SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 4 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   2   3   [4] 
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 7.105
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

13 kere teşekkür edildi.
9 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 16.04.2018- 07:58


Temsil ve devrim hakkında ‘akılla konuşma’ - Murat Müfettişoğlu


Devrim, geleceğe havale edilmekten ziyade şimdiki zamanı yapılandıran bir unsur olarak yeniden ele alınmalıdır. Faili olduğumuz politik cepheyi bulunduğumuz noktada kurmak anlamına gelen içsellikler, geleceğe endekslenmiş programlardan çok daha işlevseldir, kaldı ki muhtemel sıçramaların da ön-koşuludurlar

Resim Ekleme

-I-
"Ben kurtarıcı değilim. Kurtarıcı diye bir şey yoktur. İnsanlar kendilerini kurtarırlar" / Che Guevara


Filmi hatırlayanlar vardır: Cüneyt Arkın ünlü bir beyin cerrahıdır ancak derdinden alkolik olmuştur. Önemli bir operasyon için kendisinden yardım istenir. Titreyen ellerini göstererek "Bu ellerle mi?" der.

Yazıya oturmadan önce semt çarşısına gidip öteberi aldım; kasapla, manavla muhabbet ettim. Görüş alanıma envai çeşit insan girdi çıktı. Elimde poşetler eve doğru yürürken karşılaştığım insanları zihnimde yan yana dizdim. Verdikleri resim tam bir umutsuzluktu. İçimden şöyle dedim: Devrimi bu insanlarla mı yapacağız?

Marksizm’e göre devrim işçi sınıfının önderliğinde yapılır. Amaç, üretim ilişkilerini değiştirerek toplumsal yaşamı ve insanı dönüştürmektir. Bu bağlamda devrime yönelik her etkinlik ve her uygulama ‘Praksis’ olarak tanımlanır.
Marx, insan düşüncesinin somut bir doğruya ulaşıp ulaşamayacağı sorununun ‘uygulamayla’ ilgili bir sorun olduğunu söyler ve ekler: "Düşüncenin doğruluğu ve gücü ‘Praksis’te gösterilmelidir."

Böyle söyleyerek meselenin hatlarını büyük ölçüde çizmiş olsa da, (modern) bireyin iradesindeki bölünmelere ve toplumun parçalı yapısına bakıldığında Praksis’in kapsamının genişletilmesi gerekebilir; dolayısıyla, ‘bir amaca yönelik bedensel ve ruhsal etkinliklerin tümüdür’ demek yerinde olur. Açalım.

Praksis: (1) Anlık, kısa, orta ve uzun vadeli amaçlar tarafından belirlenir, ancak her durumda nihai hedefe yöneliktir. (2) Nihai hedef (henüz) gerçekleşmemiş olduğundan günlük yaşamla ve yakın gerçeklikle ilişkisinin boyutu önemlidir. (3) Bedensel etkinliklerle kastedilen –adı üzerinde- bedenin kullanıldığı bütün iyi işlerdir: Örgütlenme ve propaganda faaliyetleri, protesto yürüyüşleri, pasif eylemler, sportif organizasyonlar, sokak performansları, sahne gösterileri, topluca gidilen piknikler, sosyal sorumluluk projeleri, kooperatifler, eş dost ziyaretleri, tek başına ya da grup halinde yapılan tüm yaratıcı ve üretken faaliyetler vb. (4) Ruhsal etkinlikle kastedilense metafizik hislenmeler değil, dış dünya ile kurduğumuz ilişkiler sonucu oluşan fizik duygulanımlar ve bu duygulanımların tetikledikleri entelektüel faaliyetlerdir. (5) Praksis’in kapsamına giren her hareket (aksiyon) ve her önerme (aksiyom) aynı zamanda ‘kurucu’ öze sahiptirler. (6) Varoluşsal bir hareket tarzı olarak Praksis’le, nihai hedef olan devrimin güncel bileşkesi ‘kurucu politikalardır’.

Peki, ‘kurucu politika’ ne anlama gelmektedir? Kestirmeden söyleyelim: Bireye ve kitleye içkin özelliklerden biri olan ‘dayanışmanın ve işbirliğinin’ açığa çıkarılıp yaşatılmasından başka şey değildir. Bu nedenle, dolaylı olduğu için zayıf temelli olan ‘politik temsillerle’ arasında yapısal fark vardır. Kötü yaşamın kodlarını tedricen silmesi ve/veya bir defada tasfiye etmesi, iyi yaşamın kodlarını ise yeniden oluşturması hasebiyle, (mevcut) yönetim mekanizmaları karşısında edilgen değil ‘etkendir’. Sınıfsal bağlamına gelince: Emeği, mesai ve mesai sonrası saatlere hapsederek emekçinin kontrolünü kolaylaştıran bütün kurumsal işleri reddeder. Bu yüzden (kapitalist) devlet kurumlarına ve şirketlere kuşkuyla bakar. Sadece politik yaşamın değil, bütün bir yaşamın üretimini amaçladığından, emeğin gerçek manada özgürleşmesine ve dolaşımda kalmasına odaklanır.

Evler ve yollar dâhil bütün mekânların (kurumsal) emek alanı haline geldiği günümüzde (muhalif bir pratik olarak) kurucu politiğin zemini fazlasıyla mevcuttur. Kaldı ki, özündeki dayanışmacı dinamikler, devletler ve şirketler var olmadan önce de vardı. Söz konusu dinamiklerin toplamı ‘halkın(çokluğun) kurucu gücü’ dediğimiz şeydir. Temsilcilerin bedenen ve zihnen toplam üretkenlikleri, temsil ettikleri kitlenin toplam üretkenliğine kıyasla son derece düşük olduğundan her türlü ‘kriz’ sisteme içkindir. Dolayısıyla ‘yatay ve doğrudan’ siyaset zemininde var olmaları kolay olmadığından, dikey ve dolaylı siyaset zeminini yeniden üretmenin derdindedirler. Zira politik rant tatlıdır, krizlerin tırmandığı dönemlerde halden hale girmelerinin nedeni de budur. Hal böyleyken, temsilcilerin temsil sürelerini uzatmaları, ‘siyasi hak ve kural’ addettikleri türlü marifetlerle mümkün olmaktadır: İktidardakiler, devletin(halkın) parasını, bürokrasinin ve yasaların gücünü ve seçilmiş olmanın (tartışmalı) meşruiyetini kullanırken; ana muhalefet, partinin bürokratik gücünü ve seçilmiş olmanın (tartışmalı) meşruiyetini kullanır. Velhasıl kurucu politikanın önündeki en önemli engeller; ‘temsili sistem’, ‘yönetim bürokrasisi’ ve bu ikisinin gerçekte hizmet ettikleri ‘sermayedir’.


Resim Ekleme
Fiziksel ya da ruhsal bir engeli yoksa bir insan kolay kolay atalete kapılmaz. Yani durduk yerde kendisini faaliyetten men etmez. Zira düşlemekten ve düşlediğini uygulamaktan kaynaklanan iki ayaklı varoluşuna ters bir durum yaratmış olur. Devrim düşüncesi bir ütopyaya dönüşmüşse günlük yaşamı devrimin sembolleriyle ve imajlarıyla kuşatmak (aslında) bilinçdışı bir reflekstir, belki varoluşsal bir tercihtir ve fakat bir yanıyla çürümedir.

-II-
‘Devrimden başka bir hayat yoktur’ / Che Guevara


Sözlükte ‘derin’ sözcüğü için ‘dibi yüzeyinden uzak olan’ yazıyor. Yani ölçülebilir, ‘nicel’ bir büyüklüğe karşılık geliyor. Farsça kökenli ‘deruni’ sözcüğü içinse ‘içsel’ demiş. İçsellik, derinlik gibi ölçülemediğinden ‘nitel’ bir anlama sahiptir. Nitel ise, ‘bir şeyi benzerlerinden ayıran varoluş tarzı’ anlamına gelen ‘nitelik’ kavramının köküdür.

Nicel birikimlerin belli şartlar altında nitel dönüşümlere neden olduğu lise kimyası bilgisidir; deniz seviyesinde suyun yüz derecede sıvı fazından gaz fazına geçmesi gibi. Söz konusu nicelik-nitelik ilişkisinin toplumsal yaşamdaki karşılığınaysa malumunuz Devrim diyoruz.

Devrime yönelik etkinlik demek olan Praksis’in azlığı ve çokluğu arasındaki fark derindir. Bir günün ya da bir yılın ne kadarının bu işe ayrıldığı ölçülebilir çünkü. Çıkan sonucun yeterli ya da yetersiz oluşu zamanla deruni (içsel) bir gerçekliği var eder. Dolayısıyla, bir devrimcinin ‘ruh hali ve devrim algısı’ Praksis’in azlığı veya çokluğu tarafından belirlenir dersek yanlış bir cümle kurmuş olmayız.

Devrim yolunda emek sarf edenlerin sayıları ve faaliyet süreleri azaldıkça devrim kavramının içi de (giderek) boşalır. Zira tasarımlanıp gerçekleştirilebilir bir ‘hadise’ olduğundan kesintisiz faaliyetlerle ve genişleyen hareket tarzlarıyla var olabilir. Faaliyetler aksadığında yahut sönümlendiğinde kavramdan geriye kırılgan bir kabuk kalır; onun da içi, hayallerle, temennilerle, ağdalı sözlerle ve acıklı şarkılarla vb. doldurulur.

Faaliyetsizlik devrimin gerçekleşme ihtimalini otomatikman azaltır. Sistem kendi faaliyet anlayışını dayatarak bu ihtimali büsbütün ortadan kaldırır. Evlerden okullara, okullardan şirketlere, şirketlerden emeklilik mekânlarına, oradan da şehir mezarlıklarına giden hatlar ve üzerlerine serpiştirilmiş suni hedefler sistemik faaliyetin belli başlı unsurlarıdırlar. Sistemik kültürse -okullar ve medya aracılığıyla- kurgu bir yaşamın biricik özneleri olduğumuz yalanını söyler durur. Yalanı fark etmek, alternatif bir yaşama olan inancın filizlenmesine neden olur. Aslında Devrim bu yalanı fark etmekle başlayan sürecin adıdır. Yaşamın öznesi ‘olamayanların’ bir araya gelerek oluşturdukları ‘toplumsal özne’ tarafından hızlandırılır ve asla bir ütopya değildir. En önemlisi, geçmişle şimdinin, şimdiyle geleceğin ilişkisinden ‘bağımsız değildir’. Bu özelliğiyle, mevcut insan ilişkilerini dikeyden yataya çevirmenin ve yaşamın maddi/manevi kaynaklarını dönüştürmenin karşılığıdır. Bulunulan mekânda ifa edilmesi gereken etik-politik bir faaliyettir. Devrimciliğe gelince; eklektik (seçmeci) bir görev değildir; deruni bir duruş, bir içsellik hali, bir varoluş tarzıdır.

Gerçekleşme ihtimali ‘fiziken’ azalmış bir hedefin neden olduğu umutsuzluğa, hedefi ‘metafizik’ düzlemde “var ederek” katlanabilirsiniz. Aslında yaşanılan bir tür inanç yitimidir. Ritüeller, semboller, hayaller, temenniler, ağdalı sözler ve acıklı şarkılar böyle zamanlarda doğarlar. İsyankâr bir kültürün gündemde tutulmasına yardımcı oldukları ölçüde –kuşkusuz- anlamlıdırlar; lakin “arabesk” duyarlılıklara ve içe kapalı alışkanlıklara dönüşmemelidirler. Bu yüzden ‘salt Devrim düşleri kurarak yaşamak’la ‘Devrim’e yönelik faaliyetlerde bulunmak’ arasında hem ‘derin’ hem de ‘deruni’ fark vardır. Bahse konu ‘farkların’ olumsuz sonuçlarını doğrudan ya da dolaylı yaşıyoruz.

Devrim, geleceğe havale edilmekten ziyade şimdiki zamanı yapılandıran bir unsur olarak yeniden ele alınmalıdır. Faili olduğumuz politik cepheyi bulunduğumuz noktada kurmak anlamına gelen içsellikler, geleceğe endekslenmiş programlardan çok daha işlevseldir, kaldı ki muhtemel sıçramaların da ön-koşuludurlar.

Marx’ın, Devrim’e yönelik etkinlik olarak tanımladığı, kimi Marksistlerin ‘kurucu politika’ dediği Praksis, şimdiki zamanı yapılandırmanın kavramsal karşılığıdır. Praksis’in ve Devrim’in aktüel sarmalına sokuşturulan ‘temsil siyaseti’ ise, sarmalın dönüştürücü etkisini azaltmaktan başka şeye hizmet etmez. Temsilin kaçınılmaz olduğu durumlar elbette olabilir ancak abartılmamalı, uzatılmamalıdırlar. En vahim taktik hata ise sağ oluşumlarla ittifak yapılmasıdır.

Fiziksel ya da ruhsal bir engeli yoksa bir insan kolay kolay atalete kapılmaz. Yani durduk yerde kendisini faaliyetten men etmez. Zira düşlemekten ve düşlediğini uygulamaktan kaynaklanan iki ayaklı varoluşuna ters bir durum yaratmış olur. Devrim düşüncesi bir ütopyaya dönüşmüşse günlük yaşamı devrimin sembolleriyle ve imajlarıyla kuşatmak (aslında) bilinçdışı bir reflekstir, belki varoluşsal bir tercihtir ve fakat bir yanıyla çürümedir.

Adını anmakla yetindiğimiz sürece ‘ondan uzaklaştığımız’ bir hadisedir devrim. Ve Praksis’le aynı şey olduğunu idrak edemediğimiz sürece ‘bizden uzaklaşan’ bir ütopyadır.

https://www.birgun.net/haber-detay/temsil-ve-devrim-hakkinda-akilla-konusma-212179.html



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 7.105
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

13 kere teşekkür edildi.
9 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 12.09.2019- 21:37


Özne-nesne diyalektiği - Ender Helvacıoğlu

Türkiye çok köklü bir değişime doğru gidiyor. Bu tespiti abartılı bulanlar olacaktır. Ancak nesnel durumdan söz ediyorum.

Öznel durumu tartışırsak karamsarlığa kapılabiliriz. Türkiye solu olarak yıllardır yaptığımız bu. Birbirimizin haline bakıp sızlandık. Sürekli öznel durum tartışmaları yaptık; hem birbirimizle hem de kendi içimizde. Başkalarına (genellikle en yakınımızdakilere) söverken de kendimizi överken de hep bu çerçevede kaldık. Önerdiğimiz tedbirler hep “öznel durum tedbirleri” oldu. Böyle birleşelim, şöyle ayrışalım türü tedbirler… Birleşme nedenlerimiz de ayrışma nedenlerimiz de hep öznel durumumuzdan kaynaklandı; öyle başlamayanlar bile daha ilk günden o hale dönüştürüldü, bizim tarafımızdan. Dolayısıyla hiçbirinin toplumsal bir karşılığı yoktu. Topluma açıklayabileceğimiz ve kavratabileceğimiz birleşmeler ve ayrışmalar değildi bunlar. Kendi küçük dünyamızla ilgiliydi.

Bu durum bir dereceye kadar anlaşılabilirdi. Çünkü üzerimizden 12 Eylül silindiri geçmişti. Çünkü henüz kendimize gelmeye çalışırken Sosyalist Blok çökmüştü. Kürt meselesi en fazla da bizim elimizi kolumuzu bağlamıştı. Kendimizi, öznelimizi koruma içgüdüsüyle hareket ettik.

Öznel sorunların öznel tedbirlerle çözüleceği sanılır. Yanılgıdır bu. Fikirlerin dünyayı değiştirebileceği yanılgısı gibi… Yanlış bilginin doğru bilgiyle dönüştürülebileceği yanılgısı gibi… Bilginin kaynağının yine bilgi olduğunu savlayan görüş gibi… Bunlara “idealizm” deniyor. Tıpkı İncil’in ilk cümlesi olan “Başlangıçta söz vardı” önermesi gibi. Oysa biliyoruz ki, başlangıçta eylem vardı; doğanın evriminde de, canlılığın evriminde de, insanın evriminde de, toplumun evriminde de… “Söz”ü bu “eylem” yarattı.

Yani öznel sorunların nesnel kaynakları vardır ve bu sorunlar ancak nesnellik düzlemindeki müdahalelerle çözülebilir.

Oysa biz nesnelliğe bile öznelliğimizi dayattık, hala dayatıyoruz. Nesnelliği beğenmiyoruz; kirli diyoruz, bulanık diyoruz, bilinçsiz diyoruz… Öznelliğimiz ise harikulade (tabii sadece “bizimki”, “diğerlerininki” değil). Bir türlü bu “harikulade” öznelliğe uygun bir nesnellik bulamıyoruz; dolayısıyla uzak kalıyoruz, “aman bulaşmasın” diyoruz. Nesneyi özneye çağırıyoruz; özne olmayı böyle anlıyoruz. Nesne gelmediğinde de haklı çıkmış oluyoruz, haklı çıktığımızı sanıyoruz. Böyle harikulade bir özneye gelmeyen nesneden zaten bir halt olmaz diyoruz. Tipik bir idealizmdir bu; Marx’ın Feuerbach’ta eleştirdiği türden…

Kendiliğindenciliğin eleştirisini, kendiliğinden bilincin (yani nesnelliğin) eleştirisi olarak anlıyoruz. “Emekçiye bilinç dışarıdan verilir” önermesini “dışarıda kalmak” olarak anlıyoruz. Devrimi, öznenin nesneyi değiştirmesi olarak anlıyoruz; yani çok bilinçli terzilerin topluma elbise biçmesi gibi. Keşke bu kadar basit olsaydı devrim; keşke özne-nesne diyalektiği bu kadar basit olsaydı… Keşke bu kadar “ideal” olsaydı… Ama değil! Devrim, nesnenin bizzat kendi pratiği içinde dönüşümü demek. Yani, kabaca, dışarıdan çağrı yapmakla olmuyor. Öznenin biraz nesneye bulaşması gerek.

***

Bir araba laf ettik, dönelim en baştaki tespite: Türkiye çok köklü bir değişime doğru gidiyor. Sadece son günlerin nesnelliğinden değil, yüz yıllık nesnellikten söz ediyorum. Hızlandırılmış bir film gibiyiz. Avrupalı toplumların 500 yılda yaşadığı süreci biz 100 yılda yaşayıp tükettik. Burjuva Modernitesinin (Cumhuriyet’in de diyebiliriz) genç, diri ve devrimci olduğu dönemi, durakladığı ve donduğu dönemi, yozlaştığı ve çürüdüğü dönemi topu topu 80 yılda yaşadık. Üstüne bir de, bu Modernite ile eski hesabını görmeye çalışan Siyasal İslam’ı 20 yılda tüketti bu toplum. Siyasal İslam’ın ipliğinin pazara çıkması, bu toplumun Siyasal İslam’ın biçtiği elbiseye sığamayacağının anlaşılması taş çatlasa 20 yıl aldı. İşte korkunç bir tahribat yaratarak ve büyük bir enkaz bırakarak sahneden çekilmektedir Siyasal İslam.

Peki, nasıl kaldırılacak bu enkaz? Yeni bir kuruluşa nasıl geçilecek? Yüz yıl öncesine dönüp sil baştan yaparak mı? Ama o sürecin sonu biliyoruz… enkaz! Ufak tefek rötuşlarla mı? AKP rejimini, AKP’siz biçimde sürdürerek mi? Veya -bu bile radikal geliyorsa- “Erdoğan’sız AKP” veya “AKP’siz Erdoğan” türünden formüllerle mi? Kısa bir süre tutabilir belki bu formüller; onları da hızlandırılmış biçimde yaşarız.


Ama bence nesnellik çok daha derin. Türkiye’nin ve bölgemizin politik ve toplumsal bütün temel sorunları (100 yıllık sorunları) daha da derinleşmiş, hatta kangrenleşmiş bir biçimde önümüzde duruyor hala. Dolayısıyla Türkiye nesnelliği, denenmemişi denemeye gebe. Toplumlar hiçbir zaman sil baştan yapmaz. Öte yandan ne kadar geriye düşülürse o kadar ileri bir atılım ihtiyacı doğar.

Önceden yaptığım gibi “nesne, öznesini çağırıyor” diye bitirmeyeceğim bu yazıyı. Hatalıymış o tespit. Öznenin nesneyi çağırması ne kadar boşa çabaysa, nesne de özne çağırmaz. Geleni bağrına basar elbet; ama gelen yoksa kendi içinden öznesini çıkarır.

Nesnenin de böyle bir “mucizevî” tarafı var. Özne nesne yaratamaz ama nesne özne yaratabilir. Gebe, ne yapar eder ebesini bulur.

Bu tek gerçek yaratıcılığın bir parçası olmak gerek. Özne olmanın veya en azından öznenin bir parçası olmanın başka hiçbir yolu yok.

Bilinç dışarıdan verilir ama o öznel bilincin kaynağı emekçilerin kendiliğinden bilincidir. Teorinin kaynağının toplumsal pratik olduğu gibi… Bunu anlamayan, Marx’ın nasıl Marksist olduğuna baksın
(https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2018/12/08/marx-nasil-marksist-oldu/).

https://www.abcgazetesi.com/ozne-nesne-diyalektigi-40568



Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 4 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   2   3   [4] 



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Devrimin ve karşı devrimin yasaları denizcan 0 1527 04.03.2016- 16:50
Konu Klasör Devrimin Üç Yüzü... melnur 23 3350 07.11.2018- 10:14
Konu Klasör Sol nedir, sosyalizm nedir? melnur 2 6244 12.12.2013- 14:17
Konu Klasör Devrimin ne olduğunu hatırlayan var mı? solcu 1 2101 01.02.2015- 00:01
Konu Klasör Devrimin ve sosyalizmin soyutlaşması denizcan 4 2382 01.11.2014- 15:53
Etiketler   Devrimin,   öznelliği,   nesnelliği,   nedir.
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS