, belediye başkanı seçilen bir ilerici burjuvayi atamayı reddettiği zaman, duruma müdahale eder (bizim ekonomistlerimiz bunun gerçekte liberalizmle bir uzlaşma olduğunu Almanlara ögretmeye henüz fırsat bulamadılar!); ve "müstehcen yayınlara ve resimlere karşı" yasa hazırlandığında, hükümet, profesörlerin seçimini etkilemeye kalkıştığında, vb. vb., müdahale eder. Bütün sınıflar arasında siyasal hoşnutsuzluk yaratarak, miskinleri harekete geçirerek, geride kalanları şevklendirerek, proletaryanın siyasal bilincini ve siyasal eylemini geliştirmek için zengin malzeme sağlayarak, sosyal-demokratlar, her yerde ön saftadırlar ve bunun sonucu, bu savaşçı öncü Örgüt, sosyalizmin düşmanlarının bile saygısını kazanmaktadır, ve sadece burjuva çevrelerden değil, saraya bağlı bürokratik çevrelerden bile gelen önemli bir belgenin, bilinmez bir mucizeyle Vorwärts gazetesinin bürolarına ulaşması oldukça sık görülen bir durumdur.

Raboçeye Dyelo'nun kavrayış düzeyini aşan ve ellerini havaya kaldırarak "Maskaralık!" diye haykırmasına neden olan görünürdeki "çelişkinin" sırrı buradadır. Hele bir düşünün: Biz, Raboçeye Dyelo, yığınsal işçi sınıfı hareketini ön plana alıyoruz (ve bunu, büyük puntolarla, ilân ediyoruz!); herkesi, kendiliğinden unsurun önemini küçümsemeye karşı uyarıyoruz; iktisadi mücadelenin kendisine -kendisine- bir siyasal nitelik kazandırmak istiyoruz; proletaryanın mücadelesiyle sıkı ve organik bağlar kurmak istiyoruz. Ve gene de, bizim, işçi sınıfı hareketini burjuva demokrasisinin bir aleti haline getirmek için ortam hazırladığımız söyleniyor! Ve bunu söyleyen de kim? Her "liberal" soruna müdahale ederek ("proletaryanın mücadelesiyle organik bağı" anlayamamak bu kadar olur!), öğrenciler ve hatta (ne dehşet verici bir şey!) zemstvolar üzerinde bu kadar durarak liberalizm ile "uzlaşan" kimseler! Çabalarının (ekonomistlere kıyasla) daha büyük bir kısmını nüfusun proleter olmayan sınıfları arasındaki eyleme harcamak isteyen kimseler! Bu "maskaralık" değil de nedir?

Zavallı Raboçeye Dyelo! Acaba bir gün bu zor bilmecenin çözümünü bulabilecek mi?



Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 7 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   2   [3]   4   5   6   7   >   son» 



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Ne yapmalı, nasıl yapmalı? melnur 1 861 06.03.2019- 06:26
Konu Klasör Seçimlerde solcular ne yapmalı? melnur 5 996 24.03.2019- 03:22
Konu Klasör Ne olacak bu Türkiye'nin hali; ne yapmalı? melnur 1 470 15.10.2019- 09:29
Konu Klasör Türkiye solu ne yapmalı, ne yapmamalı? melnur 3 311 17.04.2020- 13:29
Konu Klasör Türkiye solu ne yapmalı, nasıl bir siyaset? melnur 1 575 08.10.2019- 08:09
Etiketler   Yapmalı
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS