SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 2 Sayfa:   Sayfa:   [1]   2   >   son» 
İttihat Terakki üzerine...           (gösterim sayısı: 4.281)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
umut
[ umut yarın ]
Yasaklı
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.105
Konum: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Konu Yazan: umut
Konu Tarihi: 18.10.2015- 11:11


İttihat Terakki'de özerklik tartışması ve Prens Sabahattin - Mehmet Bozkurt

Osmanlı’da “prens” unvanı yok. Prensin muadili var ve şehzade deniliyor. Sabahattin şehzade değil. Ancak şehzadeler gibi özenle büyütülüp eğitilmiş. Abdülhamid’in kız kardeşi Seniha Sultan’ın iki oğlundan yaşça büyük olanı Sabahattin. Küçüğü Lutfullah. Baba Mahmud Celaleddin Paşa kayınbiraderi Abdülhamid ile yüklüce bir “komisyon” meselesi nedeniyle küsüşmesi ve fırsat kollayan muhaliflerinin adını bu defa kayınçoya yönelik aslı astarı olmayan bir suikast meselesine bulaştırması üzerine fena halde korkmuş ve Avrupa’ya firar etmiştir. Firar ederken bolca para ve iki oğlunu da beraberinde götürdüğünü okumalarımızdan öğreniyoruz. Yoksulluktan kırılan ve gazete, dergi gibi yayın faaliyetlerini bile düzenli yürütemeyen eskinin Jön Türk firarileri Mahmud’u sevinçle karşılıyorlar. Sevinenler sadece Jön Türkler olmuyor. Fransa, paralı ve muhalif bu “saraylı”ya kayıtsız kalmayarak kucak açıyor. Mahdumlarına da cömert davranıyor doğrusu ve onlara “prens” unvanını lâyık görüyor. Prenslerin her ikisi de Abdülhamid karşıtı Jön Türk hareketine katılıyor. Kardeşlerden siyaset sahnesinde öne çıkan Sabahattin oluyor. Kendisine verilen “prens” unvanını da memnuniyetle kabulleniyor.

Prens Sabahattin’in Jön Türk hareketine katılmasının öyküsü en özet haliyle bu kadar. Şimdi izin isteyerek özerklik tartışmalarının yapıldığı E. E. Ramsaur’un “Liberaller kongresi” olarak adlandırdığı Birinci Jön Türk Kongresi’ne geçmek istiyorum:

Sabahattin Bey’in çağrısıyla 1902 yılı Şubat ayının hemen başında, 4 Şubat, Paris’te, kendisi de Sabahattin yanlısı olan Ahmet Bedevi Kuran’ın yazdığına göre “Türk muhibbi ve hürriyet dostu Mösyö lafeuvre Contalis’in özel ikametgahında” Osmanlı’nın “jön” ihtilalcileri toplanıyor… 35’ten 70’e kadar değişen üç ayrı rakam var elimizde. Delege sayısı önemli olmakla birlikte benim esas olarak dikkatinizi çekmek istediğim delegelerin etnik çeşitliliği. Handiyse, 1900’lerin başındaki Osmanlı’nın bütün unsurlarının temsil edildiğini görüyoruz kongrede: Türk, Arap, Arnavut, Kürt, Çerkes, Ermeni, Rum, Yahudi… Bakar mısınız çeşitliliğe.

Çağrıyı Prens Sabahattin yapınca delegelerin yanlılıkları da kendini ele veriyor. Zaten Osmanlı’nın dört bir yanından gelen delegelerin yol paraları dahil, bütün giderlerini karşılayan da “Aristokrat devrimci” Sabahattin oluyor. Kongrede tartışmalar her şey bir yana iki ana başlık altında yürütülüyor. Birinci başlık, tahtın nasıl yıkılacağına dair izlenmesi gereken “tarz-ı siyasete”e dair ve bu konuda gayet “net”ler; uzun uzun tartışmayı yersiz buluyorlar. Çerkes Kemal Bey’in konuşmasının ardından silahlı mücadelenin tek geçerli yol olduğunu, bunun için de ordunun işin içine sokulmasını “katiyetle” karar altına alıyorlar.

İkinci başlık tartışılamıyor. Kavga çıkıyor. Yurt dışı ve yurt içi İttihatçı öbeklerin tek bir çatı altında toplanmasını muradıyla yapılan kongre ikiye bölünüyor. Zira bu başlıkta özerkliğe giden yolun kapısını aralayan ve gerektiğinde yabancı müdahalesine izin veren Ermeni delegelerin önergesi Sabahattincilerin de desteği ile kabul ediliyor. Hakkaniyetli davranıp Sabahattin için bir not düşmeliyim; Prens, her ne kadar Ermeni önergesini destekliyor olsa da “yabancı devletlerin müdahalesi” meselesine sıra geldiğinde “davet” edilecek devletin “demokrat” olması halinde bunun kabul edilebileceğini ileri sürerek önergeyi şerhliyor.

Kopuşa neden olan kongre kararını Sina Akşin’den, ”Jön Türkler ve İttihat Terakki”, aktarıyorum: “Osmanlı halkları arasında, Hatt-ı Hümayunlar ve uluslararası antlaşmalardaki hakları tanıyan, yerel yönetime katılma olanakları sağlayan, hak ve görev açısından yurttaş eşitliği getiren, onlarda Osmanlı birliğini koruyacak tek şey olan Osmanlı hanedanına karşı bağlılık duygusu ilham edecek bir anlaşma kurulacaktı. (…)Uluslararası antlaşmalara ve özellikle Berlin Antlaşmasına uyulacak ve Türkiye’nin iç düzeniyle ilgili olduğu ölçüde bu hükümler ülkenin bütün vilayetlerinde uygulanacaktı…”

Zurna tam burada “zırt” diyor. Hani, Berlin Antlaşması deniliyor ya; bu antlaşma, kuşaklar boyunca “93 Harbi” olarak anılan 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sonunda Avrupa’nın büyük devletleri ile Rusya ve Osmanlı arasında imzalanan antlaşmadır. Birçok toprak kaybının yanı sıra bunların arasında Rusya’ya verilen Kars, Ardahan, Batum, Artvin ve bilhassa Makedonya’daki düzenlemeler ve Bulgaristan’a bağımsızlığın kapısını açacak olan “prenslik” hakkının tanınması da var ki İttihatçıların kâbusu olmuştur. Bu böyleyken bir de kongrede Berlin Antlaşması’na vurguyla “uyulması gereken” Madde 61’e “gönderme” yapılınca; itirazcıların başını çeken ve ileriki dönemlerde sıkça karşımıza çıkacak olan Ahmet Rıza’nın Paris ekibi; Dr. Nazım, Yusuf Akçura, Ferit Tek, kongrede Sabahattin’den kopacaktır. Çünkü bu maddeye göre; Sina Akşin’den aktarıyorum, “Halkı Ermeni olan vilayetlerde ıslahat gecikmeksizin yapılacak, Ermeniler Çerkes ve Kürtlere karşı koruncak ve ‘arasıra’ bu yolda alınacak tedbirler (yabancı) devletlere bildirileceğinden, bunlar bu tedbirlerin yürütülmesine nezaret edeceklerdi.” Kongre sadece Ermeniler için değil bütün eyaletler için adem-i merkeziyet (merkezin yokluğu, özerklik) talebini içeren bir maddeyi de araya sıkıştırınca Paris kanadı kesin bir kopuşla ayrı bir mecraya girmiştir. Bunlar 1906 yılında kurulan ve 12 yıl boyunca Osmanlının kaderine hükmedecek olan Talatlı, Enverli, Rahmili Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne, sonradan İttihat ve Terakki, katılacaklardır. Peki Sabahattin?

Hiç sormayın, hüzün vericidir!

Prens, Teşebbüsü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet adıyla bir cemiyet kurmuştur. Ancak etkisiz kalmıştır. Meşrutiyetin ilanından, 1908, hemen sonra Eylül ayında 1903 yılında ölen babasının cenazesini de yanına alarak İstanbul’a dönmüş ve törenle karşılanmıştır. Hüzün verici olan bundan sonraya aittir. Kuruluşuna kendisin katılmadığı ancak teşvik ettiği, Adem-i Merkeziyet Cemiyet’i içerisinde yer alan arkadaşlarının kurduğu Ahrar Fırkası, 31 Mart 1909 gerici ayaklanmasında rol alınca tutuklanıp yargılanan Prens, beraat etmiş ancak dört sene sonra İttihatçıların sadrazamı Mahmut Şevket Paşa suikastında parmağı olduğu gerekçesiyle gıyabında idam cezasına çarptırılınca yurt dışına çıkmıştır. Dönüşü, Birinci Dünya Savaşı ertesinde olacaktır. Prens olmak iyi hoş ama bazen de başa bela olur. Cumhuriyet sonrası, 1924 yılında, hanedan üyeleri için çıkartılan yasa gereği vatandaşlıktan atılmıştır. Yaşananların Prens Sabahattin’in kişisel tarihi açısından yeterince hüzün verici olduğu açıktır. Bunun yanı sıra bir de Prensin kurduğu siyasal hattın geldiği nokta vardır ki düşünmeğe değer olmalı. Eksik bulunabilir, yanlış da görülebilir ama bu hattı ben şöyle çizdim: Adem-i Merkeziyet Cemiyeti – Ahrar Fırkası – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası – Demokrat Parti – Adalet Partisi – Doğru Yol Partisi – Anavatan Partisi – Akepe…

https://haber.sol.org.tr/yazarlar/mehmet-bozkurt/ittihat-terakkide-ozerklik-tartismasi-ve-prens-sabahattin-133129




Bu ileti en son melnur tarafından 20.12.2020- 08:15 tarihinde, toplamda 4 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.921
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

43 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 22.11.2017- 09:33


İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne bakmak   - Yusuf Çelik

Türkiye siyasetinde uzun yıllar boyunca tartışılagelmiş iki kritik ve birbiriyle iç içe başlıklar İttihat ve Terakki ile Kemalizm. Sol içerisinde de dönem dönem tartışmalara konu olmuş, solun içerisine sızmış liberal klik tarafından Kemalizm'i faşist bir diktatörlük, ittihatçılığı ırkçılıkla özdeşleştirmeye kadar varan akıl sır erdirilemeyen tezler ortaya atılmıştır. Bu yazıda komünistlerin İttihat Terakki ve Kemalizm'e başlıklarında nerede durmaları gerektiğini ele almaya çalışacağım.

Tarihimizde daha çok II. Meşrutiyet ya da diğer adıyla 1908 Devrimi ile anılan İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), Kanun-ı Esasi'nin yeniden yürürlüğe konmasını talep eden, II. Abdülhamid'in istibdat dönemine karşı gelen tıbbiyeli öğrenciler tarafından kuruldu. Zaman içerisinde birçok irili ufaklı yapıyı bünyesine katan İTC ideolojik olarak homojen bir toplam oluşturamadıysa da, Cemiyetin ideolojik yapısında en büyük etkiye Fransız Devrimi sahip oldu. Cemiyetin sloganı olan ''Hürriyet, Müsavvat (Eşitlik), Adalet'' bu etkinin en gözle görülür halini oluşturmakta.

1908 Devrimi ile beraber, Cemiyet iktidara doğrudan sahip olmak yerine iktidarlar dışarıdan kontrol etmeyi ve Meşrutiyet'in koruyuculuğunu üstlenmeyi kendisine görev bildi. Ta ki Balkan Savaşları'nın ağır yenilgisine kadar. Yenilgiden Bab-ı Ali'yi sorumlu tutan İttihatçılar Enver Paşa'nın öncülüğünde yapılan bir baskınla iktidarı ele geçirdi. Balkanlarda gayrimüslim nüfus ve bölgelerin kaybedilmesi Cemiyetin Osmanlıcılık politikasını terk ederek Türkçülük politikasına geçiş yapmasına zemin hazırladı.

Türk dili ve kültürün yaygınlaştırma amacıyla Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde   daha sonra cumhuriyetin ilanından sonra kapatılacak olan Türk Ocakları kuruldu. Türkçülüğün yanında çağdaşlaşmaya da önem veren Cemiyet; eğitimi çağdaşlaştırmak, hukuku laikleştirmek gibi amaçları ajandasında barındırsa da bu konularda somut kazanımlar elde edememişlerdir. Yerli burjuvazinin oluşumu için ilk adımları atan Cemiyet, yerli kapitalist sınıfı devlet eliyle destekledi. Cemiyet'e bu girişimlerinde en büyük ayak bağı kapitülasyonlar ve çeşitli etnik gruplara verilen imtiyazlardı. İTC bu ayak bağından kurtuluşu savaşta gördü ve savaş Osmanlı'nın sonu oldu.

Fakat İttihatçıların macerası Osmanlı ile beraber sona ermedi. Fiilen yıkılmış Osmanlı'nın ardından başlatılan Kurtuluş Savaşı'nın öncü subaylarını İttihatçılar oluşturuyordu. Başta Kurtuluş Savaşı'nın lideri ve cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal, savaşın ve cumhuriyetin ikinci adamı İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Refet Bele gibi önemli subayların dönem dönem Cemiyet üyeleri olduğu bilinmekte. İTC, Kurtuluş Savaşı'na ve Cumhuriyet’e yalnızca üyelerini değil ideolojisini de devretti. Yeni kurulan cumhuriyet de tıpkı Cemiyet gibi ulusçuluğu ve aydınlanmayı başa yazdı. Fakat bir farkı gözden kaçırmamak gerek: İTC hiçbir zaman Kemalistler kadar radikal ve cüretkar olamadı. Cemiyet, Osmanlı'yı reformlarla istediği çizgiye getirerek yaşatabileceğini düşündü, Kemalistler ise savaş dolayısıyla halihazırda yıkılmış olan imparatorluğun kalıntılarını bir kenara süpürdü ve yerine yeni cumhuriyetin inşasına girişti.

Cumhuriyet Anadolu coğrafyasını aydınlanmayla tanıştırdı, başta laiklik olmak üzere aydınlanma yolunda büyük adımlar atıldı. Eğitimde birlik ve çağdaşlaşma sağlandı. Medeni Kanun ile beraber kadınların toplumsal yaşamdaki yeri önemli ölçüde çağdaşlık kazandı. Bunun yanında ekonomide yerli burjuvazinin oluşturulması için devlet eliyle önemli adımlar atan yeni Cumhuriyet, bir burjuva devrimi gerçekleştirdiğini de net olarak ortaya koyuyordu.

Meseleye bu şekilde ele alırsak, burjuva karaktere sahip olmalarına rağmen 1908 ve 1923 Devrimleri, Türkiye devrim tarihinin önemli mihenk taşları olarak görülmeli ve bu devrimlerin ilerici kazanımları komünistler tarafından sahiplenilmelidir. Devrimin burjuva bir karakter taşıyor olması, Cumhuriyet'in ilerici birikimlerini sahiplenmek konusunda bir tereddüt yaratmamalıdır. Tersinden 1923 Cumhuriyeti'ne geri dönüşü hedefleyen yaklaşımlar da aynı şekilde reddedilmelidir. Türkiye hasta adam durumundadır ve bu hastalığının reçetesi yalnızca sosyalizmdir.

http://gazetemanifesto.com/2017/10/26/serbest-kursu-ittihat-terakki-cemiyetine-bakmak/





Bu ileti en son melnur tarafından 20.12.2020- 08:13 tarihinde, toplamda 3 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.921
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

43 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 03.08.2018- 00:04


İttihat ve Terakkiyi nasıl değerlendirmeli? - Cengiz Kılçer


İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) tarihsel olarak bu toprakların ilk liberal ve burjuva devrimci hareketidir. 1908 Devrimi ise kategorik olarak 20. yüzyıl burjuva devrimleri arasında yer alır ve 1905 Rusya ve 1906 İran’da gerçekleşen devrimlerin de “etkisi” vardır. İttihat ve Terakki Cemiyeti, Selanik’in liberal ortamında kök salıp güçlendi ve değişik uluslardan, ırklardan kimselerin oluşturduğu ticaret burjuvazisinden destek gördü. İTC’nin darbeci mi ihtilalci mi olduğuna dair sorusunun en iyi ve kesin yanıtını V.İ. Lenin’in verir. Lenin’e göre 20. Yüzyıl devrimleri örneğinde, Portekiz ve 1908 Türk devrimlerini burjuva devrimleri olarak kabul etmek besbelli kaçınılmaz bir şeydir ama bir şartla: “(…)bu devrimlerin her ikisi de “halk” devrimi değildir; çünkü halk yığınları, halkın geniş çoğunluğu, kendine özgü ekonomik ve siyasal istemlerle, etkin, bağımsız ve hissedilir bir biçimde, bu devrimler içinde görünmezler.” İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin darbe-devrim diyalektiğine hem 1908’deki hem de 1913’teki tarihe Bâbıâli baskını olarak geçen hükümet darbesi ile yönetimi ele geçirmeleri bir örnek oluşturur. Burjuva demokratik devrimleri sömürülen kitlelerin burjuvazinin önderliğinde başkaldırdıkları bir devrim biçimdir. 1908 Devrimi, emekçi kitlelerden uzak yukarıdan işleyen bir süreçti. Elbette “demokratik” bir karakter taşıması da mümkün olmadı. İttihat ve Terakki sosyal bir değişim niyetinde olamayan muhafazakâr bir kadrodan oluşmaktaydı; 1908 devrimcilerinin politik hedefi, 1876’da kabul ettirdikleri Anayasayı geri getirmek ve bu yolla devleti kurtarmaktır.[ii] 30 Nisan 1908’de İTC tarafından kaleme alınan ve padişaha gönderilen bir mektup İTC’nin politik mevcudiyetini objektif olarak göz önüne serer: “Biz zat-ı âlinizin yüksek imparatorluğunu takdir etmekteyiz. İttihat ve Terakki Komitesi, zat-ı âlilerinin yüksek saltanatına karşı hiçbir şekilde düşmanca duygular beslememektedir. 19 Mart 1877’de verdiğiniz taht nutkunda, bir kişinin ya da küçük bir zümrenin despot yönetimlerinin, kaçınılmaz olarak suiistimal sonucunu doğurduğuna değinerek bizim bu şikâyetimiz bizzat siz yüksek hükümdarımız tarafından ifade edilmişti. Komitemizin ideali, vaktiyle siz hükümdarımızın da takdir ettiğiniz ve övdüğünüz anayasanın uygulamaya geçirilmesidir. İttihat ve Terakki Komitesi, padişah ailesinin çıkarlarını, imparatorluğumuz uluslarının çıkarlarından ayrı tutmamaktadır. Anayasanın yürürlüğe konmasının, sizin yüksek devlet yöneticiliği haklarınıza ne maddi ne manevi en küçük bir zararı dokunmayacaktır. Tersine, imparatorluğumuza, tahtınıza bir destek olacaktır.”[iii]

1908 Devrimi ve İşçi sınıfı
Meşrutiyetin [1908] ilk yıllarında, emekçilerin örgütlenme haklarını ve onlarla birlikte işçi-patron ilişkilerini düzenleyen Ta’til-i Eşgâl Kanunu (Grev Kanunu) hem İttihat ve Terakki Cemiyeti hem de onun ideolojik siyasal karakterini ortaya koyar. 23 Temmuz 1908 tarihinde ‘hürriyetin ilanı’ ile Anadolu ve Rumeli Demiryollarında başlayan grevler, Osmanlı Hükümetinin grevler ve sendikalar gibi önemli toplumsal politikalar bahsinde belirli kanuni düzenlemeler yoluna gitmesine ve yasaklar koyulmasına yol açtı.   Osmanlı Hükümeti hürriyetin ilanından iki buçuk ay sonra Ta’til-i Eşgâl Cemiyetleri Hakkında Kanun-ı Muvakkat’ı çıkarıldı ve ne ilginçtir ki, bu Ta’til-i Eşgâl Kanunu 1936 yılına kadar yürürlükte kaldı.

1908 Devrimi ile beraber başlayan ve neredeyse ülkenin sathının tümüne yayılan grevlerin önünü kesmek için hükümet bir tedbir alma yönüne gitti. Hükümet, Ta’til-i Eşgâl Kanununu önce 1908’de KHK olarak çıkarttı ardından ise 1909’da Meclis’ten geçirerek kanun haline dönüştürdü.   Ta’til-i Eşgâl Kanunu bir yanıyla da yabancı sermayeyi ürkütmemek adına çıkarılırken aslında grevlerin yabancı sermayeli işletmelerde daha yoğunlaştığının altını çizmek gerek. Dönemin Maliye Nazırı Mehmed Cavid Bey ise yabancı sermayedarlar meselesinde oldukça hassastır: “Patronlar(…) zannetmesinler ki, amelenin sendika teşkil etmeleri kendilerine muhaliftir.(…) hepimiz biliriz ki, ecnebî sermayeleri memleketimizde gerek vapur, kanal, liman, rıhtım, şimendüfer, ne yapmak istersek isteyelim, mutlaka sermayeye muhtacız.(…) ecnebî sermayelerine mecburuz. Ve o sermayeleri memleketimize getirmek için her türlü teşkilâtı, her türlü yardımı ifa etmeğe hazırız.”[iv] Ta’til-i Eşgal Kanunu, kapsamına aldığı kamu hizmeti gören kurumlarda sendika kurma hakkını kati olarak yasaklamakta ve bu yasağa uymamanın yaptırımlarını 8. maddesinde göstermekteydi bu maddeye göre: “Umuma ilişkin hizmetler ifa eden müesseselerde sendika teşkili yasaktır. İşbu müesseselerde sendika teşkil eden, cebir ve şiddet uygulayarak hizmetin tatiline sebebiyet veren veyahut diğerlerinin çalışmasını men etmeye teşebbüs eden kimselerden teşvikler icra edenler bir haftadan altı aya kadar hapis cezası veya kendilerinden bir liradan yirmi beş liraya kadar nakit para cezası alınarak ve tehditler uygulayıp ve şiddete teşebbüs edenler bir aydan bir seneye kadar hapis ve bir liradan elli liraya kadar nakit para cezası ile cezalandırılacaklardır.”[v]

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ünlü sloganı Hürriyet, Adalet ve Müsavat işçi sınıfına yasaklardan başka hiçbir şey getirmedi. 1908’in yaz aylarındaki işçi sınıfının ilk hareketleri ezildi. İstanbul’da kömür hamallarının, İzmit ve Eskişehir’de demiryolu, İzmir’de liman işçilerinin grevleri bastırılsa da; 1908’de asker-sivil bir avuç aydının öncülüğünde hayata geçen devrimin, kaçınılmaz olarak işçi sınıfı hareketlerinin de yolunu açtığını da unutmamak gerekiyor.

Lenin, V.İ, “Devlet ve ihtilal, Çev. Süleyman Arslan, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara 1989 s. 50

[ii] Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki (1908 – 1914), Çev. Nuran Yavuz, 1999, İstanbul, Kaynak Yayınları

[iii]   Yuriy Asatoviç Petrosyan, Sovyet Gözüyle Jöntürkler, Çev. Mazlum Beyhan, Ayşe Hacıhasanoğlu, İstanbul 1974, s. 301-302

[iv] A. Gündüz Ökçün, Ta’til-i Eşgal Kanunu, 1909 Belgeler-Yorumlar, Ankara 1982, s. 21.

[v] A. Gündüz Ökçün, , a.g.e. s. 3.

https://gazetemanifesto.com/2018/pusula-ittihat-ve-terakkiyi-nasil-degerlendirmeli-193843/




Bu ileti en son melnur tarafından 20.12.2020- 08:11 tarihinde, toplamda 2 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.921
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

43 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 06.08.2018- 00:45


Bizde Cesaret Yok mu? - Deniz Olcay


Özel bir İttihat ve Terakki güzellemesi veya eleştirisi yapma gayesinde olmadan 1908’de ne olduğunu kısaca hatırlayalım. 1876 yılında meşrutiyeti ilan edeceği sözüyle tahta geçen II. Abdülhamid’in 93 Harbi’ni   bahane ederek Meclis’i dağıtmasının üzerinden yaklaşık 30 yıl geçmiştir. Artan huzursuzluklar, Balkanlar’dan Afrika’ya kadar imparatorluğun tamamına yayılan isyanlar, Düyun-u Umumiye ile ekonomik bağımlılığın vücut bulması, gazete basılmasını bile yasaklayan “Yıldız burcunda ikamet eden baykuş” II. Abdülhamid’in baskı/istibdat rejimi İttihat ve Terakki Cemiyetini de aynı sertlikle örgütlenmeye itmiştir. Resneli Niyazi ile birlikte dağa çıkan 150 civarında asker ve 250 civarında gönüllünün tetiklediği isyan 20 günde bir devrime dönüşerek II. Abdülhamid’i Meşrutiyet’i ilan etmek zorunda bırakmıştır.

İttihat ve Terakki üyelerinin iki Meşrutiyet dönemi arasında devlet içeresinde ne tür görevler aldıklarını, niteliklerini, Avrupa devletleriyle ilişkileri ebetteki bir kenara bırakmak mümkün değildir. Fakat 1908’i değerlendirirken merkeze bunları koymak, açık ve net şekilde Abdülhamid ve onun istibdat rejiminin hayranı olmayı gerektirir. Abdülhamid’i, İlber Ortaylı’nın anlattığı gibi sadece “yorgun ve çevresindeki kadrolarla uyumlu çalışamayan, kuvvetli bir ikinci adama sahip olamadığı için ölçüyü kaçıran bir padişah” olarak değerlendirmek bile bunun yanında masum kalabilir.

Gerçek bir tek adam rejiminin imparatorluğu yıkıma götürürken sessiz kalmayan bir avuç İttihatçı tarafından yıkıldığını ve dolayısıyla bunun bir darbe olduğunu iddia edenler de bu argümanlardan destek alıyor şüphesiz. Anayasanın rafa kaldırılmış olması, 1848’in Osmanlı’ya geç etkisi ile 60’ların sonunda dillendirilen parlamenter yönetim talebinin göz ardı edilmesi, baskı, şiddet, devletin her kademesine yerleşmiş liyakat sahibi olmayan yönetici sınıfı ve hatta bunların 12-13 yaşındaki çocuklarına verilen unvanların bu süreci tetiklemesinin onlar için bir önemi bulunmamaktadır. Düyun-u Umumiye’den ise mümkün olduğunca bahsetmeyerek sadece savaşların ve isyanların sebep olduğu ekonomik yıkımın bir sonucu olduğuna değinmekle yetinmekteler. Devletin yıllık gelirinin %60’ından fazlasının dış bor ödemelerine ayırmasının en önemli nedeninin tek adam rejiminin hesap vermez harcamaları ve devlet idaresindeki pespayelik olduğunu görmek istememekteler.

Hükümet’in padişaha değil seçilmiş Meclis’e karşı sorumlu olmasını sağlayan, şeyhülislamdan nazırlara kadar dağıtılan maaşların kontrolünün padişahtan alınmasını sağlayan, kooperatifler ve sendikalar ile halkın örgütlenmesinin kapısını açan bir sürecin verili durumun daha ilerisinde olduğunu söylememek mümkün değil halbuki. Ticaret okullarının açılması, eski okulların ıslah edilmesi, yabancı dil öğretimine önem verilmesi, kadınların eğitimi için atılan adımların atılması da burjuvazinin devlet idaresini ele alma çabasının bir temelleri olarak değerlendirilebilir.

Tek adam rejimi, kadınların eğitim ve dolayısıyla toplumsal hayata katılımı, devlet kurumlarına yapılan keyfi atamalar, kontrolsüz-keyfi devlet harcamaları, devlet gelirlerinin yabancılara peşkeş çekilmesi… Ne kadar tanıdık değil mi?

1908’den 110 yıl sonra İttihatçılığın tekrar tartışılmaya başlamasının, gençlerin Mahmut Şevket Paşa ve Hareket Ordusu’nu yeniden keşfetmelerinin, “Kahrolsun İstibdat, Yaşasın Hürriyet” başlıklı/konulu yazıların yazılmasının temel sebebi bu benzerlik. İttihatçı olduğunu iddia edenlerin bir kısmının bunu bir cüret gösterisi olarak, 1908 Devrimi’ni gerçekleştirenlerin cesaretine sahip olduklarının altını çizmek için yaptıklarından şüphemiz yok tabi. Bu cüret ve cesaret son derece önemlidir. Fakat bu cüret ve cesareti gösteren gençlerin tek adam rejiminin meşruiyetini sağlayan seçimde radikal/sosyal demokrat partileri desteklemesi bir çelişkidir. Özellikle sınıf siyaseti ile tanışmış, işçi sınıfının örgütlenmesi ve iktidarı alması için mücadele etmiş, bu saflarda ter akıtmış gençlerin tarihin çarklarını geriye doğru çevirmeye çalışmaları, tek adam rejiminin yerine kendilerinin de ilerici olmadığını bildikleri burjuvazi ile aynı safta dövüşmeye(!) çalışmaları trajiktir de.

Bizim de bu trajedide kendimizi dışarda bırakan, sadece suçlayan bir tavır almamız bir hatanın daha kapısını açar. Neyi başaramadığımızı bildiğimizi ve başarmak için neye ihtiyacımız olduğunu ısrarla vurgulamamız gerekir. İşçi sınıfının devrimci partisinin inşası için İttihatçılardan daha cesur ve daha cüretkar olduğumuzu göstermemiz gerekir. İleriye doğru yol aldığımızı, tek adam rejimi ve sermaye iktidarının benzer sonuçlarla doğuracağını anlattığımız kadar anlatabilmemiz ve gösterebilmemiz gerekir.

1908’de saltanata/monarşiye karşı ilerde olduğu düşünülen burjuvazinin bugün ilericiliği temsil etmediğini, insanın doğasına aykırı bir toplumsal yapının mimarı olan bu sınıfın temsilcilerinin bizleri bugün temsil edemeyeceğini ısrarla anlatmak gerekir. Radikal demokratlarda, sosyal demokratlarda İttihatçı ruhun yaşamadığını, Meclis kürsüsünden veya sosyal medyadan yapılan külhanbeyi havasındaki çıkışların bu ruhun katili olduğunu söylememiz gerekir. Gerçek İttihatçılığın sadece konspirasyondan ibaret olmadığını, işin heyecanının komploculukta değil fabrikalarda, okullarda örgütlenmek olduğunu göstermemiz gerekir.

Bu “gerekirler”in hepsi işçi sınıfının iktidarı için birlikte mücadele edenlerin ödevidir. Kısacası; 1908’in devriminin eksik bıraktığı her şey bizim sırtımızdadır. Bu yükü varacağı yere, yeni bir devrime taşımak için ilerleyen komünistlere Mahmud Şevket Paşa’nın Selanik’ten yol çıkarken söylediklerini hatırlatalım:

” Vatan gidiyor, millet mahvoluyor. Ne duruyoruz? Bizde cesaret, bizde hamiyyet yok mu?”

https://gazetemanifesto.com/2018/pusula-bizde-cesaret-yok-mu-193835/





Bu ileti en son melnur tarafından 20.12.2020- 08:10 tarihinde, toplamda 2 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.921
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

43 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 18.12.2019- 06:54


İttihat ve Terakki ile Kemalizm arasındaki temel fark
Feyziye Özberk yazdı


 
Cumhuriyet’imizin temelinin atıldığı tarihlerden birisi, 17 Aralık 1908, Meclis-İ Mebusan’ın tekrar açıldığı gündür. Mustafa Kemal Atatürk bu temel tarihi gerçeği özlü bir biçimde belirtir: “Eğer Meşrutiyetler olmasa idi, Cumhuriyet olamazdı. Resneli Niyazi gibi Meşrutiyet önderlerine çok şey borçluyuz!..”

2. Meşrutiyet Devrimi'yle farklı bir anlatımla 1908 Hürriyet Devrimi’yle, dönemin büyük devletlerine devamlı tavizler veren, onurlu bir dış politika yürütemeyen Abdülhamid'in baskı rejimine, güçlü bir darbe vurulur. Meclise seçilen 275 kişiden 160'ı İttihat ve Terakki üyesidir. Ahmet Rıza Bey Birinci liğe seçilir. Devrimin önderi İttihat ve Terakki’nin Başkanı Talât Bey ise, Meclisi Mebusan’ın Birinci   Vekili olur. Birinci   de İttihatçıların adayıdır ama o günlerde Talât Bey’den daha ünlüdür.

İsmet İnönü, 1908’i kahramanlık ve vatanseverlik hareketi olarak değerlendiriyor. “1908 İnkılabı, bir kahramanlık hareketi, bir fedakârlık hareketi, samimiyet ve vatanperverlik hareketidir.” Bu kahramanlardan biri belki de en önemlisi Resneli Niyazi Bey’dir. Neden en önemlisi diye sorulabilir? Çünkü yaşamını ortaya koyarak ilk dağa çıkan, yıkılmaz zannedilen bir zalime karşı, ilk kıvılcımı yakan odur. Niyazi Bey, isyana karar verdiği tarihinin yaşamının en mühim günü olduğunun bilincindedir. Anı kitabında şöyle yazar: “Evet! İnkılâp tarihimiz içinde hususi bir yeri bulunması lazım gelen günlerden biri de 28 Haziran 1908 olması gerekir. Bu mühim gün, ilk defa ben, milletin kılıcını çekmek için Allaha sığınarak fedakâr arkadaşlarla ölmeye karar vermiştim. O günün heyecanı bütün karar verenlerin yüzünde muvaffakiyete ulaşmanın saadetini taşıyan bir sevinci yaşatıyordu.”

Resneli Niyazi Bey’in amacı “canından aziz bildiği” vatanını kurtarmaktır: “Vatanımın uğradığı felaketi nazarı itibara alarak düştüğü taksim edilme istikametinden kurtarmak için hayatımız bahasına silahlanarak iki yüz erimle istibdat idaresine karşı bayrak kaldırarak Balkana (dağa) çıktım. (…) Plan ve programımız, melun insanlar yerine kötü sistemleri ortadan kaldırmayı gaye edinmiştir. Yolumuz melunları ortadan kaldırmaktan çok kötülüğü ve kötülüğün çıkışını temin eden istibdat idaresini değiştirmektir. Bu, devletin müstakil olmasına itimat edilir bir istikamet vermek, meşruti idareyi tesis etmek demektir.”

1908 HÜRRİYET DEVRİMİNİN DEĞERLENDİRMESİ

Yusuf Akçura’nın 2. Meşrutiyet hareketini değerlendirmesi, gelişmeleri toplumsal açıdan ele almasıyla, çeşitli kesimlerin durumlarını, güçlerini ve niyetlerini gerçekçi bir biçimde saptamasıyla dikkat çekiyor. “Sultan Abdülhamit’in son zamanlarında, asker ve sivil memurların bir kısmı, özellikle burjuvaziye dâhil olanları, dünya nimetlerinden aslan payı alıyorlardı. Fakat bunların dışında kalanlar, mesela aylıklarıyla geçinen küçük taşra memurları, yine aylıklarıyla geçinen Makedonya’da eşkıya kovalamakla görevli küçük rütbeli subaylar, hizmet ve emeklerinin tamamıyla ödenmediğini pekâlâ biliyorlardı. İttihat ve Terakki, işte bu proleter asker ve sivil memurları örgütlendirdi. Yani ekonomik durumlarından şikâyetçi memurların temsilcisi olarak işe başladı ve mevcut hükümete muhalif bir parti olarak ortaya çıktı. Türk ve Müslüman olmayan bazı milli demokrat partiler de (Taşnaksutyun ve ihtilalci Bulgar partileri gibi), özel çıkarlarını sağlamak ümidiyle, İttihat ve Terakki’ye taraftar, hatta müttefik oldular. Selanikli tüccarların da çoğu İttihat ve Terakki’ye katıldı. Doğuştan büyük bir ticari kabiliyete sahip bulunan bu tüccarlar, ihtilalin başarısını tahmin ettiler ve başarı halinde, milli ve milletlerarası büyük ticaret ile hükümet müteahhitliğini tekelinde bulunduran, İstanbul’un Rum ve Ermeni tüccarlarını mevkilerinden kaydırabileceklerini hesapladılar. Nihayet Rumeli’de büyücek çiftlik sahibi olan beylerden bir kısmı (mesela Serez Beyleri) partiye girdi. Bulgar, Sırp ve Yunan çetelerinin devamlı tahribatı, Rumeli Türk Beylerinin gelirlerine büyük zarar verdiğinden, bunlar hükümetin değişmesiyle ekonomik durumlarının düzeleceğini umuyorlardı.”

Doğan Avcıoğlu da Akçura gibi 1908’in toplumsal temeline dikkat çekiyor. “Hareket, yalnızca bir subay ve aydın hareketi olarak kalmamakta, ekonomik hayatta paşalar ile Rum ve Ermeni zenginlerinin kurdukları tekeli yıkmaya azimli bir ticaret burjuvazisi tarafından desteklenerek, bir toplumsal temele oturmaktaydı.”

KÖKLÜ DÖNÜŞÜMLERİN YAŞANDIĞI BİR TARİHSEL KESİT

Araştırmacı, yazar Arda Odabaşı, 1908 Jön Türk Devrimi ile açılan II. Meşrutiyet dönemini, “Türkiye’de hayatın her alanında köklü dönüşümlerin yaşandığı bir tarihsel kesit” olarak değerlendiriyor. Arda Odabaşı, tahlilini örnekler vererek güçlendiriyor, zenginleştiriyor: “Değişik fikir akımlarının ortaya çıkıp geliştiği, çok sayıda siyasi parti ve derneğin kurulduğu, basın-yayın alanında gerçek bir patlamanın yaşandığı, aydınların ve kitlelerin siyasileşme sürecine girdiği bir dönem söz konusudur. Kadın hareketi bu yıllarda istim almış, işçi hareketi tarihimizdeki ilk büyük kabarışını yaşamış, gençlik ön plana gerçek anlamıyla ilk kez bu dönemde çıkmıştır. Diğer bir deyişle, toplum fikir üretmeye, örgütlenmeye, dillenmeye, mobilize olmaya (hareketlenmeye), gençleşmeye girişmiştir. Burjuva demokratik karakterdeki siyasi devrim ile birlikte toplumsal devrim de işaretlerini vermeye başlamıştır. Türkiye’de, 23 Temmuz 1908’den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır.”

İKİNCİ MEŞRUTİYET DEVRİM MİDİR

Bazı tarihçiler 1908’i “Anayasal rejimin kuruluşu” dolayısıyla bir reform hareketi olarak adlandırıyorlar. Oysa bu dönemde köklü toplumsal, siyasal ve ekonomik değişmeler yaşanmıştır. Bu konudaki birikimiyle tanınan tarihçi Sina Akşin bu tartışmayı şöyle değerlendiriyor: “İkinci Meşrutiyet’in 100’üncü yıldönümü nedeniyle Siyasal Bilgiler Fakültesinde, büyük bir kongre düzenledik. Beni komisyon başkanı yaptılar, yabancı bilim adamları da geldi. Değişik konularda 79 bildiri vardı, bazı katılımcılar gelemediği için 60 sunuş yapıldı. En çok tartışılan konulardan biri: ‘İkinci Meşrutiyet devrim miydi?’ meselesi oldu. Bizim İkinci Cumhuriyetçilerimiz devrimi sevmiyorlar. Atatürk Devrimi’ni ve İkinci Meşrutiyet’i, Devrim olarak kabul etmiyorlar. Bana göre, ikisi de Devrim. Devrimi tarihten çıkarmak isteyenler diyorlar ki: ‘şu oldu, bu oldu…’ Sanki hiç biri aman aman bir olay değilmiş gibi. İngilizcede bir deyim var: ‘The straw that broke the camel’s back,’ yani ‘Devenin belini kıran çöp’ Sırtına saman çöpleri yığılmakta olan bir deve tasavvur edeceksiniz, her çöp onun yükünü ağırlaştırmaktadır. Fakat son bir çöp vardır ki o koca devenin belini kırar. O ana kadar deveniz vardır, o anda deve yok olur. Türkçemizde de ‘Bardağı taşıran son damla’ deyimi sanırım aynı düşünceyi dile getirmektedir. İşte devrim, devenin belini kıran o son çöp oluyor ve tarihin bunu işaretlemesi, altını çizmesi lazım. Yani ondan sonra başka bir durum ortaya çıkıyor. Devrimden sonra sular başka türlü akmaya başlıyor.”

“Kongrenin sonunda bir açık oturum yaptık, orada sizin de hoşunuza giden benzetmeyi kullandım: Devrimi görmek istemeyenleri, Marilyn Monroe’nun yanağına, mikroskopla bakanlara benzettim. Orada yağ keseleri, tüyler falan görüyor fakat o arada Marilyn Monroe’nun güzelliğini göremiyor. Olmaz böyle şey. Tarihin, tabii ağaçları incelemesi ama ormanı da gözden kaçırmaması lazım… Marilyn Monroe da güzel bir kadındır. Devrimi göremeyince işin ruhunu elden kaçırıyorlar.”

İTTİHAT TERAKKİ HAREKETİ İLE KEMALİZM ARASINDAKİ TEMEL FARK NEYDİ

İttihat Terakki Hareketi ile Kemalizm arasındaki temel fark neydi? Sina Akşin bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “İttihat Terakki, milli demokratik devrimi gerçekleştirmek için yola çıkmıştı. Atatürk de aynı şeyi yapmak istiyordu. Tabii arada büyük farklar var. İttihat Terakki, bunu meşrutiyet düzeni içinde -yani padişahlı bir düzen içinde- yapmaya çalışıyordu. Başaramadı. Savaş yenilgiyle bitti. Daha radikal çözümler gerekli oldu. Atatürk, cumhuriyetçiydi, padişahlığa karşıydı. Zaten Padişah vatana ihanet ederek kendini devre dışı bıraktı. Padişah, ağalık düzeninin doğal lideri… Ayrıca Batılılar Sevr Antlaşması ile baklayı ağızlarından çıkarmış oldular. Bu da durumu, çok değiştirdi ve radikalleştirdi. İttihat Terakki ile Atatürk’ün hedefleri aynı olmakla beraber, değişen koşullar çok daha köktenci yollardan gidilmesi zorunluluğunu doğurdu.

MEŞRUTİYETLER OLMASAYDI, CUMHURİYET OLAMAZDI

Falih Rıfkı Atay, Enver ve Cemal Paşaların Alman ya da Fransız dostu olarak adlandırılmalarını onaylamıyor. “Niçin Enver Paşa’ya Alman dostu ve Cemal Paşa’ya Fransız dostu dendiğini derin derin araştırmayınız. Enver Paşa Berlin’de ateşemiliter ve Almancası Fransızcasından kuvvetliydi. Cemal Paşa Almanca bilmez, fakat şöyle böyle Fransızcası vardı.”

Tarihi olaylar ve pek çok anı bize Enver, Talât ve Cemal Paşaların vatanları için mücadele ettiklerini, birer vatansever olduklarını anlatıyor. Ancak onların, dönemin büyük devletleriyle ilişkilerinde, bazı hatalar yaptıkları söylenebilir.

Ülkenin ve dünyanın koşullarının da onların mücadelesini zorlaştırdığı unutulmamalı. Osmanlı İmparatorluğu, yüz yılların biriktirdiği hatalı iktisadi, siyasi politikalar sonucu yarı-sömürge haline gelmişti ve parçalanıyordu. Balkanlar ateş içindeydi. İkinci Başkent konumundaki Edirne neredeyse kaybedilip geri alınmıştı. Başta İngiltere olmak üzere emperyalist devletler, topraklarımız üzerinde Ermeni ve Kürt devletçikleri kurma girişimlerine hız vermişler, İstanbul’a nasıl el koyarız planları yapıyorlardı. Çarlık Rusya’sı dişlerini Doğu Anadolu’ya geçirmişti. Kısacası Meşrutiyet yönetiminin işi çok zordu.

O vatansever insanların, hata ve zaaflarıyla; aynı zaman da cesaret, fedakârlık ve kahramanlıklarıyla da Atatürk için iyi birer öğretmen olduklarını söylemek yanlış bir saptama olmamalı. Mustafa Kemal’in, 29 Ekim 1907’de 322 numaralı üye olarak Cemiyet’e girdiği biliniyor. Mustafa Kemal, zaman zaman farklı görüşleri olsa da, İttihat Terakki’nin içinde genç bir asker olarak diğer önderlerle birlikte omuz omuza mücadele etmiştir. O da bir Jön Türk’tür.

Tarihçi Feroz Ahmad da farklı bir anlayışın tarihdışı bir tutum olacağına dikkat çekiyor: “Özgün karakterine rağmen Kemalizmin, hem düşünce, hem de toplumsal temel bakımından öncelleri vardı. Böyle bir ideolojiyi, Mustafa Kemal’in geliştirdiği bazı fikirlerin, ilk kez ortaya atılıp tartışıldığı Genç Türk döneminin (1908-1918) katkısını gözardı ederek ele almak tarihdışı bir tutum olur. Aynı şekilde, Kemal Paşa’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nun son derece hızlı ve radikal bir dönüşüm içinde bulunduğu on yılda etkin bir rol oynadığını da unutmamalıyız. Dönemin tartışmalarına tanıklık etmiş, onlara katılmış ve daha sonra en önde gelen bazı aydınlar ve ideologlar – en önemlilerinden iki tanesini sayacak olursak, Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura – Kemalist hareketle birleşerek onun ideolojisinin oluşmasına katkıda bulunmuşlardır. (…) Belki de düşüncelerden daha önemlisi Genç Türk döneminin yarattığı toplumsal ve siyasal dönüşümdü”

Kaynak:

Feyziye Özberk, “Resneli Niyazi / Vatan Fedaisi ve Rumeli Dağlarından Cumhuriyete”, Kırmızı Kedi Yayınları, Nisan 2019, İstanbul.


https://odatv.com/ittihat-ve-terakki-ile-kemalizm-arasindaki-temel-fark-17121916.html




Bu ileti en son melnur tarafından 20.12.2020- 08:09 tarihinde, toplamda 2 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.921
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

43 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 20.12.2020- 07:55



Birbirlerinden kuşku duyarak, birbirlerinden sakınarak birlikte yürüdüler. Yalçın Hoca’nın saptamasıdır, Jakobenler ve Jirondenler gibi aynı sınıfın mensuplarıydılar.

 
Bir taktik olarak: İttihatçılığa reddiye - MEHMET BOZKURT

Sivas Kongresindeyiz.

Delegelerinin üçte ikisinin İttihatçı olduğu bilinen bir Kongre’de hem birbirlerini hem de dışarıyı İttihatçı olmadıklarına ikna etmek epeyce meziyet istiyor olmalı. Dışarı tamam anladık ama içeride ne yapmalı? Az ötede Mustafa Kemal oturuyor, Kod adı Nuh. Berisinde Rauf ve Kara Vasıf… Şu eli arkasında dolaşan Bekir Sami, ötede Refet Bey ve Hüsrev Sami; Hakkı Behiç, Mazhar Müfitle hasbıhal halinde… Bu saydıklarım İttihatçıların yalnızca bir bölümü oluyor. Öbürsüler öbek öbek kongre binasına dağılmış. Kim bilir İttihatçı olmadıklarına birbirlerini ikna etmeye çalışıyorlardır!

Zorlanmış olmalılar. Yemin etmek şart oluyor.

"Yemin” fikrini icat olarak ortaya atan Ankara’da 20’inci Kolordu Komutanı, İttihatçıların yan kuruluşu Karakol Cemiyeti’nde "Musa” kod adıyla bilinen Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın babası ve İstanbul delegesi İsmail Fazıl Paşa’dır.

İsmail Fazıl Paşa’nın sunduğu metin ilk dört gün boyunca tartışılıyor. Genel Kuruldan Komisyona, Komisyondan Genel Kurula gidip geliyor. Sonunda Mustafa Kemal’in başkanlığında oluşturulan ve tamamı İttihatçı olan dört kişilik Komisyonun hazırlamış olduğu yemin metni ortaya çıkıyor. Metinde geçen ve sadeleştirmiş hali " vatanın bugün düştüğü kötü halin sorumlusu İttihat Teraki’dir" anlamına gelen ifade delegelerin tahammül sınırını aşmış olmalı ki, itiraz ediliyor, değiştiriliyor ve son şeklini alıyor:

"Makam-ı Celil-i hilafet ve saltanata, İslamiyet’e, devlete ve milliyete manen ve madden hizmetten başka bir gaye ve emelimiz olmadığına binaen kongrenin müzakeresi devamı müddetince ihtiras-ı şahsiye ve siyasiyeden ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ihyasına çalışmayacağıma namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billah.”

Bu, 4 Eylül 1919’da başlayan Sivas Kongresi’nde delegelerin Kuran’a el basarak kürsüde okudukları yemin metnidir. Sadeleştirilmiş olarak en özet hali şudur:

Vallaha da Billaha da İttihatçı değilim!

Bu yemini etmeğe bir tek ünlü İttihatçı eski vali ve Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı Mazhar Müfit’in (Kansu) yanaşmadığını Erık Jan Zürcher’in "Milli Mücadelede İttihatçılık” adını taşıyan kitabından öğreniyoruz. Buna rağmen Kongrenin devamı boyunca delege olarak yerinde bulunması ilginç olmalı.

Halil Paşa’yı tanıyoruz. Enver Paşa’nın amcası. Amcası deyince yaşlı başlı biri olarak düşünmeyelim, Enver’den iki yaş küçüktür. Kut’ül Ammare kahramanı olarak biliniyor. Yaman bir İttihatçıdır. İstanbul’da Ocak 1919’da daha çok İngilizlerin baskısıyla başlatılan İttihatçı avının ikinci dalgasında tutuklanıp kapatıldığı Bekir Ağa koğuşundan firar ederek görev alıp hizmet etmek amacıyla Sivas’a geliyor.

Dünyanın birbirine girdiği (1914-1918) belalı dönemin bütün günahları, önceki altı yılın ilavesiyle birlikte İttihatçılara yüklendiği bir dönemdir sözü edilen. İstanbul işgal altında, başta işgalciler olmak üzere Saray İttihatçı avına çıkmış; Nemrut Mustafa Divanı kurulmuş Talat, Enver, Cemal Paşalar yokluklarında idama mahkûm edilmiş, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal asılmış, savcı İngiltere hâkim saray!

Yalçın Küçük "Halil Paşa’nın Anıları’ndan aktarıyor. Okuyoruz.Mustafa Kemal ve Rauf Bey’in (Orbay) endişe düzeyine varan hassasiyetlerine tanıklık ediyoruz. Halil Paşa izlenimlerini anlatıyor:

"Bu arada şu da ortadaydı ki Mustafa Kemal ve Rauf Bey benim daha çok da beraberimde olan Küçük Talat’ın Heyet-i Temsiliye yanında görünmemizi istemiyorlardı…” Yalçın Küçük bunun sadece bir izlenim olmadığını belirttikten sonra Mustafa Kemal’in Halil Paşaya söylediklerini de aktarıyor:

"İngilizlerin ve diğerlerinin bu harekete İttihatçı hareketi gözüyle bakmaları, bizim için yerinde olmaz…”

Mustafa Kemal’in bu sözlerindeki samimiyetten kuşku duymamak gerekiyor. Hem İngilizlere karşı temkinli olmak istiyor ham de Halil Paşa gibi mimlenmiş bir İttihatçının, üstelik her zaman kendisine rakip olarak gördüğü Enver’e her anlamda yakınlığı bilinen bu ünlü savaşçının yakın çevresinde bulunmasını tehlikeli buluyor.

Ne mi oluyor?

Mustafa Kemal Paşa bu ünlü İttihatçıyı Bolşeviklerle ilişki kurması için Kafkasya’ya gönderiyor. Yalçın Hoca bunu "Uzaklaştırmanın bir yolu da görev vermek olmalı” diye değerlendiriyor.

Sivas Kongresi’nden öncedir. 1918’in Kasım ayından itibaren siyasete soyunan her kesim ya da her kişinin İttihatçılığa reddiye ile işe başladığını ve bunun bir kural haline getirildiğini görüyoruz. Ancak samimiyetlerinden kuşku duymamız için birçok neden var.

Buna geleceğim gelmesine de önce İttihatçıların son kongresine bakmayı öneriyorum. 1 Kasım 1918’de İttihatçılar son kongrelerini yapmak için toplanıyorlar. Ermeni tehciri nedeniyle tutuklanmaları an meselesi olan başta Talat, Enver, Cemal Paşalar olmak üzere İttihatçı önderler yurt dışına çıkmışlardır. Kongre onlarsız toplanıyor. İttihat ve Terakki Parti’sinin dağıtılması ve Teceddüt Fırkası adıyla yeni bir partinin kurulması kararı bu kongrede alınıyor. 11 Kasım’da parti resmen kuruluyor. Ve hemen yayınladığı bir bildiriyle İttihatçılıkla hiçbir bağlarının olmadığını ilan ediyorlar.

Celal (Bayar) Bey İttihat Terakki Partisi’nin İzmir sekreteridir. Anılarında, Teceddüt Fırkası’nın kurulmasıyla birlikte İstanbul’dan sekreterlik görevini sürdürmesi emrini aldığını yazıyor. Komitacıdır. Emirleri tartışmak âdetleri arasında yer almıyor. Bir arkadaşı geliyor ziyaretine. Arkadaşının dikkatini, kapının üzerinde yazan Teceddüt Fırkası’nın altında, soluk da olsa belirgin bir vaziyette okunabilen İttihat Terakki yazısı çekiyor ve bunu tuhaf bulduğunu söylüyor Bayar’a. Bayar bunun "tesadüf” olduğunu söyleyince de inatçı olduğu anlaşılan arkadaşı "düzeltmeyecek misiniz” diye devam ediyor. Muhtemelen gülesi gelmiştir Celal’in, bunu ben ilave ediyorum.

Şunu söylüyor:

"Zamanın tesiri ile altta kalanlar bir gün yine zamanın tesiri ile üste çıkabilir. Hayat böyledir. Bekleyelim…”

Zamanı geldiğinde üste çıkmak için Reddiyeciler reddettikleriyle birlikte örgütlenip bir uzun yürüyüşe geçiyorlar. Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri İttihatçılığa reddiyedir ancak insan gücünün kaynağı vaktiyle kurulan İttihatçı Kulüpleridir. 1919 Kasım/Aralık seçimlerinde İttihatçıları İstanbul Mebusan Meclisine taşıyacak olan bunlar olacaktır.

Enver Paşa bir hülyalı adamdır. Çeteciliği Makedonya dağlarında öğrenmiştir. Dünya Savaşı’nın yurt dışına çıkarken çok evvel kurduğu ve çete savaşlarında, gerilla diyoruz, ustalaşmış Teşkilat-ı Mahsusa’yı, Kuşçubaşı Çerkes Eşref’e emanet etmiştir. Hülyalıdır. Dönüp geri almayı düşünmektedir. Teşkilat-ı Mahsusa Kongrecilerin "ret” faslında yer alır. Ancak İzmir’in işgalinden başlayarak 18 ay boyunca işgalin yayılmasını önleyenler Kuvay-ı Milliye kılığın girmiş Teşkilat-ı Mahsusa’cılardır. İç isyanları bastıran ise Teşkilat-ı Mahsusa’cı bizim koca Çerkes’dir.

"Büyük Efendi” Talat, Enver’le birlikte çıkar yurt dışına çıkarken geride yakın arkadaşları ; partide "Küçük Efendi” olarak anılan Kara Kemal’e, Kara Vasıf’a kurdurttuğu Karakol Örgütü’nü bırakacaktır.

Karakol örgütü Kurtuluş Savaşı’nın en zor dönemlerinde işgal bölgelerinden Ankara’ya silah ve mühimmat kaçıran, çeşitli yollardan Ankara’ya insan gücü taşıyan İttihatçı örgüttür.

Sivas Kongresi’nde İstanbul delegesi olarak yer alan Kara Vasıf’ın Mustafa Kemal’e Karakolcuların lider olarak kendisini kabul ettiklerini, hareketin başında kendisini görmek istediklerini söylediğinde, Kemal Paşa’nın bu örgütü bilmezlikten gelmesi reddin başka türlüsü olmalı. Taktik diyoruz…

Birlikte yola çıktılar.

Birbirlerinden kuşku duyarak, birbirlerinden sakınarak birlikte yürüdüler. Yalçın Hoca’nın saptamasıdır, Jakobenler ve Jirondenler gibi aynı sınıfın mensuplarıydılar. Fransa’da giyotine gönderilenler 1926’da Türkiye’de ipe çekildiler!    

Kaynaklar:
Uluğ İğdemir, Sivas Kongresi Tutanakları, TTK Yayınları, Ank.1999
Erık Jan Zürcher, Milli Mücadelede İttihatçılık, Bağlam Yayınları, İst.1995
Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler, 5.Kitap, Tekin Yayınları, İst.

https://sol.org.tr/yazar/bir-taktik-olarak-ittihatciliga-reddiye-21949



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
Proleter_Devrimci
[ Proleter_Devrimci ]

Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 19.01.2019
İleti Sayısı: 92
Konum: Gizli
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

25 kere teşekkür edildi.
39 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: Proleter_Devrimci
Cevap Tarihi: 26.02.2021- 00:25


İttihat Terakki ve 2. Meşrutiyet Devrimi, Türkiye devrimci tarihinin önemli deneyimlerinden birisidir. Fakat ne yazık ki bu deneyim üzerinde yeterli bir şekilde durulamamış, ayrıntılı bir analizi Türkiye Sosyalist Solu içerisinde gerçekleştirilememiştir. İlginçtir ki Türkiye Sosyalist Solu'nun, mesela 1905 Rus Burjuva devrimi konusundaki bilgileri ve değerlendirmeleri, bizzat üzerinde yaşadığı topraklarda vuku bulmuş 1908 devrimine kıyasla çok daha fazladır. Bu da sanırım Türkiye Sosyalist Solu'nun, Türkiye'de neden başarılı olamadığı, çünkü, bu toprakları ve tarihini yeterince tanımadığı, analiz edemediğinin somut bir göstergesidir. İttihat- Terakki ve 2. Meşrutiyet Devrimine ilişkin Sosyalist Sol tarafından yapılan değerlendirmeler genellikle üstünkörü, 2000'lerin başında esen liberal dalgadan ve onun arkasına saklanan etnik milliyetçilik anlayışından, 1915 tehcirinden ibaret kalmıştır ne yazık ki... Hatta daha da ileriye giderek söyleyebilirim ki bu çevrede İttihatçı eleştirisi, 2. Abdülhamid eleştirisinden daha yoğun ve fazladır..

Halbuki 2. Meşruiyet Devrimi, 1000 yıllık Anadolu Türk tarihinde ''hürriyet'' fikri etrafında şekillenmiş ilk devrimdir. Anadolu'da tarih boyunca pek çok halk hareketi, isyan hareketi görülmüştür ama modern anlamda ''Hürriyet'' fikrini esas alan, bu amaç uğrunda gerçekleştirilmiş ilk harekettir... Bu da onu Türkiye Devrim tarihi açısından önemli ve özellikle irdelenmesi gereken bir vaka haline getirmektedir. Tabi ki bu amaçlar daha sonra göz ardı edilmiş ve ülkenin yönetimini ele geçiren İttihat ve Terakki, Emperyalistlerin azınlıklar üzerinden gerçekleştirdiği   manipülasyonlarında etkisiyle giderek sağa kaymıştır. Fakat yinede 2. Meşrutiyet Devrimi, Türkiye devrim tarihi açısından özellikle üzerinde durulması gereken bir mirastır... Doğrularıyla, yanlışlarıyla...

Burada daha da önemli olan ise İttihat ve Terakki, 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet arasındaki devamlılıktır. Her ne kadar Mustafa Kemal, İttihatçılardan pek çok konuda ayrılsa da ( daha 1911 yılında Cumhuriyeti, Ulus Devleti savunması ve imparatorluğun bu yapısıyla varlığını sürdüremeyeceğine inanması gibi..), o kuşağın bir ürünüdür. Düşünceleri, o dönemdeki Osmanlı aydınlarına sirayet eden aydınlanmacı fikirlerden etkilenmiştir.   Yani Mustafa Kemal gökten zembille inmemiştir. 20. yüzyılın başlarında gerçekleşen Osmanlı aydınlanmasının bir ürünüdür. Cumhuriyet tarihçisi Zafer Toprak'ta bu devamlılığı, Cumhuriyet devrimi ile Meşrutiyet Devrimi arasındaki ilişkiyi çok doğru bir şekilde vurgular.

Yanlış anlaşılmasın, burada İttihat ve Terakki'yi, Enver Paşa'yı ya da İttihatçıları olumlamıyor ya da günümüz açısından örnek alınacak bir misal olarak öne sürmüyorum. Fakat Türkiye Devrimci tarihi açısından taşıdığı devrimci pratik deneyiminin ne kadar irdelendiği, analiz edildiği ve ayrıntılı bir şekilde eleştirilebildiğini sorguluyorum. Türkiye Sosyalist Solu içerisinde, ''İttihat Terakki mi? Onlar faşistti yeaa'' dan öteye geçebilen bir değerlendirme, bir analiz oldukça azdır...





Bu ileti en son Proleter_Devrimci tarafından 26.02.2021- 00:31 tarihinde, toplamda 3 kez değiştirilmiştir.

Teşekkür edenler:   melnur [26.02.2021- 19:19],

Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.921
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

43 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 26.02.2021- 19:19


Küçük bir katkı yapılacaksa, TKP önderi Mustafa Suphi'nin de bir dönem İttihat ve Terakki üyesi olduğunu ekleyelim. İttihat ve Terakki sadece bir örgütlenmenin adı da değil. Bir dönemi etkilemiş, yönetmiş ve o döneme adını da vermiştir. Türkiye'nin sol tarihi genellikle Mustafa Suphi TKP'siyle birlikte başlatılıyor. Öncesi için birkaç kitap da var ama, dediğiniz gibi yetersiz. Bu durumda sol sempatizan kesimlerin İT konusundaki bilgileri daha çok liberal kesimlerin yorumlarına mahkum etmekte. Bir de okuma ve araştırma konusundaki yetersizliklerimizi düşünürsek sadece İttihat ve Terakki konusunda değil, pek çok konuda birtakım eksikliklerimizin ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.921
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

43 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 24.05.2021- 01:40


Hürriyet devrimini yapan örgüt: İttihad-ı Osmani - Feyziye Özberk

Devrimci örgütün ilk çekirdeği, 21 Mayıs 1889’da, İstanbul’da, Askeri Tıbbiye'nin bahçesinde filizlenmeye başlıyor. Kurucular: Makedonya’dan Ohrili İbrahim Temo, Harputlu Abdullah Cevdet, Diyarbakırlı İshak Sükuti, Kafkasyalı Mehmed Reşid, Bakülü Hüseyinzade Ali’dir.
 
Resim Ekleme
 
1908 Hürriyet Devrimini başaran örgüt, İttihat ve Terakki Cemiyeti’dir. Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, İttihat ve Terakki’yi, Türkiye’nin yakın tarihine egemen olmuş ve damgasını vurmuş ilk ve en büyük, siyasal örgüt olarak niteliyor. Ziya Gökalp ise, İttihat Terakki hareketini “Türk Milleti’nin ruhundan doğmuş bir mefkûre hamlesi” olarak tanımlıyor.

İşte bu devrimci örgütün ilk çekirdeği, 21 Mayıs 1889’da, İstanbul’da, Askeri Tıbbiye'nin bahçesinde ve odunluğunda yapılan toplantılarda filizlenmeye başlıyor.
Kurucular: Makedonya’dan Ohrili İbrahim Temo, Harputlu Abdullah Cevdet, Diyarbakırlı İshak Sükuti, Kafkasyalı Mehmed Reşid, Bakülü Hüseyinzade Ali’dir.

Bu beş gencin örgütlerine o zaman verdikleri ad: İttihad-ı Osmani, yani Osmanlı Birliği Cemiyeti’dir. Askeri Tıbbiye, o yıllarda Sirkeci’dedir, yapılan ilk toplantıdan sonra Edirnekapı dışında İnciraltı mevkiinde daha geniş bir katılımla kuruluş kesinleştiriliyor. Trabzonlu Abdülkerim Sebati, Üsküdarlı Şerafettin Mağmumi, Bosnalı Ali Rüştü, İstanbullu Asaf Derviş’in de katılımıyla yapılan toplantıda Ali Rüştü, Cemiyete , Şerafettin Mağmumi kâtip, Asaf Derviş de veznedar olarak seçiliyor.

Bu toplantının yapıldığı İnciraltı mevkii Mithat Paşa’nın Çiftliği’nin arazisi içindedir. Gençler bu seçimleriyle, mücadelelerinin Birinci Meşrutiyetin mimarı Mithat Paşa’nın devamı olduğu gerçeğini, tarihe bir not olarak düşmek istiyorlar. Birinci Meşrutiyet, Mithat Paşa’nın ve diğer Genç (ya da Yeni) Osmanlıların mücadelelerinin ürünüdür. İkinci Meşrutiyet ise onların anısını, ülküsünü yüreklerinde taşıyan Genç Türklerin (Jön Türkler) cesaretli ve kararlı fedakârlıklarıyla kazanılıyor.

ÖRGÜTÜN KURULUŞ TARİHİ

Örgütün kuruluş tarihi de benzer biçimde özenle seçiliyor. 1889 yılı, 1789 Büyük Fransız İhtilali’nin 100. Yılı olması bakımından çok anlamlıdır. O yıl Paris’te 1789 İhtilali’nin anısına büyük törenler yapılıyor, sergiler açılıyor. Bu kutlamaların yankıları, Osmanlı İmparatorluğu da dâhil tüm dünyaya yayılıyor.

İttihad-ı Osmani Cemiyeti’ni kuran gençlerin tümü Fransızca eğitim veren ve Batı modeline göre kurulmuş Askeri Tıbbiye'nin öğrencileridir. Fransız İhtilali’ni ve ilkelerini biliyorlar. Onlar, eğitimleri sayesinde dış dünyaya ulaşabiliyorlar. Yasak kitapları ve diğer yayınları okumak, bu mücadelenin başlangıcını oluşturuyor. Öğrenciler birbirlerini bu ilgiye göre seçiyor ve yakın arkadaş oluyorlar.

Askeri Tıbbiye'de atılan bu ilk adımı, Mekteb-i Mülkiye ile Harbiye izliyor. Abdülhamit iktidarı kurulan komiteleri buluyor, yargılıyor. Yargılananlar genellikle sürgünle cezalandırılıyor. Bu genç aydınların önemli bir grubu “Şeref” vapuruyla Trablusgarp'a sürülüyor ama onları Trablusgarp'ta tutmak mümkün olmuyor. Büyük bir bölümü Avrupa'ya geçmeyi başarıyorlar. Avrupa'nın çeşitli merkezlerinde örgütlenme, gazete ve dergi çıkarma çalışmalarını sürdürüyorlar.

JÖN TÜRKLERİN AMACI

Gençlerin amacı, Sultan Abdülhamit’in istibdadına karşı mücadele etmek ve “Hasta Adam” ilan edilen Osmanlıyı, Kanun-u Esasi’yi yani meşrutiyeti geri getirerek başı dik onurlu bir devlete dönüştürmektir. Bir başka deyişle iyileştirmektir. Kaleme aldıkları Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Nizamnamesi’nde bu amaçlarını net bir biçimde ifade ediyorlar:

“Mevcut hükümetin adalet, eşitlik, hürriyet gibi insan haklarını ihlal eden ve bütün Osmanlıları gelişmeden alıkoyarak vatanı yabancı tahakkümüne düşüren idare tarzını, İslâm ve Hıristiyan vatandaşlarımızı uyarmak amacıyla, kadın ve erkek bilcümle Osmanlılardan oluşan Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti teşekkül etmiştir. (Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Nizamnamesi, 1890)

Osmanlı aydını mücadelenin başarıya ulaşması için “teşkilatlanması” gerektiğini kavrıyor. Fakat Cemiyet, birlik halinde tek ve güçlü bir örgüt olarak kurulamıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun yapısı, II. Abdülhamit’in ezici, korkutucu baskı rejimi ve diğer tarihi gerçekler buna olanak vermiyor. Örgütler, çoban ateşleri gibi çeşitli adlarla, farklı tarihlerde kuruluyor, jurnal ve tutuklamalarla dağılıyor ve yeniden ortaya çıkıyor.

SİNA AKŞİN’İN AÇIKLAMASI

Prof. Dr. Sina Akşin, 1889’dan da önce Jön Türk örgütlenmesi olan bir dernekten söz ediyor:

“1865’te İstanbul’daki Belgrat Ormanı’nda piknik yapan altı genç, İttifak-ı Hamiyyet adında gizli bir dernek kurdular. Bunların arasında Mehmet ve Namık Kemal Beyler vardı. Ortak tutumları Ali ve Fuat Paşaların siyasetine muhalefetleriydi. İktidardaki bu Paşaları Avrupa Büyük Devletleri karşısında fazla tavizci buluyor, buna rağmen Osmanlı bütünlük ve egemenliğinin yine de gerektiği gibi korunamadığına, devletin dağılmaya doğru gittiğine inanıyorlardı.

NEDEN JÖN TÜRKLER?

“1867’de, Fuat Paşa’yla kişisel nedenlerle çekişmesi dolayısıyla, Paris’te zenginlik içinde bir sürgün hayatı yaşayan Mısır Prensi Mustafa Fazıl Paşa da Osmanlı ülkesindeki meşrutiyetçi akımın içinde olduğunu göstermek amacıyla, Fransızca bazı mektuplar yayımladı. Bunlardan birinde, kendisini Genç Türkiye Partisi’nin temsilcisi olarak sundu. Bu yakıştırma Avrupa’da tutundu. Akımın böyle bir ad alması üzerine örgüt de daha sonra Paris’te Namık Kemal, Ziya, Ali Süavi’nin katılmasıyla yeniden kurulduğunda, Yeni Osmanlılar Cemiyeti adını benimsedi. Zaten İttifak-ı Hamiyyet’in kurucuları örgütlenirken Avrupa’daki “genç” örgütleri, özellikle Genç İtalya örgütlerini örnek almışlardı. Böylece, artık “Hasta Adam” denen Osmanlı Devleti’ni özgürlükçü yollardan kalkındırmak amacını güdenlere, Fransızca “Jeune Turc - Jön Türk” denildi. Bilindiği gibi 19. yüzyılda feodaliteye karşı mücadele eden liberal-köktenci hareketler “genç” adıyla anılıyordu. Bunların en ünlüsü 1831’de Mazzini tarafından kurulan ve İtalya’nın cumhuriyet yönetimi altında birleşmesini amaçlayan Genç İtalya örgütüydü.

Avrupa’da I. Meşrutiyet için mücadele eden Namık Kemallerin kuşağına da II. Meşrutiyet için mücadele edenlere de Jön Türk deniliyor. Türkiye’de ise Jön Türk denince daha çok II. Meşrutiyet için çaba harcayanlar anlaşılıyor. Önceki devrimci kuşak Yeni Osmanlılar ya da Genç Osmanlılar olarak adlandırılıyorlar.”

“HAYALLERİ BEDENLERİNE SIĞMIYORDU”

İttihatçılar için “Hayalleri bedenlerine sığmıyordu” denir. Onlar bedenlerini de devrim mücadelesine adadılar. Birer vatan fedaisiydiler. Ülkelerinin gözleri önünde devamlı olarak toprak ve onur kaybına isyan ettiler. Vatanlarının kaderini değiştirmek istediler. Şair Hüseyin Haydar’ın betimlemesiyle “Üç yüz yıl kan kaybeden bedenden” doğdular.

Büyük düşündüler ve büyük işler başardılar. Önemli bir devrim yaptılar. Cumhuriyet devrimlerinin diğer bir deyişle Kemalist devrimlerin ilk tohumlarını onlar ektiler. İlk adımlarını onlar attılar. Kapitülasyonların kaldırılması, milli ekonomi ve çağdaş kurumların ilk nüvesinin oluşması onların eseriydi. Türkçülük, halkçılık, devletçilik, köycülük, kadın hakları, dilde halkçılık (dilin sadeleştirilmesi), eğitimin yaygınlaştırılması, laikliğin ilk uygulamaları, basın özgürlüğü ve sosyal hayatın canlanmasına yönelik ilk adımlar yine onların eseriydi.

Güçlü bir ordu yarattılar. Dünya Savaşı'na girerek vatanımızın mücadelesiz teslim olmasına izin vermediler. Bu savaşta halk bilinçlendi. Vatan ve millet kavramları ruhlara sindi. Ordu çelikleşti. Çanakkale’de kazanılan zaferle ve diğer cephelerdeki mücadeleyle emperyalistleri ve ordularını zayıflattılar. Onları yenebildiklerini gördüler. Ve gösterdiler. Rus Çarlığının çökmesini ve Bolşevik Devrimi'nin gelmesini hızlandırdılar.


İttihat ve Terakki hareketi başarısız mı oldu? Bazı eksiklik ve hatalarına karşın onlar çok önemli değişimlerin kapısını açtılar. Bir çocuk emeklemeden düşüp kalkmadan, hiç yaralanmadan büyüyebilir mi? İttihatçılardan Cumhuriyet’in kazanımlarını beklemek hayalcilik olur. I. ve II. Meşrutiyetler gerçekleşmeden yaşanan tecrübelerden geçilmeden Cumhuriyet’e ulaşılamazdı. Nitekim Atatürk de böyle değerlendiriyor.

Kaynaklar:

Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İmge Kitapevi Yayınları, Ankara, 2017.

Feyziye Özberk, Resneli Niyazi/ Vatan Fedaisi ve Rumeli Dağlarından Cumhuriyete”, Kırmızı Kedi Yayınevi, Nisan 2019, İstanbul.

https://odatv4.com/hurriyet-devrimini-yapan-orgut-ittihad-i-osmani-23052131.html



Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 2 Sayfa:   Sayfa:   [1]   2   >   son» 



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör 1915 öncesi İttihat Terakki ve Ermeniler melnur 46 22026 08.02.2014- 01:33
Konu Klasör CHP üzerine... melnur 5 2241 27.02.2019- 08:53
Konu Klasör TKH ve seçimler üzerine... melnur 4 1848 20.04.2019- 02:22
Konu Klasör Engels üzerine... melnur 1 252 01.12.2020- 15:57
Konu Klasör 'Lenin'in vasiyeti' üzerine spartakus 13 7007 18.11.2020- 03:58
Etiketler   İttihat,   Terakki,   üzerine.
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS