SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
Her şeyin teorisi mi?           (gösterim sayısı: 2.158)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.276
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

21 kere teşekkür etti.
29 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 21.08.2015- 22:44


Her şeyin teorisi mi?

Albert Einstein başta olmak üzere birçok bilim insanı evren hakkında her şeyi anlamaya çalıştı. Acaba mükemmel bir “her şeyin teorisi” mümkün mü?

Resim Ekleme
Serkan Ulucak

Tüm evreni açıklayacak nihai bir teori bulmak modern fiziğin en temel arayışı oldu. Albert Einstein başta olmak üzere birçok bilim insanı evren hakkında her şeyi anlamaya çalıştı. Acaba mükemmel bir "her şeyin teorisi" mümkün mü? Yoksa her şey çok daha büyük bir gize mi dönüşüyor?

Modern fizik şu an için iki teorik çerçeveye dayanıyor: genel görelilik teorisi ve kuantum mekaniği. İlki kütle çekimi kuvvetini baz alarak yıldızların, galaksilerin ve galaksi kümelerinin gözlemleyebildiğimiz büyük ölçekli evrenini, öbürü yerçekimsel olmayan kuvvetler üzerinde yoğunlaşarak atomaltı parçacıkların, atomların ve moleküllerin küçük ölçekli evrenini açıklıyor. Genel görelilik ve kuantum mekaniğinin kara delikler söz konusu olduğunda birbiriyle nasıl çatıştığını biliyoruz. Fizikçiler henüz bu iki teoriyi içine alacak tek, kapsayıcı bir teori geliştiremedi. Her şeyin teorisinden anlaşılması gereken de tam olarak bu: bir kuantum kütle çekim kuramı bulmak.

Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi’nde her şeyin teorisinin bilim için kaçınılmaz olacağına işaret ediyor: ‘‘Artık evrenin gelişigüzel olmadığına ve ona belli yasaların hükmettiğine inanıyorsanız, bu eninde sonunda kısmi kuramları birleştirerek evrendeki her şeyi açıklayacak tam birleşik bir kurama ulaşmak durumda kalacağımız anlamına gelir.’’

17. yüzyılın sonuna doğru fizikçiler her şeyin bilgisine ulaştıklarını düşündü. Bu heyecanın sebebi genç bir İngiliz’di. Evrenin ilk kapsamlı matematiksel modelinin sahibi Isaac Newton cisimlerin hareketini ve kütle çekiminin işleyişini açıklamıştı. Kütle çekimi kuvveti yalnızca yeryüzüyle sınırlı değildi. Dünyadaki cisimler kadar Güneş’in etrafında dönen gezegenler de aynı yasaya bağlıydı. İlk kez küçükten büyüğe her şeyi yöneten bir kuram bulunmuştu. Sonradan anlaşıldı ki Newton’ın kütle çekimi kanunu bir kanun olamayacak kadar evrensellikten uzaktı.

Burada akıldan çıkmaması gereken o günün her şey algısıyla bugünün her şey algısının aynı olmadığı gerçeği. Her şeyi kavradığımızı zannettikçe açıklanmayı bekleyen yeni ve daha karmaşık sorular ortaya çıkıyordu...

Neredeyse iki asır sonra her şey daha anlaşılırdı. Albert Einstein genel görelilik kuramını ortaya atmıştı. Kütle çekimi üzerine daha derin bir kavrayış.

İki ayrı şey olarak görülen uzay ve zaman esasında birbiriyle yakından ilişkiliydi. Uzay uzunluk, genişlik ve yükseklik olmak üzere üç boyuttan oluşuyordu. Zamansa dördüncü bir boyuttu. Uzay-zaman sürekliliğinden bahsedilebilirdi artık.

Einstein’ın fiziği aşıp entelektüel hayatımızı şekillendiren düşüncesine göre uzay-zaman sabit ve değişmez değildi. Ağır cisimler uzay-zamanı eğip büküyordu. Kütle çekimi cisimleri birbirine bu yüzden çekiyordu.

Devrim niteliğinde olmasına rağmen genel görelilik her şeyin teorisi değildi. Einstein’ın kuramı yalnızca xx-large bedenlere göreydi. Atomaltı dünyasının sakinleri çok fitti ve xx-small giyiyordu.

Kuantum mekaniği ile genel göreliliği uzlaştırma gereksinimi nereden doğuyor peki? Evrendeki tüm maddenin çok çok küçük bir hacme sıkıştığını düşünelim; modern kozmoloji, evrenin geçmişinde böyle bir dönem olduğunu söylüyor. O kadar küçük ki, kuantum mekaniğinin geçerli olmasını beklediğimiz bir durum; ama o kadar yoğun ki, kütleçekimi çok fazla ve genel görelilik de geçerli olmalı. Ancak bazı fizikçilere göre daha fazlası olabilir.

Hawking bunu şöyle açıklamaktadır: ‘‘Genel görelilik kendisi dahil olmak üzere, tüm fiziksel kuramların evrenin başlangıcında geçersizleşeceğini öngördüğü için bize evrenin nasıl başladığını söyleyemez. Genel görelilik sadece kısmi bir kuram olarak geçerlidir, dolayısıyla tekillik teoremlerinin bizlere aslında gösterdiği, çok erken evrende kuantum mekaniğinin küçük ölçekli etkilerinin göz ardı edilemeyeceği bir zamanın yaşanmış olması zorunluluğudur. Böylece 1970’lerin başlarından itibaren bizler evrenin anlaşılması arayışında yönümüzü olağanüstü büyük şeylerin kuramından olağanüstü küçük şeylerin kuramına çevirmek zorunda kaldık.’’

Atom gibi küçük şeyler incelendiğinde maddenin oldukça tuhaf davrandığı gözlemlenmekteydi.

Başta atomların maddenin en küçük yapıtaşı olduğu kabul görüyordu. 19.yüzyılın sonlarına doğru bilim insanları atomlardan 2000 kat daha hafif parçacıklar buldu: elektronlar.   İlk defa bir atomaltı parçacık keşfedilmişti. Sonraki yıllarda elektronların etrafında dans ettiği nötron ve protonlardan oluşan atomun en ağır kısmı atom çekirdeği aydınlatıldı. Atom bölündükçe bölünüyordu. 1960’lara gelindiğinde fizikçiler düzinelerce temel parçacık bulmuştu. Nötron ve protonlar da kuark denilen temel parçacıklardan oluşuyordu.

Atomaltı parçacıklarının gezegenlerin tabi olduğundan tamamıyla farklı fizik yasalarıyla yönetildiği anlaşılmıştı.

Kuantum mekaniğine göre, parçacıkların konumları ile hızlarını aynı anda kesin olarak bilmek mümkün değildi; bu nedenle, klasik fiziktekinin aksine, bir parçacığın herhangi bir andaki fiziksel durumunun tüm bilgisine kesinlikle sahip olabileceğimizi -prensipte de olsa- varsayamazdık.

Atomaltı dünyasının keşfiyle her şey her şey olmaktan çıkmıştı. Bilim insanları her şeyden bahsederken bir kez daha düşünecekti artık. Görülen o, parçaları bulmak puzzleı çözmüyordu. Onu büyütüyor, çok daha başa çıkılmaz yapıyordu.

Evreni kısmi olarak tasvir eden iki teori genel görelilik ve kuantum mekaniği defalarca kanıtlandı. Doğrulukları şüphe götürmüyor. Fakat kara delikler işleri çok fena halde kızıştırıyor. Evrenin dipsizlik ve tutarsızlıkla fokurdayan kazanları. İki teori orada adeta çuvallıyor. Çünkü kara delikler varken ikisinin birden doğru olması imkansız. Sorun şurada: kara delikler genel göreliliğin uygulanacağı büyüklükte olduğu kadar, kuantum mekaniğinin uygulanacağı küçüklükte de. Fizikçileri her şeyin teorisi arayışına sürükleyen de işte bu çileden çıkartan uyuşmazlık.

Her şeyin teorisine kafa yoranlardan biri Albert Einstein’dı. Kuantum mekaniğiyle arası hiç de iyi olmayan Einstein kütle çekimi ile fiziğin geri kalanını bir araya getirecek teorinin peşinden koştu. Kuantuma pabuç bırakmamakta kararlıydı.

30 sene boyunca kütle çekimiyle elektromanyetizm arasında çöpçatanlık yaptı. Cisimlerin birbirleri üzerinde uyguladığı iki kuvvet vardı: kütle çekimiyle birbirlerini çekiyor, elektromanyetizmayla birbirlerini hem çekiyor hem de itiyorlardı. Einstein’ın amacı iki kuvveti bir birleşik alan teorisinde bir araya getirmekti. Ona göre elektromanyetizmayla kütle çekimi tek bir temel alanın iki farklı yanıydı. O yüzden uzay-zamana beşinci bir boyut ekledi. Beşinci boyut o kadar küçük ve bükülüydü ki gözlemlemenin imkanı yoktu.

Einstein’ın birleşik alan teorisi meyve veremedi belki ama 20.yüzyılın ikinci yarısının başında her şeyin teorisi olmaya güçlü bir aday ortaya çıktı. Sicim kuramı denilen teoriye göre elektronlar gibi temel bileşenler aslında sıfır boyutlu nokta parçacıklar değillerdi. Tek boyutlu küçük halkalar veya sicimlere benziyorlardı.

Bu sicimler gerilime maruz kalırlar ve farklı frekanslarda titrerler. Titreşimler de her sicimin ne tür bir parçacık olacağını belirler. Elektron mu, nötron mu yoksa herhangi bir parçacık mı? Anlaşılacağı gibi tüm parçacıklar aynı tür sicimlerdir, farklılık yaratansa titreşimler.

Her şeyin teorisiyle nasıl bir bağı var bütün bunların? Sicim kuramı nihayetinde doğadaki   kuvvetleri (kütle çekimi, elektromanyetizma, güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler) bünyesinde barındırabiliyordu. Bu dört kuvvet çok daha anlamlı bir hale gelmişti. Sicim kuramcılarına göre her bir kuvvet erken evrende birbiriyle etkileşime giren sicimlerle açıklanabilirdi.

Güçlü ve zayıf kuvvetle elektromanyetizma kuantum mekaniğinin kapsamına giriyordu. Peki kütle çekimi kuantum mekaniğinin neresindeydi? Bazı fizikçiler yanıtın graviton ismini verdikleri parçacıkta yattığını ortaya attı. Gravitonlar kütlesizdi, belirli bir şekilde dönüyor ve ışık hızında hareket ediyordu. Gözlemlenmesi olanaksız olan ve etkilerine bakılarak varlığı bilinen bu parçacıklar kütle çekimini iletiyordu. Genel göreliliğin konusu olan kütle çekimi parçacık fiziğiyle de açıklanabilmekteydi artık. Bilim tarihinde ilk defa genel görelilik ve kuantum mekaniği ortak bir alanda buluşmuştu.

Her ne kadar fizik camiasında heyecan uyandırdıysa da sicim kuramı birçok tuhaf ve anlaşılmaz öngörülerde bulunuyordu. Bunlardan biri evrende çok sayıda boyutun olduğunu ileri sürmesiydi. Kuramın en gelişmiş versiyonlarına (superstring kuramları) bakılırsa evren 10 boyutluydu. Yani bilinen 4 boyutun haricinde aşırı derecede küçük gözlemlenemeyen 6 boyut daha vardı. Kuram ucu açık varsayımlara mahkum olmaktan kurtulamazdı.

Bu ve bunun gibi problemler bazı fizikçileri sicim kuramından uzaklaştırdı ve onları döngü kuantum yerçekimini (loop quantum gravity) çalışmaya itti. Döngü kuantum yerçekimi sicim kuramının aksine kütle çekimiyle diğer kuvvetleri birleştirerek tüm parçacık fiziğini içine alacak bir teori olma niyetinde değil. Amacı kuantum kütle çekim kuramını bulmak. Sicim kuramından daha sınırlı olması bakımından oldukça işlevsel.

Döngü kuantum yerçekimine göre uzay-zaman kırık parçalara bölünmüştür. Bu teori kütle çekimini nicelemeye çalışmaktadır. Teorideki kuantum durumları uzay-zamanın içinde olmaktan ziyade bilakis uzay-zamanı belirlemektedir.

Sicim kuramı gibi döngü kuantum yerçekimi de sıkı deneysel delillere sahip değil. Bu teorilerle yaptığımız parçaların çoğu kayıpken büyük resmi görmeye çalışmak.

Her şeye karşın sicim kuramı ümit verici. Elektromanyetizma ve diğer kuvvetleri açıklayan teoriler vardı fakat kütle çekimi hep belirsiz kalmıştı. Şimdiyse sicim kuramıyla bütün bu kuvvetler bir araya geldi.

Esas sorun her şeyin sınırlarını kestirmenin ve onu tarif etmenin olanaksız olması. Her şey nerede başlar? Ve nerede biter? Yoksa başı sonu olmayan bir heyuladan mı ibaret her şey?

Her şeyin teorisi olmaya en yakın ve son aday 1995’te ortaya atılan M-kuramıdır. Sicim kuramının daha derin bir versiyonu olan teori 10 değil 11 boyutlu bir evren modeli sunmaktadır. Bu kurama göre evrenimiz çok sayıda boyuttan oluşan uzay-zaman içinde 3 boyutlu bir zardan başka bir şey değildir. Uzay-zamanda buna benzer sayısız evren bulunuyor olabilir. Bu evrenler koleksiyonuna multiverse ‘‘çoklu evren’’ denilmektedir.

İlgili haber: Silver, Katie. "Will We Ever Have a Theory of Everything?" BBC Earth. 2015. http://www.bbc.com/earth/story/20150409-can-science-ever-explain-everything.

http://haber.sol.org.tr/bilim/her-seyin-teorisi-mi-127024



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.276
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

29 kere teşekkür edildi.
21 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 28.02.2019- 12:46


Dünya Forum: Sicim Teorisi / Her şeyin teorisi mi yoksa hokkabazlık mı?

Evren’in oluşumuna ilişkin geliştirilen en büyük teori olan Görelilik Kuramı, ortaya çıktığı dönemde, yeni bir fizik sahasıyla birçok çelişki ve uyuşmazlık barındırıyordu. Yüzlerce bilim insanı Einstein’ın Görelilik Kuramı ve Kuantum mekaniği arasındaki pürüzleri gidererek iki teoriyi birleştirmek amacıyla onlarca yıl ter döktü. Ne var ki, Einstein tarafından tarifi yapılan evren ve atom altı parçacıkların ait olduğu evrenin fizik yasaları arasında neredeyse kapanmaz gibi görünen bir uçurum uzanıyor. Günümüzde bu konu hâlâ fizik biliminin en meşakkatli alanlarından birini oluşturmaya devam ediyor ve 1960’larda tohumlanmaya başlayan Sicim teorisi bu boşluğu doldurmaya aday olarak öne çıkıyor. Ne var ki teori hakkında neredeyse 40 yıldır süren ateşli tartışmalar bitecek gibi değil.
Resim Ekleme
Tarkan Tufan


DUVAR – Yaklaşık 2 bin 300 yıl önce yaşayan Yunan filozof Aristoteles bilim ve felsefeye önemli katkılarda bulunmuştu. Çalışmaları, sürekli olarak ilgi çekti ve geniş kapsamlı olarak tercüme edilerek üzerinde çalışıldı. Aristoteles’in doğa hakkındaki görüşleri neredeyse 2 bin yıl boyunca Avrupa düşüncesine egemen olduğu. Bazı görüşleri, Katolik ve Protestan öğretilerini ve İslam’ı derinden etkiledi. Aristoteles sanat, astronomi, biyoloji, etik, dil, hukuk, mantık, manyetizma, metafizik, hareket, şiir, politika, psikoloji ve retorik hakkında yazdı.

Aristoteles, M.Ö. 4. yüzyılda, sabit, küresel bir Dünya’nın merkezde olduğu, gezegenlerin ve yıldızların eş merkezli göksel kürelerle çevrili olduğu, Dünya merkezli bir evren teorisi oluşturdu. Evrenin boyutlarının sonlu olduğuna inanmasına karşın, sonsuzluk boyunca değişmez ve durağan olduğunu vurguladı. Küreseldi; çünkü bu en mükemmel şekildi; sonluydu, çünkü bir merkezi vardı; Dünya merkezdeydi ve merkezi olan bir yapı sonsuz olamazdı. Dünya’nın da bir küre olduğuna inanıyordu. Yıldızlara kıyasla küçüktü ve gök cisimlerinin aksine her zaman sabitti.

Aristoteles’in binlerce yıla hükmeden evren anlayışı, günümüzde özellikle din temelli bir yaşam anlayışına bağlı kalan toplumsal kesimlerde hâlâ itibarını koruyor. Buna karşın, bilim dünyası, bu anlayışı 419 yıl önce Katolik Kilisesi tarafından diri diri yakılan Giordano Bruno’dan sonra terk ederek, farklı yönlerde ilerlemeye başladı.

Albert Einstein’la birlikte yepyeni ufuklara yelken açan gökbilimciler, Aristoteles’in aktardığı bilgileri temel alan yeni bir evren tanımına giriştiler. Einstein da tıpkı Aristoteles gibi evrenin sabit ve durağan olduğunu öne sürmesine karşın, fizikçi Edwin Hubble evrenin hızlanarak genişlemekte olduğunu keşfederek, 2 bin 300 yıl hüküm süren Aristocu evren anlayışına en büyük darbeyi indirmiş oldu. Einstein ilk başlarda bu bulguyu reddetse de Edwin Hubble’la birlikte gerçekleştirdiği gözlem ve çalışmalar sonucunda hatasını kabul ederek, bu yoldaki en büyük adıma eşlik etmeyi tercih etti.

Evren’in oluşumuna ilişkin geliştirilen en büyük teori olan Görelilik Kuramı, ortaya çıktığı dönemde, yeni bir fizik sahasıyla birçok çelişki ve uyuşmazlık barındırıyordu. Yüzlerce bilim insanı Einstein’ın Görelilik Kuramı ve kuantum mekaniği arasındaki pürüzleri gidererek iki teoriyi birleştirmek amacıyla onlarca yıl boyunca ter döktü. Ne var ki, Einstein tarafından tarifi yapılan evren ve atom altı parçacıkların ait olduğu evrenin fizik yasaları arasında neredeyse kapanmaz gibi görünen bir uçurum uzanıyor. Günümüzde bu konu hâlâ fizik biliminin en meşakkatli alanlarından birini oluşturmaya devam ediyor.

GÖRELİLİK VE KUANTUM MEKANİĞİ

Einstein 1905’te, özel görelilik teorisiyle uzay (mekan) ile zamanı bir araya getirdi (uzay-zaman olarak anılır) ve mekandaki hareketin zamanın geçişini etkilediğini gösterdi. 1915’te Einstein, genel görelilik teorisiyle uzay, zaman ve yerçekimini daha da bir araya getirerek, uzay ve zamandaki çözgü ve eğrilerin yerçekimi kuvvetinden sorumlu olduğunu gösterdi. Bunlar anıtsal başarılardı; ancak Einstein daha da büyük bir birleşmeyi hayâl ediyordu. Mekanı, zamanı ve doğanın tüm güçlerini açıklayacak güçlü bir çerçeve tasarladı; bunu ‘birleşik teori’ olarak adlandırıyordu. Einstein, hayatının son otuz yılı boyunca, bu araştırmayı aralıksız biçimde sürdürdü. Zaman zaman yayılan söylentiler başardığını duyursa da, daha yakından incelemeler böylesi umutların önünü kesti. Einstein’ın çağdaşlarının birçoğu, birleşik bir teori arayışını, ümitsiz diye değerlendirmekteydi.

Buna karşılık, 1920’lerden itibaren teorik fizikçilerin temel kaygısı, atomik ve atom altı süreçleri tanımlamak için ortaya çıkan yeni bir çerçeve olan kuantum mekaniğiydi. Bu ölçeklerdeki parçacıklar o kadar küçük kütlelere sahiptir ki, yerçekimi etkileşimleriyle ilgileri yoktur ve bu nedenle onlarca yıldır kuantum mekanik hesaplamalar genel göreceliliğin etkilerini görmezden geldi. Bunun yerine, odak, 1960’ların sonlarında farklı bir kuvvete yönelmişti; atom çekirdeğindeki protonları ve nötronları bir araya getiren ‘güçlü kuvvet’.

Resim Ekleme
Avrupa Nükleer Araştırmalar Kurumu’nda (CERN) çalışan genç bir teorisyen olan Gabriele Veneziano, 200 yıllık bir formül olan ‘Euler beta fonksiyonu’nun birçok veriyi açıklayabildiğini fark ederek 1968’de önemli bir atılım yaptı ve daha sonra dünyadaki çeşitli parçacık hızlandırıcılarında güçlü kuvvet üzerine çalışmalar başladı. Birkaç yıl sonra, Stanford Üniversitesi’nden Leonard Susskind, Niels Bohr Enstitüsü’nden Holger Nielsen ve Chicago Üniversitesi’nden Yoichiro Nambu, Veneziano’nun önerisini temel alan matematiğin, ‘eksi filamentlerin titreşimsel hareketini’ tanımladığını göstererek, Veneziano’nun öngörülerini büyük oranda doğruladılar. Çok ince tel ya da ipliklere benzeyen enerji formları, Sicim Teorisi’nin de ilham kaynağı oldu.

ENERJİ İPLİKLERİNDEN OLUŞAN BİR EVREN

Fiziğin temel amaçlarından biri, doğanın dört kuvvetini birleştiren tek bir teori oluşturmaktır. Bu kuvvetler elektromanyetizma, yerçekimi, güçlü ve zayıf nükleer kuvvetlerden oluşur. İlk ikisi uzun yıllardır iyi bilinmektedir. Güçlü nükleer kuvvet, atomların orta kısmının (çekirdeklerinin) bir arada tutulmasından sorumluyken, zayıf nükleer kuvvet, bu çekirdeklerin çürümesinde (bozunarak dağılmasında) rol oynar.
1980’lerde, fizikçiler Sicim Teorisi’nin doğanın tüm dört kuvvetini ve her türlü maddeyi tek bir kuantum mekanik çerçevede bir araya getirme potansiyeline sahip olduğunu fark ettiler. Dört gücü bir araya getirmek için birçok ilginç fikir ve yeni teoriler önerildi. Bu yeni teorilerin en ilgi çekici olanlarından biri Sicim Teorisiydi. Yerçekimini diğer üç kuvvetle birleştirmeye çalışırken, Sicim Teorisi evreni görme şeklimizi değiştirmemizi gerektiriyor. Teoriye göre, tüm parçacıklar, aslında minik ve titreşimli iplerden oluşuyor ve her titreşim tipi farklı bir parçacığa karşılık geliyor. Farklı parçacıklar bir keman teli gibi esneyip eğilerek, farklı notalar çalınmasına, farklı sesler üretilmesine benzer. Bununla birlikte, Sicim Teorisi’nin telleri neredeyse kesinlikle keman tellerine benzemez.

Sicim Teorisi, ayrıca evrendeki ekstra boyutların varlığını kabul etmemizi de gerektirir. Kendi evrenimizde dört boyuta aşinayızdır: Yukarı-aşağı, ileri-geri, sol-sağ ve zaman. Ne var ki Sicim Teorisi en az altı boyut daha gerektirir. On-on bir boyuttan oluşan bir evren bize tuhaf geliyor ama birçok fizikçi bu ekstra boyutların mümkün olduğunu ve onları tespit etmenin yollarını aradıklarını ifade ediyor.

Günümüz fizikçileri arasında bu teori üzerinde çalışan en tanınmış simalardan Biran Greene, teori hakkında şunları söylüyor: “Evrenin nasıl oluştuğuna ve şu anda tanık olduğumuz zamana dek nasıl geliştiğine dair daha net bir anlayışınız varsa, bu, size evren anlayışınız hakkında bir yapı sunar.”

“Kendimizi, bu daha büyük süreçlerin ortaya çıkmasını izleyen bir gözlemci olarak evrenden ve kozmostan ayrı görmek gibi genel bir eğilim var. Ama aslında evrenin bir parçasıyız. Kelimenin tam anlamıyla yaptığımız şeyler patlayan yıldızların derin iç kısmından geldi ve evrenin geri kalanının geliştiği aynı yasa ve kurallarla evrimleştik. Bunu gördüğünüzde, evrene derinden bağlı olduğumuzu fark edersiniz ve sonra farklı şeyler düşünürsünüz.”

“30 yıldır geliştirmekte olduğumuz fikirler çok ayrıntılı ama deneysel olarak test etmek çok zor. Uzun yıllar geçmeden, üzerinde çalıştığımız şeyin dünyanın gerçekte nasıl çalıştığı ile ilgili olup olmadığı noktasında doğru olup olmadığını bilemeyiz. Birçoğumuz bu dünyayı anlamadan terk edebiliriz. Ancak öte yandan, binlerce yıldır sürmekte olan bir yolculuğun parçası olduğumuzu biliyoruz.”

VARLIĞIN GİZEMLİ DÜNYASI

Peki, evren neden yapılmıştır? Sıradan madde sırayla sadece üç temel bileşenden oluşan atomlardan meydana gelir: Nötron ve protonlardan oluşan bir çekirdeğin etrafında dönen elektronlar. Elektron gerçekten de temel bir parçacıktır ve ‘lepton’ adıyla bilinen bir parçacık ailesinin üyesidir; diğer yandan nötronlar ve protonlar, ‘kuarklar’ olarak bilinen daha küçük parçacıklardan oluşur. Kuarklar bildiğimiz kadarıyla gerçekten basit parçacıklardır.

Evrenin atom altı bileşimi hakkındaki mevcut bilgilerimiz, parçacık fiziğinin Standart Model’i olarak bilinen teoriyle özetlenmiştir. Hem dünyanın yapıldığı temel yapı taşlarını hem de bu blokların etkileşime girdiği güçleri açıklar. On iki temel yapı taşı vardır. Bunlardan altısı kuarklardır ve “yukarı, aşağı, tılsım (çekici), garip, üst ve alt” gibi ilginç isimlerle anılırlar. Diğer altısıysa leptondur; elektron ve elektron nötrinosunu, müon ve müon nötrinosunu, tau ve tau nötrinosu’nu içerir.

Tüm bu parçacıkların ve evrensel kuvvetlerin davranışı, Standart Model tarafından kusursuz bir şekilde tanımlanmıştır, dikkate değer bir istisna dışında: Yerçekimi. Teknik nedenlerden dolayı, günlük yaşamımızda en bilindik olan yerçekimi kuvvetinin mikroskobik olarak tanımlanması çok zordur. Kuantum alanında yerçekimi teorisini formüle etmek, uzun yıllar boyunca teorik fizikteki en önemli problemlerden biri olmayı sürdürdü.

Son birkaç on yılda, Sicim Teorisi, mikroskobik bir yerçekimi teorisi için en umut verici aday olarak ortaya çıktı ve aslında bundan çok daha büyük bir iddia taşıyordu: Evrenimizin temel yapısının tam, birleşik ve tutarlı bir tanımını sunmaya çalışıyor. Bu nedenle, bazen oldukça kibirli bir isimle, “Her şeyin Teorisi” olarak adlandırılıyor.

Sicim Teorisi’nin ardındaki temel fikir şudur: Standart Model’in farklı ‘temel’ parçacıklarının tümü gerçekten bir temel nesnenin sadece farklı tezahürleridir: Akıl almaz derecede küçük boyutlarda ve enerjiden oluşan bir sicim, bir enerji teli her şeyin yapı taşıdır. Peki, bu nasıl olabilir? Normalde bir elektronu, iç yapısı olmayan bir nokta olarak resmederdik. Bir nokta, hareketten başka hiçbir şey yapamaz. Fakat eğer Sicim Teorisi doğruysa, o zaman son derece güçlü bir ‘mikroskop’ altında elektronun gerçekte bir nokta değil, küçük bir sicim şeklinde olduğunu görebiliriz. Bir iplikçik, hareket etmenin dışında da bir şey, örneğin farklı şekillerde salınım yapabilir. Belli bir şekilde salınıyorsa, o halde uzak bir mesafeden, gerçekten bir sicim olduğunu gösteremeyen bir elektron görürüz. Ama eğer başka bir şekilde salınıyorsa, o zaman biz buna ‘foton’ ya da ‘kuark’ diyebiliriz. Kısacası, Sicim Teorisi doğruysa, tüm Dünya olağan üstü küçük tellerden meydana gelmiştir.

Sicim Teorisi’yle ilgili belki de en dikkat çekici şey, bu kadar basit bir fikrin işe yaraması ihtimalidir. Fakat aynı zamanda, Sicim Teorisi’nin, evrenin doğru tanımı olduğuna dair doğrudan deneysel bir kanıt bulunmadığını da tekrarlamak gerekir. Bu durum, çoğunlukla Sicim Teorisi’nin hâlâ geliştirilme aşamasında olmasından kaynaklanır. Bit’lerini ve parçalarını bilsek de henüz resmin tamamını görmüyor ve dolayısıyla kesin tahminler yapamıyoruz.

ÖNGÖRÜLER VE GÜÇLÜKLER

Sicim Teorisi sezgisel olarak çekici bir öneriydi; ancak 1970’lerin ortalarında güçlü kuvvete ilişkin daha rafine ölçümler, yapılan tahminlerden sapmıştı ve çoğu araştırmacı, Sicim Teorisi matematiksel olarak ne kadar zarif olursa olsun, fiziksel evrenle ilgisi olmadığı sonucuna vardı. Bununla birlikte, az sayıda fizikçi Sicim Teorisi’ni izlemeye devam etti. 1974’te Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden John Schwarz, École Normale Supérieure’den Joel Scherk ve bağımsız olarak Hokkaido Üniversitesi’nden Tamiaki Yoneya radikal bir sonuca vardı. Sicim Teorisi’nin sözde başarısız tahminlerinden birinin -güçlü kuvveti inceleyen hiçbir deneyin hiç karşılaşmadığı belirli bir kütlesiz parçacığın varlığı-, aslında Einstein’ın beklediği birleşmenin kanıtı olduğunu öne sürdüler.

Hiç kimse Genel Görelilik ve kuantum mekaniğini birleştirmeyi başaramasa da, ön çalışmalar böyle bir birliğin kesin olarak Sicim Teorisi tarafından öngörülen kitlesiz parçacığı gerektireceğini ortaya koydu. Birkaç fizikçi, tel biçimli parçacık teorisinin, bu parçacığı temel yapısına yerleştirerek, büyük parçacıkların (genel görelilik) ve küçük parçaların (kuantum mekaniği) yasalarını birleştirdiğini iddia etti. Bu fizikçiler, Sicim Teorisi’nin yalnızca güçlü kuvvetin bir açıklaması olmak yerine, Einstein’ın birleşik teorisine doğru eleştirel bir adım olarak yorumlanması gerektiğini ifade ettiler.

Duyuru fizik dünyasında göz ardı edildi. Sicim Teorisi, ilk atılımında güçlü kuvvetin bir açıklaması olarak başarısız olmuştu ve bazıları şimdi daha da zor bir sorunun çözümü olarak geçerli olabileceğini düşünüyordu. Bu görüş, Sicim Teorisi’nin kendi teorik problemlerinden dolayı yaşadığı güçlüklerle de desteklendi. Öncelikle, denklemlerinden bazıları tutarsızlık belirtileri gösterdi; bir diğer sorun, teorinin matematiğinin, evrenin ortak var oluşunun sadece üç uzamsal boyuta değil, diğer altı tanesine daha (toplam dokuz uzamsal boyut veya toplam on uzay-zaman boyutuna) sahip olmasını gerektirmesiydi.

BOYUTLAR VE TİTREŞİMLER

Bu türden engeller nedeniyle, teori üzerinde çalışan fizikçilerin sayısı 1980’lerin ortalarına kadar, Londra’daki Kraliçe Mary Koleji’nden Schwarz ve Michael Green olmak üzere ikiye düşmüştü. Ancak 1984’te bu iki iddialı Sicim Teorisi uzmanı büyük bir atılım gerçekleştirdi. Dikkate değer bir hesaplama yoluyla, Sicim Teorisi denklemlerinin sonuçta tutarlı olduğunu ispatladılar. Bu sonuçlar fizik topluluğuna yayıldığı zaman, yüzlerce araştırmacı ellerindeki araştırmaları bıraktı ve dikkatlerini yeniden Sicim Teorisi’ne çevirdi.
Birkaç ay içinde Sicim Teorisi’nin birleşik çerçevesi şekillendi. Teoriye göre, ipler o kadar küçüktü ki nokta gibi görünüyorlardı, ancak gerçekte bir uzunluğa sahiplerdi (yaklaşık 10−33 cm); böylece, bir parçacığın kütlesi ve yükü, bir enerji ipliğinin nasıl titreştiğiyle belirlenmekteydi. Fizikçiler, titreşim kalıpları arasında doğanın güçlerini iletmek için etkileşimde bulunan parçacıklar olması gerektiğini de savundular. Böylece, Sicim Teorisi tüm güçlerin ve tüm maddelerin bir birleşimi olarak önerildi.

Resim Ekleme.
1984’ten 1994’e kadar geçen on yıl boyunca, birçok teorik fizikçi, bu soyut, tamamen matematiksel çerçeveyi somut ve öngörülü bir doğa teorisi haline getirerek, Sicim Teorisi’nin vaadini yerine getirme çabası içindeydi. Sınırsız sayıdaki sicimlerin doğrudan algılanmaları mümkün olmadığı için teorisyenler, teorinin test edilebilecek dolaylı sonuçlarına ulaşmaya çalıştılar. Bu bağlamda, Sicim Teorisi’nin ekstra boyutları büyük bir engel oluşturmuştu. Bu ekstra boyutların küçük ve gizli olarak hayâl edilmesi, görünür olmadıkları bir durumda makul bir açıklamaydı. Bununla birlikte, teorinin öngörülerini sunması için ayrıntılı bir geometri gerekliydi. Bunun nedeni, tellerin çok küçük olması ve ekstra boyutlarda titreşmeleriydi.
Yapılan deneylerde, bir Fransız kornasının şekli ve boyutunun, çalgıdan geçen hava akımlarının titreşimsel modellerini etkilediği sürece, ekstra boyutların tam şeklinin ve boyutunun da tellerin titreşim şeklini etkileyeceğini gösterdi. Tellerin titreşimleri parçacık kütleleri ve yükleri gibi miktarları belirlediğinden, bir tahminde bulunmak, ekstra boyutların geometrik şekli hakkında bilgi gerektiriyordu. Ne yazık ki, Sicim Teorisi denklemleri, ekstra boyutlarla ilgili kesin ve test edilebilir tahminlerde bulunmayı zorlaştıran, çok sayıda farklı geometrik formlar almasına izin veriyordu.

BİLİMİN NİHAİ ÇIKMAZI MI?

“Dünyanın en zeki insanlarından yüzlercesi akademik hayatını boşa harcayan teorik bir çıkmaza girdi.” Bu şaşırtıcı suçlama, birkaç Nobel ödüllü bilim insanı da dahil olmak üzere fizikçiler tarafından günümüzde de dile getiriliyor. Geçtiğimiz yıllarda yayınlanan çalışmalar, Sicim Teorisisi’nin temellerini sorguluyor ve kozmosun gizemine dair cevaplar vermek yerine, sahte bir teori olduğunu iddia ediyorlar. Bir bilim insanı daha da sert bir söylemle şunu ifade ediyor: “Sicim Teorisi’nin eleştirel olmayan teşviki, artık bilime zarar veriyor.”

Bununla birlikte, Nobel ödülü kazananları da içeren Sicim Teorisi savunucuları eleştirileri reddediyor ve alanlarını sağlam bir şekilde savunuyorlar. Zira her halükârda, bu teori matematik ve fizikte birçok büyük atılımlara yol açtı.

Ancak yıllar geçtikçe, bilim insanları teoriyi desteklemek için pratik bir gözlem yöntemi üretemediler ve somut maddeyi parçalamak ve içindeki telleri incelemek için gereken enerjinin devasa olduğunu, gezegeni kapsayacak kadar büyük makineler gerektiğini açıkladılar. Bu problemlerin yanı sıra, son hesaplamalar, Sicim Teorisi hakkında şaşırtıcı bir tahmin ortaya koydu: Bazıları bizimki gibi, bazılarıysa çok farklı olan neredeyse sonsuz sayıda evren var olabilirdi. Bu nokta, teorinin en çok eleştirildiği bir meseleyi de açığa çıkarıyor. Görünmez paralel evrenlerden ve 10 boyutlu bir uzaydan bahseden ama kanıtlanamayan bir teori, bazı fizikçiler için aşırı derecede hayâli bir önerme. ‘Yarı-teoloji’ ve ‘post-modern teori’, kullanılan en kibar eleştiriler arasında; daha sert eleştiriler arasındaysa ‘sahte’ ve ‘saçma’ gibi terimlere de rastlanıyor.
1998’de Nobel fizik ödülü alan Stanford Üniversitesi’nden Robert Laughlin, “Daha büyük bir yarın için harika bir teknolojik umut yaratmaktan uzak olan Sicim Teorisi, eski bir inanç sisteminin trajik bir sonucudur” diyor.

Bekleneceği üzere, bu türden suçlamalar Sicim Teorisyenleri tarafından öfkeyle reddediliyor. Teoriyi, “Her şeyin teorisi bir gecede yaratılamaz” diyerek savunuyorlar. California Üniversitesi’nden Nobel ödüllü bilim insanı David Gross, “Sicim Teorisi doğru yolda ama bu yol oldukça uzun. Başka atılımlar gerekiyor” diyerek desteğini ortaya koyuyor.

Londra’daki Kraliçe Mary Üniversitesi’nden Sanjaye Ramgoolam’a göre, teorinin yanlış olduğunu iddia etmek de doğru değil; çünkü ispatlanabilir veya ispatlanamaz bir öngörüde bulunmuyor. “Sicim Teorisi’ni ispatlayabileceğimiz ya da ispatlayamayacağımız birçok yol var. Belki de Avrupa’nın Büyük Hadron Çarpıştırıcısı doğru yolda olduğumuzu gösteren kanıtlar sağlayacak kadar güçlü olabilir” diyerek teoriye daha temkinli yaklaşıyor.

Ve Sicim Teorisyenlerinin başlarının kuma sıkışıp kaldığını ve gerçeği görmeyi reddettiği eleştirilerine gelince, bu görüş Green tarafından kesinlikle reddediliyor: “Tüm bilim insanları yeni fikirler görünce heyecanlanır. Bu yüzden bilim insanıyız. Ancak, birleşik bir teoriye gelince, henüz yeni bir fikir yok. Sicim Teorisi’ne bir alternatif henüz yok” diyor.


Kaynaklar:
https://www.forbes.com/sites/startswithabang/2016/11/25/what-every-layperson-should-know-about-string-theory/#6e0d724d5a53
https://physicsworld.com/a/string-theory-calculations-describe-birth-of-the-universe/
https://www.sciencealert.com/we-still-don-t-have-a-theory-of-everything-could-strings-gets-us-closer
https://www.quantamagazine.org/why-is-m-theory-the-leading-candidate-for-theory-of-everything-20171218/
https://www.theguardian.com/science/2006/oct/08/research.highereducation
https://www.realclearscience.com/blog/2016/01/string_theory_has_failed_as_a_scientific_theory.html
https://evolutionnews.org/2017/07/post-modern-physics-string-theory-gets-over-the-need-for-evidence/

https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2019/02/10/dunya-forum-sicim-teorisi-her-seyin-teorisi-mi-yoksa-hokkabazlik-mi/




Bu ileti en son melnur tarafından 28.02.2019- 12:49 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.276
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

29 kere teşekkür edildi.
21 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 25.03.2020- 13:25


Her şeyin teorisi… (Tanrı ve Fizik)

Cennet, göklerde dönerek sana sonsuz ihtişamını göstermekte, ama senin gözlerin hala yerlerde. – Dante

Resim Ekleme

Prof. Dr. Sait Yılmaz

Biz, yüz milyarlarca galaksi içindeki ortalama bir yıldızın ufak bir gezegeninde, beyni hala çok gelişmemiş bir canlı türüyüz. Bizi özel yapan şey evreni anlayabiliyor olmamız. Aç gözlülüğümüz ve aptallığımızla kendimizi yok etme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Kafamızı kaldırdığımızda gökyüzünde devasa bir boşluk var ve onun ötesinde sonu yokmuş gibi gözüken yıldızlar, gezegenler ve galaksiler. Bilim insanları, dinlerin anladığı şekilde bir Tanrı’nın var olduğu varsayımına şüphe ile bakmakta ama evrene ince ayar veren bir gücü daha olası görmektedir. Kısaca, dinlerin Tanrısı ile fiziğin Tanrısı ayrı ayrı kavramlardır. Bu makalede, evren bilimin geldiği noktayı sorgularken, fiziğin Tanrısı ile ilgili düşünceleri de paylaşacağız.

Din ve Tanrı…

Din otoritelerine göre, bitki ve hayvan türleri ayrı ayrı yaratılmış ve her tür kendi benzerini yaratarak sabit kalmıştır. Bu dünya görüşü, büyük ölçüde durağandı ve önemli değişiklikleri kabul etmiyordu. Her farklı türün zaman içinde fazla uzak olmayan bir tarihte belki 6.000 yıl önce ayrı ayrı yaratılmıştı. Özellikle Nuh tufanı olmak üzere çeşitli felaketlerin açıkladığı ve dünyanın görünen tasarımının mimarı olan ve onun tarihsel gelişiminde etkin ve kutsal olan bir rol oynayan Tanrı’nın yarattığı evrende insanların özel bir yeri olduğu düşüncesi hakimdi.

Ancak, 1830 yılında Charles Lyell’in Jeolojinin Prensipleri (Principles of Geology) kitabındaki tezleri ile birkaç bin yıllık dünya tarihi inancı kırıldı ve dünya tarihi 4.5 milyar yıl geriye gitti. 1859’da yayınlanan Charles Darwin’in Türlerin Kökeni (The Origins of Species) kitabında türlerin değişmez olmadığını, ayrı ayrı yaratılışlar olmadığını, çevremizde gözlemlediğimiz yaşam biçimlerinin doğal ayıklanma süreciyle milyarlarca yıllık bir süre içinde evrim geçirdiğini ortaya koydu. Böylece, insanların doğanın tarihinde basit nesnelerden fazla bir şey olmadığı ve doğanın araştırılmasında mucizelerin ya da kutsal bir planın yeri olmadığı gibi kökten farklı görüşler güç kazanmaya başladı.

Fizik ve Tanrı…
İngiliz fizikçi Isaac Newton (1642-1727), Tanrıyı kendi mekanik sistemine indirgemişti. Tanrı doğal fiziksel düzenin bir devamıydı, böyle bir makinist olmadan sistemi var olamazdı. Newton, İncil’den bahsetmez; Tanrıyı yalnızca düşünmekle biliriz. Newton, dış dünyanın Tanrı için bir kanıt oluşturduğunu düşünmüyordu. Newton’un Tanrısı ile Hristiyanlığın Tanrısı aynı değildi.

Aydınlanmacılara göre, din akla uygun olmalıydı. Voltaire’in (1694-1778) sorunu Tanrı değil, aklın ölçütlerine karşı suç işlemiş Tanrı hakkındaki öğretilerdi.

Fransız fizikçisi Pierre-Simon Laplace (1749-1827), Tanrıyı fizikten çıkardı. Napolyon; “Tanrı adını kullanmadan bana evrenin sistemi üzerine koca bir kitap yazdığınız söylendi” deyince, Laplace’in cevabı şöyle olur;

“O varsayıma hiç ihtiyacım olmadı.”

Immanuel Kant, kendi ifadesi ile ‘dinin, dua ve ayin gibi tuzaklarını bir kenara atmıştı’ ama Tanrı düşüncesine özünde karşı değildi. Tanrının varlığını kanıtlamak imkansızdı ama Tanrı düşüncesi gerekliydi. Bundan dolayı, Kant’a göre Tanrı yalnızca kötüye kullanılabilen bir kolaylıktı.

George Wilhelm Hegel’e (1770-1831) göre; “Şimdi barbar Tanrıyı bir kenara atmanın ve insani duruma daha aydın bir bakış getirmenin zamanıydı”.

Karl Marx (1818-1885), dini “baskı gören yaratığın iç çekişi.. bu acıyı dayanabilir kılan, halkların afyonu” olarak gördü.

Batı modern teknik çağına girerken, bazı insanlar yeni teoloji çalışmaları ile Tanrıyı kurtarmaya çalışsa da, eski Tanrı kavramları yetersiz kalmıştı. Büyük filozoflar, birbiri ardına Tanrıya meydan okumaya başladılar. Filozoflar, Tanrının öldüğünü ilan etmek için sıradaydı. Doğa üstü bir ilahi fikri onları kızdırıyordu.

Görünmeyeni görmek; Tanrı nerede?
Genel olarak baktığımızda her şeyin önceden belirlenmiş olduğunu seziyoruz ama olmayabilir de, çünkü gerçekte neyin belirlenmiş olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. Genellikle Evren’in iyi tanımlanmış yasalara göre evrimleştiği kabul edilmektedir. Bu yasalar bilimin bulacağı yeni yasalar olabileceği gibi Tanrı’nın yasaları da olabilir. Fakat göründüğü kadarı ile Tanrı bu yasaları bozmak üzere Evren’e müdahalede bulunmuyor. Din ve bilim arasındaki tartışmalardan Tanrı ile ilgili üç tür görüşün ağırlık kazandığını görüyoruz;

(1) Dinlerin Tanrısı; her şeyi yaratmış ve yaratmaya devam etmektedir. Her şeyi gören ve bilendir, doğaüstü bir olgudur. Evren ve hayat insan merkezlidir. İnsan, bilinci ve eylemleri ile bir imtihandadır. Cennet ve cehennem yani insanlar için hesap günü vardır.

(2) Bilimin (daha çok Fiziğin) Tanrısı; evrim teorisine inanmakla birlikte, evrenin büyük tasarımını yapan, ince ayarın sahibi bir güçtür (bu genellikle dinlerin Tanrısı değildir). Fiziğin tanrısı, aradığımız büyük zeka, bedensiz bir beyin olabilir.

(3) Tanrı yoktur diyenler; evrim bilim teorisine inansın ya da inanmasın metafiziğe veya herhangi bir Tanrı olgusuna inanmayan, her şeyin rastlantısal olduğunu ya da bilimsel bir açıklamasının olduğunu düşünenler.

Tarihsel olarak, Tanrının rolü; din ile bilim arasındaki zıtlığın büyük bir parçasıdır. Dinin bahsettiği Tanrı kişisel ilişki kurulabilecek bir Tanrı’dır. Fiziğin Tanrısı ile dinlerin Tanrısını birbirine karıştırmamalıyız. Tanrı; doğayla, fizik yasalarıyla ya da evreni düşünürken kapıldığımız dehşet duygusuyla özdeşleştirilirse, böyle bir kavramın dünyayı düşünmek için yararlı bir şeyler sağlayacağı deneysel alanın dışındadır. Tanrı için fiziksel evrenin işleyişinde kanıtlar arayan çok farklı gelenekler, ilahiyatçı yaklaşımlar vardır.

Hiç kuşkusuz evrendeki olup biten her şeyi bilmiyoruz. Evreni ve yaşamı anlamak için de öncelikle doğru soruyu bulmalıyız. Yeni bir bilim felsefesine ya da ütopyaya ihtiyaç var. Bu da en doğru soru ve yeni bakış açıları ile işe devam etmemizi gerektiriyor. Kanaatimce insanlar evrenin sırlarını galaksilerin ötesinde olduğu kadar, yakınında göremediği dünyada aramalılar. Belki de hakikat, uzayın derinliklerinde değil, çok yakınlarımızda bir yerde, beynimizin açılmayan bir bölümünde ya da gözümüzdeki perdenin arkasındadır. Son olarak, unutmayalım, ölümlü yaratıklarız ama ölümsüz olan ruhtur. İnsanın en büyük problemi ruhunun ölümsüz olduğunu bilmemesi, algılayamamasıdır. Yukarı doğru tırmanan “Ben”e evriliyoruz. Ebediyen yenilenmiş, yine de ebediyen aynı.

Makalenin tamamı ve devamı için;

https://www.academia.edu/40538986/Her_%C5%9Feyin_teorisi_Tanr%C4%B1_ve_Fizik_.

https://www.abcgazetesi.com/her-seyin-teorisi-tanri-ve-fizik-46129




Bu ileti en son melnur tarafından 25.03.2020- 13:27 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.276
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

29 kere teşekkür edildi.
21 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 29.03.2020- 13:41


Bildiğimiz bir gerçeklik var; o da makro dünya gerçekliği ile mikro dünya gerçekliğinin birbirine uymadığı. İçinde bulunduğumuz dünya koşullarından uzaklaştıkça, bir başka deyişle makro ya da mikro evrene doğru gidildikçe bildiğimiz dünya gerçekliğinde sapmalar oluyor. Örnekse, ''en kısa yol bir doğrudur'' sözü ölçek büyüdükçe gravitasyon etkisiyle bir eğriye dönüşüyor. Aynı şekilde uzayda bir üçgenin iç açıları hiçbir zaman 180 derece de değildir.

Başka bir örnek mikro dünyadaki belirsizliğin aynı belirlenimle içinde bulunduğumuz dünyadaki nedensellikle pek bağdaşmadığı gerçeği... Güneş sistemimize giren bir kuyruklu yıldızın bir sonraki geçişinin saatine ve dakikasına varıncaya kadar biliyor olmamız gibi...Atom altı dünyadaki zaman ve mekan ikileminin makro dünyada belirleyiciliği ortadan kalkıyor gibi...( Çok net de konuşmadığımın farkındayım, çünkü uzmanı olmadığım bir konu. Edindiğim bilgiler çerçevesinde öyle yorumluyorum.)

Mikro ve makro dünyalar arasındaki bu farklılık bilim insanlarının da gündemine girmiş. Einstein yaşamının son otuz yılını bu konuya ayırmış ve fakat   ''her şeyin teorisi''ni bulamamış. Böyle bir teori var mı,bilmiyorum ama, böyle bir teoriye belki de ihtiyacımız var. Bir yanda görelilik, bir yanda kuantum. Biri makro dünyada diğeri mikro dünyada etkili. Ama ne büyük patlamayı ve ne de devasa karadeliklerin mekanizmasını anlayabiliyoruz.

***

Sadece şunu söylemek istiyorum, içinde bulunduğumuz ölçeğin dışına çıkıp, makro ve mikro evrenin gerçekliğini anlamaya çalıştığımızda klasik bilimsel yönteme bir ölçüde de olsa felsefi yaklaşımlar sızıyor. Belki de kaçınılmaz bir durum bu. Ne var ki, hangi ölçekte olursa olsun ve ne amaçla yapılırsa yapılsın doğa üstü yaklaşım ve kavramlar konuları sulandırmaktan başka bir işe yaramıyor.''Evrene ince ayar veren bir güc'' ile aynı cümlede geçen ''dinin tanrısı'' sözü bu yüzden pek anlatılmak istenen şeyle uyumlu değil gibi... Ya da bana öyle geliyor.



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Her şeyin teorisi mi? melnur 3 2463 28.03.2016- 17:35
Konu Klasör Seçimler ve oyun teorisi solcu 0 2001 17.03.2015- 20:27
Konu Klasör Leninist Kesintisiz Devrim Teorisi spartakus 0 2836 08.03.2015- 19:10
Konu Klasör MDD ( Milli Demokratik Devrim) Teorisi melnur 8 9449 01.03.2019- 21:58
Konu Klasör Kesin İnkar Teorisi-Ender HELVACIOĞLU denizcan 1 3061 25.04.2016- 11:26
Etiketler   Her,   şeyin,   teorisi
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS