SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
''Ulu Hakan mı Kızıl Sultan mı?''           (gösterim sayısı: 90)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 7.630
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

11 kere teşekkür etti.
14 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 11.02.2020- 09:36


Sanırım geçtiğimiz yaz'dı, ya da bir önceki; Marmara'nın bir sahil kasabasında bir grup sağcıyla (süleymancı tarikatından oldukları söyleniyordu)   konuşuyor/tartışıyorduk. Ülkenin durumu, ekonominin gidişatı üzerinde konuşurken konu bence   gereksiz bir biçimde Osmanlı'ya gelmişti ve sağcı grubun öne çıkan kişisi ''Osmanlı'ya dönmeliyiz'' mealinde bir şeyler söylemişti. Belliydi, cumhuriyetle, aydınlanmayla ve özellikle laiklikle sorunları vardı. Hiç kuşkusuz Atatürk'le ve CHP'yle de... Belki doğrudan söylenmiyordu ama, AKP'yi savunuş tarzlarında bile cumhuriyeti bir parantez olarak gördükleri hemen anlaşılıyordu.

Sekiz on kişiydiler. Hemen her gün sahilde karşılaşıyorduk. Ben genellikle kitap, gazete okur, onlarsa daha çok kendi aralarında sohbet ederlerdi. Dikkatlerini de çekmiş olacağım, en azından onlardan biri olmadığım belliydi ve aralarında konuşurlarken ara sıra ''memleketin gidişatının iyi olduğu''na ilişkin cümleleri yüksek sesle ve biraz da bana göndermede bulunarak   yinelerlerdi. Bu tür göndermelere kayıtsız kalmazdım. Bir seferinde ''evet, dolar da 6 tl.yi geçti'' diye yanıt verdiğimi hatırlıyorum...

Zamanla birbirimize alışmış mıydık, ne; sahildeki oturma düzenimizde bir değişiklik olmuştu. Grubun ''öne çıkan kişisi'' ya da lideri diyelim, benim yanımda oturmaya başlamıştı, diğerleri çok yakınlaşmasa da konuşmaların duyulacağı bir mesafedeydiler. AKP'li olmadığım belliydi, onlara göre büyük bir şaşkınlık gerektiriyordu bu durum. AKP ve liderleri Erdoğan ülkeye çağ atlatmıştı. Öyle görüyorlar, öyle biliyorlardı, buna inanıyorlardı. Liderleri olan kişi, ''şu etrafına bak, memlekette kriz olsa bu kadar insan bu sahillere gelir mi?'' Bir hafta sonu, İstanbul'a yakın bir beldede sahilin kalabalık olması, insanların denize girmesi ve güneşlenmesi, sadece o haliyle, bir halk plajı niteliğinde de olsa ekonominin sorunsuz ilerlediğinin kanıtıydı. Öyle mi düşünüyorlardı, sanmıyorum, ama AKP ve Erdoğan'ı savunmak ihtiyacı böyle söylettiriyordu. Çoğu emekliydi, ekonomik gidişattan etkilenmemeleri mümkün değildi. Ama işte, din, iman, inanç...- farklı bir konumlanışa yol açıyordu. Ekonomik kriz, insanların güç bela geçimini sağlaması, türlü türlü yoksulluk ve yoksunluk karşısında, evet, din, iman ve her türlü inanç duyguları onları ''rahatlatacak'' ve dış dünyanın ürkütücülüğünden koruyup kollayacak bir alana sığınmaya yönlendiriyordu. Marks'ın ''kalpsiz dünyanın ruhu'' dediği şey tam da bu noktada ortaya çıkıyordu.

Daha çok yanıma gelen grup lideriyle konuşuyorduk, diğerleri konulara kendi aralarında konuşarak katılıyorlardı. Lider konumunda olan kişi ticaretle uğraşıyormuş; doğudan daha çok Çin ve Tayvan'dan sipariş üzerine telefon getirip pazarlıyormuş. Doların istikrarsız bir biçimde yükseldiği günlerdi, sanırım iki yıl öncesiydi ve Erdoğan da sürekli dolarların Türk parasına çevrilmesi önerisinde bulunuyordu. Türkiye'nin ve AKP'nin düşmanları ekonomi üzerinden bir saldırı başlatmışlardı ve önlem olarak yastık altı dolarların bozdurularak ekonomiye can suyu kazandırılması gerektiği sürekli pompalanıyordu. Evet, o günlerdeydi... Hali vakti çok da iyice olmayan, öyle görünen, öyle izlenim veren ve ekonominin iyi yolda olduğunu söyleyen lider arkadaşa '' sakın dolarla borçlanma, büyük sıkıntıya girersin'' dediğimde, ''borçlanır mıyım; aptal mıyım ben'' dediğini de hiç unutmuyorum.

Bu tür konuşmalar birkaç gün öylece sürdü. Uzatmayayım, o grup lideri arkadaş bir ara ''Osmanlıya dönmeliyiz'' yaklaşımına da uzunca bir yanıt verdiğimi de hatırlıyorum. Lale devri'nden başlayarak Cumhuriyete kadar olan süreçte Osmanlının hem ilerici ve hem de gerici padişahlarla yönetildiğini ya da yönetilemediğini anlatmaya çalışmış ve Osmanlı derken hangi Osmanlının da önemli ve bilinmesi gerektiğinin altını çizmiştim. Dinlemişti, dinlemişlerdi. Sonra da o soru gelmişti, ''ya Abdülhamit?'' Bodoslamadan ''Abdülhamit gerici bir padişahtır'' diye kestirip atmıştım. Sonra da Otuz yıl büyük bir baskıyla imparatorluğu yönettiğini eklemiştim. Sadece dinledi, dinlediler. O zamana kadar pek çok konuda doğru yanlış bir şeyler söyleyen grup bir daha da hiç konuşmadı, yanıma da pek uğramadılar.

Abdülhamit hakkında hala öyle düşünüyorum. Abdülhamit Türkiye sağına göre ''ulu bir hakan''dı, Türkiye solu ise onu gerici bir padişah olarak niteler. Benim bildiğim ise daha çok kulaktan dolma bilgilerdi ve sadece baskı, toprak kaybı ve kurtuluşun İslamcılıkla mümkün olduğuna ilişkin siyasi anlayışıyla sınırlıydı. Daha ayrıntılı bilgiler,   Cumhuriyet Devrimi'nin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabilir. Aynı zamanda Adbülhamit ve onun şahsında Osmanlının son günlerini anlamamıza da kılavuzluk eder.

Başlık onun için açıldı.

Not: Pazar günkü Kudüs Mitingi ve o mitinge katılan Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu da bir vesile olmuş oldu. Bu konuda hem alttaki yazı ve hem de Oda tv.'de Soner Yalçın'ın yazısı bence okunmaya değer. Konumuzla doğrudan ilgili değil ama, Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu'nun kişisel olarak o mitinge katılmasını ve CHP liderinin -içinde bulunduğumuz koşullarda- kürsüde yer alarak konuşmasını pek de yadırgamadım. Bir bütün olarak bakıldığında Türkiye solunun Filistin sorununu terk etmesi ve öncülüğü (''aşırı'') sağa teslim etmesi   eleştiri konusu yapılabilir ama, Türkiye solunun çözmesi gereken onca sorunu varken araya bir de bu konuyu sokmaya çalışmak   çok doğru ve gerekli bir öneri gibi gelmiyor.







Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 7.630
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

14 kere teşekkür edildi.
11 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 11.02.2020- 09:38


En çok toprağı 'o' kaybetti - Miyase İlknur


Sağlık Bakan Yardımcısı Eldemir’in makam odasında resmini asmasıyla başlayan ve önceki gün SP’nin düzenlediği Kudüs Mitingi’nde de kürsüde posteri bulunan Abdülhamit tartışması yeniden gündeme oturdu. Filistin konusu ne zaman gündeme gelse Siyonist liderlerin her türlü teklifine karşı dik durduğu ve bir karış toprak vermediğini söyleyen çevrelerin “Ulu Hakan”ı Abdülhamit döneminde Kıbrıs, Balkanlar ve Musul petrolleri tek kalemde, Filistin ise azar azar elimizden gitti.

Resim Ekleme

Abdülhamit konusu en kadim ve en sık gündeme gelen polemik konularımızdan birisidir. Necip Fazıl’la birlikte başlayan ve hemen her yıl bir vesile ile gündeme gelen “Ulu Hakan mı Kızıl Sultan mı” tartışmaları yine gündemde. Önce Sağlık Bakan Yardımcısı Eldemir’in makam odasına resmini asmasıyla başlayan tartışma önceki gün de Saadet Partisi’nin düzenlediği ve HDP haricindeki muhalefet partilerinin de katıldığı “Kudüs Mitingi”nde Abdülhamit’in kürsüde resminin bulunması ile devam etti. Aslında ne zaman Filistin gündeme gelse onu “Ulu Hakan” olarak görenler tarafından Siyonistlerin cazip tekliflerine karşın bir karış toprak satmadığı ve bu konuda nasıl dik durduğu konusu işlenir durur. Hem de Osmanlı’ya en çok toprak kaybettiren sultan olduğu bilindiği halde.

BORCU BORÇLA ÇEVİRMEK

Siyonistlerin çeşitli ülkelere dağılmış bulunan Yahudilerin Kenan Ülkesi Filistin’de bağımsız bir devlet kurma amacıyla en çok çabaladığı yıllar Abdülhamit dönemine rastlar. Osmanlı maliyesinin borcu borçla çevirdiği ve hazinesinin iflas ettiği bu dönemde Siyonist liderlerin Abdülhamit’e dış borçlarını ödeme ve devlet tahvillerini satın alma karşılığında Yahudilere Filistin’de toprak satılması tekliflerinin yapıldığı ve Abdülhamit’in de bu teklifleri geri çevirdiği doğrudur.



Ancak bu durum, Yahudilerin o yıllarda Filistin’de çeşitli yollarla toprak edindikleri ve koloniler kurduğu gerçeğini değiştirmez. Abdülhamit döneminde devlet eliyle çeşitli önlemler alınmasına karşın Yahudilerin, bazen başka ülkelerin vatandaşlığına geçerek, bazen Osmanlı vatandaşı Yahudiler üzerinden toprak almaları bazen de hac ziyareti bahanesiyle Kudüs’e gidip izini kaybettirerek “vaatedilen topraklar”a yerleşmeleri artarak devam etmiştir.   1876-1908 yılları arasında Siyonistler, Filistin’de 40 bin dönüm toprak satın alarak 33 yerleşim merkezi kurmayı başarmışlar ve 1908 yılında bu bölgede ikamet eden Yahudilerin sayısını 80 bine çıkarmışlardır.

Bunun dışında Abdülhamit’in Avrupa’daki Siyonist harekete ekonomik destek sağlayan ve Filistin’de koloniler kuran siyonist Rotsschild ailesinden aldığı yüklü miktarda borcun karşılığında Yahudilerin Kudüs’te olmasa dahi yakın çevresinde toprak almalarına izin verdiği de Osmanlı belgelerinde ortaya çıkmıştır. Abdülhamit’in Rotschild ailesinden aldığı 1955 yılına kadar vadeli 8 milyon 212 bin sterlin borcu da Türkiye Cumhuriyeti kapatmak zorunda kalmıştır.

KAYBEDİLEN TOPRAKLAR
“Ulu Hakan” döneminde Rusya ile yapılan, 93 Harbi sonrasında aldığımız ağır yenilginin faturası önce Ayastefanos, İngiltere’nin bastırması sonrasında da Berlin Antlaşması ile önümüze kondu. Bu faturayla; Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Bosna-Hersek, Kars, Ardahan ve Batum, Besarabya’yı kaybettik. Berlin Antlaşması sonucunda kaybettiğimiz toprak miktarı 287 bin 510 kilometre kareydi. Ayrıca bu antlaşma sonrasında Bulgaristan ve Girit’in elimizden çıkmasının yolunu açtık. Ermenilerin himayesini de Rusya’ya vererek başımıza Ermeni sorununu açtık.

KIBRIS’I 22 BİN KESE ALTINA VERDİK
Antlaşma öncesinde İngiltere’nin “Kıbrıs’ı vermeniz halinde size yardım edeceğiz” vaadi nedeniyle 4 Haziran 1878’de iki ülke arasında yapılan ikili bir antlaşma ile Kıbrıs’ı her yıl ödenecek 22 bin 986 kese altın karşılığında İngiltere’ye verdik.

Abdülhamit’in Osmanlı’ya verdiği en büyük zararlardan biri de Almanlarla yapılan Bağdat-Hicaz Demiryolları Anlaşması ile demiryolunun geçeceği Kerkük-Musul hattında yolun 20 km. batısı ile 20 km. doğusunda yeraltı ve yerüstü her türlü maden, ürün ve tarihi eserlerin verilmesi oldu. Petrolün o yıllarda öneminin farkında bile olmayan Abdülhamit’in tek derdi Hicaz bölgesinde ayaklanma çıkması halinde hızlı asker sevkıyatı yapabilmek için demiryolları inşa etmekti. Oysa demiryolu kumpanyasına talip olan Alman, İngiliz, Fransız ve Ruslar’ın ilgi alanı ise Mezopotamya’nın yeraltında yatan başta petrol olmak üzere her türlü maden ile yerüstündeki tarım ürünlerine sahip olmaktı.

Bütün bu gerçeklere karşın Musul petrolleri, Kıbrıs ve Girit’in verilmesi konusunda tezvirat yapan, bu bölgelerin Lozan’da kaybedildiği yalanına başvuran çevrelerin hâlâ Abdülhamit’i “Ulu Hakan” olarak görmesi patolojik bir durum olarak açıklanabilir.


ABDÜLHAMİT SEVDASI
Osmanlı Devleti’nin 34. padişahı 2. Abdülhamit’in ölümünün 102. yılı nedeniyle dün Sultanahmet’teki türbesi başında bir anma töreni yapıldı. Törene İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, AKP İstanbul Milletvekili Halis Dalkılıç ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Rektörü Cevdet Erdöl’ün katılması dikkat çekti. Sağlık Bakan Yardımcısı Halil Eldemir’in makam odasında Osmanlı Padişahı Abdülhamit’in fotoğrafının asılı olması tartışmalara neden olmuş ve muhalefetin büyük tepkisini çekmişti.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1719938/en-cok-topragi-o-kaybetti.html



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 7.630
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

14 kere teşekkür edildi.
11 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 13.02.2020- 21:47


Abdülhamit’in Kıymet-i Harbiyesi - Candan Badem

Abdülhamit, Rusya ile savaşın yönetimine doğrudan karışarak emir komuta zincirini bozduğu ve atamalarda çoğu zaman liyakati dikkate almadığı için yenilgiden de birinci derecede sorumludur. Askerlikten hiç anlamadığı halde Yıldız’daki sarayına gelen, gecikmiş, vakti geçmiş, yarım yamalak ve çoğu zaman gerçeği yansıtmayan haberlere göre üst komutayı atlayarak her düzeyde komutanlara emirler verdi.

Resim Ekleme
 
AKP rejiminin yandaşlarının müstebit sultan Abdülhamit’e olan hayranlıkları biliniyor. Eziklik ve aşağılık kompleksi içinde yüzen bu yandaşların “ulu hakan” dedikleri Abdülhamit’e dair bilgileri de gerçek dışı. Abdülhamit’in hiç toprak kaybetmediğini sanmaktan, İttihatçılar tarafından asıldığını sanmaya kadar ilginç cehalet örnekleri var. İlk anayasamız olan Kanunu Esasi’yi ve ilk meclisi askıya alan, Kanunu Esasi’nin mimarı Mithat Paşa’yı Taif’e sürgün edip orada boğdurtan, her yere uzanan bir hafiye ağı kuran, herkesi birbiri aleyhine jurnaller yazmaya zorlayan, basına türlü türlü sansürler koyan, yıldız, burun, hürriyet gibi sözcükleri bile yasaklayan bu paranoyak despot 1908 meşrutiyet devriminin ardından meclisi mebusanı yeniden toplamak zorunda kaldı. 1909’da 31 Mart gerici ayaklanmasının ardından tahttan indirildi ve 1918’de ölünceye dek siyasetten uzak kaldı.

Abdülhamit tipik bir İslamcı olarak kurnaz ve takiyyede usta biriydi. Padişah olmadan önce henüz şehzade iken meşrutiyetten yana görünmüş ve o sayede tahta çıkmıştı. İlk başlarda diplomatik çevrelerde liberal ve Avrupalı bir görüntü dahi vermişti. Nisan 1877’den itibaren üç yıl boyunca İstanbul’da İngiltere büyükelçisi olan Henry Layard anılarında Abdülhamit’le görüşmelerinden ve Abdülhamit’in karakterinden uzun uzun söz ediyor. Layard’a göre, Abdülhamit, liberal, açık fikirli, bağnaz olmayan, hatta bağnaz Müslümanlarla alay eden, Avrupa adetlerini benimseyen, yemekte kendi içmese bile Avrupalı konuklarına şarap ikram eden bir sultandı. Bay ve Bayan Layard ile yemek yemiş ve ikisiyle de tokalaşmıştı. (Bkz. The Queen’s Ambassador to the Sultan, ed. Sinan Kuneralp, ISIS Press, İstanbul 2009, sf. 151-153, 534-540).

Ecdatçı cahillerin sandığının aksine, Abdülhamit’in telgrafla yönettiği 93 Harbinde (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşında) Osmanlı devleti Sırbistan, Romanya, Karadağ, Teselya, Dobruca, Kotur, Kars, Ardahan, Batum ve Kıbrıs’ı kaybetti. Esasen Abdülhamit Avrupa devletlerinin ve Rusya’nın bazı taleplerini kabul ederek bu savaşı önleyebilirdi. Kabul etmeyerek çok daha fazlasını kaybetti. Osmanlı devletinin 1876’da Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ’daki isyanları bastırırken uyguladığı dehşet politikası yüzünden Avrupa’da yalnızlaştığını anlayamadı. Avrupa’daki güç dengelerinin değiştiğini ve Rusya ile bir önceki savaş olan Kırım Savaşı (1853-56) sırasındaki Osmanlı yanlısı ruhun kaybolduğunu göremedi. Romanya’nın, Rusya’nın ve Avrupa’nın hafif taleplerini kabul etmeyerek çok daha fazlasını kaybetti, binlerce Anadolu insanını ölüme gönderdi. Bu savaş zaten bozuk olan Osmanlı maliyesini de bozdu ve birkaç yıl sonra Düyunu Umumiye idaresinin kurulmasının da yolunu açtı.

Abdülhamit, Rusya ile savaşın yönetimine doğrudan karışarak emir komuta zincirini bozduğu ve atamalarda çoğu zaman liyakati dikkate almadığı için yenilgiden de birinci derecede sorumludur. Askerlikten hiç anlamadığı halde Yıldız’daki sarayına gelen, gecikmiş, vakti geçmiş, yarım yamalak ve çoğu zaman gerçeği yansıtmayan haberlere göre üst komutayı atlayarak her düzeyde komutanlara emirler verdi. İsterseniz bu konuda askeri tarihçilere danışalım. Mesut Uyar ve Edward Erickson şöyle diyorlar: “Abdülhamid sadece ordusunun üst kademe emir-komuta hiyerarşisini ve cephe komutanlarının otoritesini bozmakla kalmadı. Aynı zamanda yarattığı anarşik yapı, gerçekleşen sık ve hatalı müdahaleler yüzünden savaş esnasında doğan operasyonel ve taktik fırsatların harcanmasına da neden oldu.” (Osmanlı Askeri Tarihi, İş Bankası Yay. 2014, sf. 399)

Evet tam da böyle oldu. Savaşın başında komutanlıklara yanlış atamalar yapan Abdülhamid yenilgiler üzerine bu kez paşaları divanıharbe verdi ve her türlü inisiyatif almayı korkulur hale getirdi. Bunun sonucu paşaların birbirinden kopuk, bağımsız hareket etmesi ve İstanbul’dan emir gelmeden hiçbir şey yapamaz hale gelmesi oldu. Abdülhamit, seraskerliğin dışında İstanbul’daki yaşlı paşalardan oluşan “meclis-i umur-ı harbiye” adlı bir meclis kurdu ve askeri konularda en yetkili organ ilan etti. Ayrıca doğrudan kendine bağlı “heyet-i müşavere-i harbiye” adlı özel bir askeri karargah daha kurdu. Bu üç organda yer alanlar kendi kişisel ve grup çıkarlarına öncelik verdiklerinden aralarında çekişme başladı. Ayrıca cephedeki komutanların arasında çekemezlik vardı. Ancak bunun sorumlusu da bunları bildiği halde salt herkesi kendisine bağlı kılmak için birbirinden hoşlanmayan kişileri yan yana veya doğrudan ötekinin emri altında çalışmaya zorlayan Abdülhamit’ti. Abdülhamit’in bu savaştaki bütün hatalarını anlatmak için uzun bir makale yazmak gerekir. Ben burada ana hatlarıyla vermeye çalıştım.

https://gazetemanifesto.com/2020/abdulhamitin-kiymet-i-harbiyesi-335212/



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 7.630
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

14 kere teşekkür edildi.
11 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 15.02.2020- 09:35


Yeni Abdülhamitçiliğe Dikkat - Işık Kansu

(...)

Abdülhamit deyince neler geliyor aklımıza, şöyle bir sıralayalım:

Kuruntu, jurnalcilik, hafiye sistemi, polis devleti, özel mahkemeler, keyfi tutuklamalar, sürgünler, ordudan kuşku, müstebitlik (zorbalık).

Başka:

“Fevkalade hal” gerekçesine sığınarak anayasayı yok sayma, Meclis’i askıya alma. 31 Mart’ta gerici ayaklanmasının kışkırtıcısı Volkan gazetesine parasal yardım. İsyancıların sırtını sıvazlama, ayaklanmaya karşı duran Binbaşı Ali Kabuli Bey’in delik deşik edilmesine seyirci kalma.

Dahası:

Bir yanda “Mümkün olduğu kadar her hususta, İngiltere hükümetinin fikir ve telkinleriyle hareket edeceğini” söylerken, öbür yanda “Berlin Halifesi” diye anılan Alman İmparatoru Kayzer ile kol kola girme...

Dini siyasette kullanma açısından:

İslamı yalnızca bir inanç olarak değil, siyasal birlik ideolojisi olarak algılama. Halife ve emirü’l mü’minin nitelemelerini önemseme. “Hamidiye İslamcılığı” diye anılan çizgi ile Fransız devriminin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkelerine karşı durma. “İttihadı İslam” ya da “Pan İslamizm” adı altında İslam egemenliği ve birliğini kurma amacı.

Arap önde gelenleri, ulema ve şeyhleri ile ilişkilere özel değer verme.

Toplumu biçimlendirme açısından:

Osmanlı toplumundaki Şiileri Sünnileştirme isteği. Memurların çalışma saatlerinin namaz saatlerine uyarlanması. İnsanların oturduğu yerlerde meyhane açılmasının ve içki satışının yasaklanması. “Din ve edebe aykırı” her türlü davranışın zabıtalarca denetlenmesi. Kadınların giysilerine yönelik düzenlemeler yapılması. Halka açık yerlerde eğlencelerin yasaklanması, “genel ahlaka aykırı” her türlü temsil ve oyuna izin verilmemesi.

Eğitim açısından:

Her düzeydeki okullarda din derslerine öncelik verilmesi, “dinini bilen ve uygulayan” insan yetiştirme amacının hedeflenmesi.

Bütün bu amaç, çaba, hedef ve uygulamalar; bugünkü Saray düzeninin dünya görüşü, Türkiye’yi sürüklemek istediği yer, oluşturmaya çalıştığı toplum yapısı açısından bir model olmasının ve bakanlıklara Abdülhamit resimleri asılmasının ardındaki siyasi İslamcı, mezhepçi, ümmetçi, yeni Osmanlıcı, İhvancı hareketin vazgeçilmez bir ereğidir. Bunu biliyor ve yaşayarak gözlemliyoruz.

Asıl önemlisi, saltanatı ve hilafeti kaldıran, özgürlük, eşitlik ve kardeşliği, bağımsızlığı, çağdaş uygarlığı ilke edinen hareketlerin önderlerinin; yeni Abdülhamitçiliğe karşı uyanık davranmaları, topluma örnek olmalarıdır.

http://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/isik-kansu/yeni-abdulhamitcilige-dikkat-1720947



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör CHP'de Hakan Şükür tartışması ilkay 0 1642 23.12.2013- 18:05
Konu Klasör Ver-kurtul-Deniz Hakan denizcan 0 1651 06.09.2014- 10:12
Konu Klasör Hakan Fidan adaylığını çekti! solcu 5 2145 10.03.2015- 14:18
Konu Klasör Deniz Hakan-İkarus'un Düşürülüşü proletersosyalist 0 1484 20.10.2014- 00:25
Konu Klasör Öcalan, Hakan Fidan'a çok güveniyormuş umut 2 1942 11.02.2015- 19:17
Etiketler   Ulu,   Hakan,   ,   Kızıl,   Sultan
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS