SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 2 Sayfa:   Sayfa:   [1]   2   >   son» 
'Türkiye soluna sızmış olan Cumhuriyet düşmanlığı...           (gösterim sayısı: 2.336)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.516
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

27 kere teşekkür etti.
34 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 15.10.2017- 23:44


'Türkiye soluna sızmış olan Cumhuriyet düşmanlığı ile sürekli mücadele etmiş bir partiyiz'

Resim Ekleme
 
Türkiye Komünist Partisi, 28 Ekim’de İzmir’de büyük bir şölene hazırlanıyor.

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan “Sosyalizm Cumhuriyet’e Çok Yakışacak” etkinliğiyle ilgili soruları yanıtladı.

İşte Okuyan’ın 'Boyun Eğme' dergisine verdiği yanıtlar:

TKP 28 Ekim’de İzmir’de “Sosyalizm Cumhuriyet’e Çok Yakışacak” başlığıyla bir etkinlik düzenliyor. 29 Ekim’den bir gün önce gerçekleşecek olan bu etkinlik için farklı bir Cumhuriyet kutlaması diyebilir miyiz?

Kısmen. Evet, 28 Ekim tarihi rasgele seçilmiş bir tarih değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu büyük bir tarihsel ilerleme olarak görüyoruz. TKP düzen sınırları içinde mücadele eden bir parti değildir, Marksist bir sınıf partisidir. Türkiye soluna sızmış olan Cumhuriyet düşmanlığı ile sürekli mücadele etmiş bir partiyiz. Bir olay, bir gelişme tarihsel olarak devrimci, ilerici bir karakter taşıyorsa bunu söylemekten çekinmeyiz, tersine sahip çıkarız. Gericiye nasıl gerici diyorsak! Ancak, Cumhuriyet’in kurulduğu andan itibarenki sınıfsal karakterine ilişkin de bir tereddüdümüz yok. 1923’te cumhuriyetin kuruluşuna damga vuran sınıf ile aynı cumhuriyeti yıkan sınıf, bizim mülk sahibi burjuva sınıfımız. Bugün mücadelemiz eskiyi yad etmek, eskiye dönmek değil, burjuva diktatörlüğünü yıkmak için sürüyor. Yeni bir cumhuriyet ancak bu temelde kurulabilir. 1923 Cumhuriyeti’nde ilerici olan ne varsa, örneğin laiklik gibi, ancak emekçi halk tarafından yeniden can bulabilir. Bir kere 28 Ekim’deki etkinliğin temel felsefesi bu olacak. Ancak etkinliğin bir başka özelliği, Ekim Sosyalist Devrimi’nin 100. yılı olan 7 Kasım’dan 10 gün kadar önce gerçekleşmesi. Dolayısıyla bir başka cumhuriyetin Sovyetler Birliği’nin de ortaya çıkışı söz konusu. Bu iki cumhuriyet çeşitli nedenlerle birbirine enerji aktardılar, birbiriyle dayanıştılar. 28 Ekim’de konunun bu kısmına da odaklanacağız. Ancak asıl meselemiz sosyalizmin güncel bir seçenek olduğunu, somut kanıtlarıyla bir kez daha sergilemek.

Bütün bunlar çok kapsamlı başlıklar. Ağırlıklı olarak siyasal bir etkinlikten, siyasal konuşmaların yapıldığı bir toplantıdan söz ediyoruz sanırım.

Hayır. Konu kapsamlı evet, konu alabildiğine siyasal buna da evet. Ancak 28 Ekim etkinliğinde bu konular siyaset ile sanatın iç içe geçtiği farklı bir dil ile işlenecek. Yıllar önce “Hiç Boyun Eğer mi İnsan” adıyla bir etkinlik düzenlemiştik. Hiç kesintisiz bir akış içinde şiirin, müziğin, tiyatronun, sinemanın, dansın siyasal bir öyküyü anlatmasını sağlamıştık. İlk örnekti ve başarılıydı. Oradaki mantığa yakın bir gösteri olacak, daha çok bir şölen diyebiliriz. Sosyalizm ve Cumhuriyet şöleni… Çok değerli sanatçılar, kolektif bir öykünün içinde rol alacak, yabancı konuklarımız olacak, TKP de sözünü bu öykünün içinde söyleyecek. Özetle, dinamik bir gece hazırlığı yapıyor arkadaşlarımız. İzmirlileri ve tüm konukları, dostlarımızı güzel bir gece beklediğinden eminim.

Peki neden İzmir?

TKP yılda birden fazla kez bu tarz büyük etkinlikler düzenliyor. Türkiye’nin en kalabalık ve ekonomik-siyasal-kültürel dinamikleri en gelişkin kenti İstanbul’un bu etkinliklerin çoğuna ev sahipliği yapması son derece doğal. Benzer bir biçimde TKP Ankara’da da kapalı salon toplantıları yapıyor. İzmir de 4 milyonluk nüfusuyla çok önemli bir kent. Ayrıca kent ideolojik ve kültürel açıdan bazı özgünlüklere de sahip. Bu etkinliğin İzmir’e yakışacağını düşünüyoruz. TKP ayrıca bütün Türkiye’de olduğu gibi İzmir ve Ege’nin bütününde örgütlenme hamlesi başlattı. İzmir’e çok yakın bazı yerleşimler, İzmir’in merkezi dışında kalan ilçeler, köylerde yürütülen çalışmalar için bu etkinliğin yardımcı olacağını düşünüyoruz.

TKP’nin örgütlenme hamlesinin bir boyutu yeni örgütlerin açılması. Son bir ay boyunca yeni açılışlar yapıldı, bu devam edecek mi?

Kesinlikle. TKP’nin örgütlü çalışma yürüttüğü çok sayıda kentimiz, ilçemiz var aslında. Ancak bunların bir bölümünde yurttaşlarımızın, emekçilerin gelip sohbet edebileceği, çay içip dertleşeceği lokallerimiz, binalarımız bulunmuyor. Bunların sayısını artırıyoruz. İzmir’de Karşıyaka ve Bornova örgütlerimiz yeni binalarında faaliyet yürütmeye başladı. Kahramanmaraş’ta Elbistan ve Pazarcık binalarımız açıldı. Ankara’da Keçiören, Adana’da Seyhan. İstanbul’da Fatih ve Sarıyer açılıyor. Manisa örgütümüz de binasına kavuşuyor. Yıl sonuna kadar İstanbul ve İzmir’deki lokallerimize yenileri eklenecek. Bunun dışında çok sayıda yerleşimde benzer bir hazırlık yürütüyoruz.

Sosyalizm Cumhuriyet’e Çok Yakışacak etkinliğinin örgütleyici bir yanı olacağını düşünüyor musunuz?

Türkiye Komünist Partisi, üyelerinin, destekçilerinin, dostlarının sayısını artırmak zorunda. Bu konuda gizleyecek bir şeyimiz yok. Türkiye’nin emekçileri birbirine muhtaçtır; bu düzeni değiştirmek için. Parti bu amaç için en etkili araç. Bu anlamda TKP bütün emekçilerin partisidir, emekten yana aydınların partisidir. Çoğalmak zorundayız siyasal alanda. Bunun için öncelikle TKP’nin sesinin daha fazla kişi tarafından duyulması, daha fazla kişinin TKP’yle yüz yüze temas etmesi gerekiyor. İzmir’deki etkinlik, öncesindeki çalışmalarla birlikte ele alındığında bu açıdan elbette bir diyalog, etkileşim, sohbet olanağıdır. TKP kararlı, yaratıcı, dürüst ve güler yüzlü kimliğiyle daha fazla kişinin kapısını çalacak, daha fazla kişinin elinden tutacak. Bu anlamda bu sözlerimin yayınlanacağı Boyun Eğme’nin de daha farklı bir yayına dönüşmesi için çalışılıyor. 28 Ekim’den önce bu dönüşüm de gerçekleşecek.

http://www.yonhaber.com/siyaset/51510/turkiye-soluna-sizmis-olan-cumhuriyet-dusmanligi-ile-surekli-mucadele-etmis-bir-partiyiz




Bu ileti en son melnur tarafından 15.10.2017- 23:50 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.516
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 23.10.2017- 19:49


Türkiye'de bir kısım sözde solun cumhuriyet düşmanlığı konusu burada çok ele alındı. Ben bunu hep kürt ulusalcılığından etkilenmeye bağlıyorum. Özellikle kuyrukçu kişi ve gruplar ile ulusal ölçekte siyasal devrim perspektifinden yoksun siyasetlerde böyle bir özellik ortaya çıkıyor. Sadece cumhuriyet düşmanlığı da değil, M.Kemal, Kemalizm, yurt, bayrak ve cumhuriyetin hemen hemen tüm kazanımlarına düşmanlık da bu kişi ve grupların belirgin bir özelliği. Tekrar olacak bunlardan Türkiye halkına ve sol bir siyasete hiçbir fayda gelmeyeceğini defalarca söyledik. Toplumsal alanda hiçbir etkilerinin olmadığını da düşünüyorum. Zaman içinde elenip gideceklerdir.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.516
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 29.10.2017- 16:42


Yine bir 29 Ekim geldi çattı ve yine kendisini solda sanan bir gruptan cumhuriyet düşmanlığı yorumları. Bu zihinsel yapı, solun ne olduğunu bir türlü anlayamıyor, ( hiç kuşkum yok, anlayamayacaklar) Uzun uzadıya yazıp çizmeye de gerek yok. Öylesine uzun zaman kürt milliyetçiliğine kuyrukçuluk yaptılar ki sıradan bir kürt milliyetçisinden farkları kalmadı. Sıradan bir kürt milliyetçisi konuya etnik bir temelde yaklaşırken cumhuriyete düşmanlık duyması bir ölçüde anlaşılabilir. Ama bu kendini solcu sanan kuyrukçu tipler, bir kürt milliyetçisi ile aynı konumlanış içinde bulunurken, sözümona marksist bir yorumda bulunarak (!), cumhuriyeti küçümsüyor :)

Yine tekrar olacak bu gupçukların sosyalist sol içinde bir yerlerinin olduğunu düşünmüyorum. Ne partileri var ve ne de bir hareket içindeler. Öteden beri kürtçü aydınlar, liberal solcular ve siyasal devrim perspektifinden yoksun troçkist çevrelerle aynı saftalar. Bugün solda yerleri yok, yarın da hiç olmayacak; yüzer gezer dolaşıp duruyorlar!

Neyse!

K.Okuyan'ın   İzmir'deki konuşmasını vermekti amacım:

Resim Ekleme  

'' ''Modern tarih bir büyük devrimle başlar. 1789, Fransız Devrimi. 230 yıl olmuş neredeyse. O devrim 1792’de Fransa’da ilk Cumhuriyetin kuruluşuna neden olur.Türkiye’de 1923’te devrimci bir atılımla kurulan cumhuriyeti önce içten içe çürüttüler sonra da yıktılar. Bunlar da aynıları; gericiler. Soru yanlış. Komünistler ne zamandan beri Cumhuriyetçi sorusu yanlış. Biz hep buradayız.

Peki neden? Cumhuriyet ne anlama geliyor da komünistler tarihe bakarken de bugün de cumhuriyetçi? Cumhuriyet demek halk iradesi demek. İktidar hanedanlığı ya da tanrıyı değil halkı temsil edecek. Kral, Şah, Padişah, Şeyh, Çar… Halk iradesinin bence iki yönü var. İnsanlar eşit olacak ve din adına yönetilmeyecek. Kutsal olan işin içine karıştı mı cumhuriyet olmaz. Bakın biz burada konuşuyoruz. Sömürücülere, emperyalistlere meydan okuyoruz. Ancak onlar sıkıştıkça kutsallıkların arkasına sığınıyorlar. Neden? Çünkü adı üzerinde kutsal olanın dokunulmazlığı var. Biz insanların dinsel inançlarına karışamayız ama dinin arkasına geçen herkese bu sahtekarlıkları yüzünden dokunmak zorundayız.

Evet tanrıyı karıştırmayacaksın devlet işlerine. Bu laiklik. Başka ülkeleri karıştırmayacaksın kendi işlerine. Bu egemenlik. Ve de halkın iradesi yansıyacak. Bugün laiklik yok. Ayetlerle, hadislerle yönetilen bir ülke bu. Egemenlik yok. Bakmayın afra tafrasına padişahımızın, AB ile uyum yasaları hala yürürlükte mi? Yürürlükte. Stratejik ortak diye ABD ile sağa sola saldırılmadı mı,? Saldırıldı NATO üyeliği devam ediyor mı? Ediyor.

Peki herkesin iradesi eşit yansıyor mu? Medya elinde, para elinde, dini istediği gibi kullanıyor.

Kimse kusura bakmasın. Biz bu rejime cumhuriyet demiyoruz, diyemiyoruz. Bakın 2019’da cumhurbaşkanlığı seçimi var. 100 bin imza gerekiyor noterden. Bunun parası 10-15 milyon tutuyor. Saraydakiler için lafı olmaz. Burada 10-15 milyonu olan var mı arkadaşlar? İnsanların oyu eşit ama insanlar eşit değil.

''Fabrikalar, tarlalar, ormanlar, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri bütün bunlar emekçi halkın malı olacak.   Bakın bu gece başladığında en başta bir arkadaşımız tekrarladı Rusya’da devrim gerçekleştiğinde şöyle bir çağrı var: “Emekçi arkadaşlar, Toprağı, buğdayı, fabrikaları, iş aletlerini, yiyecek maddelerini, ulaşım araçlarını gözbebekleriniz gibi koruyun. Bütün bunlar bundan böyle tamamen sizin malınız, tüm halkın malı olacaktır.”

Ne kadar güzel. Emekçi arkadaşlar fabrikaları, toprağı, budayı gözünüz gibi koruyun. Çünkü bunlar emekçinin. Ve buralarda üretim yapılacak. Bu üretimin sonunda elde edilen bütün değer, toplumun ihtiyaçları için gerekli pay ayrıldıktan sonra tüm emekçilere ücret olarak ödenecek. Nedir bu pay? Eğitim, sağlık, baraj, yeni teknolojiler için gerekli yatırımlar, parklar, kültür sarayları…

Koç’a, Sabancı’ya, Ağaoğlu’na beş kuruş yok. Saraya da beş kuruş yok. Yani… Ne yapmış oluyoruz, Havuzdaki kaçağı kapatmış oluyoruz.''

'GÜNDÜZLERİNDE SÖMÜRÜLMEYEN GECELERİNDE AÇ YATILMAYAN BİR ÜLKE'

''İnsanlar moral ve fiziksel açıdan kendilerini yeniden üretebilecekleri mekânlarda yaşama hakkına sahiptirler'' diyerek sözlerine devam eden Okuyan, sözlerini şöyle noktaladı:

''Bütün Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına ihtiyaçlarına uygun konut sunulur. Konutların deprem, sel ve öteki doğa olaylarından etkilenmeyecek yapıda üretilmeleri ya da bu özelliklere sahip duruma getirilmeleri için her türlü önlem alınır. Konutlarda ısınma, elektrik enerjisi ve su bedelsiz olarak sağlanır.

Kent içi ulaşım, toplu taşımacılığa dayanan bedelsiz bir kamu hizmeti olarak düzenlenir. Kent içi ve kentler arası ulaşımda karayollarının ağırlığı azaltılarak daha güvenli, rahat ve verimli ulaşım biçimleri yaygınlaştırılır.

Şimdi durayım. Soruyorum size böyle bir ülkede yaşamak istemez misiniz? Düşünsenize… Kadınla erkek eşit değildir diyemeyecek kimse, kadınlar öldürülmeyecek, heykellere tükürülmeyecek, bilim insanları holdinglerin insafına terk edilmeyecek, opera ve tiyatro binaları alış veriş merkezine çevrilmeyecek, farklı cinsel yönelimleri olanlar dışlanmayacak, hasta muamelesi görmeyecek…

Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir ülke…

Bunu istiyor muyuz?

Bu mümkün mü?

1917’de bunun mümkün olduğuna inanalar meseleye el koydular. Sovyetler Birliği’nde bütün bunlar gerçek olmaya başladı. Denizi geçtiler derede boğuldular. Bazı hatalar yaptılar, düşmanı yani emperyalizmi, kapitalizmi biraz hafife aldılar. Yıkıldı Sovyetler Birliği… Aynı güç Türkiye Cumhuriyeti’ni de ortadan kaldırdı.

O halde ne yapacağız? Daha iyisini yapacağız. Sosyalizm Cumhuriyete Çoook yakışacak Çoook!''




Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.516
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 30.10.2017- 08:05


Cumhuriyet yıkıldı, yenisi sosyalist cumhuriyet olacak-İlker Belek

Mustafa Kemal ve yol arkadaşlarının öncülüğünde, Anadolu’nun onurlu mücadelesiyle kuruldu.

AKP yıktı. Bunun için iktidar olmuştu. Emperyalizm kendisine köle bir rejim ve bölünmeye hazır bir ülke istiyordu.

*****

Cumhuriyet iktidarın “yaratan”dan alınması ve yeryüzüne indirilmesidir; kilisenin, halifenin toplumsal gücünün sonlandırılması, yönetimin, siyasetin dünyevileştirilmesidir; insanın tebaa konumundan kurtarılması, yurttaş düzeyine yükseltilmesidir; monarşiye, krala, saltanata, saraya, padişaha, ulemaya karşı halkın iradesidir.

Cumhuriyet tarihsel bir kopuş, sosyalist atılımın ayağını basacağı zemin, sosyalist mücadele açısından kırmızı çizgidir.


*****

Bizde önce saltanatın, sonra hilafetin ilgası, yerine seçimle belirlenmiş bir meclisin oluşturulması cumhuriyettir. Cumhuriyet Mustafa Kemal’in şu sözleridir: “Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”

AKP’nin cumhuriyetle derdi tam da buradadır. AKP dinci bir parti ve bunun gereği olarak iktidarı yeniden hilafete, dine vermeye, bir saltanat rejimi kurmaya çalışıyor.

*****

1923 cumhuriyeti çürümüş ve tükenmiş Osmanlı feodalitesinin yerine modern bir devletin inşasıydı. Sınıfsal olarak burjuva devrimiydi. Modernliğin ölçütü batıydı, kapitalizmdi. Laikliği ve halkçılığı bu bağlam içinde anlam buluyordu.

Laiklik ve meclis iradesi hilafet ve saltanattan kopuşu, yani halkçılığı tanımlıyor, Anadolu’nun yeni toplumsallığını belirliyordu.

Ama bu karakter söz konusu devrimci kopuşun sınırlarını da çiziyordu. Cumhuriyetin burjuva karakteri, kendisinin kaderi oluyordu.

Cumhuriyet halk iradesi demekti, halkın iradesi mülkiyetin toplumsallaştırılmasını gerekli kılıyordu, oysa cumhuriyet toprağı ağalarda bırakıyor, fabrikaları teslim etmek üzere milli sermayeyi yaratmaya soyunuyor, sendikaları yasaklıyor, sosyalist fikirlerin önüne olmadık engeller çıkarıyordu.

Mülkü olmayan halkın ağaya kulluktan kurtulma, yönetme şansı bulunmuyor, saltanatı ve hilafeti devirmek siyaseti halka teslim etmeye yetmiyor, solsuz cumhuriyet hızla gericileşiyordu.

*****

Cumhuriyeti burjuvazi tesadüfen ele geçirmedi. Cumhuriyet kendisini burjuvaziye kendi elleriyle teslim etti. Burjuvazi CHP’ydi, Demokrat Parti’ydi, Adalet Partisi’ydi, ANAP’tı ve AKP’ydi, 1950’lerde semiren ticaret sermayesiydi, 1960’larda ithal ikameci modelle serpilen montaj sanayicileriydi, 1980’lerde ihracata yönelik kalkınmayla içimize giren emperyalist tekellerdi, burjuvazi 1. Meclis’in çatı onarım ihalesini alarak büyüyen Samanpazarı esnafı Koç sülalesiydi.

Bunların tamamı, 1940’lardan itibaren, yani bitleri biraz kanlanınca, cumhuriyetin sonunu getirmek için alenen ve elbirliğiyle çalıştılar. Yıkılış değişik noktalarda tarihlendirilebilir. Ancak gösterge olması bakımından Erdoğan’ın türban için “velevki siyasal simge” çıkışı ile Kılıçdaroğlu’nun “laiklik tehlikede değildir” inişini mutlaka bir yere not etmek gerekir.

*****

Şimdi artık bir cumhuriyet yok. Gökçek’in itiraf ettiği emir-demir rejiminde simgeleşen bir İslami faşizmi yaşıyoruz. “Millet iradesi” diyerek geldiler ve tek adam rejimini tesis ettiler. İktidarı burjuvaziye teslim eden cumhuriyetin bağrında doğdular.

*****

Elbette cumhuriyet yeniden kurulacak. Halkın iradesi yeniden tesis edilecek. Elbette Türkiye’nin toplumsal birikimi bu faşizmi püskürtecek. Ancak hiç kimse sonucun yine bir burjuva cumhuriyeti biçiminde gerçekleşeceğini sanmasın.

Evet hiç kimse tarihin tekerrür edeceği yanılgısına kapılmasın. Çünkü gözü paradan başka bir şey görmeyen patronların ne laikliğe ne de halka tahammülü var. Cumhuriyet patronları yarattı ve onlar cumhuriyeti yıktı. Yapacakları budur ve bundan bir ders çıkarılması gerekir. Cumhuriyet olacaksa patronsuz olacak.

Ve yine hiç kimse cumhuriyeti yeniden kurmak için dışarılara, “demokrasi” merkezlerinin müdahalelerine, orduya bel bağlamasın. Sorumluluk ve güç emekçi sınıflarda. Yıkılanı halk kurmuştu, aynı halk yıkılmayacak olanı yaratacak.

Sosyalizm güzel olacak. Halkın cumhuriyeti sosyalist olacak. Cumhuriyet sosyalist devrimle kurulacak.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.516
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 28.10.2019- 08:55


Yaşasın Cumhuriyet!

Başkanlık rejimi ise “yeni” düzenin tesisinde önemli bir aşamadır. Başkanlığa geçiş “dönüşümün” de bir anlamı ile son noktası olmuştur. Devletin yeniden yapılandırıldığı, bütün kurum ve mekanizmalarının yeniden tarif edildiği bu süreçte önceki rejimden arta kalanlarda yapıya adapte edilmekte, “yeni” rejime uyum göstermemekte direnenlerse tasfiye edilmektedir.

Resim Ekleme

Bilgütay Hakkı Durna

Emperyalizme karşı verilen bir savaş sonrasında ilan edilen 1923 Cumhuriyeti kuşkusuz tarihsel olarak bir ilerlemeyi ifade etmektedir.

Konusu bu topraklarda kurulan cumhuriyete (artık cumhuriyetlere) dair olan bir yazının, bu önerme ile başlaması gerektiğini düşünüyorum. Başa yazılması gereken budur. Evet, bu topraklarda cumhuriyet emperyalizme karşı verilen bir savaşın sonrasında, saltanatı ortadan kaldırarak kurulmuştur. Eklemek gerekiyor ki, 29 Ekim 1923 yılında ilan edilen cumhuriyet bir bütün olarak kamucu, aydınlanmacı ve bağımsızlıkçı bir kimlik oluşturmuştur.

Cumhuriyet kısa sürede devrimci atılımlarını yapmış, saltanatın kaldırılması sonrasında halifeliği de kaldırmış, tekke ve zaviyeleri kapatmış, laikliği devletin temel niteliği olarak kabul etmiş, kadının toplumsal yaşamdaki rolüne ilişkin önemli aşamalar kat etmiştir. Yine kuruluş ile birlikte, ülkenin kalkınması için de sanayi alanında önemli altyapı hamleleri yapılmıştır.

Esasen 1923 bir burjuva devrim sürecinin sonuçlanmasının simgesel bir tarihidir. Türkiye’nin devrimi kapitalist üretim ilişkilerinin az gelişmiş olduğu, burjuvazisinin ise emekleme aşamasında olduğu bir dönemde gerçekleşmiştir.

1923’ün bir tercihi de kapitalizm olmuştur. Bu daha cumhuriyet ilan edilmeden İzmir İktisat Kongresi’nde ifade edilmiştir. Bu tercihin (doğal) bir sonucu olarak, Türkiye Cumhuriyeti kuruluştaki ilerici kimliğini ileriye doğru taşımak bir yana çok kısa bir sürede içini boşaltmış ve nihayetinde terk etmiştir. Burjuvazinin egemenliği ve emperyalizme bağımlılık Türkiye’yi nihayetinde bugün içinde bulunduğumuz noktaya getirmiştir. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında tercihini emperyalizmle tamamen bütünleşmekten yana yapan burjuvazi, bu sürecin de asli sorumlusudur. Kore’ye asker gönderilmesini ve ardından NATO’ya girişi ise bu dönemin simgesi olarak kabul edebiliriz.

İşgale ve saltanata karşı bir kurtuluş savaşı vererek bağımsız bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti elde ettiği bağımsızlığını bu sefer “işgale uğramadan” kaybetmiştir.


Kaybedilense tek başına bağımsızlık olmamıştır.

İkinci Cumhuriyet
AKP iktidarının on yedi yıl boyunca hayata geçirdiği süreç yeni bir rejimle noktalanmıştır. Bu yıllar boyunca düzen siyasetinde bir mücadele yaşanmış, toplumsal alanda ise bir dizi direnç ortaya çıkmıştır. Ancak, nihayetinde “yeni” rejim kurulmuştur. Yaşanan süreç içerisinde dönemin başlangıcını kesin bir tarih üzerinden tanımlamak mümkün olmasa da 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu ve takip eden 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri baz alınabilir.

Bu dönemi İkinci Cumhuriyet kavramı ile adlandırmayı tercih ediyoruz. Kastedilense esas olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesinde ve rejiminde köklü bir dönüşüm, 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiyesidir. Kuruluş felsefesinden, aydınlanmacı, bağımsızlıkçı kimliğinden tamamen ayrı bir hatta yeni bir “cumhuriyet” kurumsallaştırılmaktadır. Bir yandan dinselleşmenin kurumsallaşması ve hukuksallaşması hedefi ile hareket edilmekte, diğer yandan dış politika da hayaller hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Tüm bunların yanında emeğe ve emek güçlerine karşı kuralsız müdahalelerde bulunulmaktadır.

1923 Cumhuriyetinin çözemediği ve bu oranda da krize dönen başlıklarından biri olan “gericilik” başlığı, yeni dönemde rejimin en üst değeri haline dönüşmüştür. Başkanlık rejimi ise “yeni” düzenin tesisinde önemli bir aşamadır. Başkanlığa geçiş “dönüşümün” de bir anlamı ile son noktası olmuştur. Devletin yeniden yapılandırıldığı, bütün kurum ve mekanizmalarının yeniden tarif edildiği bu süreçte önceki rejimden arta kalanlarda yapıya adapte edilmekte, “yeni” rejime uyum göstermemekte direnenlerse tasfiye edilmektedir.

Burada hatırla(t)mak gerekiyor ki İkinci Cumhuriyetin tek savunucusu AKP değildir. Kaldı ki başkanlık sistemi de (güçlü bir yürütme) esasen AKP’nin değil sermaye sınıfının tercihidir ve bu da yalnızca Türkiye’ye özgü bir arayış/çözüm değildir. Tüm bunlardan öte düzen içi hiçbir aktörün İkinci Cumhuriyet rejimi ile “artık” bir sorunu da bulunmamaktadır. Aralarındaki “mücadele” yalnızca rejimin yapılandırılmasının nasıl olacağına ilişkindir.

Normalleşme
Şimdi gelinen nokta “normalleşme” arayışıdır. Düzenin içinde bir “normalleşme” arayışı bulunmaktadır. Gerek sermaye sınıfının gerekse emperyalist odakların talepleri ya “gönüllü” ya da “zorunlu” olarak dikkate alınmaya başlanacaktır. Eskisi ve yenisi ile düzen içi aktörlerde buna göre hazırlıklarını yapmakta ve dizilmektedir. Zaten iktidar cenahı da şu anda gündemde olan Yargı Reformu Strateji Belgesi üzerinden Türkiye’nin hem AB’ye tam üyelik isteğinin devam ettiği hem de 2002’den bu yana yürüttüğü reform iradesini sürdürdüğü sonucuna varılmaktadır demektedir.

Sol açısından sorun, bu normalleşmenin sanki bir “demokratikleşmeye” tezahür etmesi gerektiği düşüncesidir. Bu nedenle ya “normalleşme” olasılığına itiraz edilmekte ya da sonuçları nedeni ile hayal kırıklığına uğranılmaktadır. Oysa kastedilen 2017 Nisan’ında yapılan Anayasa Referandumunda kabul edilen başkanlık sisteminin (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi) kurumlarının oturtulması isteği ve çabasıdır. Burada da basit bir bürokratik meşgaleyi kastetmediğimiz sanırım anlaşılıyordur. Çaba İkinci Cumhuriyet olarak adlandırdığımız, AKP eli ile vücut bulan ve 1923 Cumhuriyeti’nin kuruluş paradigmalarının yerine inşa edilen rejimin yerleştirilmesi çabasıdır. Tekrar belirtelim ki düzen içinde yürüyen mücadele, rejimin yapılandırılmasının nasıl olacağına ilişkindir. Bu başlıkta arayışlar çok yönlüdür ancak seçenek hala belirsizdir.

Kurtuluş- Kuruluş
Tüm bunların yanında, kapsanamayan/kapsanması mümkün olmayan geniş bir toplam (cumhuriyetçi, yurtsever kesimler) rejimin kriz başlıklarından birine dönüşmüştür. Kürt sorununda da düzen içi çözümler bir türlü hayata geçirilememektedir. Önceki cumhuriyetten devralınan bu başlık çözülememektedir.


Bahsi geçen geniş toplam, ısrarla “ne yapmalı” sorusuna cevap aramaya devam etmektedir. Bu soruya doğru bir şekilde yanıt vermek içinse, bu yazının kısıdı içinde oldukça sınırlı şekilde ifade ettiğimiz “yeni” dönemi, rejimin kavuşmuş olduğu görünümü ve bunun siyasal ve toplumsal alana nasıl yansıyacağını doğru bir şekilde okumak ve analiz etmek gerekmektedir.

Birinci Cumhuriyet sona ermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin dengelerinde geri dönülemez değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Evet, kamuculuktan, aydınlanmadan, bağımsızlıktan eser kalmamıştır. Ancak bu değerler topraklarımıza kök salmıştır ve sökülemezler. Kapitalist sistem ise bakidir. Sermaye egemenliği devam etmektedir. Burada tartışmasız bir süreklilik bulunmaktadır.

Diğer yandan, böylesi vakitler herkesçe “kurtuluş”un da arandığı dönemlerdir. Arayış yine, 1923’te olduğu gibi çok yönlüdür. Ancak, artık kapitalizmin sınırları arasında formüller arama çabası bırakılmalıdır. Orada kurtuluş yoktur. Kamuculuk, aydınlanmacılık, bağımsızlıkçılık sosyalizmin (de) ayağını bastığı zemini ifade etmektedir. Ve aslında bu değerler günümüzde ancak sosyalizm tarafından ileriye taşınabilir durumdadır. Başkaca bir sahibi de bulunmamaktadır. Şöyle bir bakıldığında dahi bu durum anlaşılmaktadır.


Evet, herkesçe “kurtuluş” aranmaktadır. Oysa unutmamamız gereken, bu arayışımızın cumhuriyete ilişkin olduğudur. Bu nedenledir ki, aradığımız “kurtuluş” ile birlikte “kuruluş”tur.

https://gazetemanifesto.com/2019/pusula-yasasin-cumhuriyet-307028/



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.516
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 29.10.2019- 03:20


Bu da 29 Ekim yazısı sayılsın - Metin Çulhaoğlu


Bugün 29 Ekim; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 96’ıncı yıldönümü. Biz de bu vesileyle bir çaresizlik beyanı, bir havlu atma itirafnamesi hazırlamayı düşündük...

Konu şu: Türkiye’de, yaşları ve eğitim düzeyleri ne olursa olsun solcuların yüzde 80’ini belirli tarihsel olayların dönemlerine göre ilerici sayılmaları gerektiğine ikna etmek kesinlikle mümkün değildir…
Örneğin, 96. yıldönümünde cumhuriyet söz konusu olduğunda durum böyledir.

“TC’nin” bu insanlara çok çektirmiş olması durumu açıklamıyor; çünkü başka ülkeler için de aynısı söz konusu. Örneğin, 1776’daki Amerikan bağımsızlığının, 1789 Fransız İhtilali’nin, köleliğin son bulduğu ABD’deki iç savaşın, bu arada yaklaşık 16. yüzyıldan başlamak üzere Avrupa’da kapitalizmin gelişmesinin bir ilerleme olduğunu ne söylerseniz söyleyin kabul ettiremezsiniz.

Dolayısıyla aşağıda yazacaklarımız yeni bir ikna girişimi olarak değerlendirilmemelidir.


“Kendi kendine sohbet” deyin olsun bitsin…

***

Yaşça daha genç olanların durumu için eski yazılardan bir örneğe başvuracağız.

Bizim zamanımızda ilkokulların sınıf duvarlarında soldan sağa doğru ilkçağ, ortaçağ, yeniçağ, yakınçağ diye giden resimli, açıklamalı yatay görseller olurdu.

Şimdi yokmuş…

Demek ki insanlar ilköğretim yaşlarından başlamak üzere artık “tarihsel gelişim”, “insanlık tarihinin akışı” gibi fikirlerden uzak tutulmaktadır… Bir ihtimal, insanlar bu yüzden geçmişte olanları da bugünkü kalıpları ve değerleriyle yargılamaktadır. Örneğin, “ABD’de kölelik kaldırılmış da ne olmuş yani; ha Güney Carolina’da toprak kölesisin ha Pittsburgh’taki bir fabrikada ücretli işçi olmuşsun” gibi…

Böyle bir ihtimal karşısında bizce en doğrusu az önce sözü edilen o tarihsel çağ şemalarının sınıf duvarlarına yeniden konulmasıdır.

Ama mutlaka konulsun...

O kadar ki, öğretmen isterse şemanın en sonuna “postmodern çağ” bölümünü ekleyip orada “Önceki çağların hepsi tarihte gerçek karşılığı olmayan birer söylemsel inşadan ibarettir” açıklamasına yer versin.
Yeter ki o şema olsun; böylesi bile kabulümüzdür.

***

Gelgelelim, işin içinde daha eski kuşaklardan insanlar da vardır.

Onlara ilişkin açıklama ne olabilir?

Bizce temel sorun, tarihe damgasını vuran yeni herhangi bir dönemin ucunun açık oluşunun görülememesi ve o dönemin ardından ortaya çıkan olumsuzlukların faturasının dönem açan olayın kendisine çıkarılmasıdır.   Sanki dönem açan olayla daha sonra yaşanan her olumsuzluk arasında doğrudan, bire bir nedensellik ilişkisi varmış gibi…

Oysa “ucu açıklık” demek, fiilen gerçekleşenler dışında başka bir tarihsel akışın da mümkün olması, ama bu akışın çeşitli nedenlerle gerçekleşmemesi demektir.   Örneğin, Türkiye’de son 90 yılın lanet okutucu olumsuzlukları da, solcular olarak bize gurur ve umut veren deneyimler de Cumhuriyet dönemine aittir; ancak 1923’te ilan edilen cumhuriyetin kendisi ne birinin ne de öbürünün asıl amilidir (nedenidir).
Hepsi, cumhuriyetin ilanını izleyen sınıf mücadeleleri ve siyasal gelişmeler sonucunda ortaya çıkmıştır.


Bu da tarihe bir tür bakıştır.

Kendi kendimizle sohbet ediyoruz ya…

***

“Cumhuriyetin kazanımları” diyenlere de kızılır; “Ne kazanımıymış bunlar, hele bir anlat da dinleyelim” denir…  
 
Tebaa statüsünden yurttaşlık statüsüne geçiş, laiklik, hilafetin ve şeriye mahkemelerinin kaldırılması, medeni kanun, eğitimin birleştirilmesi, vb. vb.

“Bunları diyorsun da, ya hepsinin bugün geldiği nokta?”

İşte, bugün gelinen nokta bu açılardan olumsuz bulunuyorsa ki öyledir, bu olumsuzluğun 1923 cumhuriyetinin şu ya da bu içsel özelliğiyle açıklanmasının doğru olmayacağını kimseye anlatamazsınız.


“İşin en başında varmış bir yamuk ki ülke bugün bu noktaya geldi” derler…

***

Neyse, ikna çabamız olmadığına göre bu iç sohbeti burada keselim.

Ama o tarihsel çağlar şemasının okullara konulmasında ısrarlıyız.

Belki o şemanın en sol tarafında kendi yaşam ortamında bir mağara adamı resmi de olur ve buna bakanlar sosyalizmin o çağda pek mümkün olamayacağı konusunda belirli bir fikir edinirler.

https://ilerihaber.org/yazar/bu-da-29-ekim-yazisi-sayilsin-105493.html



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.516
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 29.10.2019- 08:33


TKP: Yaşasın Cumhuriyet!

Türkiye Komünist Partisi bugün yayımladığı bir bildiriyle, 96 yıl önce ilan edilen Cumhuriyet'in temelini oluşturan mücadele, onun uluslararası etkileşimleri ve sınıfsal temelleri hakkındaki görüşlerini paylaştı ve patronların Cumhuriyet'in içini boşaltarak, çürütüp tasfiye ettiğini savundu.

Resim Ekleme
Türkiye Komünist Partisi Cumhuriyet'in ilan edildiği günün 96. yıldönümünde yayımladığı kutlama bildirisinde Cumhuriyet'in temelini oluşturan mücadele, Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası etkileşimleri ve sınıfsal temelleri hakkında görüşlerini paylaştı.

İnsanın insanı sömürmediği, bağımsız, egemen bir sosyalist cumhuriyet kurmak için kenetlenme çağrısı yapan TKP, yayımladığı bildiride patronların Cumhuriyet’in içini boşaltarak, çürütüp tasfiye ettiğini savundu. "Cumhuriyet fikri sömürücü sınıfların reklam filmleriyle, balolarla, resepsiyonlarla değil, emekçi halkın mücadelesiyle ayağa kalkacaktır. Türkiye nasıl 1919’da emperyalizme ve gericiliğe teslim olmadıysa, bugün de uluslararası tekellerin egemenliğini asla kabullenmeyecektir" denilen bildiride, yeni bir Cumhuriyetin, sermayeye karşı emeğin, emperyalizme karşı yurtseverliğin, gericiliğe karşı aydınlanmanın ürünü olacağı belirtiliyor.

TKP'nin "YAŞASIN CUMHURİYET!" başlığıyla yayımladığı bildirinin tam metni şöyle:

YAŞASIN CUMHURİYET!

Kurtuluş Savaşı yalnızca emperyalist işgale karşı değil, işbirlikçi ve çürümüş Osmanlı Sarayı’na karşı verilmiştir. 1923’te kurulan Cumhuriyet, emperyalist ülkelere olduğu kadar artık ömrünü tamamlamış saltanata karşı da bir meydan okumadır. Her kim ki bu gerçeği unutturuyorsa, o iflah olmaz bir gerici, açık bir Cumhuriyet düşmanıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ve ulusal kurtuluş mücadelesinin tüm ulusu birleştirdiği iddiası doğru değildir. Türkiye Cumhuriyeti bu ülkenin gerici ve işgalcilerle işbirliği yapan kuvvetlerinin yenilgiye uğratılmasıyla ortaya çıkmıştır.

1923’te kurulan Cumhuriyet, devletin dinsel referanslardan arındırılması olmaksızın gerçek anlamını kazanamazdı. 1928 yılında “Devletin dini İslam dinidir” ibaresinin Anayasa’dan çıkarılması, 1937 yılında laiklik ilkesinin Anayasa hükmü haline gelmesi Cumhuriyet’in kuruluşunun bir parçasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, 1917 Ekim Devrimi ile birlikte kurulan Sovyetler Birliği’nin askeri, siyasi ve ekonomik desteğini alan devrimci bir mücadele sonucunda kurulmuştur. Anadolu’da emperyalizme karşı mücadele eden Kemalist hareket ile Bolşevikleri buluşturan dönemin devrimci hedefleridir.

Bugün 1923 yılında kurulan Cumhuriyet ortadan kaldırıldıysa, bunun sorumlusu tek başına AKP olamaz. Bugünden geriye gidecek olursak, Süleyman Demirel’den Turgut Özal’a, Kenan Evren’den Adnan Menderes’e kesintisiz bir çizgiyle karşılaşırız. Bu çizgi, 1923’ten itibaren Cumhuriyet’e damgasını vuran Türkiye’nin patron sınıfının, yani kapitalistlerin çizgisidir.

Patronlar Cumhuriyet’in içini boşaltmış, çürütmüş ve tasfiye etmiştir.

Cumhuriyet fikri sömürücü sınıfların reklam filmleriyle, balolarla, resepsiyonlarla değil, emekçi halkın mücadelesiyle ayağa kalkacaktır. Türkiye nasıl 1919’da emperyalizme ve gericiliğe teslim olmadıysa, bugün de uluslararası tekellerin egemenliğini asla kabullenmeyecektir.

Yeni bir Cumhuriyet, sermayeye karşı emeğin, emperyalizme karşı yurtseverliğin, gericiliğe karşı aydınlanmanın ürünü olacaktır.

Yeni bir Cumhuriyet, insanın insanı sömürmediği, bağımsız, egemen bir SOSYALİST CUMHURİYET kurmak için güçlerimizi birleştirelim, TKP’de kenetlenelim.

YAŞASIN CUMHURİYET

YAŞASIN EŞİTLİK, YAŞASIN ÖZGÜRLÜK


https://haber.sol.org.tr/turkiye/tkp-yasasin-cumhuriyet-273264



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.516
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 30.10.2019- 07:14


Türkiye siyasetinde sağ sol, ilerici gerici, laik anti-laik düalizmi çok yaşanmıştır. Toplumsal zeminin diyalektik özelliği bu. Bu çatışma süreç içinde ileriye doğru akarken toplum sadece iyiye ve güzele kavuşmadı, zaman zaman en karanlık dönemler de bu çatışmalar sonucu yaşandı. Kısaca söylenecekse, dünya üzerinde sınıfsız bir toplum oluşturamadığımız ve sınıflı toplumu yaratan koşulları ortadan kaldıramadığımız sürece bu çelişki hep var olacaktır. Siyasal iktidar gericiliğin elinde oldukça da sistemin girdiği krizlerin bir sonucu karanlık dönemler hep yaşanacaktır. Türkiye soluna sızmış olan Cumhuriyet düşmanlığını da ben bu bağlamın dışında görmüyorum.

Dün bir arkadaş toplantısındaydım. Uzunca bir zaman da orada kaldım. Konuşmalarımız daha çok Türkiye siyaseti ve özellikle cumhuriyet üzerineydi. 80 öncesinde aynı saflarda olduğumuz kişilerin çok büyük bölümü hala ilerici saflardaydı. Yüzü sola dönük kişilerdi, sosyalist olduğunu söyleyenler de vardı. Bir iki tanesinde ise (bence) bir problem vardı. O bir iki tanesinden birisi, öteden beri çok konuşur, konuları birbirine bağlar, çoğu zaman da ilgisiz cümleler kurarak ''mikrofonu'' bir türlü vermek istemezdi. Konuşması sırasında bir başka arkadaşımızın ''ne o sosyalist mücadeleyi bıraktın mı?'' şeklindeki sorusuna ''sosyalizmi Sovyetler bırakmış, ben mi savunayım'' şeklinde yanıt verdiğinde, tepki göstermiştim. ''Aradan geçen 30-40 seneyi görmezlikten gelerek sana 'yoldaş'' demiştim, yanlış mı yapmışım'' dediğimde, sözlerini düzeltmeye çalıştı, öyle söylemek istemediğini, yanlış ifade ettiğini, sosyalizmi kurup yaşatmanın zor olduğunu söylemek istediğini anlattı. Öyle varsaydık.

Daha gençten biri ise, biraz da ukalaca, kutlanan cumhuriyetin kendi cumhuriyeti olmadığını, bu cumhuriyete karşı olduğunu, dünyanın evrensel boyutta bir sosyalizme ihtiyaç duyduğunu, biraz troçki, biraz ordan burdan edindiği eklektik bilgilerle açıklamaya koyulmuştu. Sözü kesilmiyor, konuştukça konuşuyordu. Enternasyonalist olduğunu söylerken, bu kavramın ne kadar da ayağa düştüğü ve düşürüldüğünü düşündüm. İnsanın ancak çözebileceği sorunları önüne koyabileceği Marks mottosundan bile o kadar uzaktaydı ki! Siyasal eleştirisini bu topraklarda iyi olan, güzel olan, gerekli olan pek çok şey üzerine kurup, solcu/enternasyonalist olmak böyle bir şeydi. Uzlaşmaz sınıfların nihahi çatışmasının önümüze geldiği tarihsel momentte anlatmaya ve savunmaya çalıştığı şeylerin yaşanan zeminle hiçbir bağıntısı yoktu. Lenin'in devrimci lafazanlık dediği şey tam da buydu aslında. Bu devrimci lafazanlık sözüne devrimci yakıştırması yapmak bile bence doğru değildi. Gericiliği, o gericiliğin şiddete bulanmış halini ve ardındaki sınıfsal niteliği anlayıp yorumlamak kolaydı ama, sol saflarda gözüküp de gericiliğin borusunu öttürmekten başka bir şey yapmayan/yapamayan bu tipleri   diyalektik çelişkinin hangi kefesine koymalı?
Bu insanlar gerçekten solcu mu; bu söylenenler yaşanan gerçekliğin neresine oturuyor?

Daha sonra devam etmek üzere, şunu rahatlıkla söyleyebilirim; tarihsel süreçte tarihin gerici damarının tam göbeğinde bulunan ama gericiliği savunuş biçimini sol bir jargonla yapmaya çalışan ve Lenin'in ''devrimci lafazanlar'' dediği tipoloji   işte bunlar. Cumhuriyet düşmanlıkları da bu kişiliklerine sinmiş gerici lafazanlıklarından kaynaklanıyor. SAmimi olup olmadığını, bu karşımda konuşan tipin kendi söylediklerine inanıp inanmadığını kestiremiyorum. Marksizmin öğrenilmesi konusu bir ezbercilik haline gelmiş bu tipte; kavrayışın ne olduğunu bilmiyor ve bilmediği için öyle bir derdi ve çabası da yok. Muhtemelen tipik bir gerici gibi 29 Ekim, hilafetin kaldırılması ve laiklik karşıtı bir toplamın çeşitli biçimlerde bir parçasıyken hasbelkader solla ilişkisi kurmuş ama içindeki karşıtlık ve o karşıtlığın dayattığı önyargılardan kurtulamamış diye yorumluyorum.   Bu söylediklerinin başka bir izahı yok çünkü. Üstelik bu keskin enternasyonalist tavrını, itirazlar karşısında ''halkın bilinçlenip sınıfsız bir toplum kuracağı'' şeklinde noktalaması var ki, söylediğine kendisinin de inanmadığı belliydi.

Evet, konuya devam ederiz ama, enseyi karatmaya gerek yok. Bu tiplerin sosyalist solun içinde esamesi bile okunmuyor. Toplumsal alanda hiçbir karşılıkları da yok. 1923 Cumhuriyet'i bu topraklarda bütün eksikliği ve yanlışlarına rağmen yüzü sola dönük milyonlar yaratabilmiştir.   Sosyalizm için, daha güzel bir dünya için o milyonlar, verili koşullardaki sınıfsal bilinçleri ne olursa olsun, o sözde enternasyonalist tiplerden çok daha önemli ve değerlidir. Bu ülkede sosyalizm temelli bir kopuş yaşanacaksa, emin olun, sağlı sollu liberaller gibi, sağlı sollu gericilere rağmen olacaktır.

(Devam ederiz.)



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.516
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 17.01.2020- 08:37


Son yazılanları bir kere daha okumaya çalıştığımda, özellikle 80 öncesinde bildiğim, tanıdığım insanlarda ''gemçlikti, geldi geçti'' tavrının egemen olduğunu görebilmek mümkün. Kendi başlarına olduklarında, ''dışarıdan'' bir etki de bulunmadığında siyasetle bağlarının seçimden seçime CHP'ye oy vermekle sınırlı oldukları da söylenebilir. Sadece onlar da değil. Toplumun genel havasında uzak, hatta biraz uzak bir gelecekle ilgili projeksiyonların çok da ilgi çektiğini ileri sürmek de zor. 80 öncesinde de böyle değildi. Sol bir rüzgar toplumu sarıp sarmalıyordu. Siyasete ilgisi olmayan, muhafazakar kesimlere de sosyalizm anlatılmaya çalışıldığında ilgi çekerdi. Sosyalizm için daha sonraki geleceğin gündemi şeklinde özetlenebilecek bir algı topluma hakim değildi.

Bir anım var; bir hayli de ilgin. Semtin, mahallenin gençleri olarak sosyalisttik ve konuşmalarımızın büyük kısmı da daha güzel bir dünya ve gelecek hakkındaydı. Sadece aramızda kalmazdı, mahallenin bizden yaşlı insanlarını da ikna edebilir bir pozisyondaydık. Mahallemizde vakfa ait bir bina kütüphaneye dönüştürülmüştü. Aynı binanın bir kısmı lojman olarak kullanılır, orada ailecek kütüphane memuru olan bir aile kalırdı. İki çocuklarıyla zar zor geçinirlerken ay başlarında aylıklarının cüzi bir kısmıyla derneğimize yardım yapmaktan hiç kaçınmazlardı. Onun busürekli sıkıntılı halini bilen bir başka arkadaşımız da, ''yeri geldiğinde'' devrim olsun sana Taksim'deki bilmem ne otelinin 11.katını ayıracağız; lojmandan kurtulacaksın'' diye takılır, hep beraber gülüşürdük. Sonra bir gün, herhalde evde maddi bir tartışma yaşanmış ve arkadaşımız yanımıza gelip '' şu devrim ne zaman olacak, gerçekten bunladık'' diyebilmişti. Hem yaşananların ne kadar traji-komik olduğunu ve hem de sosyalizmin ne kadar güncel bir algı yarattığının tipik bir örneğiydi.

Çok başka örnekler de var: Mitingler, 1 Mayıs ve benzeri özel günler hep Taksim meydanında yapılırdı. Fatih'te otururduk. Ve katılım için duruma göre üç beş kişi yürüyerek yola çıktığımızda mahallemizin sakinleri başta olmak üzere etraftan katılımlarla bir hayli kalabalık bir grup olarak meydana varmış olurduk.   Değişimin siyasetle ilgili olduğu, siyasetin iktidar amaçlı bir işlev anlamına geldiği, ve daha güzel bir hayatımızın ancak iktidar olunarak ve sol-sosyalist bir dünya yaratmakla mümkün olacağı algısı hepimizde egemendi. Ya hep beraber daha güzel bir dünyaya kavuşacaktık, ya da hep beraber ''morrisoncu Süleyman yönetiminde sömürülecektik''. Doğru veya yanlış, ama, geleceğe ilişkin hülyalarımız bile ortaktı   Elbette böyle olunca solu-sosyalizmi anlatabilmek daha kolaylaşıyordu. Karşınızda sizi dinlemeye ve anlamaya razı bir kitle de olduğunda sosyalist mücadele daha da kolaylaşıyordu. Şimdi öyle değil. İnsanlar ne kadar sıkıntılı olurlarsa olsunlar, daha yakın bir umudu ve hayali önemsiyorlar. Gelecekle ilgili bir projeksiyona ilgisizler. ''Sosyalizmde...'' diye başlayan ve daha güzel bir dünyayı bir gelecek projeksiyonu olarak ele alan söylemler pek ilgi çekmiyor. Geçmişinde sol-sosyalist mücadele olan insanlarla konuşurken bile onların gözlerinde ve yüz hatlarındaki ifadede bunu okuyabilmek mümkün hale gelebiliyor. Toplumda sol-sosyalist bir iklim yeşermedikçe ve yeşertilmedikçe bu gerçek pek değişmeyecek gibi geliyor bana. Karşı devrim sürecinin (bana göre) bu kadar kısa zamanda bu kadar ilerlemesi, dinci faşizmin muktedir hale gelmesi ve yoğun bir kurumsallaşma sürecindeyken yeterince   ve engelleyici bir dirençle de karşılaşmaması toplumda genellikle varolan bu ''ilgisizlik'' ve algıdır. Toplumda bir yılgınlık ve yorgunluk var. Başka yerlerde de görebiliyorum bunu. Yalnızken, kendi başınayken belki kendini bile tam olarak inandırabilme bilgi ve beceresi olmayan insanların örgütlülüğü karşısında, toplumda genellikle bir karışmama durumu var. Durduk yerde başımızı sıkıntıya sokmayalım, ''bananeciliği'' var. Böyle olunca, sağlı sollu liberallere ve sağlı sollu gericiliğe kalıyor meydan...

Sağı biliyoruz, Türkiye gericiliği başlığı altında toplanabilecek bir damar hep varoldu. Solun yükselişte olduğu zamanlarda şiddeti de bir yöntem olarak benimseyerek saldırganlaştı da... Ama sol görünümlü bir gericiliği özellikle 12 Eylül sonrasında gördük. Reel sosyalizmin çözülüşü, ülkede ve hatta dünyada solun genel anlamda gerileyişi, neo-liberal bir basıncın artması farklı paradigmaların görünür hale gelmeye   başlamasına yol açtı. Kürt hareketinin yükselişe geçmesi ve AKP gericiliğinin iktidara gelmesiyle bu süreç daha da genişledi ve etkili   oldu. Bir yandan ''21.yüzyıl sosyalizmi'' adı altında Marksist Leninist sola yapılan ideolojik ve siyasi saldırılar, öte yandan soldan sağa kayarak liberal bir biçim alan Kürt hareketinin ''demokrasi, özgürlük'' mücadelesi ve bu iki dalga arasında kalan, zaten geçmişten gelen bir birikimi de olmadığı için ideolojik savrulma yaşyan kerameti kendinden menkul bir solculuk arayışı... Sözde sol-sosyalist ve dahi enternasyonal forumlara yansıyan ve onları etkileyen tam da böylesi bir iklim değil miydi?

Ne var ki; umut tükenmez.

Direnenler de vardı bu havalarda...
Tek başlarınaydılar ve bilimsel sosyalizmde ısrar ediyorlardı.
Hala varlar...
Ve haklı çıktılar...

Kuşkusuz işleri zor. Anlatılmaya çalışıldığı gibi artık farklı bir iklim var.   Sömürü ne kadar ağırlaşmış olursa olsun toplumdaki gelecek beklentisinin yerini daha güncel beklentiler almış. Demokrasi ihtiyacı sosyalizm ihtiyacının önünü kesmiş neredeyse. Belki bu yüzden sosyalizmi ve sosyalist mücadeleyi güncelleştirmek ve toplumun-sınıfın yakın gelecek beklentilerini de kapsayacak bir biçimde yeni ve farklı bir söylem-retoriğe büründürmek ihtiyacı var...

Sonuç; bilimsel sosyalizmde ısrar insan olabilmekte, insan kalabilmekte ısrardır.
Devam...



Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 2 Sayfa:   Sayfa:   [1]   2   >   son» 



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Cumhuriyet Devrimi ve onun Türkiye soluna olan etkisi hakkındaki düşüncelerim. vito 8 836 11.11.2019- 20:46
Konu Klasör Sol düşmanlığı... melnur 2 734 29.12.2019- 09:54
Konu Klasör Mülkiyet Düşmanlığı... melnur 1 137 30.09.2020- 05:54
Konu Klasör ''Sol''un Perinçek düşmanlığının nedeni abbas 37 18847 07.03.2020- 03:43
Konu Klasör CHP, sağına soluna kapalı umut 3 3507 17.02.2014- 14:45
Etiketler   Türkiye,   soluna,   sızmış,   olan,   Cumhuriyet,   düşmanlığı.
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS