SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
23 Nisan, 100 yıl önce...           (gösterim sayısı: 615)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.857
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

33 kere teşekkür etti.
42 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 23.04.2020- 07:43


23 Nisan, 100 yıl önce...

İktidar, 100. yıldönümünde Türkiye’yi dışarda savaş, içerde ise her türlü baskı ve ekonomik zorluklara hapsetse de karamsar olmayalım. Dedelerimizin 1920’de bile kapılmadıkları umutsuzluğa kapılmayalım. 2020’ler dünyasında, hayale kapılıp kendinde olmadık güçler vehmedenlerin de son tahlilde kendileriyle savaştıklarını unutmayalım

Resim Ekleme
TANER TİMUR

Devrimci süreçlerde çok sık rastlanan bir durumdur; başlangıçta ikili bir iktidar yapısı ortaya çıkar. Örneğin 1789’da Bastille’i zapteden Fransız devrimcileri, kralın ihaneti açıkça ortaya çıkana kadar, üç yıl boyunca Versailles’a ilişmediler. 1917’de de, Rusya’da Ekim Devrimi, “emekçi şuraları” ile Çarlık oligarşisine karşı ayrı bir iktidar merkezi oluşturdu. İşte bundan tam yüz yıl önce, Ankara’da da benzer bir durum yaşanıyordu.

Gerçekten de 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasıyla ortaya iki ayrı “iktidar” çıkmıştı. İstanbul’da sömürgeci güçlerin merhametine sığınarak kurtulacağını sanan çürümüş saltanata karşı, “bozkırda” yepyeni bir dünya vadeden bir “çekirdek” kuruluyordu. Kendiliğinden oluşan Kuvayı Milliye ile başlayan ve Heyeti Temsiliye ile örgütlenen hareket, sonunda Millet Meclisi ile taçlanmıştı. Hedef ise daha başlangıçta, Amasya’da, ilan edilmişti: “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır!”.

***

Resim Ekleme

Aslında karanlık günlerdi. On yıldır süren savaşın bütün yükünü taşıyan Anadolu tam bir harabe halindeydi. O günleri anlatan Yunus Nadi “denilebilir ki, diyordu, o gün için ordu namına hiçbir şey yoktu. Hatta kadro olarak bile ordu ancak kâğıtlarda vardı (...) Kolordu Komutanı olan Ali Fuat Paşa bile İngilizlere karşı hareketini halk ile yapmıştı”. Üstelik İttihatçı çılgınlık, tüm subayların itibarını neredeyse sıfıra indirmişti. Öyle ki, yıllar sonra anılarında belirttiği gibi, İsmet Paşa, İnönü Savaşları sırasın­da Bursa’dan dönen bir grup subaya şunları söyleyecektir: “İçinde bulunduğu­muz vaziyeti bilesiniz! Padişah düşmanınızdır; yedi düvel düşmanınızdır; bana bakın, kimse işitmesin, millet düşma­nınızdır!” (Ulus, 17 Mayıs 1968).

İşte Ankara’da Meclis açılırken durum buydu ve tam da bu koşullarda, Yunus Nadi, ordunun önceliğini belirtirken Mustafa Kemal Paşa’dan şu yanıtı alıyordu: “Evvela Meclis, sonra ordu Nadi Bey! Orduyu yapacak olan Millet ve ona niyabeten Meclis’tir!”. Yine Yunus Nadi’nin Ankara’yı “çöl” olarak nitelemesini de Kemal Paşa şöyle tamamlamıştı: “Bu çölden bir hayat çıkarmak lazımdır. Sen ortadaki boşluğa bakma. Boş görünen o saha doludur; çöl sanılan bu alemde saklı ve kuvvetli hayat vardır; o da millettir!”. (Ankara’nın İlk Günleri, 1955, s. 97).

Kısaca karamsarlığa yer yoktu; moral çöküntü düşman güçler kadar tehlikeliydi. Kaldı ki Ankara halkı 27 Aralık’ta Temsil Heyeti ve Mustafa Kemal Paşa’yı coşkuyla karşılamıştı.


***

Ne var ki bu arada şer kuvvetleri de boş durmuyordu. 16 Mart’ta İstanbul işgal edilmiş, Meclis dağıtılmıştı. Bunu meşru göstermek için de, İtilaf Devletleri, yayınladıkları bildiride “işgalin geçici olduğunu” ve amacının “makamı saltanatın nüfuzunu kırmak değil, aksine Osmanlı idaresinde kalacak yerlerde o nüfuzu takviye ve tahkim etmek olduğunu” ilan etmişlerdi. Falih Rıfkı Atay’ın anlatısıyla o günlerde “Halife fetvalarıyla ayaklandırılan çeteler hemen hemen Ankara tepelerinden görünmek üzere idi. Mustafa Kemal, Meclis’i açacağı zaman şehri basmak üzere ufukta belirdiklerini haber vermek için Ankara sırtlarında nöbet bekletmişti” (Çankaya). Oysa ne yazık ki bunun halkta da bir karşılığı vardı. “Millet ve ordu” saltanat ve hilafete “asırların kökleştirdiği dini ve ananevi bağlarla bağlı” olup, “halife ve padişahsız kurtuluşun manasını anlayamıyor”, buna karşı olanları “derhal dinsiz, vatansız, hain” ilan ediyordu (Nutuk). Kısaca halkın dini duyguları Halife-Sultanı da aşmış, işgal kuvvetlerinin elinde “afyon” ve devrim düşmanlığı haline gelmişti.

***

Aslında bu durum halk çıkarlarına olduğu gibi, yaratıcı ile yaratılan arasına aracı koymayan İslam’ın özüne de aykırıydı. Ne var ki 1920’lerin Anadolu’su özgür felsefe ve laiklik derslerine hiç de elverişli değildi. Üstelik bu durum, belli bir gelişme aşamasında, tüm ülkelerin karşılaştığı bir durumdu ve Kemalist devrimcilere yardım elini uzatan Lenin de bir yazısında, “dini bir kisve altında siyasi pro­testo, gelişmelerinin belli bir derecesinde, bütün halklara özgü bir olaydır” demişti. Bunu da belirleyen daha temeldeki sınıf kavgasıydı. Bu koşullarda yapılacak şey de tüm açıklığıyla ortaya çıktı: Kısasa kısasla yanıt verilecek, halkın kutsal inançları devrimci güçler lehine seferber edilecekti. Zaten Mecliste 60 kadar din adamı vardı ve bu koşullarda Meclis bir Cuma günü, büyük bir dini merasimle açıldı. Aslında asıl savaş daha yeni başlıyordu ve bunun temel ilkesi de konulmuştu: Artık Anadolu topraklarında, egemenlik, “Hakk’ı temsil ettiğini” iddia eden sultan ve oligarşik zümreye değil, “Halk”a ait olacaktı.

***

Mustafa Kemal Atatürk, Meclis toplanmadan bir gün önce, 22 Nisan 1920’de, tüm asker-sivil yöneticilere yolladığı bildiride “Efendiler, diyordu, bilirsiniz ki hayat demek mücadele, müsademe demektir. Hayatta başarı mutlaka mücadelede başarıyla mümkündür ve bu da manen ve maddeten kuvvete, kudrete dayanan bir keyfiyettir”. Sonra da, kendi açısından, Doğu-Batı kavgasında Osmanlıları çöküntüye götüren nedenleri anlatıyor ve Panislamizm ve Pantürkizm gibi hayalci ve yayılmacı tutkuları eleştiriyordu. “Dünyanın bugünkü genel koşulları ve yüzyılların kafalara yerleştirdiği gerçekler karşısında, diyordu, hayalci olmak kadar büyük bir yanılgı olmaz. Tarihin dediği budur; bilim, akıl, mantık da bunu söyler!”. Önerdiği de buna dayanan bir “ulusal politika” ve buna uygun akılcı ve barışçı bir dış politika idi.

***

Fakat hayret değil mi?

Aradan yüz yıl geçti; bu hedefler çoktan ulaşılmış ve -enternasyonalist perspektifte- aşılmaya aday hedefler olarak değil de, adeta çıkarcı bir oligarşinin unutturmaya, kovmaya çalıştığı hedefler olarak hala karşımızda duruyor. Ve bu koşullarda 23 Nisan 1920 de, 100. yıldönümünde, Türkiye’yi, dışarda (Suriye, Libya) savaş halinde, içerde her türlü muhalifi “iç düşman” sayan; hesapsız politikasıyla bir işsizler ordusu yaratan; parası giderek eriyen ve sonunda da bir salgınla mücadeleyi bile “mutlak iktidar” tutkusuna endeksleyen iktidar yapısı ile yakaladı. Kuşkusuz ne tek parti dönemi, ne de çok partili yaşamımız -kuşkusuz farklı nedenlerle- sütten çıkmış ak kaşık sayılabilirdi; yine de daha beş altı yıl öncesine kadar, bu noktaya varacağımızı doğrusu kimse tahmin edemezdi. AKP’nin “ustalığı”, önce liberalleri İslamcılarla, İslamcıları Gülencilerle ve hepsini de “Kürt açılımı”yla uzlaştırarak “vesayet”e (aslında Kemalist laikliğe) karşı cephe kurmak; sonra da cepheyi parçalayarak her unsuru birer birer ezmeye çalışmak oldu. Yıllardır tüm demokratlar bu dönüşümü çözümlemeye çalışıyorlar, daha yıllarca da çalışacaklar ve bu arada özgürlük kavgası da devam edecek! Yine de karamsar olmayalım; hele hele dedelerimizin 1920’de bile kapılmadıkları umutsuzluğa hiç kapılmayalım. Bu arada, 2020’ler dünyasında, hayale kapılıp kendinde olmadık güçler vehmedenlerin de son tahlilde kendileriyle savaştıklarını hiç unutmayalım.

https://www.birgun.net/haber/23-nisan-100-yil-once-297821




Bu ileti en son melnur tarafından 23.04.2020- 08:11 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.857
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

42 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 23.04.2020- 08:46


Meclisi yıkanlar kuruluşunu kutluyor: İşte saraylara ve saltanatlara karşı halkın yönetme mücadelesi

Bu topraklarda ilan edilen ilk anayasa ve meclis Abdülhamit tarafından ortadan kaldırılmıştı. Sonuncusu da 12 Eylül ve 16 Nisan referandumları sayesinde mevcut iktidar tarafından ortadan kaldırıldı. Meclisinin 100. Kuruluş yıldönümünde Türkiye laik Cumhuriyet’in fiilen ortadan kaldırıldığı, devletin sermaye ve gericilik adına kararname görünümlü fetvalarla yönetildiği bir ülke durumunda.


Resim Ekleme

Türkiye, Büyük Millet Meclisi’nin 100. Kuruluş yıldönümüne Cumhuriyet karşıtı “Yeni Osmanlıcılık” iddiaları arasında giriyor. 16 Nisan 2017'de yapılan anayasa değişikliği referandumunda kabul edilen ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen Başkanlık Sistemi ile TBMM büyük ölçüde işlevsizleştirildi, etkisiz hale getirildi. TBMM’nin kuruluşu laik Cumhuriyet’in fiilen ortadan kaldırıldığı, devletin sermaye ve gericilik adına kararname görünümlü fetvalarla yönetildiği bir ortamda kutlanıyor.

TBMM, 23 Nisan 1920'de Osmanlı Devleti'nin İtilaf Devletleri'nce işgali sırasında işgale direnen güçlerle kurulmuştu. Direnişçi Meclis, hilafetin ve imparatorluğun kaldırılmasına karar vermiş ve nihayetinde Cumhuriyeti ilan etmişti.

TBMM’nin kökleri Osmanlı İmparatorluğu’ndaki anayasal bir düzen kurma arayışlarına dayanıyor. 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ve 1856 tarihli Islahat Fermanı, adından da anlaşılacağı gibi birer padişah fermanı olsalar da bu yolda atılmış iki önemli adım olarak kabul ediliyor. “Genç Osmanlılar” hareketi bu iki adımın yarattığı siyasi iklimde ortaya çıktı. Bu hareketin içinden gelen Mithat Paşa, Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi aydınlar, Avrupa ülkelerindeki anayasal monarşilerden etkilenerek Osmanlı İmparatorluğu’nun meşrutiyet ile yönetilmesi gerektiğini savundu. 1870'li yıllarda Osmanlı Devleti ekonomik ve siyasi krizlerle sarsılıyordu. Mithat Paşa ve arkadaşları bir saray darbesiyle 1876'da Abdülaziz'i tahttan indirerek yerine V. Murat'ı geçirdi. V. Murat ruh sağlığı bozulduğu için kısa süre sonra tahttan indirildi. Yerine meşrutiyet ilan edeceği sözü veren II. Abdülhamid oturtuldu. Abdülhamit tahta bir saray darbesi ile oturabilmişti.

İlk anayasayı Abdülhamit rafa kaldırdı
II. Abdülhamid siyasal bir manevrayla 23 Aralık 1876'da Kanun-i Esasi’yi ilan etti. Kanun-i Esasi uyarınca iki kanatlı bir parlamento oluşturuldu. Üyeleri seçim yoluyla belirlenen meclise Meclis-i Mebusan, üyeleri atama yoluyla belirlenen meclise de Âyan Meclisi deniyordu. İki meclisin oluşturduğu parlamento Meclis-i Umumi (Genel Meclis) olarak adlandırılmıştı.

Genç Osmanlıların uzun süren mücadeleleri sonucunda ilan edilen Birinci Meşrutiyet, II. Abdülhamid'in 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'ndaki yenilgiyi gerekçe göstererek Meclis-i Mebusan'ı kapatmasıyla 1878'de son buldu. Ancak Hamit Meclisi kapatmadı, mebuslara maaş vermeye devam etti.

Hamit, bütün suçlarının sorumluluğunu Mithat Paşa’nın ve meclisin omuzlarına yükleyip, bu sayede tek adam yönetimi için kapıyı sonuna kadar aralamıştı. O bunlarla uğraşırken batıda sınırları Ege’de biten bir Bulgaristan kurulmuştu. Doğu’da Batum, Kars ve Ardahan Rusları eline geçmişti. İstanbul elden gitmediyse Rusların ilerlemesinden rahatsız olan Avrupalı güçler nedeniyleydi. Fakat onun bütün dikkati içerdeydi. Devrilmekten korkuyor ve bu ihtimali ortadan kaldırmanın yollarını arıyordu.

Abdülaziz’in intiharını gerekçe göstererek Mithat Paşayı idama mahkûm ettirip, Taif’e sürdü. Orada sarayın talimatıyla öldürüldü.

Abdülhamit zulmü 1908 devrimiyle bitti
Abdülhamit’in kurduğu bu zulüm şebekesi 30 küsur yıl sonra nihayet 1908 yazında sona erdirilebildi. Devrim despotun kapısını çalmış, o korkuyla rafa kaldırdığı anayasanın yeniden ilanına razı olmuştu. 1908’de hürriyet geldi, Anayasa raftan indirilip yürürlüğe konuldu, seçimler yapıldı ve Meclis yeniden işlevsel hale getirildi.

1909 Nisanı'nda “padişahım çok yaşa”, “şeriat isteriz” nidalarıyla taraftarları ayaklandı. Gericiliğin ayranı yeniden kabarmıştı. Rumeli’deki Hareket Ordusu koştu yetişti, Taksim’deki topçu kışlasında başlayan gerici ayaklanmayı bastırdı. Abdülhamit anayasaya yeniden tecavüz edeceği korkusuyla alaşağı edildi. Önce Selanik’e sürgüne, sonra Balkan Harbi çıkınca İstanbul’a getirilerek Beylerbeyi Sarayı'nda ikamete zorlandı. 1918’de öldü ve Sultan Mahmut türbesine gömüldü.

1908 Hürriyet Devrimi geçici bir rahatlama sağladı. İmamlar, papazlar, hahamlar kol kola gezdi. Makedonya dağlarındaki Rum, Bulgar, Makedon çeteler ovaya indi. Doğu Anadolu’daki Ermeni çeteler peşindeki müfrezelerle kucaklaştı, barıştı. İç savaş nihayet bitmişti.

Hürriyet’ten dört yıl sonra, 1912’de başlayan Balkan savaşı az zamanda büyük bir ricata dönüştü. Osmanlı ordusu 250 bin zayiat vermiş, Avrupa Türkiye’sindeki topraklarının yüzde 83’ünü ve nüfusunun yüzde 69’unu kaybetmişti. Kuruluşundan bu yana Avrupa’nın bir parçası olan imparatorluk kısa sürede neredeyse tamamen kıtanın dışına itilmişti.

1914’te patlak veren ve Osmanlı devletinin de içine sürüklendiği 1. Dünya Savaşı Balkan harbi ile başlayan Osmanlı iç savaşını 10 yıllık bir savaşa dönüştürdü. O savaşta Osmanlı devleti dağıldı, gücünü bütünüyle kaybetti. Onun yıkıntılarında Anadolu’da bir kurtuluş hareketi yeşerdi. TBMM’yi de o hareket kuracaktı. 23 Nisan 1920’de açılan Meclis, laik Cumhuriyet’in müjdecisiydi.

12 Eylül Cuntası ve AKP Meclis'i budadı
Laik Cumhuriyetin büyük ölçüde erozyona uğratıldığı bir dönemde iktidara el koyan 12 Eylül faşist cuntası, patronların isteklerine cevap vererek, güçlü bir meclisi öngören anayasayı ilga ederek idarenin güçlendirildiği yeni bir anayasa ilan etti. Faşist anayasa idarenin karşısında yasama ve yürütmenin yetkilerini sınırlıyor, Meclisin yetkilerini buduyordu. “Başkanlık sistemi” tartışmaları da o iklimde başladı. Patronlar hızlı ve güçlü devlet istiyordu.

12 Eylül faşist anayasası bu doğrultuda birçok kez değiştirildi. Anayasanın bütünüyle rafa kaldırılması ise 12 Eylül 2010 ve 16 Nisan 2017 anayasa referandumları ile büyük ölçüde tamamlanmış oldu.

Bu iki hamleyle Abdülhamit hayranı Tayyip Erdoğan, iktidar ortağı olan Fethullahcılar’ın darbe kalkışmasını fırsat bilerek Anayasayı rafa kaldırmış oldu. O da Hamit gibi işlevsiz kalmış olan Meclisi kapatmadı, vekillere maaş ödemeye devam etti. Ülke, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçişle birlikte Erdoğan'ın kararnameleri ile yönetilirken etkisi oldukça azalan TBMM, son 29 yılın en 'sönük' yasa yapma performansını gösterdi. 1991-1996 yılları arasında 194 tasarıyı yasalaştıran TBMM, son iki yılda sadece 75 kanunu kabul edebildi. Onlarda “başkandan” gelen fermanlardı.

Ülke TBMM’nin açılışının 100. yılını kutlarken her şey arada Cumhuriyet hiç yaşanmamış gibi yerli yerinde. Sultanlar, saraylar, nevzuhur dervişler, gerici gazeteler, emperyalizmin kışkırtıcı parmakları, her boydan tarikatçıklar, saray yalakası soytarı bürokratlar tarih sahnesinde yerini aldı. Ama bu tarihin gösterdiği tartışılmaz gerçek de ışıldamaya devam ediyor: Zulüm varsa direniş de vardır!

https://sol.org.tr/haber/meclisi-yikanlar-kurulusunu-kutluyor-iste-saraylara-ve-saltanatlara-karsi-halkin-yonetme



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.857
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

42 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 23.04.2020- 09:17


Hangi Meclis? - AYDEMİR GÜLER

Türkiye sermaye sınıfı otoritenin tekelleşmesini yüceltmiş ve sonunda muradına ermiş bulunuyor. Bu sınıf 23 Nisan’dan sadece pişmanlık duyuyor olabilir. Türkiye sağı Meşrutiyet’in de, Kurtuluş’un da, Cumhuriyet’in de inkarcısıdır. 23 Nisan, öncesi ve sonrasındaki bütün erdemli momentlerle birlikte bizim ülkemizin eşitlik, yurttaşlık manifestosudur.

Resim Ekleme

İşçi sınıfı mücadelelerinde parlamentonun tarihsel bir yeri var. Bu yeri anlamayı deneyeceksek günümüz Ankara’sına bakmak pek bir işimize yaramayacaktır. Kuruluşu yüzüncü kere kutlanıyor olsa da 2020 TBMM’sinin uğruna mücadeleler verilen, bedeller ödenen parlamento kurumuyla pek bir ilintisi kalmadı. Üyelerini de dahil ederek söyleyeyim, Türkiye Cumhuriyeti’nde parlamentonun yetkisinin nerede başlayıp nerede bittiğini bilenden vazgeçtim, merak eden bile olduğunu zannetmiyorum.

Ancak gelinen noktanın “bir imamlar düzeni olarak AKP”nin özgün ve hatta Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel yaratısı olduğunu düşünmek, bu anlamda günümüz Türkiye’sini başlı başına bir tarihsel istisna, ayrıksı ve marazi bir durum saymak yanlış olur. Öyle yaklaşan burjuva meclisinin iyisini, güzelini arama yolunda beyhude bir yolculuğa çıkacaktır. Biz Ankara’ya baktığımızda burjuva demokrasisinin yapısal bunalımını görelim derim.

Bu öyle bir bunalım ki, örneğin iki dereceli haliyle aslında seçmen azınlığına dayanarak seçile gelen ABD başkanlık sisteminde de gözlemlenebilmekte. Hele seçime katılma oranının yüzde ellinin altına doğru seyrettiğini hatırlarsak durum iyiden iyiye vahim hale geliyor. Düşünün, dev bir reklam kampanyasıyla belirlenen adaylar arasından kafa kafaya, yani toplam seçmenlerin topu topu dörtte birine seçtirilen ve bu haliyle egemen güçler tarafından benimsenip benimsenmediği bile anlaşılmaz hale gelen bir “başkan” dünyanın bir numaralı emperyalist devletinde son sözün sahibi oluyor! ABD’de bir tarafında ırkçılığın diğer tarafında ise genel demokrasi taleplerinin karşı karşıya geldiği, Marksistlerin tereddütsüz tercihlerini ilan ettikleri, hatta 1848 devrimlerinden sonra yaşlı Kıtayı terk etmek zorunda kalmış kimi devrimcilerin silah elde katıldıkları İç Savaştan süzülüp gelen değer bu olabilir mi?

Demokrasinin devrimci yollardan inşa edildiği Fransa bir başka alem. Egemen güçlerin belli ki stepne olarak anlam yükledikleri, ama iktidar mekanizmasını temsil etmek istemedikleri, ülkenin siyasi dinamizmini yönetme ehliyetine sahip olmayacağı ise çıplak gözle görünen faşist-ırkçı partinin önünü kesmek için kurulan ittifaklar parlamenter temsil mekanizmalarını bir sahtekarlığa dönüştürmüş durumda. Epey zaman önce, Ulusal Cephe, Front National partisi henüz Jean-Marie Le Pen yönetimindeyken seçimlerin ikinci turunda veciz bir slogan ortaya çıkmıştı: “ırkçıya değil hırsıza” oy vermeye çağıran bu sloganda bahsi geçen hırsız Jacques Chirac’tı ve demokrasi böyle kurtarılmıştı!

Britanya’ya mı bakmak istersiniz, Brezilya’ya mı? Macaristan mı alırsınız, Almanya mı? Hindistan’da Hindu faşizmi mi, Mısır’da şeriatçı faşizmi durduran darbeciler mi? İsterseniz yirmi yıldır kankası Medvedev’le görev değiş tokuş ederek mevzuatın etrafından dolanan Putin’in Rusya’sı…

Bir mevzuata indirgenen ve bu sapkın platformlara sıkışan demokrasi ve onun parçası olarak verili parlamentolar, işçi sınıfı mücadelesinin tarihsel deneyimlerine pek benzemiyorlar. Bu tablo bir kriz tablosudur. Burjuva demokrasisi uzatılmış bir bunalımın kokuşma evresine geçmiştir.

Burada kapatmayalım konuyu ve adını kısaca koyalım. Marx ve onun 1883’te ölümünden sonra Engels sade bir formülü defalarca ortaya koydular.

Bir: Demokratik cumhuriyet kapitalizme mantıksal olarak uyan yönetim biçimidir.

İki: Bu biçim işçi sınıfının gelişimiyle “tehlikeli” hale dönüşmüş, sistemin krizinin parçası ve yansıdığı temel alanlardan biri haline gelmiştir.

Sonrasında demokratik cumhuriyet ile meşruti monarşi arasında çeşitli çiftleşmeler denendi. Bakınız Avrupa... Demokrasi ve Meclis oyunlarının hantallaştırıcı etkisi kâh faşizmle, kâh askeri rejimlerle baypas edildi. İsterseniz Avrupa, isterseniz Latin Amerika... Bizde burjuvazinin tercihi onlarca yıldır hep başkanlık sistemi yönünde oldu. TÜSİAD projesidir bugünkü, ama ortada kurallı bir rejim, bir sistem kaldığı kuşkuludur!

Hangi deneme olursa olsun, burjuvazi temsili demokrasinin ve parlamentonun anlamlandırıldığı temel liberal ilke olan “erkler ayrılığından” kaçmaya çabalamıştır. Zannettiler ki bildiğimiz üç erk, yani yargı, yasama ve yürütme ile diğer egemenlik kurumlarını, örneğin orduyu, bürokrasiyi, akademiyi, düzenin diğer ağırlıklı toplumsal sınıf ve katmanlarının örgütlerini; bunların tamamını tek bir otorite altına almak iyi gelecekti. Olmadı.

Marx ve Engels demokratik cumhuriyetin kapitalizme en uygun yönetim biçimi olduğunu bir tarih tezi olarak ortaya atarken haklıydılar. Oradan kaçış başlayalı beri yerine ikna edici başka bir şey konamıyor ve kriz derinleşiyor. Kapitalizmin siyasal üstyapısını yüz elli yıl boyunca bir sorun olmaktan çıkartamazsanız, söz tükenir, krizin kokuşma aşamasına geçilir.

İkinci noktada belirtildiği gibi, bu tükenişin arkasındaki dinamik işçi sınıfından başkası değildir. Bu bizim ülkemizde o kadar bariz ki. Türkiye’nin bir demokratik cumhuriyet olmaya en yaklaştığı dönem 1960’lardır ve emekçi halkın oyları sosyalizme yönelince egemen güçler hızla rücu etmişlerdir girdikleri yoldan. 1965’te yüzde 3 civarı oyla Mecliste tam tamına sandalyelerin yüzde 3’ünü kazanan Türkiye İşçi Partisi korkusundan 1980’in yüzde 10 barajına kadar gelindi… Ama bundan ibaret değil elbette. İşçi sınıfı mücadelelerinin konuya dahli çok daha fazla.

Bu noktada ilk adımı atmış ve yazının girişini tamamlamış olalım. İşçi sınıfının mücadele deneyiminde yeri olan meclis bugün özetle yok! Bu meclisler başka. İşçi sınıfının somut olarak 21.yüzyıl burjuva parlamentolarında sahip çıkacağı bir şey kalmadı.

Kapitalizmin meyvesi olarak demokrasi
Peki neden kapitalizm ile demokratik cumhuriyet arasında bir denklik ilişkisi var? Hele çağdaş kapitalizm demokrasiyi, onun temel kurumu sayılan parlamentoyu, parlamentoyu oluşturan seçimli temsil mekanizmasını torpillemek için elinden geleni yaparken bu soruyu sormak durumundayız.

Sınıflı toplumların tarihinde ilk kez kapitalizmde sömürü ekonominin içine gömülüdür, orada saklıdır. Kapitalizm öncesi sınıflı toplumların tamamında ekonomik sömürü siyasal ve ideolojik zora bağımlıydı. Köle ve serf kendisini ve ailesini geçindirecek ekonomik faaliyetten sonra, yalnızca köle veya serf olarak tanımlandığı için mülk sahibinin hizmetinde çalışmak zorundaydı. İster zaman olarak, ister ürün, ister para… Sömürü aleniydi.

Bu zorunluluğun bir açıklaması olmak zorundadır. Gerekçe dünyevi olamaz. Mülk sahipleri “öyle” doğmuşlardır, bu hakkı tanrıdan almışlardır. Temel üretim aracı topraktı ve “nasıl oldu da toprak senin mülkiyetin oldu” sorusuna dünyevi bir yanıt verilemez. Kapitalizmin öncesinde yurttaş yoktur. Demokrasi vardır biraz, ama toplumun bütününe yayılmaz.

“Demokrasi kapitalizmde ne kadar yayılır ki” demeyin. İstemeyen -teorik olarak- çalışmaz kapitalizmde! Taraflardan birinin üretim araçları vardır, diğerinin işgücü. Özgürce değiş tokuş ederler. Biri üretime sevk ettiği araçlarının karşılığı olarak kâr elde edecektir, diğeri de çalışmasının karşılığı olarak ücret. Bu ilişki tarafların hukuken eşit tanımlanmasını esas alır. Eski üretim biçimlerinde eşitlik yoktu, alenen reddediliyordu. Kapitalizm ise eninde sonunda insanların hukuksal eşitliği fikrini sabit kabul eder. İhlal sapmadır ve geçicidir. Bütün sosyal pratik eşitliği ihlal etse bile, üstyapılar eşitlik varsayımının üstünde yükselir. Çünkü sömürü sıradan bir işgününün içine gömülüdür. İşçi kendisi için ürettikten “sonra” gidip sermaye sahibinin fabrikasında fazladan çalışmaz. Eski sömürü tanrının arkasına saklanarak yapılan bir hırsızlıktı. Kapitalizmde ne tanrı ne devlet devreye girmese bile, serbest rekabetin ve demokrasinin bütün koşullarının yerine getirildiğini varsaysak bile, sömürü sürer gider. Kapitalizm sömürüyü gizler ve olağanlaştırır. Mülk sahipleri için o güne dek bu yönleriyle görülmemiş bir icattır kapitalizm.

Dedik ya, bunun üstünden -İngiltere’yi düşünürsek- 250 yılı aşkın bir zaman geçti. Sömürünün üzerindeki örtü bile çürür bu kadar sürede. Burjuvazi insanların eşit yurttaş olarak tanımlanmasıyla yetinemeyeceğini, ırkçılıkla, cinsiyetçilikle, milliyetçilikle ve artık işçi sınıfını yok sayarak defalarca ilan etti. İçinde bulunduğumuz salgın günlerine bütün kapitalist dünyada aynı ahlaki çöküş eşlik etmiyor mu? “Proletarya işe gidecek, burjuvazi evinde salgından korunacak. Orta sınıflar da evden çalışabilir.”

Burjuvazinin burjuva demokrasisinden pek hazzetmemesini bir kenara bırakalım. Ekonomi dışı faktörler tarihte ilk kez ekonomik faaliyetin dışına çıkma olanağını bulurlar ve özerkleşirler. Eşit yurttaş oldukları varsayılan insanlar arasında ekonominin belirlemediği, ondan ayrı başka bir ilişki alanı şekillenmiştir. Bunun bir yanılsama olduğunu da ekleyelim yeri gelmişken. Ama yanılsama gündelik dilde anlaşıldığı haliyle yanılma, hayal görme, gerçeklik algısını yitirme değil. Bu yanılsamanın toplumsal temelleri çok güçlü. Sömürü hükmünü acımasızca icra ediyorsa varsayılan eşit yurttaşlığın inşa edileceği başka bir alana maddi anlamda ihtiyaç doğar.

Burjuvazi bu sayede milyonlarca mülksüz emekçiyi, kapitalizmin iktidarıyla sonuçlanan bir devrim mücadelesine katmayı becerdi. Düşünsenize, “feodal bey gidecek, artık bana çalışacaksın” diye bir sloganla kitleleri harekete geçirebilir misiniz? Ama “çağların adaletsizliğine son veriyoruz” derseniz, o olur. Oldu da! Siyaset buraya çağırdı, romanlar, müzik, resim, hukuk, kültür insanın karşısında çaresiz kaldığı doğaüstü bir dünyayı terk ettiler ve insanı yüceltmeye yöneldiler. Kapitalizm bir halk devrimleri dizisi olarak yayıldı.

Sömürüsünü var etmek için ekonomi dışı zora kural olarak gereksinim duymayan bir kapitalizm tanımı, sınıfların varlığından ve dolayısıyla derin adaletsizliklerden azade tutulmuş bir sivil toplum ve demokrasi alanı yaratır. Başta bu nedenle kapitalizme en fazla uyan demokratik cumhuriyettir.

Çok da işlevseldir bu denklik. Emekçiler eski düzenden koparak özgür olacaklarını umdukları yeni sömürünün çarkları arasına kendilerini gönüllü atıyorlardı. Heyecanla eski düzeni burjuvazi adına yıktılar.

İşte parlamentoların işçi sınıfı mücadelesindeki ilk anlamı o eylem sırasında karşımıza çıkmıştır.

Devrimci eylem olarak demokrasi
Demokrasi her zaman güç dengelerinin üstünde varlık kazanır. “Köleci demokrasiden” söz edilir. Köle sahipleri ve kölelerden ibaret bir toplumsal denklemde neden demokrasi kurumsallaşsın ki? Ancak köleci toplum karmaşıklaştıkça, köle olmayan özgür yurttaşlar ortaya çıktıkça, ticaret bir zenginlik ve güç kaynağı haline geldikçe demokrasi kurumu da zemin bulabilir. Güçler dengelenmeli, ilişkiler tanımlanmalıdır.

Daha sonraların belediye örgütlenmesi tam da, çoğunlukla ticaretten zengin kentli yeni sınıfın toprak sahiplerinin egemenliğine ortak olma arzusundan doğmuştur. Toprak tanrıya yaslanarak rasyonalize edilebilir. Toprak sahipliğinin ideolojisinde para kazanmak için harcanan emek aşağı bir davranıştır; soylulara yakışmaz. Ama kentli yeni zenginlerin sahip olduğu ve çoğalan mülk yığınının siyasete yansımaması düşünülemez. Tipik belediye başkanları burjuvalardır. Mülksüzler ise tanım olarak sistemin dışındadır. Ne seçebilirler ne aday olabilirler. Yeterlilik kriteri mülktür, vergidir. Bunların yeterlilikleri yoktur.

Bu kısıtlı tabloyu aşan bir demokrasiden söz ettik az yukarıda. Her insan eşit doğar ve baldırı çıplaklar ayağa kalkar. Kralları deviren, papazları giyotine gönderen, en kirli imajlara sahip ve en büyük toprak sahipliğini temsil eden kiliseleri top ateşine tutan plebyen terör, aşağıdan gelen öfkeli halk hareketi tarihin o güne dek sahne olduğu en kitlesel demokrasi şölenidir aynı zamanda.

Kulakları tırmalıyor değil mi? Siyasal şiddet demokratik bir karakter nasıl taşır? Demokrasi seçim değil midir, demokrasi tanımlı kurallar değil midir, demokrasi yerleşik saygın kurumlar değil midir? Nasıl olur da örneğin halk mahkemeleri, örneğin ayaklanmalar demokratik sayılabilir?

Peki ama hani demokrasi eşitlik tanımının bütün topluma yaygınlaşmasıydı? Yurttaşların siyasal karar mekanizmalarına aktif katılmaları açısından düşünüldüğünde en demokratik parlamento seçimi bile Paris Komünü’nün, hatta 1793’te karşı-devrimci krallarını idama yollayan terör Paris’inin eline su dökemez.

Yeri gelmişken, Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin meşruiyeti laf olsun diye veya Lenin’in keyfine Sovyet örgütlenmesine dayandırılmamış, “bütün iktidar Sovyetlere” sloganı durduk yere atılmamıştır. Sovyetler Rusya’nın sıradan insanlarının daha önce hayalini bile kuramayacakları olağanüstü bir kitlesel katılım mekanizması demekti. Ekim Devriminin hemen ardından genel oy yoluyla oluşturulan Kurucu Meclis’in de Sovyet örgütlenmesiyle boy ölçüşemeyeceği açıktı. Öyle ki, Bolşeviklerin çoğunluk olduğu Sovyetler Kongresi ile narodnik hareketin mirasçısı SR’ların çoğunluğundaki Kurucu Meclis tablosundan iki ayrı iktidar veya ikili iktidar bile çıkmayacaktır. Bilgi olsun, Sovyetler Kongresinde Bolşevikler (ve müttefikleri Sol SR’lar) 650 delegenin 390’ına sahipti. 703 üyeli Kurucu Meclis’te ise aynı bileşim 215 sayısında kalıyordu. Buna karşın Bolşeviklerin, yani azınlığın ilk toplantıyı terk etmesinden sonra, ertesi gün Kurucu Meclis çoğunluğu ikinci toplantısını yapamadı. Basit bir nedenle; Kurucu Meclis’in toplanacağı Tauride Sarayının kapıları kilitliydi! Olayın anahtarı kilitte değil, Sovyet örgütlenmesinin örgütlü işçi, yoksul köylü ve askerlerin hareketini temsil etmesindedir. Diğeri düz oydur. Devrim koşullarında şekillenmiş olan Sovyet delegasyonu, en demokratik burjuva seçiminden daha demokratik biçimde oluşmuş olsa bile eninde sonunda bir parlamento olan Kurucu Meclis’ten daha demokratiktir.

Siyasal iktidarın kaynağı kitlelerdir. Ama oyunu kullandıktan sonra yönetme yetkisini vekiline devreden örgütsüzlerin değil, delegesini her an geri çağırma yetkisine sahip, tartışan, karar alan, kararı birlikte uygulayan örgütlü kitlelerden söz ediyoruz.

Örgütlülük nedir peki? Siyasal program, önderlik mekanizmaları, bu mekanizmaların kitlelerin gündelik yaşantısına temas eden kanalları olmadan demokratik bir işleyiş kurulamaz. Demokrasi kurallar bütünü olarak tanımlanamaz bu çerçevede. Demokrasi örgütlü kitlelerin belirli bir öncülüğün yönlendirmesi içinde kurallar oluşturma, bunları uygulama, gerektiğinde değiştirme iradesi ve gücüdür. Sosyalizm bu irade ve gücün bir devlet biçimine dönüştürülmesidir.

Kapitalizmde ise ancak devrimci konjonktürlerde ortaya çıkan bu dinamizmin olağan duruma dönüşle birlikte söndürülmesi gerekir. Artık yaşamayan bir Türk büyüğünün (!), Süleyman Demirel’in pek sevdiği ifadeyle “kanun ve nizam hakimiyetidir” demokrasi. Demirel’den daha gelişkin bir demokrasi anlayışına sahip olan sınıfdaşları “hukukun üstünlüğü” diyorlardı. Evet ama, örgütlü işçi sınıfının ve emekçi halkın tesis ettiği, delegeleri eliyle uyguladığı, gerektiğinde uygulayıcılarını değiştirdiği, hatta gerektiğinde bizzat kendisini de değiştirebildiği bir hukukun üstünlüğü! Bolşevik önderlik altındaki Rusya işçi sınıfı ve müttefiklerinin 1918 başında Kurucu Meclis’in temsil ettiği parlamenter demokrasi hukukunu ortadan kaldırmalarında olduğu gibi…

Kurumsal demokrasi
Demokrasi mücadelesi kavramı en yaygın ve içi en boş muhalif politik söylem olmalı…

Düşünelim, işçi sınıfının bugün demokrasi mücadelesi vermesi ne anlama geliyor olabilir? Türkiye başkanlık veya cumhurbaşkanlığı sisteminden parlamenter demokrasiye dönerse halkımızın başı göğe erecek midir?

Hadi abartmayalım ve daha saygılı ifade edelim: Ülke kaynaklarının bir başkanlık kararnamesi ile değil de şaibesiz genel oy yoluyla oluşmuş bir parlamento kararıyla yağmalanması halinde demokrasi mücadelesinde nasıl bir yol alınmış olacaktır?

Bu sorunun, yani okuyucuyu itelediğim yolun biraz demagoji koktuğunu hemen itiraf ediyorum. Zira mesele ortaya çıkacak sonuçtan ibaret olamaz. Antidemokratik olduğu ayan beyan ortada bir sistemin yerine biçimsel demokratik normlara uyan başka bir sistemin konması kuşkusuz son derece şiddetli mücadelelerle gerçekleşecektir. Bu sırada açığa çıkacak olan toplumsal dinamiklerin, yeni oluşacak sınıfsal dengelerin usul veya modele sığmayacağını öngörebiliriz. Sonuç olarak gerici bir diktatörlük çözüldüğünde yerine sınıfsal açıdan aynı kapıya çıkan demokratik bir diktatörlük kurulması da mümkündür, sosyalizme giden kapıların aralanması veya ardına kadar açılması da.

Demin Rusya’dan söz ediyorduk. 1917 yılının Şubat ve Ekim ayları arasında işte bu seçenekler çatışmış ve süreç sosyalist devrimle noktalanmıştı… Ama yine Rusya’da demokrasi mücadelecileri Çarlığın devrilmesinden sonra kapitalizmin ufkunun ötesine geçmeyen bir perspektifle geçirdiler aynı süreyi. Çarlık Rusya’sı yayılmacı bir rekabet içinde savaşa girmişti. Şubat Rusya’sı savaşı “devrimi savunmak” diye estetize etti. Yoksulluğu, açlığı sonlandıracak adımlar atılmıyordu, burjuva kadet partisi geçici hükümette yerini almıştı. Sovyetler denilen dinamik bir örgütlenme vardı, ama ülkenin önündeki adım parlamenter seçimlere gitmek olarak tasarlanıyordu. Kapitalizmin ötesine bakan Bolşevik Partinin pozisyonu ise Lenin’in Nisan Tezleri ile netleşecekti. Savaşa koşulsuz son verilmeliydi. Çarlık artıkları tamamen tasfiye edilmeliydi. İlk seçenek solunda tehdit unsuru gördü ve “aşırı uçlar” arasında denge politikası gütmeye kalktı. Sonuç Çarlık yanlısı güçlere kendilerini toparlama fırsatının armağan edilmesi oldu. General Kornilov’un açtığı karşıdevrim bayrağı karşısında “demokrasi mücadelesinin” dizlerinin bağı çözüldü.

İkinci seçenek devrimin biricik tutarlı savunması olarak hızla yığınları kapladı. Günümüz takvimiyle Mart-Kasım arasında demokrasi mücadelesinde karar kılan ve sosyalizmin zamanının gelmediğini öne sürenler, sosyalist iktidara muhalefet edecek ve kaderlerini karşıdevrimle, emperyalizmle birleştireceklerdi. Devrimci taraf ise kitlelerin siyasete örgütlü ve aktif katılımı açısından tarihin gördüğü en demokratik düzenin kuruculuğuna soyundu. Bu kuruculuk işlevi, Engels’in ifadesiyle “en otoriter şey” olan devrimle yerine getirildi. Karışık değil diyalektik.

Evet, mesele gericiliğin çözülmesiyle ortaya çıkacak olan modelde değil, yürütülecek gerçek mücadelelerde düğümlenir. Sınıfsız bir dünya özlemiyle harekete geçenler, kazanım elde ettiklerinde burjuva demokrasisi kurmazlar ama en “demokrasi mücadelesi” yanlılarının hayal edemeyeceği demokratik hakların edinilmesini sağlarlar. “Kurumsal demokrasi”, kitlelerin aktif katılımının üstünde yükseliyor olsa, toplantı binasının kilidini açacak veya başka mekân yaratacak enerjiye sahip olmaz mıydı?

Burada bir kavramsal not düşmekte artık yarar var. Marksizm tarihsel olarak devlet örgütlenmesinin toplumsal sınıfların gelişmesine paralel geliştiğini, olgunlaştığını iddia eder. İlkel topluluğun ortak çıkarları doğrultusundaki sade örgütlenmeler devletin nüvesini içerebilir. Ancak devlet mülk sahibi bir sınıfın sömürülen sınıflar üstündeki egemenlik aygıtıdır. Bu nedenle her devlet tanım gereği diktatörlüktür. Karşıt olan demokrasi ve diktatörlük kategorileri değildir. Diktatörlük kavramının tarihin çöplüğüne atılması için sınıfların ve anladığımız haliyle devletin aşılması, sönümlenmesi gerekecektir. O çözülüşe kadar, işçi sınıfı devleti de sömürücülerin ve emperyalistlerin emekçi halkın kazanımlarını yok etmesine karşı içeride ve dışarıda diktatoryel yöntemlere başvurur. Lakin bu proletarya diktatörlüğü emekçi halkın örgütlü katılımına dayanmasıyla -bu kez Lenin’in ifadesiyle- en gelişkin burjuva demokrasisinden milyon kere daha demokratik olacaktır.

Kapitalizm koşullarında komünistler burjuva diktatörlüğünün demokratik biçimlerini aklamakla uğraşmaz, proletarya diktatörlüğü ve burada aynı anlama gelmek üzere sosyalist demokrasi için mücadele ederler.

Burjuva demokrasisi neydi ki? Daha yukarıda değindik; kapitalizm mülk sahibi sınıfa sömürünün yalnızca ekonomi alanında var edilebilmesi olanağını armağan ediyordu. Gerçek toplumsal ilişkiler platformunda mutlak anlamda eşitsiz olan insanların, düzenin alfabesinde yazan hukuksal eşitliğin tadını çıkarttıkları alana demokrasi diyoruz! Ancak tarihsel gidişat, ta 19.yüzyıldan beri öyle ki, işçi sınıfı bu alanda bir gölge oyunu oynamanın ötesine geçtiği, gerçek kazanımlar elde ettiği, örgütlendiği, hakkını aradığı, toplumsal sorunlara kendi çözümlerini getirdiği ölçüde, demokratik cumhuriyetten ilk cayan da burjuvazi oluyor. Kendi tarihsel yaratıları olan demokratik cumhuriyetten kaçıyorlar. Bizde şeriatçı bir şeflik sistemine, başka yerlerde faşizmin farklı derecelerde akrabası rejimlere doğru kaçıyorlar.

Bu arada birileri işçi sınıfına dönüyor ve ebeveyni tarafından cami avlusuna terk edilen temsili demokrasinin ötesine bakmanın maceracılık olduğunu vaaz ediyor.

Burjuva demokrasisini kim kurdu?
Kapitalist artı-değer sömürüsünün var olabilmesi için ekonomi dışı zor gerekli koşul değildir. Aydınlanmanın, demokrasinin, yurttaşlığın, genel oy hakkının insanlığın gündemine nasıl girdiğini anlamanın anahtarı bu Marksist analizle doğrudan bağlantılı. Ancak ekonomi dışı zorun gerekli koşul olmaması, pratikte ekonomiye zorun karışmadığı anlamına gelmez. Yine kapitalizmin tanrıya ve toprağa bağımlılığın kesilmesiyle yükselişe geçtiği tamamen doğrudur, ama kapitalizmin özgürlük şampiyonu olduğu artık liberallerin bile tekrarlayamadığı bir yalandır.

1789’da Büyük Fransız Devrimi krallığın yetkilerini budamakla yetindi. Cumhuriyet ancak kralın karşıdevrime yeltenmesi üzerine yoksul emekçilerin kendilerine vaat edilen özgürlüklere sahip çıkmalarının sonucu olarak kuruldu. Birkaç yıl içinde, daha doğrusu emekçilerin sergilediği olağanüstü dinamizm, yani Jakobenizm geri püskürtüldükten sonra burjuvazi hanedanları geri çağıracaktı. 1848’de Fransa’da işçiler bir kez daha özgürlük vaatlerini ciddiye aldılar ve kriz koşullarında hissettikleri yoksulluk baskısına karşı çalışmanın bir lütuf değil hak olduğunu gündeme getirdiler. İşçi sınıfının baskısıyla Fransa demokratik cumhuriyete yürüdü. Sonra solunda tehdit gören burjuvazi haziran ayında başkenti kana bulamakta bir beis görmedi.

1848 devrimleri Avrupa’yı esas olarak demokrasi talebiyle sarsacaktı. Demokrasi derken, işçiler ve köylüler, yoksul zanaatkarlar siyasete katılım kanalı açmak istiyorlardı. Demokrasi güçler dengesidir demiştik geçerken; o momentteki dengelerden anayasal monarşi çıktı. Krallık korunacak ama oyla seçilen parlamentoların çizdiği sınırlar içinde bir demokrasi vücut bulacaktı. 1848 devrimleri Avrupa’da burjuvazilerin güçlendiği bir dönemeçtir. Bu sıçrama sırasında burjuvazinin programı gerilettiği aristokrasiyle uzlaşma programıdır. Demokrasi için ayaklanan halk hareketleri milliyetçi burjuvaziler tarafından yönlendirilmiş veya ayaklanmalar burjuvazinin aristokrasiyle kurduğu ittifaklar sayesinde şiddetle bastırılmıştır.

Kapitalist dünyada demokrasinin dozajını belirleyen en önemli faktör işçi sınıfının baskısıdır. Bu gerçek kimi yorumcuları burjuva sınıfının burjuva demokrasisinden yana olup olmadığı konusunda tereddüde sürükledi. Oraya kadar gitmeyelim. Marx ve Engels’in ısrar ettiği gibi kapitalizmin has giysisi demokratik cumhuriyettir ve demokratik cumhuriyet sadece “kanun ve nizam” değil hak arayışı ve katılım anlamlarını da “çağırdığı” için burjuvazinin başının derdidir. 19.yüzyıldan buyana bu derde çözüm bulamadılar ve çürüdüler.

İnsanlar eşit doğar mı demiştiniz? Britanya’da Çartist adını taşıyan işçi hareketi genel oy hakkını, seçme ve seçilmenin mülk ve vergi kriterlerinden ayrıştırılmasını savundu, People’s Charter’a, Halkın Bildirgesinin altına milyonlarca imza topladılar, mitingler yaptılar. Mitingleri şiddetle bastırıldı. Genel oy hakkı Ekim Devrimi sonrası Rusya’da hayata geçirilecekti.

İnsanlar eşit yurttaş olarak doğuyorlarsa kadınlar ve erkekler de eşit olmalıydı! Eşit işe eşit ücret ve daha bir dizi kadın talebi işçi sınıfı hareketinin ellerinde yükseldi. Bir kısmı tarihin ilk işçi sınıfı iktidarı olan 1871 Paris Komününde, çoğu yine Sovyet Rusya’da gerçekleşecekti.

Peki insanlar eşitse neden kimileri mülk sahibi kimileri mülksüz olarak dünyaya geliyorlardı? Aydınlanma insan aklının egemenliğini ilan eder. Akıl yoluyla dünyayı ve toplumu anlayabiliriz, anlıyorsak değiştirebiliriz de. Kapitalizm bu yolu açtı ve sonra alelacele kapatmaya kalkıştı. Çünkü sorgulamanın sınıf gerçekliğini de masaya yatırmaması imkansızdı. O gün bugündür uyduruyorlar! Fıtrat diyorlar, salgınlar ve savaşlarla nüfus artışının önü alınmasa kaynaklar kimseye yetmez diyorlar, çalışan kazanır diyorlar, beş parmağın beşi bir mi diye soruyorlar, bu dünyada olmayan için öteki dünyayı beklemeyi tavsiye ediyorlar… Aydınlanmanın önünü açan bir toplumsal sınıfın karanlık çağların egemenlerini aratmayacak bir duruma çökmesiyle karşı karşıyayız. Burjuva demokrasisinin, parlamentoların demokratik olabilmesinin imkânsız olduğu bir çağdayız. İyi olan her şeyi devralıp devam ediyoruz.

Alın size burjuva demokrasisi

1848 devrimleri, hemen arifesinde Marx’ın Komünist Manifesto’yu kaleme aldığı nesnelliktir. Hafife almaya gelmez. Dünyanın geçirdiği o muazzam sarsıntıdan işçi sınıfı ve köylülerin katıldığı büyük mücadelelerin sonucu olarak parlamentolar çıktı. Aşağıdaki pasajı bu sıçramayı hafife almak için değil, burjuva demokrasisinin sınırlarını göstermek için aktaracağım:

“Sabah cemaat kilisede bir araya geldi. Rahip toplantıyı açtı ve kısa bir konuşma yaptı. Bugünün seçim günü olduğunu anlattı; kilisede toplanmalarına izin verilmiş olması nedeniyle cemaatinden kutsal bir mekâna uygun davranmalarını rica ediyordu. Herkes seçimin önemini aklında tutmalıydı. Bu tür büyük olaylar sırasında Tanrının sesine kulak verilmeliydi. Dolayısıyla o da Tanrıdan onları aydınlatmasını ve bu önemli işte rehberlik etmesini istedi. Hıristiyanlığın, kutsal kilisenin, bütün ulusun, hükümetin geleceği ve son olarak Alman İmparatorluğunun yeniden yaratılması hakkında karar vereceklerdi. Yalnızca en değerli adaylar için oylarını bilinçli biçimde kullanacak olan akıllı insanları seçmeliydiler. Hiçbir şey önceden planlanmış gibi görünmüyordu. Seçim başladığında herkes sıralara oturdu; herhangi bir tartışma olmadı; kimse bir başkasına fısıldamadı. İsimler okundu, oy pusulaları dağıtıldı. Her bir adam pusulaya bir isim yazdı veya komşusuna kendisi için bir isim yazdırttı. Pusulalar açılıp yüksek sesle okunduğu ve sayıldığı zaman, rahibin neredeyse oy birliğiyle Berlin’e (yani Prusya Kurucu Meclisi’ne) seçmen [elector – seçim iki dereceli olduğu için birinci derece seçmenler ikinci turda oy kullanacak kişiyi belirliyor] olarak seçildiği ortaya çıktı. Frankfurt’a (Alman Milli Meclisi) gidecek olan seçmen ise köyün eski feodal beyiydi.” (Jonathan Sperber, The European Revolutions, 1848-1851, ikinci baskı 2005, Cambridge University Press, s.152. Yazar bu pasajı Wilhelm Schulte, Volk und Staat. Westfalen in Vormärz und in der Revolution 1848/49, Munster, 1954, s.561’den aktarıyor)

Koskoca 1848 Devrimleri bu saçmalık için yapılmış olamaz, devrim bundan ibaret de olamaz. Lakin devrim eğer biçimsel demokrasiye, bir devlet biçimi veya siyasal rejim demokrasiye indirgenecekse ortada bir saçmalık var demektir. 1848’de komünistler de mücadelelerine demokrasi mücadelesi adını verdiler. Hatta Marx’ın o ara yayın yönetmenliği yaptığı günlük gazetenin, yani devrimci yayın organının adı Yeni Ren Gazetesi – Demokrasi Organı idi. Herhalde komünistlerin hedefi eski egemenlerin ta kendileri olan rahip ile beyin bu sefer oyla iktidar olması değildi!

Orası Alman taşrasıdır demeyin:

“Kıtanın en siyasallaşmış ülkesi olan Fransa’da bile köylülerin çoğu Galiçya’dakine benzer bir naiflik ve anlayışsızlık gösterdiler. Bu tutum özellikle Aralık 1848’de Fransız Cumhuriyetinin başkanlığı için yapılan ve Louis-Napoléon Bonaparte’ın ezici zaferiyle sonuçlanan seçimlerde sergilendi. Devrimin patlamasını takiben sürgünden Fransa’ya telaşla geri dönen bu imparatorluk talibi yavaş yavaş destek topluyorsa da kimse böyle devasa bir zafer beklemiyordu. Gözlemciler, bir bölümü büyük imparator Napoléon’un yeğenine değil ta kendisine oy verdiğini sanan köylülüğü hesaba katmamışlardı. Başkaları Louis-Napoléon’un bütün vergileri kişisel servetinden ödeyecek kadar zengin olduğunu ve herkesi mali yükümlülüklerden kurtaracağını öne sürüyorlardı.

“Kıta çapındaki bu ilk demokrasi denemesinin sonucu, demokrasinin savunucuları ile ondan yarar sağlayanlar arasında tuhaf bir ayrışma oldu. Geniş veya kimi zaman bütün erkeklerin oy hakkı temelinde düzenlenen seçimler hem seçim hem demokrasi konusunda en kuşkucu siyasal güçleri kayırmış oldu. Her yerde seçilen adayların çoğunluğu tutucu veya en iyi ihtimalle ılımlı liberal görüşleri temsil ediyorlardı. Radikaller, yani demokrasi destekçileri, mümkün olan en geniş oy hakkı için mücadele etmiş olanlar, savundukları oy hakkı genişliğinde yapılan seçimlerin kaybedeni oldular.

“Gerçekten de devrimin ürünü olan seçimler devrimcilerin inkâr edilmesini hedefleyen bir referanduma benzedi. Sandor Petöfi radikal bir Macar şairiydi. 1848 Mart’ında Macaristan’da Habsburg mutlakiyetçiliğini yıkan Budapeşte gösterilerinde on binlerce kişiden oluşan büyük korolar onun Magyarların köle olarak yaşamayı reddedişini anlatan güçlü şarkısını söylemişti. Petöfi Macar kurucu meclis seçimi için taşraya gittiğinde din adamları ve daha düşük dereceli asiller köylüleri yiyecek içeceğe boğup cumhuriyetçi aydının aslında bir Rus ajanı olduğunu anlattılar. Petöfi linçten paçayı zor kurtardı.” (Spenber, a.g.e., s. 153)

Bu gülünç olduğu kadar trajik anlatı örneklerini uzatmayalım. Başka sefer daha yakın devrim deneyimlerinde benzeri örneklere göz atarız. Örneğin 1974-75 Güney Avrupa için bir dönemeçti. Portekiz, Yunanistan ve İspanya’da faşist rejimler birbiri ardına çöktü. Bu örneklerin tamamında sosyalizme uzanamayan demokrasi kapitalizmin daha güçlenmesiyle sonuçlandı, bir emperyalist blok olarak Avrupa Birliği’ne giden süreç beslendi bu deneyimden. İkinci Dünya Savaşının bitiminde Akdeniz kıyılarında iki başka ülke, Fransa ve İtalya’da komünistlerin önderliğindeki direniş hareketleri kurumsal demokrasiye razı oldular. Sonuç yüz yıl öncesinden daha az trajik olmadı.

Uzatmayalım gerçekten. İki demokrasi var. Bir tanesi ilerlemenin inkârı, sömürünün yenilenmiş biçimi. Buna burjuva demokrasisi diyoruz. Diğeri örgütlü emekçilerin demokrasinin daha ötesini, sosyalizmi hedefleyen veya hedeflemesi gereken mücadelesi.

23 Nisan kimin bayramı?
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının üzerinden yüz yıl geçti. İlk meclisimiz kısacık ve kadük ömürlü 1876’dır. Karşı-devrimci bir müdahaleyle kapatılmasına herhangi anlamlı bir direnç gösterilememiştir. İkinci meclisimiz 1908’de topraklarımızın gördüğü en önemli devrimci atılımlardan birinin ürünüdür. 23 Temmuz’dan dokuz ay sonraki karşıdevrime bu kez direnmeyi bilmiştir. Meşrutiyet’in Meclisi Mebusan’ı Milli Mücadelenin TBMM’sinin meşruiyet kaynağıdır. İlki işgal altında tasfiyeye uğratıldığı için boşluğunun Ankara’da doldurulması gündeme getirilir.

Türkiye’nin kökleriyle birlikte bir buçuk asra uzanan parlamento birikimi var. Yukarıda değinilen deneylerden farklı olarak Türkiye işçi sınıfının ve emekçi halkın bu birikimin doğup şekillenmesinde katkısı sınırlıdır. 1908’e işçi grevlerinin eşlik etmesi rastlantı sayılamaz. Kurtuluş ve cumhuriyet imparatorluk tebaasından yurttaş olmaya geçiş anlamına gelir ve geniş halk kitlelerinin çıkarlarına da özlemlerine de denk düşer. Ancak burjuva demokrasisini emekçi halk mücadelesinin ürünü olarak resmetmemize olanak veren başka deneyimlerle karşılaştırılacak bir hareketten söz etmek abartılı olur. Hiç kuşkusuz Türkiye’de burjuva demokrasisinin sola ve emekçilere kapalı tutulması, eşit yurttaşlığın pek ciddiye alınmamasının nedeni de bu eksiklikte aranmalıdır.

Girişte işaret etmiştim. Bizim ülkemiz siyasal üstyapının kokuşmuşluğunun zirve yaptığı örneklerin başını çekmektedir. Kendisine sosyalist diyen vekil sayısının hafife alınmayacak sayıda olması kokuşmuşluğu milim geriletmemektedir. Özetle nereden baksanız, yaratılmasında emekçilerin harcı sınırlı olan TBMM’nin bugününde sahip çıkılacak bir şey yoktur.

Ne fark eder! 23 Nisan bizim, ülkemiz emekçilerinin bayramıdır!

Türkiye sermaye sınıfı otoritenin tekelleşmesini yüceltmiş ve sonunda muradına ermiş bulunuyor. Bu sınıf 23 Nisan’dan sadece pişmanlık duyuyor olabilir. Türkiye sağı, AKP’de kristalize olduğu haliyle Meşrutiyet’in de, Kurtuluş’un da, Cumhuriyet’in de inkarcısıdır. Topraklarımızın sahne olduğu en büyük tarihsel atılımı geçici bir istisna, gerici statükoda açılmış bir parantez sayıyorlar.

23 Nisan, öncesi ve sonrasındaki bütün erdemli momentlerle birlikte bizim ülkemizin eşitlik, yurttaşlık manifestosudur. Terk edilen o manifestonun içini işçi sınıfı dolduracak. 23 Nisan sosyalist Türkiye’de kutlanmaya devam edilecek…

https://sol.org.tr/gelenek/hangi-meclis-2406



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.857
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

42 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 23.04.2021- 17:58



Resim Ekleme
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızın 101. yılı kutlu olsun. Hatırlıyorum çocukluğumuzda büyük bir coşkuyla kutlanırdı bu bayram. Nereden nereye geldik, sadece bir çocuk bayramı da değildi ve aynı zamanda Anadolu'nun kurtuluş ve kuruluşa giden sürecinde en önemli kilometre taşıydı. Cumhuriyetimizin başlangıç noktasıdır 23 Nisan. O günü hazırlayan başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm   mücadele arkadaşlarını saygıyla anıyorum...






Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör HKP: Bugün 23 Nisan… tarihselmaddeci 0 1826 24.04.2015- 09:49
Konu Klasör 24 Nisan 1915 umut 25 11190 04.05.2014- 12:04
Konu Klasör 'Yolculuk' 22 Nisan'da sinemalarda umut 0 1764 16.03.2016- 11:25
Konu Klasör İki Taktik ve Nisan Tezleri melnur 1 3117 07.11.2020- 11:51
Konu Klasör 23 Nisan’da çocuklarımızın fotoğrafı umut 2 2722 23.04.2014- 19:39
Etiketler   Nisan,   100,   yıl,   önce.
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS