SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
100. yılda acıyı paylaşmak           (gösterim sayısı: 2.308)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
dayanışma
[ ]
Üye Silindi
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi:
İleti Sayısı: 0
Konum: Gizli
Durum: üye silinmiş
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Konu Yazan: dayanışma
Konu Tarihi: 21.04.2015- 12:31


    100. yılda acıyı paylaşmak
HAYRİ KOZANOĞLU



24 Nisan Ermeniler için en büyük acının yıldönümüdür. 100 yıl sonra hala, Türkiye’de, Ermenistan’da, ya da Marsilya’da, Buenos Aires’te yaşayan Ermeniler bu tarihte yüreklerinin derinlerinde bir sızı, bir hüzün, hatta bir isyan hissediyorlarsa; bize, insani duyguları körelmemiş herkese düşen, öncelikle bu acıyı paylaşmak, kendimizi onların yerine koymaya çalışmaktır. Kayıpların sayısı üzerine farklı iddialar ortaya atılabilir. Ölümlerde katliamların payıyla, sürgün yolunda patlak veren salgınların   yüzdesi üzerine değişik tezler öne sürülebilir. Tüm bunlar, bu topraklarda doğmuş, ataları bu coğrafyada kök salmış insanların bir daha dönmemek üzere yerlerinden, yurtlarından, işlerinden, mülklerinden, hatıralarından, komşularından kopartılmış oldukları gerçeğini değiştirmez.

Türkiye toplumu geçmişe önyargısız bakabildiği, gayrimüslimlere olduğu kadar Müslümanlara da büyük bedeller ödeten   süreçleri iyi kavrayabildiği, geçmişin hatalarını aşma cesareti gösterebildiği ölçüde güveni artacak, geçmiş yanında bugünün de gerçekleriyle yüzleşebilecek gücü kendinde bulabilecektir. Örneğin, artık Sarıkamış faciasının konuşulabilir hale gelmesi, kendi ordularını kırdırmaktan çekinmeyen bir zihniyetin sadece aylar sonra Ermenilerin yaşamını nasıl hiçe sayabileceğinin kanıtı değil mi? Dağılan bir imparatorluğu toparlama paniğinin, muhteris olduğu ölçüde kifayetsiz bir iktidar kliğinin elinde nasıl felaketler yarattığını dillendirmek, bugünkü Türkiye yurttaşlarını sanık sandalyesine oturtmak anlamına gelmemeli. Birileri Türklerin özden barbar olduğu teziyle ortaya çıkıyorsa, bu kökten ırkçı bir yaklaşımdır, zaten tartışmaya bile değmez.

Belki şu aşamada tüm kimliğini “soykırım” terimi üzerine inşa etmiş diaspora Ermenileriyle birbirimizi anlamamız kolay olmayabilir. Ama Türkiye’deki Ermeni yurttaşlarımızla ve Ermenistan’la birbirini anlamaya, dinlemeye yönelik bir hoşgörü ve uzlaşı iklimi yaratmak imkansız mı? Bugün bu konunun medyada, TBMM’de konuşulabilir hale gelmesi bile karanlıkta kalmış bir tarihe ışık tutulması anlamında umut verici. Bir kere soğukkanlı bir tartışma zemini yaratalım, belki aslında yaşananların çok uluslu imparatorluklar döneminden ulus devlete geçiş döneminin sancıları olduğu noktasında anlaşabiliriz. Balkanlarda ve Kafkaslarda farklı şiddette de olsa benzer acılar yaşayan Müslüman nüfusun, Anadolu’ya sığınan kitlelerin gazabının Ermenilere   patladığı tesbitinde ortaklaşabiliriz. Ermenilerin o dönem Yunanlılar, Bulgarlar gibi bir ulus devlet kuramamalarının nedenini hiçbir bölgede çoğunluk oluşturamamalarına, çünkü Osmanlı toplumunda her coğrafyaya ve yaşamın her alanına nüfuz etmelerine, imparatorluğun en kaynaşmış tebası olmalarına bağlayabiliriz. Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin bir ulus inşa etme çabasının öne çıktığı bir dönemde, böyle konuların üstünün örtülmesini onaylamak değilse de, anlamak mümkün. Artık bir mazeretimiz de kalmadı; tarihten gerekli dersleri çıkaralım ki, ayrımcılığa, nefrete dayalı zihniyeti mahküm edebilelim. Ermeni sorununun bugün ülkemizde milliyetçi bir kamp oluşturma girişimine malzeme olmasını engelleyebilelim. Farklılıkları bir zenginlik sayan, “çok kültürlü, çok kimlikli” bir toplumda barış içinde yaşayabilelim…

•••

Yukarıdaki satırlar “Büyük Felaket”in 90. yılında tam 10 yıl önce kaleme alınmıştı. İstanbul Makine Mühendisleri Odası’nın lokalinde, Sevgili Hrant Dink’e “24 Nisan yaklaşırken nasıl bir mesaj vermek uygun olur?” diye danışmak için bir araya gelmiştik. Hırant’ın acıları paylaşma istek ve iradesinin özellikle altını çizmesi yazıya yön vermişti.

O içtenlikli öğle yemeğinde, kendisinin kısa bir süre sonra kahpece bir cinayete kurban gideceğini; on binlerle birlikte cenaze kortejinde “Hepimiz Hrantız, Hepimiz Ermeniyiz” sloganıyla sadece o günkü acıyı değil, belki de 92 yılın acılarını paylaşmak için haykıracağımızı bilemezdik.

Ermeni Katliamı inkar edilerek elbette bir yere varılamaz. Ne var ki, bu süreçte emperyalizmin rolünü görmezden gelen; sadece milliyetçiliğin değil, dinsel bağnazlığın, fırsat bu fırsat, husumeti nasıl körüklediğinin altını çizmeyen; İttihat Terakki’ye yüklenirken gerici ve işbirlikçi Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne toz kondurmayan bir anlayış da tarihle yüzleşemez. O acıları duyumsarken tabii ki “Hepimiz Ermeniyiz”, ama bizler ayrıca “sosyalistiz”…



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
umut
[ umut yarın ]
Yasaklı
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.105
Konum: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: umut
Cevap Tarihi: 27.04.2015- 10:31


1915, Ermenilik, Türklük ve devrim
Osman Çutsay




Emperyalist alçaklığın doğrudan ürünü bir cinayetin aklanması veya hatırlatılması değil dertleri. Bundan 100 yıl önce Balkanlar ve Anadolu’da işlenen ve en ağır bedeli kadim Ermeni toplumunun ödediği, ama Rumluğun da Türklüğün de büyük acılar çektiği kitlesel cinayetlerin hesabını sormak hiç değil. Savundukları, bu cumhuriyetin tarihsel hiçbir meşruiyeti olmadığı tezidir. Türkiye Cumhuriyeti doğmamıştır, yaşamamıştır, baştan sona cani bir gasp devletidir, gasp ettiklerini geri vermeli ya da tazmin etmelidir. Fakat tazmin edebilse bile, “modern” dünyada bir “soykırım cumhuriyetinin” yaşama hakkı yoktur. Hücrelerine kadar arındırılmalı, temizlenmeli, geriye ne kaldıysa onlarla oradan devam etmelidir. “Parçacıklar siyaseti” işlemelidir.

Örnek mi?

Çok. Ama siz, birer soykırım cumhuriyeti olduğu iddia edilmeksizin ortadan kaldırılmış ülkelere bakarsanız, Yugoslavya’dan başlayıp ondan önce biraz da Doğu Avrupa’ya (mesela Çekoslavakya’ya) gider ve sonrasında da Irak-Suriye-Libya hattında eyleşirseniz, Türkiye’den ne çıkarılacağını görebilirsiniz.

Türkiye artık yolun sonuna getirilmiş bir gasp kalesidir Batı’nın gözünde. Yugoslavya-Suriye-Irak arası bir kaderle ortadan kaldırılması veya birkaç küçük etnik-dinci mafya tipi parçacıklar devleti halinde “idamesi” beklenmektedir. Bu kaderin önüne sadece sosyalizmle geçilebileceğini ise bir avuç Türk ve Kürt sosyalisti anlatmaya çalışıyor. Çalışıyoruz. Son nefesimizi vermeden de bu kavgayı bırakacak değiliz.

Papa’nın son konuşmaları ve onu önceleyen kitaplardaki tezleri yorumlamaya gerek bile yok, o kadar net: Bu soykırım sadece Ermenilere değil, Rumlara ve   Süryanilere de yapılmıştır ve Türkiye Cumhuriyeti, 2.5 milyonla “tarihin en büyük Hıristiyan soykırımının” üzerinde yükselen bir haydut devlet olarak ortada durmaktadır. Anadolu’dan esas olarak Ortodoksluğun temizlenmesi artık göz ardı edilmekte, Katolik ve Protestan kurbanlar da bu soykırıma dahil sayılmaktadır.

İyi mi?

Böyle mi?

Bu topraklarda korkunç kıyımlar yaşandığı doğrudur. Etnik temizlik, kitlesel imha, cinayetler, tecavüzler, kanlı tehcir vs... Fakat bunların hiçbiri soykırım diye anlatılanlardan daha aşağı değildir. Hepsi aynı “değerdedir”. Emperyalist odaklar ne derse desin, bütün bu suçlar nitelik olarak aynıdır. Ama emperyalist odakların bildiği şeyi biz de biliyoruz. Bunlar yetersiz kalıyor, çünkü soykırım damgası yiyenler, zaman aşımıyla kurtulamıyorlar. Gasp ettiklerini geri vermek veya tazmin etmek zorunda kalıyorlar. Varlıkları da kabul edilmiyor. O nedenle 1923’e karşı olanların, 1923’ü Hasan İzzettin Dinamo’nun verdiği adla “Kutsal İsyan” olarak görenleri bitirmesi gerekiyor. 1923 Cumhuriyeti bir kutsal isyan değilse, bir soykırımdır. Meşruiyeti yoktur. Batı’dan aldığı her şeyi geri vermek zorundadır. Gasp ettiği tüm malları iade etmek zorundadır. Soykırım ısrarı bundandır.

Baştan sona emperyalist senaryoların ürünü bu kıyımlar, sadece Türklere fatura edilmektedir. Genel kabul artık o yöndedir. Emekçi Türk-Kürt halk yığınlarından ve Türkiye Cumhuriyetini sosyalist bir gelecek lehine eleştiren Türk-Kürt aydınlarından söz ediyoruz. Onlar suçludur. 1923 doğumlu ve 1917 destekli   Türkiye Cumhuriyeti’nin bir tarihsel ilerleme, aydınlanma düşüncesinin Anadolu’daki biçimlenmesi olarak görenler komple katildir: Hepsi soykırımcıdır! Öyle görüyorlar. Hadi dünya gericiliğinin abartılmış markalarından birinin en bilinen aforizmasını kullanalım. Theodor W. Adorno’nun Minima Moralia’da “Yanlış bir hayat içinde doğru hayat yaşanamaz” (Es gibt kein richtiges Leben im falschen) anlamındaki cümlesi, tam da “soykırımcı Türkiye” için geçerli olacaktır. Eğer Türkiye bir soykırım cumhuriyetiyse, içindeki hiçbir şey doğru olamaz. Başta da Türkiye solu doğru olamaz. Türkiye devrimci hareketi, Mustafa Suphi’den Mahir Çayan’a, Nâzım’dan (“Kurtuluş Savaşı Destanı”) Hasan İzzettin Dinamo’ya (“Kutsal İsyan”), Doğan Avcıoğlu’dan (“Milli Kurtuluş Tarihi”) Yalçın Küçük’e (“Türkiye Üzerine Tezler”) ve Aydemir Güler’e (“Türkiye Sol Tarihinde Yöntem ve Tartışmalar”), tümüyle yanlış ve geçersizdir. Dünya gericiliği Adorno’yu kullanmış, Türkiye gericiliği Orhan Pamuk çiftliğinin akademik-romanesk kahyalarını ve onların faşistoid düşmanlarını mı kullanmayacak? Oradayız.

Soykırım pankartlarıyla sokaklara çıkanlar (misal: Aydın Engin-Hasan Cemal ve taifesi), diğer taraftaki Türkçülerle (misal: Onur Öymen-Doğu Perinçek taifesi) birlikte, hep beraber el ele, üzerlerine düşen rolü yerine getirmektedir: Emperyalizm, tam da budur. Halkları, emekçileriyle birbirine düşman kılmak ve birbirinden intikam alması için kışkırtmak... Emperyalist demokrasinin başka hiçbir anlamı yoktur. Faşizm-nazizm tipi başarısız burjuva rejimlerinin “tu kaka” edilmesi, bu yeni diktatörlüğe yeni kapılar açmıştır, bunu çok iyi biliyorlar ve içerideki acentalarıyla, eğer yine Aydemir Güler’in kitaplarından birinin adını kullanırsak, “son krizi“ sahneliyorlar.

Bizde Ermeni halkına küfretmeyi tek iş belleyen faşistler ve faşizan demokratlar ile Ermeni halkından falan değil, resmen emperyalizmden özür dileyen “demokratların”, Siyam ikizleri “özürcüler ile küfürcüler”in yani, sosyalizme karşı bir birleşik cephe kurduğunu bu sitede yıllar önce yazdık. 2008’de yazdıklarımızın arkasındayız ve sonuçlarını bire bir izliyoruz. Saptamalarımız yanlışlanmamıştır. Hatırlatalım; şöyleydi:

“(...) Demek, Türkiye'yi "parçacıklar siyasetinin" bir sahnesi haline getirmenin başka bir yolu henüz bulunamamış, ama Ermeni felaketimiz üzerinden bir dolayım canlandırılabilirmiş gibi görünüyor. Hesaplar o yönde.

Mesele, Ermeni halkı, emperyalist çevrelerin tetikçisi "diyaspora"nın girişimleri falan değildir.

Mesele, büyük çözülmenin eşiğindeki Türkiye'ye nihai darbenin nereden vurulacağıdır.

Bunun tetikçileri halindeler artık.

Faşistler ve sağa sola dağılmış milliyetçi bağnazlar, her halkın talihsizliği ve felaketidir zaten. Ama yalnız değildirler. Bunu biliyoruz.

Mutlaka ikizleriyle birlikte sahne alırlar. Yalnız dolaşmazlar. Yalnız ortaya çıkmazlar.

Emperyalizmin Ermeni acımızı neden böyle "Son Kriz"e yakışır bir "nihai darbe" olacakmış gibi ısrarla savunduğuna, inandırıcı yanıtlar bulmamız gerekiyor.

Tez 1: Bu iki kanat da, özürcüler ve küfürcüler, emperyalizmi aklama operasyonunun eylemli tetikçileridir. Bunlar, özürcüler ve küfürcüler, ayrı ayrı ve birlikte, Türkiye'yi ortadan kaldırmaya yeminli emperyalist odakların paralı askerleridir.

Tez 2: Ermeni ve hemen akabinde de Rum mülkleri, bu saldırının bugünkü altyapısını oluşturacak kadar anlamlıdır. Türkiye halkı delirtilecektir.

Tez 3: Türklüğün Balkanlardan benzer bir gaddarlıkla aynı dönemde silindiğine tanık olduk, ama yine de 1945 sonrasında Balkanlar'daki Türklüğün izleri Yugoslavya ve Bulgaristan'da, hatta Romanya'da bile kaldıysa eğer, bu, o ülkelerdeki 1945 sonrası sosyalist rejimlerin bir ürünüdür. Yoksa Yunanistan'da bugünkü birkaç onbinlik Türk azınlık gibi "mostralık" kalırdı Balkan Türkleri. Bu, sosyalizmin emekçi halk sevgisi ve koruyuculuğu ile doğrudan bağlantılı bir konudur ve Nazi Almanyası'nda halkı ayırt etmeden şehirleri cehenneme çeviren hava saldırıları düzenlemeyi reddetmiş bir Sovyet duyarlılığını da açıklayabilir. (...)

Şimdilik ilk iki tezden hareketle şunları söyleyelim:

Emperyalizmin doğrudan tetikçiliği için, kullanılan üslubun birbirinden farklı olması, pek bir önem arz etmiyor. Ama, özürcülerin küfürcülerin gölgesi, küfürcülerin de özürcülerin gölgesi veya sağlıklı ikizi olduğunu düşündüğümüzde bile, bu girişimlere hemen bir anlam vermekte zorlanıyoruz.

(...)

Yüz yıla yakın bir süre önce Anadolu toprakları üzerinde işlenmiş tehcir cinayetlerinden, bir etnik temizlikten, bugün ne gibi bir yardım bekliyor emperyalist-kapitalist sistem? Türk gericiliğinin "ama Balkanlar da Türklükten temizlendi, Ermenilerle Rumlar da bizi öldürdü" falan demesini mi?

İşin özünde, bu demokratların saklamakla yükümlü olduğu bir şey var. Türkiye bir soykırımı kabullenir veya bir soykırımın kabulü doğrultusunda hareket ederse, sadece kendi tarihsel haklılığının bulunmadığını itiraf etmiş olmayacaktır. Bunun altyapısını oluşturacak şey, Ermenilere ait mülkler de gündeme gelecektir. Ermeni varlığı gündeme gelince, hemen ardından, Rumluğun bu topraklardaki varlığı da onu izleyecektir. Türkiye burjuvazisinin ilk örnekleri bu iki acılı kavmin çocuklarıydı, fakat birikimleri yoksul Türk ve Kürt halkının çok üzerindeydi. Aydemir Güler mükemmel bir analizinde, "Tarih Osmanlı İmparatorluğu-Türkiye Cumhuriyeti dönemecine yaklaşırken mevcut cılız sermaye birikiminin çok önemli bir bölümünün, kaderini bu akıştan ayıran Hıristiyan kökenli burjuvaziye ait olduğu unutulmamalıdır. Kuvayı Milliye hareketinin toplumsal temelini oluşturan Anadolu eşrafı olsa olsa, olası yeni düzenin 'burjuvazi adayı' olarak görülebilir" diyor. ("Yeniden Doğu Sorunu", Gelenek, Nr. 98, Şubat 2008, s. 31.)

O zaman...

O zaman, bu taşınır ve taşınmaz varlıkların, mülklerin tazmini veya iadesi gündeme gelecektir. Bu da, Türkiye'de, taş üzerinde taş bırakmayacaktır. Bunu biliyorlar. Şöyle ve düzelterek söyleyelim: Türkiye, diyaspora Ermenilerinin taleplerini kapitalizmin çerçevesinde karşılamaya başladığı andan itibaren, her binanın altına bizzat bir bomba koymuş sayılacaktır. Türkiye halkının türkçüleştirilmesi ve kürtçüleştirilmesi, aynı anlamda olmak üzere faşistleştirilmesi için bundan daha iyi bir fırsat bulunabilir mi? Kuşaklardır üzerinde bulunduğu toprakların ve evlerin asıl sahiplerinin Ermeniler, tabii onunla birlikte de Rumlar olduğunu düşündükçe zıvanadan çıkacak olan -özellikle orta sınıf- Türk halkının, hatta Kürtlerin, ülkeyi ateşe vereceğini düşünmek, işi abartmak değildir. Özürcüler ve küfürcüler, böyle bir kayıkçı dövüşü içinde, Türkiye'nin paramparça olmasını sağlayacak bombaları birlikte halkımızın ayaklarının altına yerleştirmeyi başarıyorlar.

Bu, bir mülkiyet kavgasıdır.

En komiği de sosyalistlik adına bu özel mülkiyet kavgasında "Mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi!" diye özetleyebileceğimiz bir tarafgirlikle hareket edenlerdir.

Mülklere ilk sahip aranıyor: Sosyalizm bu işe karıştırılıyor.

Sosyalistler bu mülk kavgasının dışındadır. Ama bu kavganın toplumsal bir felakete dönüşmesini engellemenin yollarını da bulmakla yükümlüdür. (...)”

Yeni bir noktadayız. Sonun başlangıcını geride bırakıyoruz. Sosyalist bir cumhuriyet dışında hiçbir yol, bu Türkiye’nin bir kan gölü halinde ve Yugoslavya’nın ya da Irak’ın   kaderini yineleyerek çökmesini engelleyemez.

Özürcüler ve küfürcüler birbirlerinin eline oynayarak, sosyalizm nefretlerini kusuyorlar. Çözüm ve çözülme sürecine girdiğimizi, “son kriz”i yaşadığımızı anladılar. El ele bastırıyorlar.

Sadece bir avuç devrimci, bu bataklığın kaderini engellemeye çalışıyor.

Son nefesine kadar sosyalist devrim için kavga etmeyi yaşam biçimi bellemiş insanların dışındakilerin, bunu anlamasını beklemiyoruz. Ama biz, devrimlerin, hep bir avuç ısrarlı insanın en umulmadık anda, beklenmedik ittifaklarla sahneye çıkardığı bir kurtuluş sürprizi olduğunu da biliyoruz.

Biraz uzun oldu bu kez. Ama az rastlanan bir haksızlıkla yüz yüzeyiz, nasıl kısa kesebiliriz?

Özet olsun: Türk ve Kürt devrimcilerin, Türkiye’de sosyalist bir cumhuriyet ilan ettiklerinde ilk yapacakları işlerden biri, kadim Ermeni, Rum ve Süryani halklarının torunlarını bu yeni kuruluşa davet etmek, dedelerinin yaşadığı bu toprakların sahipleri olarak hep birlikte yeni ve adil bir ülke kurulmasında rol almaları için çağrıda bulunmak olacaktır. Hepsi bu toprakların çocuğudur. Analarının ak sütü gibi helal bu topraklarda Türk ve Kürt halkıyla birlikte, diğer kültürleri de canlandırarak kamu mülkiyeti esasında ortak ve sosyalist bir kaderi, birçok dil iç içe ve el ele gerçekleştirebiliriz. Bunun için Türkler ve Türkçeden nefret etmemiz, onları faşist bir kirin oyuncakları olarak görmemiz gerekmiyor. Tam tersine, bu sosyalist işin en ön saflarında elbette devrimci Türk halkı, aydınları ve Türkçe olacaktır.

Birleşik Haziranımız, buna bir örnekti. Şu sıralarda iki yıl önceki o başlangıcı hiç yaşanmamış sananlara/sayanlara hatırlatalım: Sürprizlere hazır olun!



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.857
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

42 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 24.04.2021- 20:06


Nisan ayının son haftasına girildiğinde bizim siyasilerimizi bir tedirginlik basıyor. Acaba ABD Başkanı ne diyecek, ''Büyük Felaket'' mi, yoksa ''soykırım'' mı? Bu yıla kadar ''Büyük Felaket'' olarak tanımlıyorlardı, bugünkü ABD Başkanı Biden hem bu nitelemeyi kullanmış ve hem de ayrıca, ''soykırım'' nitelemesinde bulunmuş. Bizimkiler yanıt vereceklerdir. Sonra ne olacak? Başta Ermenistan olmak üzere   bir müddet köpürtülecek, belki Avrupa'dan destek de görecekler ve sonra (sanırım) gündemden düşecektir, bir sonraki yılın Nisan ayına kadar.

Bu coğrafyada olan biten her şey hepimizi kuşkusuz ilgilendirir. Özellikle solun, sosyalistlerin bu konularda özgün bir söylem tutturması da gerekir. Evet, özgün bir dil gereklidir. 1915 olayları gerçekten bir büyük felakettir. İnsanların yüzlerce yıl yaşadığı topraklardan kopartılarak bir tehcire maruz bırakılmasının savunulacak bir yanı da olamaz. Öncesinde uluslaşma sürecine girmiş Ermenilerin komitacıları aracılığıyla düzenledikleri baskınlar, buna Türk komitacıların verdikleri yanıt her iki taraftan bir yığın masum insanların ölümüne yol açmış, Batıda savaşa giren Osmanlının doğuda bir sorun istememesi nedeniyle Tehcire karar vermesi, o koşullarda Osmanlı Ermenilerini bir bölgeden bir başka bölgeye yönlendirme kararı alması ve bu göç sırasında hastalık, yoksunluk ve nihayetinde ''Kürt çeteleri''nce saldırıya da uğramaları da gerçekten bir büyük felaketin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Sürecin gelişiminde emperyalizmin bölgeye çomak sokmasının büyük rolü de vardır.

ABD Başkanı Biden ''soykırım'' demiş, ondan önce HDP aynı kavramı kullanmış. Yadırgadım, yadırgıyorum. Liberaller kullanır, solculuğu Cumhuriyet, Türk ve Türkiye kavramına düşmanlık olarak algılayan birtakım kendini solcu-enternasyonalist kişi ve çevreler de kullanır, ama HDP'ye ne oluyor? Zaten Türkiyelileşme konusunda üstesinden gelemediği bir sorun yaşarken bu dille, bu söylemle, bu uçuk kaçık liberal yaklaşımla neyi amaçlıyor? Nasıl bir yarar umuyor bu anlatımla, bu yakıştırmayla?

Anlaşılır gibi değil!



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.857
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

42 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 25.04.2021- 02:03


TKP, Ermeni sorunu hakkında ne düşünüyor? Ermeniler soykırıma mı uğradı?


Ermeni sorunu büyük oranda Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde, 1. Dünya Savaşı sırasında yaşanan olaylara dayanmaktadır. Osmanlı-Rus Savaşı'ndan 1. Dünya Savaşı'na uzanan süreç ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi emperyalist ülkelerin de müdahalesiyle Anadolu halklarının birbirine düşürüldüğü, düşmanlıkların körüklendiği bir dönem olmuştur. 1. Dünya Savaşı ile Anadolu emperyalist paylaşımın konusu haline gelmiştir. Osmanlı'nın yanında savaşa girdiği Almanya da dâhil olmak için dağılan bir imparatorluğun topraklarından pay almak üzere emperyalist ülkeler çeşitli senaryolar geliştirmiş ve bu senaryolar dâhilinde Anadolu'da da pek çok örgütlenmeye gidilmiştir.

Anadolu'nun dört bir yanında başta Ermeniler olmak üzere Osmanlı'nın Hıristiyan nüfusunu hedefleyen yabancı misyonlar açılmış, okullar ve kiliseler aracılığıyla bu nüfusa yönelik özel faaliyetler yürütülmüştür. Dönemin egemen güçleri savaş öncesinde emperyalist faaliyetlere ve kışkırtmalara alan açmıştır. Osmanlı Devleti'nin yöneticileri, Amerikan ve Fransız misyonlarının Ermeniler üzerindeki Rus etkisini hafifleteceğini düşünüyorlardı. Emperyalist ülkeleri birbirine karşı kullanabileceklerini zannederek ya da basiretsizlikten bu faaliyetlere izin vermiş ya da göz yummuşlardır. Ancak savaşla birlikte özellikle Rus cephesinde yaşanan sıkışma nedeniyle, 1915 yılında Ermenilere yönelik "tehcir" politikasını gündeme sokmuşlardır. Tehcir politikası sonucunda Ermeniler büyük bir katliama ve zorunlu göçe maruz bırakılmıştır. Bütün insanlığa ders olması gereken büyük bir yıkım yaşanmıştır. Ancak sistemli ve esasında İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yeniden tanımlanan haliyle bir soykırımdan söz edilemez. Dağılan bir devletin, emperyalist paylaşımın konusu haline gelmiş toprakları üzerinde büyük ve geri dönüşsüz bir felaket yaşanmıştır. Ancak faturası Osmanlı'nın devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti'ne değil emperyalist ülkelere kesilmelidir. Devamında Anadolu'nun işgali ve bölge bölge paylaşılmış olması da bu büyük felaketin asıl sorumlularını açıkça göstermiştir.

Bugün de Ermeni sorunu, halkların kardeşliğini tesis etmekten ziyade, emperyalist politikaların bir aracı olarak gündemde tutulmakta; ABD'de, Fransa'da soykırım iddiaları Türkiye'ye dönük bir tehdit olarak kullanılmaktadır.

http://www.solpaylasim.com/konu.php?k=612




Bu ileti en son melnur tarafından 25.04.2021- 02:05 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.857
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

42 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 27.04.2021- 07:35


Her yıl nisan ayının sonlarında aynı oyun sahnelenmeye çalışılırdı. Sonunda olanlar oldu ve ABD Başkanı Biden   yaşanan sürece ''soykırım'' yakıştırmasında bulundu. Rejimin buna ''ey ABD Başkanı   Biden...'' sözleriyle başlayan bir tepki göstermesi beklenirken, olmadı. Bir yanı ümmetçi, öbür yanı milliyetçiliği hiç kimseye bırakmayan AKP-MHP ittifakı   Biden'ın açıklamalarına iki gün sonra yanıt verirken bir şekilde alttan alma ve Biden'ı karşı ihtiyatlı olma taktiği sergiliyordu. ''Dünya liderimiz'in bu konuda sus pus olmaınsı ve alttan almaya çalışması sanırım Amerikancılığının ötesinde ekonomimizin artık en ufak bir ''hatayı'' kaldıramayacak duruma gelmesinde yatıyor. Ekonominin hızla çöküş yaşadığı bir süreçte pandemi bu çöküşü daha da arttırmış ve dövizin yukarı doğru ivmesinin önüne geçebilmek için piyasaya sürüldüğü iddia edilen 128 milyar dolar da çare olmamış, dahası merkez bankasının boşalmasını sağlayarak ekonomik yapımızı çok kırılgan bir hale getirmiştir. Bu süreçte ABD Başkanı Biden ile ortalığı gerecek açıklamalar siyasi iktidar tarafından hiç istenmeyecek bir durum olabilirdi.

****

Bir dikkat çekici açıklama da Biden'dan önce HDP'den geldi. HDP de ''soykırım'' benzetmesinde bulundu. Sanki olayın, sürecin vahametini açıklayabilecek başka bir sözcük yokmuş gibi. Bir yandan Türkiyelileşme çabası içinde olunduğu açıklamaları yapılırken, öte yandan böyle bir açıklamanın yaratacağı tepki neden hiç düşünülmez? Türkiye ilericileri, solcuları, sosyalistleri olarak 1915'te yaşananları emperyalist ülkelerin diliyle açıklamak zorunluluğu mu duyuyoruz? Osmanlının çözülüş sürecine girdiği koşullarda emperyalizmin kışkırtmalarının hiç mi anlamı yok, o büyük felakette? Büyük felaket de, ya da çok daha farklı bir açıklama yap! Amaç dönemin acılarının bir daha yaşanmamasına yönelik bir tavrın geliştirilmesi ise daha baştan alınan tavrın buna uygun olmadığını HDP ileri gelenleri neden göremez? Getirisi   ne oldu bu açıklamaların HDP'ye ve ülkeye? Hiç, koskoca bir hiç! Tek açıklaması var bunun: Kürt milliyetçiliğinin ilgili gördüğü her konuda Türkiye aleyhine ve Türkiye toplumunu rahatsız edici bir şekilde pozisyon alma refleksi göstermesi... Türkiyelileşme her şeyden önce bu milliyetçi/şoven reflekslerden arınmayı gerektirmiyor mu? Samimiyet varsa, inandırıcı olmak isteniyorsa önce buradan başlanması gerektiği HDP yönetimince daha titiz bir pozisyon alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkenin bu tür sorunlarından uzaklaşmış bir HDP'ye ihtiyacı var çünkü.

*****

Çulhaoğlu'nun bugünkü yazısı da beni gerçekten şaşırttı. Anlamakta gerçekten zorlandım. Fazlaca ortalamacı bir yaklaşım gibi geldi bana. Sanırım emperyalizmin dilini ilk reddetmesi gereken kişilerden biri Metin Çulhaoğlu olmalıydı. Soykırım ve hatta Büyük Felaket gibi kavramların kabulü veya reddi yaşanan sürecin, acıların, ölümlerin ve Osmanlının kendi tebaası durumunda olan kadim bir halka reva gördü bu eziyetin reddi anlamına gelmiyor. Yaşananların insanlık ötesi ötesi bir şey olduğu tartışmasız bir gerçektir. Ama emperyalizmin sürecin başındaki rolünü de gelinen noktada soykırım olarak tutturmasının da deşifresi özellikle solcular tarafından yapılması gerekmiyor mu? Emperyalizmden halkların iyiliğine yönelik hiçbir şey çıkmaz. Emperyalizmin kendisi kadar, dili de reddedilmedikçe bu bölgeye uzun soluklu bir barış gelmesi hayaldir.







Bu ileti en son melnur tarafından 27.04.2021- 07:36 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
Proleter_Devrimci
[ Proleter_Devrimci ]

Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 19.01.2019
İleti Sayısı: 85
Konum: Gizli
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

25 kere teşekkür edildi.
38 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: Proleter_Devrimci
Cevap Tarihi: 27.04.2021- 17:25


Alıntı Çizelgesi: Alıntı yazmış
Bir dikkat çekici açıklama da Biden'dan önce HDP'den geldi. HDP de ''soykırım'' benzetmesinde bulundu. Sanki olayın, sürecin vahametini açıklayabilecek başka bir sözcük yokmuş gibi. Bir yandan Türkiyelileşme çabası içinde olunduğu açıklamaları yapılırken, öte yandan böyle bir açıklamanın yaratacağı tepki neden hiç düşünülmez? Türkiye ilericileri, solcuları, sosyalistleri olarak 1915'te yaşananları emperyalist ülkelerin diliyle açıklamak zorunluluğu mu duyuyoruz? Osmanlının çözülüş sürecine girdiği koşullarda emperyalizmin kışkırtmalarının hiç mi anlamı yok, o büyük felakette? Büyük felaket de, ya da çok daha farklı bir açıklama yap! Amaç dönemin acılarının bir daha yaşanmamasına yönelik bir tavrın geliştirilmesi ise daha baştan alınan tavrın buna uygun olmadığını HDP ileri gelenleri neden göremez? Getirisi   ne oldu bu açıklamaların HDP'ye ve ülkeye? Hiç, koskoca bir hiç! Tek açıklaması var bunun: Kürt milliyetçiliğinin ilgili gördüğü her konuda Türkiye aleyhine ve Türkiye toplumunu rahatsız edici bir şekilde pozisyon alma refleksi göstermesi... Türkiyelileşme her şeyden önce bu milliyetçi/şoven reflekslerden arınmayı gerektirmiyor mu? Samimiyet varsa, inandırıcı olmak isteniyorsa önce buradan başlanması gerektiği HDP yönetimince daha titiz bir pozisyon alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkenin bu tür sorunlarından uzaklaşmış bir HDP'ye ihtiyacı var çünkü.



Sol, bir toplumun vicdanıdır. Eğer bazı milliyetçi, kemalist kesimleri rahatsız etmemek için bu niteliğini yitirirse, toplumsal mücadeledeki ilerici niteliğini de kaybeder. Türkiyelileşmek demek, düzen partilerinin orta yolcu üslubunu benimsemek değildir. Burada vicdani bir tepki ortaya koyulmuş ve bu açıdan da doğru olan yapılmıştır. Eğer sol, ezilenlerin ve haksızlığa uğrayanların hakkını savunmak, onların sesi olmak iddiasındaysa, tarihte yaşanan trajediler karşısında üç maymunu oynayamaz.

HDP burada 1915 trajedisine dair söz konusu ifadeyi kullandığı için değil, buna benzer vakalarda aynı hassasiyeti gösteremediği için eleştirilebilir belki... Mesela yakın dönemde gerçekleşen ve 500 Azeri'nin öldürüldüğü Hocalı katliamını da benzer bir şekilde anmalı, öldürülenlerin anısını yad etmeliydi..





Bu ileti en son Proleter_Devrimci tarafından 27.04.2021- 17:51 tarihinde, toplamda 4 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.857
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

42 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 28.04.2021- 00:32


Bu ''soykırım'' konusundaki görüşlerimi açıkladım, tekrarlamanın bir yararı yok.. Ne var ki HDP'nin bu konudaki açıklamasının sorunlu olduğunu söylerken ve aynı zamanda yeni yeni dillendirilmeye başlanan Türkiyelileşme konusunda da bir hayli çelişkili bir açıklama olduğunun altını çizeyim.   Bu konuda belki de en dikkat etmesi gereken parti   HDP olmalıdır. Olmalıydı. Ama işte HDP o kimlik siyasetinden ve ona uygun bir söylemden bir türlü vazgeçemiyor.

Bir de şu ''milliyetçi ve Kemalist'' paranoyadan kurtulmak gerek. HDP'nin kullandığı dil ve açıklama sadece ''milliyetçi ve Kemalist'' kesimleri rahatsız etmiyor ki, HDP üye ve sempatizanlarıyla bir kısım liberaller dışında hemen hemen tüm Türkiye'yi rahatsız ediyor. Toplumun sinir uçlarına dokunmanın ne anlamı var? Sol elbette bir vicdandır ama sadece vicdan mıdır? Sol her şeyden önce kimlik siyasetinden uzak durmaktır. Sol sınıfsal bir bakış açısı gerektirir. Sol sınıfsal bir siyaseti savunmaktır. Sol siyaset alanını emekçiler, yoksullar, işçi sınıfı yararına genişletmektir. Yani sol, vicdanı akılla ve sınıfsal bir siyasetle tamamlamak anlamına gelir. Sınıfı, toplumu, halkları bir birinden ayırmaya ve bölmeye yol açan siyasetlerin sadece vicdan başlığı altında savunmaya çalışmak sol, solculuk, sosyalistlik falan değildir.

HDP karar vermelidir. Türkiyelileşmek konusunda bir samimiyet taşıyorsa bu konuyu açıklığa kavuşturmalı ve buna uygun bir söylem ve siyaset geliştirmelidir. Açıklama bu konuda oldukça sorunlu; ''Ermeni soykırım ile yüzleşin...'' ifadesi süreci sadece soykırım olarak nitelediği için değil ve aynı zamanda hala kullanılmakta olan ''siz biz'', ''Türk Kürt'' ayrıştırmasından bir türlü kurtulamadığı için de sorunludur.

Son olarak şunu ekleyeyim, ''Soykırım'' demek ''düzen partilerinin orta yolcu siyasetlerinden'' kopmayı başarmak anlamına gelmiyor. Bu konuda çok farklı açıklamalar yapılabilir ve hem sürecin oluşumunda ve hem de şimdilerde emperyalizmin etkilerini ve bölgedeki projeleri deşifre edilebilir(di). Bence emperyalizmi göz ardı eden her türlü açıklama ''orta yolcu'' bir yaklaşımdır. Ve üstelik o açıklamalara ''siz biz'' ve ''Türk Kürt'' ayrıştırmasını içeren bir üslup hakimse o açıklamaları bırakın solculukla ilişkilendirmek,   ilerici olarak nitelemek bile doğru olmayan bir yaklaşım, tarzıdır.

Ne yazık ki HDP'nin böyle bir sorunu var ve bu sorundan kurtulmayı bir türlü beceremiyor.
Sorun dediğimiz özellikten kurtulmak istiyor mu, o da ayrı konu.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.857
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

42 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: Dün, 01:28


''1915’te ne olduğuyla değil de ne olmadığıyla başlamak daha anlamlı olacak sanırım. 1915’te şu iki şey olmadı: Birincisi, milliyetçilerin iddia ettiği gibi Osmanlı devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslarla işbirliği yapan, Doğu cephesine yakın bölgelerde yaşayan ‘‘Ermenileri,’’ vatan savunması adına ve cephede savaşan ordunun güvenliğini sağlamak için geçici olarak İmparatorluk içinde bir başka bölgeye tehcir etmedi. İkincisi, liberallerin iddia ettiği gibi, Türk milliyetçileri, yahut İttihatçılar, Birinci Dünya Savaşı’nda karşılarına çıkan fırsatı kullanıp, zaten akıllarında olan, kararını çok öncesinden aldıkları soykırımı, bir demografik mühendislik projesi olarak hayata geçirmediler.

1915’te yaşananlar, içlerinde birer parça doğruluk payı olsa da, biraz kabaca özetlediğim bu milliyetçi ve liberal perspektiflerden anlaşılamayacak ve açıklanamayacak kadar karmaşık. Bu karmaşıklığı sadeleştirmek için sınıfsal bir analize, bunun için de yöntemsel bir müdahaleye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.''

https://www.solpaylasim.com/k8320--yeni-bir-tarihin-pesine-dusmeliyiz-.html



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Benzer konu yok
Etiketler   100.,   yılda,   acıyı,   paylaşmak
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS