SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
Muzaffer İlhan Erdost'u, o güzel insanı yitirdik.           (gösterim sayısı: 1.689)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.121
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

35 kere teşekkür etti.
49 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 26.02.2020- 03:44


Ne çok ölümler gördük, ardı sıra ne kadar çok ölümler; daha birkaç gün önce ''Denizlerin Şekibe Ablası''nın cenazesine katılmış, konuşma yapmıştı. Şimdi de onu, SOL yayınlarının kurucusu Muzaffer İlhan Erdost'u kaybettik.
Resim Ekleme
SOL yayınlarını kardeşi İlhan Erdost ile birlikte kurmuştu. 12 Eylül faşizmi tarafından gözaltına alındıklarında işkencede kardeşini, yoldaşını kaybetmişti. Bu yüzden İlhan adını kendi adına, mücadelesini de mücadelesine eklemişti.


Muzaffer İlhan Erdost'u kaybettik.

Bir güzel insan daha yitip gitti dünyamızdan.

Işıklar yağsın üzerine...






Bu ileti en son melnur tarafından 27.02.2020- 05:50 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Teşekkür edenler:   Proleter_Devrimci [26.02.2020- 20:55],

Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.121
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

49 kere teşekkür edildi.
35 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 27.02.2020- 06:01


Muzaffer İlhan Erdost sonsuzluğa uğurlandı

Dün aramızdan ayrılan Muzaffer İlhan Erdost, bugün Ankara'da son yolculuğuna uğurlandı.
Resim Ekleme

Sol Yayınları’nın Kurucusu, Yayıncı, Gazeteci, Yazar ve Şair Muzaffer İlhan Erdost, son yolculuğuna uğurlandı.

İlhan Erdost için bugün Ankara Karşıyaka Mezarlığında düzenlenen cenaze törenine Erdost’un ailesi, yoldaşları, dostları ve çeşitli siyasi parti temsilcilerden temsilciler katıldı.

Muzaffer İlhan Erdost’un kardeşi İlhan Erdost’un kızı Alaz Erdost, cenaze yaptığı konuşmada, “Hiç böyle olacağını tahmin etmemiştim. Bir anda gideceğini. Doktorlar amcamı kaybettiğimizi söyledi. Suları (Muzaffer Erdost’un kızı), ablam ve ben yalnızız. Bir süre sonra ‘Peki şimdi ne yapacağız?’ diye sordum. ‘Aile büyüğünüz kimse onu arayın’ dediler. Bizim aile büyüğümüz içeride yatıyor. Bizim büyüğümüz o. Başımız sıkıştığında yanına koştuğumuz, bir sorunumuz olduğunda cevap bulduğumuz babamız. Bizi sözcük sözcük seven, satır satır düşünen, kıyamayan, kardeşim diye diye giden amcamızı, bugün oğlunun ve eşinin yanına yatırdık. Eğer varsa böyle bir ihtimal kardeşine de kavuştun, çok sevdiğin arkadaşlarına da.” dedi.

Tabutu karanfillerle süslenen Muzaffer İlhan Erdost’un cenazesi törenin ardından, 2013 yılında kaybettiği oğlu Barışta Erdost’un yanında bulunan eşi Rana Erdost’un mezarına defnedildi.
Resim Ekleme
Resim Ekleme
Resim Ekleme

https://gazetemanifesto.com/2020/muzaffer-ilhan-erdost-sonsuzluga-ugurlandi-338404/



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.121
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

49 kere teşekkür edildi.
35 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 02.03.2020- 06:36


Muzaffer İlhan Erdost İçin…-Semiha Özalp Günal

Kitaplar basılmaya devam etti, şiirler yazıldı. Faşizme ve işkencelere, kitap toplatmalara, idamlara, gözaltılara, insan hakları ihlallerine devrimci bir şekilde direnildi. Bu yüzden şimdi bizim de hepimizin ismi hem Muzaffer hem İlhan.


Sizler de rastlamışsınızdır, bilirsiniz belki ama bizim kuşak, tüm Marksist klasikleri, sarı, pembe, mavi ya da yeşil, tek renkli kapakları olan, ön kapakta alt tarafta Sol Yayınları yazan kitaplardan okuduk. Kaybettiklerimiz dışında kitaplığımızdaki pek çok kitap (örneğin Kapital ciltleri) genç yaşta aldığımız o Sol Yayınları. O günün Türkiye’sinde bu kitapları basmaya cesaret etmek önemliydi elbette. Yayınevlerinin sahibinin kim olduğunun pek önemi yoktur, pek de tanınmazlar ama Sol/Onur yayınlarının sahibi Erdostlar öyle değildir. Herkes bilirdi Muzaffer’i ve kardeşi İlhan’ı.

Ankara’da kitabevi sahibi olmaları onların bilinmesinin bir nedeni. Lise yıllarımda herkes gibi ben de kitaplarımı Zafer çarşısındaki Onur kitabevinden alırdım. Ama orada gördüğüm kişi Muzaffer ya da İlhan ağabey miydi bilmem. Sohbet etmiş miydik, kitap önermişler miydi anımsamam. Anımsadığım, Ankara’dan ayrıldıktan sonra, 1980 yılında o kitapçının sahibinin gözaltında öldürüldüğü. Zafer çarşısının darmadağın edildiği. Sonra öğrendim… “Bedeli canla ödenmişti elimdeki kitabın[1]”

Lise zamanlarımda tanışamamıştım belki ama geçen yıl hem tanıştım hem sohbet ettim Muzaffer İlhan Erdost ile, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği tarafından, her yıl 17 Nisan’da Türkiye’nin aydınlanma mücadelesine katkı koyanlara verilen ödülün töreninde. 2019 yılı Aydınlanma ve Onur Ödülü, “şair, yazar, çevirmen, yayıncı, insan haklarının yılmaz savunucusu, Köy Enstitülülerin dostu, demokrasi ve aydınlanma tarihimizin çok değerli aydını olarak ülkemizin aydınlanma birikimine yaptığı çok değerli katkılar nedeniyle” Muzaffer İlhan Erdost’a verildi. Benim için ne heyecan verici olduğunu anlatamam. Kekeledim konuşurken.

Erdost, ödül törenine tekerlekli sandalyesi ile gelerek bizleri onurlandırdı. Ödül töreni öncesi Muzaffer İlhan Erdost’u anlatan konuşmaları Prof. Dr. Veli Lök, Vahap Erdoğdu ve Serpil Çelenk Güvenç (Çok özel bir konuşmaydı. Ne yazık Muzaffer ilhan Erdost da son konuşmasını Şekibe Çelenk’in cenazesinde yapmış) yaptı. Ardından Muzaffer İlhan Erdost kendi konuşmasına başladı. Yazılı metinden okuyordu. Konuşurken yoruluyor gibiydi. Bir saat kadar bir süremiz vardı onu dinlemek için ama bize kızdı, şaka yollu da olsa, onu az konuşturduk diye. O kadar donanımlı bir insanın emperyalizmden, insan haklarından, kendi acılarından, memleketin halinden ve daha bir sürü şeyden, edeceği söz çoktu elbet. İzmir’in sosyalistleri, aydınları toplandı saygı sunmak için tören salonuna. Bir yıl geçmedi daha üzerinden. Bizlerin “iyi ki”si oldu bu ödül töreni.

Törendeki konuşmasının bir yerinde “Toplumsal tarih, geçmişten geleceğe, yaşam deneyiminden bilgiye ve bilince, kuşaktan kuşağa akan, dört bir yandan kol açan büyük ve derin ırmaktır. Ulusal demokratik devrim ırmağımızın bir kolu da, Köy Enstitülerini tasarımda ve uygulamada yaratanlardır, Köy Enstitülerinin amacını, amaçlarında yaşama geçirmiş olanlardır.” diye ifade etmişti enstitüler ve ülkemiz konusundaki fikirlerini her zaman olduğu gibi toplumsal bağlamdan koparmadan.

Bu toplumsal bağlamda düşünme ve yazma, hayatını çok zorlukla geçirmesine neden olmuştu aslında ama direnişi hepimize örnek oldu Muzaffer İlhan Erdost’un. Sosyalizmin, aydınlanmanın temel kitaplarını yayınlayarak eşitlik, adalet, özgürlük düşüncesinin içselleştirilmesine çok değerli katkılar yaptığı için daha 1971’de, 142’den yargılanıp 37 yıla mahkum olmuştu. 1974 yılında genel af yasasıyla cezaevinden çıkmıştı. Sonra 12 Eylül ve kardeşinin yitimi…

İlhan’ın öldürülmesinden sonra, -birlikte gözaltına alındıkları sırada hemen yanında gözünün önünde öldürülen kardeşinin- ismine eklemiş kardeşinin ismini. Böylece yaşadı İlhan Erdost hep Muzaffer ile birlikte. Kitaplar basılmaya devam etti, şiirler yazıldı. Faşizme ve işkencelere, kitap toplatmalara, idamlara, gözaltılara, insan hakları ihlallerine devrimci bir şekilde direnildi. Bu yüzden şimdi bizim de hepimizin ismi hem Muzaffer hem İlhan.

Erdost’un hikayesi aslında hem insanlığın, hem Türkiye’de direnişin hem de hepimizin hikayesidir. Biz yaşadıkça, bizden sonrakiler okudukça, bizim kuşaktaki pek çok kişinin yaptığı gibi çocuklara “Erdost” ismi kondukça, Alaz, Türküler, Suları ve Barışta gibi çok özel isimler anımsandıkça, yazıldıkça, her 7 Kasım’da İlhan’ın ölüm gününde, her 25 Şubat’ta Muzaffer İlhan’ın ölüm gününde, kitaplıklarımızdaki Sol ve Onur yayınlarının sırtında her elimizi gezdirdiğimizde, insan haklarına ilişkin her kazanımda; hikaye hep sürecek ve hiç ölmeyecektir Muzaffer İlhan Erdost. Ölümü hak etmeyen herkes gibi. Keşke yaşadığı ve düşündüğü gibi uğurlayabilseydik. Anısına saygıyla.

[1] Ahmet Telli’nin, “”İlhan için dörtlükler” şiirinden bir dize.

https://gazetemanifesto.com/2020/muzaffer-ilhan-erdost-icin-339375/




Bu ileti en son melnur tarafından 05.03.2021- 04:51 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.121
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

49 kere teşekkür edildi.
35 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 05.03.2021- 05:07



Resim Ekleme

Hasan Çerçioğlu'nun İLERİhaber'deki yazısını okuduğumda içimi yine bir hüzün dalgası kapladı. Ne çok acılar çektik, ne çok hapislikler, zulümler...   Bu ülkede ne kadar çok ölümler yaşandı. Bunlardan biri de İlhan Erdost'tu. 12 Eylül faşizmiyle birlikte ülkede estirilen terör ve ölüm dalgasının kurbanıydılar. Abisinin, kardeşinin, yoldaşının gözleri önünde öldürmüşlerdi onu. Ve tek ''suçları'' kurdukları yayınevinde bilimsel sosyalizm içerikli kitapları basmak, insanlarımızın zihinlerini aydınlatma konusunda zorlu ve zorlu olduğu kadar da güzel insani çabalarda bulunmaktı. Hasan Çerçioğlu o günleri, o anları yazarken yine içimiz dağlandı. Yazıyı bitirdiğimde kitaplığımın SOL'a ayrılmış bölümüne gittim, okşadım onları. Böyle olmamalıydı. Bu acılar, bu ölümler yaşanmamalıydı ama işte, faşizm, insanın ve insanlığın düşmanıydı ve zihinlerini esir aldığı insanlar tarafından acımasızca uygulanabiliyordu.

''“Uyuyan küçük kızımı uyandırmaya kıyamadan buraya getirdiler bizi, dövdürmeyin komutan “ diyordu İlhan. Başçavuş durdurmadı dövenleri, emir üstüne emir yağdırdı. Emir alan dört er vur deyince öldüresiye dövüyorlardı İlhan ile Muzafferi...

“Ölüyoruz yeter artık dayanamıyoruz” diyordu İlhan. Kim dinlerdi İlhanın çığlıklarını… Çığlıklar Mamak’tan yükselip Çorum’dan, Maraş’tan, Sivas’tan, kopartılan çığlıklara karışıyordu. Aynı çığlıklar gökyüzünde salkım saçak olup tüm ülke sathına yayılıyordu.''
https://ilerihaber.org/icerik/muzaffer-ilhan-erdostu-andik-123707.html

Muzaffer İlhan Erdost ve İlhan Erdost bu coğrafyanın en güzel, en onurlu insanlarıydı...
Işıklar yağsın üzerlerine...




Bu ileti en son melnur tarafından 05.03.2021- 05:09 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.121
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

49 kere teşekkür edildi.
35 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 07.03.2021- 03:44


Erdost kardeşler insanın insan tarafından sömürülmediği, kardeşliğin, barışın, eşit ve özgür bir toplumun dünyada ve Türkiye'de inşası için yaşamlarını verdiler.

  Muzaffer Ağabey için, - SERPİL GÜVENÇ

Sol Yayınları'nın Marksist klasikleri yayınlamaya başlamasının hemen ardından Muzaffer ağabeyin üzerine tufan gibi yağan dava yağmurunu göğüsleyen babam Halit Çelenk’le Muzaffer ağabeyin yolları sık sık mahkemelerde ve cezaevlerinde kesişti. Bu sadece bir sanık-savunman ilişkisi değildi. Her ikisinin de dünyayı değiştirme mücadelesindeki ortaklıklarıydı. Ülkemizde ve dünyada süregelen bu sınıf mücadelesi çerçevesinde paylaşılan en büyük acı sanırım İlhan'ın katledilmesiydi. Evimize gelen telefonun ardından babamın Mamak'a gidişi, İlhan'ın paltosunu teslim alışı ve Muzaffer ağabeyle görüşmeleri, Rana abla ve Gül'e haberin verilmesi için Erdostların evine gidişimiz... 12 Eylül döneminde babam ve Muzaffer ağabey 142. madde sanıkları olarak DGM’de birlikteyargılandılar. Gül ile İlhan'ın evliliği, Türküler ve Alaz'ın doğumları, yaz tatilleri gibi neşeli günler de yaşanmadı değil bu karanlık dönemlerin ara sıra aydınlanan sabahlarında. Muzaffer ağabey annemi, "Burada, Marx'ın, 'Büyük toplumsal devrimler kadın mayası olmadan gerçekleşemez!' özlü sözünü anımsamamak olanaklı mı? Yani, bilinci ve bilgisiyle, sevgisi, tutkusu ve öz­verisiyle onu bütünleyen, tüm varlığıyla bu devrim hamuru­nun mayası olan, Halit Çelenk ışığına ışık olan ve bizi ışıtan Şekibe Çelenk'i, burada sevgiyle kucaklamamak olanaklı mı?" sözleriyle son yolculuğuna uğurladı. Kendisi de üç gün sonra vefat etti. Erdost ailesiyle Çelenk ailesi arasındaki bu kadim dostluğa tanıklık ettim. Duyduğum sonsuz mutluluk ve onuru aramızdan ayrılışının birinci yılında paylaşmadan yapamadım.


Resim Ekleme

Menderes'in başında bulunduğu DP hükümetinin ilk yıllarında Tokat'ın Artova ilçesinde orta ve lise öğrenimini tamamlayan Muzaffer ağabey 1951'de Ankara'ya gelerek Veteriner Fakültesi'nde yüksek eğitime başlar. 1956'da mezun olacağı fakültede geçirdiği yıllar sırasında, öğrenci derneğinde anma toplantıları, şiir, öykü gecelerinin düzenlenmesi etkinliklerinde yer alır.

Edebiyata olduğu kadar “Halkçı, eşitlikçi, bağımsızlıkçı fikirlere” de büyük eğilim duymuştur kendini bildi bileli. Edebi uğraşlarının yanı sıra dünyayı ve ülkesini, olayları ve düzeni sürekli olarak sorgulayan Erdost'un dönemin DP iktidarının baskıcı uygulamalarına da karşı çıkmaması olası değildir. 1960 hareketini Ankara 'da askeri bir cezaevinde karşılar.

Bu sorgulama aşamasını şöyle anlatır Muzaffer ağabey;

"Bağımsızlıkçıydık, laiktik, ulusalcıydık, halkçıydık ama geleneksel, denebilirse kaba ya da popülist anlamlarında bu kavramları benimsiyorduk... Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası'na, yabancı sermaye yasasına, petrol yasasına karşıydık ama, bu, Ulusal Kurtuluş Savaşı geleneğimizden kaynaklanıyordu, emperyalizmi bilimsel anlamda bilmiyorduk...Sosyalizm sözcüğü kadar emperyalizm sözcüğünü, sınıf, işçi sınıfı ya da burjuva sözcüğünü, hele proletarya sözcüğünü söyleyemezdik. Bilimsel tanımlarını ve bu anlamda anlamlarını da bilmezdik...Ne üretim ilişkilerini bilirdik ne toplumların tarihsel gelişmesini..."1

Çözüme ulaşabilmek için okur da okur... Aralarında Sokrates'in Descartes'ın, Sartre'ın da bulunduğu Milli Eğitim Bakanlığı klasikleri onun "düşüncesinin gelişmesine ve özgürleşmesine katkıda bulunur" ama o kadar. İçinde devindiği dünyayı da, ülkesini de tanımaya yetmez.

Sosyalizmi Bulmak...
Arayış sosyalizmle buluşana dek sürer. Mutluluğu tarifsizdir. Şöyle anlatır o günleri:

“Seni bulmaya başladığımda 2. Gençliğimdi; 2. Gençliğinde daha bir güzelleşir insan; sanki ilk göz ağrısı”dır.“Sosyalizmle kendimi bildim, kendimi buldum, kendimi tanıdım, onunla bütünleştim, toplumsal geçmişimle, halkımla ve tüm insanlıkla. Onunla kavradım özgürlüğü. Birey oldum. Kişiliğimi buldum. Durduğum yeri bildim onunla… Hiçbir şey alamaz bendeki onu. Hiçbir şey veremez bana onun verdiğini. Onunla özgürüm, onunla özgürlük kavgacısıyım, onunla insanım, onunla onurluyum. Seviyorum sosyalizmi"2

Muzaffer ağabey bu mutluluğu, bu onuru, bu özgürlüğü kendine saklamaz. Onu ülkenin tüm insanlarıyla paylaşır.

61 anayasasıyla göreli demokrasinin yaşandığı yıllara geldiğimizde kardeşi İlhan ile birlikte "daha yetkin, daha kusursuz, daha tamamlanmış bir Marksist literatür" düşüyle Kasım 1965'de Sol Yayınları’nı kurarlar.3 Ulus Demir İş hanının iki odasında, iki kardeş, Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao'nun eserlerini Türkiye halkına sunarlar. Vahap Erdoğdu'nun ifadesiyle, Kapital bu odalardan yayına hazırlanarak basılacak, Darwin yüz yıl sonra bu odadan Türkiye'ye tanıtılacak, Einstein elli yıl sonra bu küçük odanın penceresinden Türk toplumuna dilini uzatarak gülümseyecektir.4

Temel Marksist klasiklerin - Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao'nun eserlerinin - neredeyse tümünü basma onuru SOL’undur. Kapital’i özet olarak değil, Artı Değer Teorileri de dahil olmak üzere dört cilt halinde basma onuru da SOL’un. 1971'de İlhan'ın kurduğu Onur Yayınları'nın ilk yayını, Haziran 1973'de basılan Charles Darwin'in "İnsanın Türeyişi"dir. Darwin yayını, "Seksüel Seçme" (Nisan 1977) ve "Türlerin Kökeni" ile sürer. Onur daha çok bilimsel alana eğilir.5

Bu büyük çabada çevirmenlerin değerli katkısından söz etmeden geçmek olanaksızdır.

1960 sonrası dönemde diğer sol yayınevlerinin de değerli katkılarıyla, ülke bilimsel sosyalizmin ışığı ile aydınlanır aydınlanmasına ama bu aşk, ülkenin yüz akı binlerce sosyalist, komünist gibi, işkence, tutuklanma, cezaevi gerçeğini taşır Muzaffer ağabey ve Erdost ailesinin yaşamına. 12 Mart’ ta tutuklandığında bir dizi davanın sanığıdır: Yargıtay'da bekleyen beraat almış davalar dahil her birinden TCK'nun 142. maddesi uyarınca 7.5 yıl ceza almıştır ve kesinleşen toplam ceza 45 yıldır.

Ne var ki, Muzaffer ağabey daha fazlasına yazgılıdır. Sermaye sınıfı, emekçi halkın, kendini kurtaracak bilimsel çözüm ve değerlere ulaşmasını her yönteme başvurarak engelleyecek kadar bilinçli olmuştur tarih boyunca.

Metin’in betimlemesiyle “denizde güneşli çakıl taşları gibi gülen”, kardeşi İlhan’ın, yanıbaşında 12 Eylül cellatlarının elinde can vermesine tanıklık eder. İlhan’dan sonra adına İlhan'ı katar; Arif Damar haklıdır “ben Muzaffer’i kucaklarken öperken/İlhan Erdost’u da/ öpüyorum" derken. Yaşamının sonuna dek bu cinayeti her yerde, her fırsatta haykırarak yaşatır kardeşini.

Kitaplarıyla Yaşamak...
Muzaffer ağabey'in ölüme ilişkin güzel bir yorumunu okudum "2. Yeni Yazıları"nda:

"Son günlerde sık yinelenir oldu...bir insan öldüğü zaman değil, unutulduğu zaman ölür" diye. Bu, yazar söz konusu olduğunda, daha çok kitapları için geçerlidir. O zaman yazar olarak kişinin bedensel kaybı, düşünsel varlığının kaybı olarak algılanmamalı… bedensel olarak kim ölmeyecek ki!" demekte.

O halde kitaplarını ve işlediği konuları tanıtalım kısaca.

Muzaffer ağabeyin, çoğu 12 Eylül sonrasında yazılmış, 30’a yakın eseri bulunmaktadır. Bilimsel sosyalizmin klasiklerini ve tanıtıcı kitapları topluma kazandırmayı yüklenirken Marksizmin yöntemini de ülkenin güncel, can alıcı sorunlarına uygular. Ona göre, "Marksizmi mumya inceler gibi incelemek ya da Marx' ın eğrisini doğrusunu bulmak" sorunu değildir devrimcinin sorunu. O, önündeki sorunu çözmek ve geleceği kazanmak zorundadır. Bu nedenle der Erdost "Ben, çalışmalarımı, genel anlamda, okura, bilimsel sosyalizmin öğrenilmesinin olanağını sağlamaya ve ikincisi Türkiye'nin sorunlarının bilimsel sosyalist açıdan çözümlenmesine ayırdım."6

Yaşamının yayıncılık dönemi bunlardan ilkini, kitaplara, yazılara, incelemelere yoğunlaştığı dönem ise ikincisini simgeler.

1965'de YÖN dergisi'nde yayınlanan, 1966'da ise kitaplaştırılan "Şemdinli Röportajı"nda kendi sözleriyle Kürt realitesini ilk kez yazan kişidir. İlerideki yıllarda “Şemdinli aşiretleri ve üretim ilişkileri” eklenir esere. Aşiretler, kabileler, sınıf ve tabakalar, mir, üretim araçları, hukuk, üretim yöntemleri enine boyuna incelenir. Kürtlerin demokratik haklarının tanınması mücadelesini verdiğini ve bu nedenle 12 Eylül öncesi ve sonrasında yargılandığını anlatır bir röportajında. Özellikle anadili yasağı konusunda "Kürtçe ile düşüncelerin açıklanmasını ve yayınlanmasını yasaklayan" yasaların Anayasanın eşitlik ilkesine ve BM bildirgelerine aykırı olduğunu, ülke bütünlüğünü korumak gerekçesiyle anadillerini yasaklamanın yanlış olduğunu ve demokratik bir yöntem olmadığını söyleyenlerin haklı olduklarını söyler.7 Türk ve Kürt kardeşliği edebi bir yakıştırma değildir ona göre. Birinin baskılamasına, ötekinin isyanına karşın, güçleri ve oranları ölçüsünde birbirlerini, birlikte korumaları? belirleyici olmuştur. Ayrıca, bilgisizlik ve baskı politikaları, sorunu, içinden çıkılması zor bir karmaşa içine sokmakla kalmamış, "hemen tüm değerlerin kirlendiği, (insan hakları ve demokrasi dahil) olumlu herhangi bir şeyin açıklıkla savunulamadığı bir karmaşa ortamı" yaratılmasına da neden olmuştur.8

Ulusun, dinsel ve etnik kimliklerin üstünde, bu kimlklerden nitel olarak farklı bir birim olduğunu söyler. Türk etnik topluluğunun, "geçmişten gelen ve devlet geleneğinde odaklaşan kazanımları dolayısıyla" belirleyici rol oynamış olması, ona, aynı ulus içinde yer alan diğer etnik topluluğu yani Kürtleri ezme hakkı vermez.9

“Etnik ayrışma, ulusal bütünleşme, Kürtler ve ‘Kürtler'" ve “Ulus, uluslaşma, demokratikleşme” adlı eserlerinde de Kürt sorununu, etnik sorunu, ulus ve uluslaşma konularını yeniden ele alır.

Muzaffer Ağabey, Osmanlı İmparatorluğunda üretim ilişkileri ve Asya tipi üretim tarzını ve kapitalist üretime geçişi de inceler “Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Mülkiyet ilişkileri” nde. 1960lardaki Beyaz ve Kırmızı Aydınlık dergileri10 arasında Türkiye’deki üretim ilişkilerinin başat niteliği üzerinde yürütülen yoğun polemiklerde, toprak ve tarım sorunları üzerindeki tartışmalarda önemli analiz ve saptamalarda bulunmuş; tartışmaların tarafı olmuştur. Korkut Boratav hocamız bu tartışmalarla ilgili olarak şunları söyler:

“… Muzaffer’in benim için ayrı bir önemi de vardır: 60 yılı aşkın bir yazar ve sosyal bilimci olarak önem ve değer verdiğim tek eleştiri 50 yıl önce M. Erdost’tan gelmiştir”.

12 Eylül sonrası yazdığı makalelerde ve “Toprak reformu bildirileri ve demokratikleşme oyunları”, “Asya üretim tarzı ve Osmanlı İmparatorluğunda Mülkiyet ilişkileri”, "Pandora’nın bir başka Kutusu"nda bu konulara etraflıca değinir. “Kapitalizm ve Tarım” da bu çerçevedeki çalışmaları arasındadır.

Erdost'un diğer bir araştırma alanı faşizmdir. Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde faşizmin analizi ve uygulamalar ele alınır “Faşizm ve Türkiye 1977- 80” de. “Kuşatılmış Ülke Kuşatılmış Yazılar” da, “Hiç Ölmedim Ben” de, toplatılan ve Muzaffer ağabey'in bir yıl hapisle cezalandırıldığı “Türkiye’nin Yeni Sevr’e Zorlanması Odağında 3 Sivas”ta ve “Türkiye’ye Kefen Biçenler”de Çorum, Sivas, Kahraman Maraş katliamları bir nakkaş titizliğiyle derinlemesine incelenir ve çözümlenir.

Laiklik ve Aydınlanma ise ölümüne dek hiç vazgeçmediği bir başka ilgi ve araştırma alanıdır. Laiklik ve laik düşünüş, laik eğitim, laik yaşam, yalnızca düşüncenin özgürleşmesi (ve bunun için gerekli siyasal, yönetsel ve toplumsal ortamın özgürleşmesi) değil, aynı zamanda bir toplumun, ulus ölçeğinde, özgürleşebilmesinin de gerekli koşuludur ona göre.11 Cumhuriyet'in bu yöndeki uygulamalarının tümünü onaylar ve bu yönde kullanılan "zor"un ise gerici "zor"a karşı, devrimci bir "zor" olduğunu savlar. Bireyin özgürleşmesi, aklın kölelikten kurtulması anlamına elen bu sürecin, 1950ler sonrasında egemen sınıfın temel siyasal tercihi sonunda NATO’ya girişle birlikte, bir çok geri adımın yanısıra, dinin de siyasallaştırılmasıyla geri döndürülmeye başlandığını, Türkiye insanının "dinsel kurumlara bağlı ve bağımlı bir bireye" dönüşerek yeniden köleleşmeye başladığını ileri sürer.12 "Türkiye'nin Kararan Fotoğrafları" nda ve başka bir çok yerde bu görüşler yinelenir.

“Emeklemekte olan ulusal kültürün, yerel kültürler ile, evrensel kültür potasında birbiriyle kaynaştığı kültür evleri” olan Halkevlerinin ve "yerel ve yöresel deneyimlerin bir ürünü" olan Köy Enstitülerinin kapanma süreci başlar ve Sünni İslamın öğretildiği yerler olan İmam Hatip Liseleri bunların yerini alır. Halkevlerinin mallarına el konulur, kütüphaneler kapatılır, doğan boşluk ise tarikatlarla doldurulur. Her köye bir okul değil, her köye bir cami ve bir imam sloganı ile bugünlerin taşları döşenir. Dönemin cumhurbaşkanı, Denizlerin idam kararını onaylayan Cevdet Sunay’ın şu sözleri (1977) İmam Hatip Liselerinin amacını ortaya koyar:

“Bugünkü okullar birer anarşi yuvası haline geldi. Bu okullarda yetişen gençlere devlet idaresi teslim edilemez. 10 yıl sonra bunlar işbaşına geçecekler. Onlara nasıl güvenebiliriz? Hem biz laik okullara karşı İmam Hatip okullarını "bir alternatif" olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu okullarda yetiştireceğiz.
"13

Muzaffer ağabey'in bu aktarımı, 1970'lerden, 80'lerden bu yana -günümüz de dahil olmak üzere- gençliğe, devrimcilere, sosyalistlere ve hatta demokratlara layık görülen baskıların, işkencelerin, hapishanelerin, katliamların, idamların da açıklamasıdır.

Aydınlanma Laiklik düşüncesinin Marksizm ile örtüştüğünü düşünür. Ne ki, aydınlanma olgusunun sınıf ötesi olarak ele alınmasını kınar.

Türkiye gibi bir ülkede Aydınlanmanın önem kazanmasının doğal olduğunu; aydınlanmanın aklı ve bilimi, maddeci eğitimi öne çıkardığı ölçüde devrimci bir işleve sahip olduğunu ama bu sürecin emekçi sınıf ve katmanların sınıf mücadeleleri yerine konan bir devrim olarak algılanmasının yanlış olduğunu vurgular.

Cumhuriyet'in gelişme sürecini ele aldığı “Küreselleşme ve Osmanlı Millet Modeli Takasında Türkiye”, “Hapishaneye Üniversite, Üniversiteye Cami”, “Yabancılara Toprak Satışı”,” Yeni Dünya Düzenine Zorlanması Odağında Türkiye”de de bu konuları ayrıntılı olarak inceler. Bu bağlamdaki yapıtlar arasında, “Kanı Kanla Yıkamak”,”12 Eylül Turkaları”, “12 Eylülün İki Yüzü”, “Kan ile Kardeş”, “Azınlıklar Sorunu”, “Türkiye 2009” da sayılabilir. İnsan Hakları konularının da ele alındığı bu son kitapta, Lozan'a değin süren kapitülasyonların, farklı koşullarla da olsa, Özal dönemindeki satışlarla ve günümüzde AKP'nin AYM kararlarını aşarak onay verdiği toprak satışlarıyla sürmesi sürecini ayrıntılı olarak anlatır.14

Öykücü, ozan ve de ressam...
Yetenekleri birçok alana yayılan Muzaffer ağabey bir şair, öykücü ve ressamdır aynı zamanda.

Genç yaştan itibaren yazıları, şiir ve öyküleri dergilerde yayınlanmaya başlar. Şiir yazmaya lise yıllarında başlar. Bu şiirlerden bazıları Sivas'ta günlük Ülke gazetesinde yayınlanır. O dönemde yazdığı bu şiirler, kendi anlatımıyla "İlhan'ın yokluğunda, evde, giren çıkanların elinde" kaybolur. Başka yerlerde yayınlananları ise "Havada Yanan Güvercin" de toplar. "Biraz biçilerek, biraz rendelenerek, törpülenerek" kitaba dahil edilen "Yağmur yağdığı saatler" ve "Elena" adlı şiirler ise kartpostallarda, şiir sergilerinde alıntılanır ve sık sık radyoda okunur. Fakültede ve daha sonraki yıllarda ise yazılar ağırlıklı olarak şiirin yerini alır. Şiir Muzaffer ağabey'in yaşamına cezaevinde girerse de İlhan'ın yitimiyle yinelenir. "Havada Kalan Güvercin" "Havada Yanan Güvercin"e dönüşmüştür.15

Ona göre,

"Bir ozan bir insandır... İnsan kendisi kadardır yani hem büyüktür hem küçük... küçüktür, tarihin bir parçasıdır çünkü. İnsanlığın bir parçasıdır çünkü. Çünkü toplumun bir parçasıdır. Ama kendisi kadardır, onun için de büyüktür. İnsan kendisidir, kendisiyle çevrilidir, zihinsel dünyasındaki o kadar geniştir, o kadar çeşitlidir, ancak o kadar derinleşir..."16

Üç Şair'de
, "şiirimizdeki gizli ırmak" olarak nitelediği ve en çok etkilendiği Nazım Hikmet, 1959'da Ulus'taki odasına "ben Ahmet Arif, kurban" diyerek giren, "Mavzerine şiir doldurur" adlı yazının öznesi Ahmet Arif ve fakülte yıllarında arkadaş olduğu Cemal Süreyya'nın şiirlerini değerlendirir. İkinci Yeni kitabında ise bazı edebiyat dergilerindeki söyleşileri ve 1940lardaki ekin dönemini işlediği yazıları buluruz.

"Karanlık Kırmızı Güneş"17 te öykücü Erdost çıkar karşımıza. "Adam için Türevler" de ise eskizler çizen bir Erdost vardır.

Erdost öykücülük serüvenini üç döneme ayırır. İlk dönem, Veteriner Fakültesi'ndeki yıllarında "not tutar gibi" yazdıklarından oluşur. İkinci dönem ise Ulus'ta gündüz mesaisinin bitiminde "rotatifler dönmeye başlayınca" gece eline kalemi alıp kağıda döktükleridir. Üçüncü dönem öyküleri ise 80'lerden sonrasına denk düşer. Yaşadıklarını yazar Erdost. Şiir gibidir öyküler.

Ressamlığın başlaması her ne kadar lise yıllarına dayansa da İlhan'ın öldürülüşüyle zirve yapar. Erdost bu uğraşı Fevziye Özberk'e şöyle anlatır :

"Goya'nın hayatı ile ilgili bir TV programı vardı. Fransızlar işgal etmiş İspanya'yı.Cumhuriyetçilere yönelik bir katliam yaşanıyor. Goya kurşuna dizilecekler arasında oğlunu arıyor. Sonra 'Kurşuna Dizilenler' tablosunu yapıyor. Oğlunu o resimle yaşatıyor. Ben de İlhan'ın öldürülüşünün resmini yaptım... İlk sergimin 30'a yakın resmi de İlhan'ın öldürülüşüyle ilgiliydi…"18

Bitirirken...
Muzaffer İ. Erdost'un İlhan Erdost için yazdığı onlarca şiirden birisinden bir bölümle bitirelim yazıyı.

"Kardeşim benim
Günlerin kuytularında açan
Hasret çiçeği

uykularımda açan
Unutma beni.
Ezgin yüreğimde açan ateş
...
Gün olur da
  Dağılırsa bulutlar
  Açarsa mavi çiçeğini gökyüzü
  Yeni baskısını hazırlarız
  Kapital'in
  Yeni kitabını zorun ve zulmün
  Emeğin ve özgürlüğün
Çağıldayan sesini
Dökeriz yeniden kurşuna"...



Resim Ekleme

Erdost kardeşler insanın insan tarafından sömürülmediği, kardeşliğin, barışın, eşit ve özgür bir toplumun dünyada ve Türkiye'de inşası için yaşamlarını verdiler. Türkiye devrimci hareketi, katkılarını, özverilerini, bilimsel sosyalizme, emeğin özgürleşme mücadelesine yaptıkları hizmeti unutmayacaktır.

Bu son sömürü düzenince emekçilere uygulanan "Zorun ve zulmün" çözümlendiği o baş yapıtın, Kapital'in yeni baskısını yapmak, "emeğin çağıldayan sesini yeniden kurşuna dökmek" görevi artık Suları'ya, Türküler'e ve Alaz'a ve elbette Türkiye devrimci gençliğine düşüyor.

Türkiye sosyalizm tarihinde, kendi heykelini yapanlar arasında yer alan bu değerli düşünüre saygıyla.

* Bu yazı 25 Şubat 2021de TİHAK ve YAYED’in düzenledikleri anma toplantısında yapılan konuşmanın genişletilmiş halidir

1.Muzaffer İlhan Erdost, "Bir Fotoğrafa Altyazı, İki Yedi Kasım", Onur Yayınları, Kasım 1991, s. 90-91
2.Muzaffer İlhan Erdost, 2006, "Sosyalizmi Seviyorum", Sol, Ankara, s. 35
3.Erdost'un ilk yayıncılığı 1958 yılında Açık Oturum Yayınları ile başlar. Yayınevinin ilk kitabı Henry Alleg'in "La Question (Sorgu)" sudur. 1963 yılında askere gitmek üzere işinden ayrılır.
4.Vahap Erdoğdu, İlhan, İlhan içinde "İlhan", Onur Yayınları, Kasım 1995, Ankara, s. 106,
5.Einstein'ın "Fiziğin Evrimi" (Nisan 1972) , R. Ownes'ın "Evren ve Dönüşümleri" (Mayıs 1978), Hegel'in "Seçme Yapıtlar"ı (Haziran 1976) yanında J. Glasneck'in "Türkiye'de Faşist Alman Propagandası", Rice ve Ross'un "Görünmeyen Hükümet CIA" sı, Noviçev'in "Osmanlı İmparatorluğu'nun Yarı Sömürgeleşmesi", Vasilyev ve Stanyukoviç'in " Madde ve İnsan"ı, Rozaliev'in "Türkiye'de kapitalizmin Gelişme Özellikleri (1923-1960)'ı, İbni Haldun'un "Mukaddime"si, Bourderon'un" Faşizm, İdeoloji ve Uygulamalar"ı, Lewerenz'in "Komünist Enternasyonalde Faşizmin Tahlili", Brizon'un "Emeğin ve Emekçilerin Tarihi", Osada'nın "Atom Bombası çocukları", Gordlewski'nin "Anadolu Selçuklu devleti", Szaniavski'nin "Okulun Toplumsal İşlevi", Gramchi'nin "Hapishane defterleri" gibi eserler Onur Yayınları arasında yayınlanır.
6.Muzaffer İlhan Erdost, "Sosyalizmi Seviyorum", s. 99
7.Muzaffer İlhan Erdost ,"Bir Fotoğrafa İki Alt Yazı" içinde 'anadil yasağı üzerinde', Onur Yayınları, Ankara, s. 41-44
8.Mustafa Balbay, "Kürtler'i Kimlikleriyle Tanımak", Muzaffer Erdost ile röportaj, Cumhuriyet, 7 Kasım 1994
9.Muzaffer İlhan Erdost, "Türkiye'ye Kefen Biçenler", Onur Yayınları, Ankara, 2010, s. 51
10.Vahap Erdoğdu ve arkadaşlarının çıkardığı Aydınlık Sosyalist Dergi “Kırmızı Aydınlık”, Doğu Perinöçek ve arkadaşlarının çıkardığı Proleter Devrimci Aydınlık ise “Beyaz Aydınlık” olarak anılırdı.
11.Muzaffer İlhan Erdost, "Bir Fotoğrafa İki Alt Yazı" içinde 'Laiklik ve Düşünmenin Özgürleşmesi", Onur Yayınları, Ankara, s. 66,
12.Muzaffer İlhan Erdost, "Laiklik, Dinin Siyasallaşması ve Şiddet" TİHAK Yaynları, 2002, s. 93.
13.Muzaffer İlhan Erdost, "Türkiye'nin Kararan Fotoğrafları", Onur Yayınları, 2003, s. 251.
14.Vecihi Timuroğlu, "Muzaffer İlhan Erdost", Ankara, 2012, Söylesen Matbaacılık, s. 308-313
15.Muzaffer İlhan Erdost, "Havada Yanan Güvercin", 2015, s. 8-9
16.Muzaffer İlhan Erdost, 1997, İkinci Yeni, Onur, Ankara, s.102-103
17.Öyküler ilk kez "Ey Karanlık Mavi Güneş" isimli kitapta 1990'da yayınlanır ama 2015'de eklerle birlikte kitabın adı "Karanlık Kırmızı Güneş"e dönüşür.
18.Fevziye Özberk, Acıyı Güzelliğe Dönüştürenler, Ankarahavadis. com. tr, 5.3.2021

https://sol.org.tr/yazar/muzaffer-agabey-icin-27426



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.121
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

49 kere teşekkür edildi.
35 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 08.11.2021- 05:11


İlhan Erdost: Kendi mezarında açan gül*

Soğuk, gri ve kirli bir Ankara akşamıydı. Mamak Askeri Cezaevi avlusu, bloklar arasında gidip gelen askeri araçların hırıltısı dışında sessizdi.

Resim Ekleme

Okan Toygar

Sol ve Onur Yayınları’nın kurucuları Muzaffer ve İlhan Erdost kardeşler, içinde dört er tarafından yarım saat boyunca feci şekilde dövüldükleri Reo aracından indirilmiş F koğuşunun dış kapısına doğru yürütülüyorlardı ki Astsubay Şükrü Bağ onları tekrar çağırdı. Aldığı ağır darbeler sonrasında araç içinde birkaç kez yere düşen İlhan yeniden dövüleceklerini anlayarak “Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadan geldim, bizi dövdürmeyin!” dedi. Başının ağrısından güçlükle konuşabiliyordu. Astsubay, paltosunun cebinden çıkardığı sigarayı dudağına götürürken “Ben de sizin yüzünüzden küçük kızımı hasta yatağında bıraktım” dedi ve bir elle sigarasını yakarken, diğeriyle de erlere “dövmeye devam edin” anlamında bir işaret yaptı. Şükrü Bağ, bir keyif sigarası içimi zamanda aracın etrafında turlarken erler tekrar yumruk, tekme ve coplarla saldırdılar iki kardeşe. Hırsla vuran erlerden birisi, o gün orada bulunmaması gereken ve araca binme izni dahi olmayan Ülkü Ocakları üyesi Kısmet Çağlar idi. İlhan aldığı darbelerle bir kez daha yüzükoyun yere kapaklandı. Muzaffer, kardeşinin yerden kalkmasına yardımcı olmak isteyince “Bırak kendisi kalkacak!” dedi Astsubay. İlhan’ın gözleri, yüzü ve paltosu kanlıydı. Güçlükle doğruldu. Koğuşun kapısına doğru yürümeleri ve kapının önünde hazırola geçmeleri söylendi. İkisi de ayakta durmakta zorlanıyor ve copla vurulmaktan kütük gibi olmuş ellerini yapıştıramıyorlardı yanlarına. Şükrü Bağ bu görüntüyle dalga geçercesine, “Patlatılmadık bir hayalarınız kaldı, şimdi onu da patlatırlar” dedi ve erler tekrar acımasızca vurmaya başladılar ikisine de. Dengesini kaybedip bir kez daha düşen İlhan güçlükle kalktıktan sonra ikisi birlikte yalpalayarak koğuşa girdiler. Nefes nefeselerdi. İlhan kalktı, nefes alabilmek için pencereye doğru yürüdü. Başı çatlayacak gibiydi. Yerine dönerken gözleri karardı. Sanki yer ayağının altından kayıyor, etrafındaki her nesne dönüyor gibiydi. Abisiyle göz göze geldi ve “Midem bulanıyor, kusacağım” dedikten sonra yere yığıldı.

ŞAİR NEDİM SOKAK
7 Kasım 1980 Cuma akşamı, Mamak Askeri Cezaevi C Blok, F Koğuşu’nda bunlar olurken Aşağı Ayrancı Şair Nedim Sokak’taki bir evde İlhan’ın eşi Gül bir yandan üç gündür iştahsız olan iki buçuk yaşındaki kızı Türküler’e çorba içirmeye çalışıyor, bir yandan da minik elleri ile tuttuğu çıngırağın çıkardığı sese dikkat kesilmiş olan beş buçuk aylık kızı Alaz’ı gözlüyordu. Türküler kaşığı ittiriyor, sürekli ağlıyordu. Birlikte doyasıya zaman geçirmenin tadına vardığı babasını üç gündür görememek onu hırçınlaştırmıştı. Gül de özlemişti eşini, sevdiğini, yoldaşını. İlk kez bu kadar ayrı kalıyorlardı. Bu arada sık sık kapı çalıyor, İlhan’ın ve Gül’ün yakınları birer birer akın ediyorlardı eve İlhan’dan bir haber alabilme umuduyla.

4 Kasım sabahı, amcaları İsmail Erdost ile birlikte ifade vermek üzere emniyet müdürlüğüne bırakmışlardı İlhan’ı. İfadeye çağrılma gerekçesi ilk baskısı 1970’te yapılmış ve daha sonra herhangi bir yasal kısıtlılık olmadan 12 Eylül’e kadar dört baskı yapmış olan Engels’in “Doğanın Diyalektiği” kitabından evde iki tane bulundurmaktı. Kitap yasak değildi ve bir yayıncının evinde iki tane bulunması doğaldı. Bundan dolayı, ifade verip kendisinden bir-iki gün önce Emniyet Müdürlüğü’ne giden ve hâlâ orada tutulan abisi Muzaffer Erdost ile birlikte hemen salınıvericeklerini düşünüyorlardı.

5 ve 6 Kasım sabahı emniyet müdürlüğünden sıkıyönetim komutanlığına giderken İlhan su içme bahanesiyle kendilerini götüren polislerden rica etmiş, Gül’ün sosyal hizmet uzmanı olarak çalıştığı Dışkapı SSK Hastanesi’nin önündeki büfeden Gül’ü aşağı çağırarak görüşmüştü. Polisler İlhan’ın ısmarladığı sodaları içerken İlhan sürekli Türküler ve Alaz’ı sormuş, “Gülüm merak etme, bize emniyette iyi davranıyorlar, Sıkıyönetimde ifadelerimizi verip çıkacağız” demişti. Gül, 7 Kasım sabahı da onları beklemişti ama gelen giden olmamıştı. Akşam saatlerinde de aile dostları ve avukatları Halit Çelenk arayarak İlhan ve Muzaffer’in saat 17.00 civarında gözaltına alındıklarını söylemişti.

F KOĞUŞU
Yere yığılan İlhan’ı tutuklulardan birkaç kişi hemen bir yatağa yatırdılar. Beş-on dakika sonra İlhan üst kısmı soyulmuş olarak Muzaffer’in yanındaki yatağa getirildi. İlhan iki ranza arasında sağ dizi üstüne çömeldi. Kolları sarktı, başı hafif öne düştü, yüzü soluk, ağzı hafif açıktı. Hemen yatağa yatırdılar. Muzaffer “İlhan, İlhan!” diye seslendi. İlhan yanıtlamadı. Bakmadı da. Biri “Nabzı durmuş!” dedi. Suni solunum ve kalp masajı denendi ancak artık yapılacak bir şey kalmamıştı.

Yayıncı İlhan Erdost, aldığı ağır darbeler sonrası gelişen beyin kanaması nedeniyle henüz otuz altı yaşındayken abisinin gözleri önünde ölmüştü. İlhan’ı yatırıldığı battaniyenin köşelerinden tutarak götürdüler. Tarih 7 Kasım 1980 Cuma, saat 20.30 idi. Muzaffer, “Ben iki buçuk yaşındaki o kıza, Türküler’e ne diyeceğim?” diye düşündü İlhan götürülürken.

Tokat Artova’da başlayan onurlu bir yaşam, aydınlanma karşıtlarınca işkence ile sonlandırılmıştı. Eşine, kızlarına, abisine, akrabalarına düşkün, güzel yemekler yapan, briç oynayan, hem türkü hem klasik müzik seven, kendi çabasıyla Rusça öğrenen, yaşam dolu bir insan katledilmişti. Suçu, abisiyle birlikte bilimsel sosyalist eserlerin basılmasına öncülük etmekti.

Muzaffer İlhan Erdost’a göre iki İlhan vardı; “Biri, toprağın altında sonsuzluğu soluyan İlhan, biri de toprağın üstünde, her gün bizlerle birlikte büyüyen İlhan. Faşizme karşı, özgürlük ve bağımsızlık bilincimizi ve direncimizi her gün yeniden güçlendiren İlhan.”

Ağır bedeller ödemek pahasına yayımladıkları Marksist klasiklerle Türkiye’deki aydınlanma sürecine omuz vermiş olan Erdostlar hep sevgiyle ve minnetle anılacak!

*Turgut Uyar

Resim Ekleme

https://www.cumhuriyet.com.tr/kultur-sanat/ilhan-erdost-kendi-mezarinda-acan-gul-1882874



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Mikis Theodorakis, bir güzel insanı daha yitirdik. melnur 3 753 04.10.2021- 05:22
Konu Klasör Dünyanın en güzel insanlarından dünyanın en güzel marşlarından biri: Çav Bella. melnur 0 1284 11.07.2019- 23:47
Konu Klasör Bilim insanı ve sınıf bilinci... melnur 0 1465 14.06.2019- 18:31
Konu Klasör Yavuz Özkan'ı da yitirdik... melnur 0 1277 23.05.2019- 06:27
Konu Klasör Bir güzel insanı, Münir Özkul'u yitirdik! melnur 5 2746 11.01.2018- 06:31
Etiketler   Muzaffer,   İlhan,   Erdostu,   güzel,   insanı,   yitirdik.
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS