SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
15-16 Haziran'da ne oldu?           (gösterim sayısı: 114)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.111
Konum: İstanbul
Durum: Forumda
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

17 kere teşekkür etti.
24 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 15.06.2020- 04:57


15-16 Haziran'da ne oldu?

Türkiye işçi sınıfının haklarına göz diken patronlara ve Meclis'e karşı yüzbinler olup İstanbul sokaklarına aktığı, önüne çıkan tüm barikatları birer birer devirdiği 15-16 Haziran işçi kalkışmasının üzerinden 50 yıl geçti. İki gün Türkiye işçi sınıfının istedi mi her şeye gücünün yetecek gelişkinlikte olduğunu ispatladı.

Resim Ekleme

15-16 Haziran 1970 tarihi, Türkiye'deki sınıf mücadelesi tarihinin en önemli sayfalarından biri olarak tarihte yerini aldı...

O gün işçi sınıfının gücü ve neler yapabileceği patronlar ve patronların Meclisi tarafından tüm çıplaklığıyla görülecekti. 15-16 Haziran, geriye unutulmayacak dersler bıraktı. Büyük kalkışmanın 50. yılında hem o dersleri hem de o mirası hatırlamak çok önemli.

İşçiler neden ayaklandı?

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) örgütlü gücünü giderek büyütmekte, sarı sendika Türk-İş ise kan kaybetmekte, her geçen gün yeni bir işyerinin temsiliyetini DİSK’e kaptırmaktaydı. DİSK, 1967’de gerçekleşen kuruluşunun üzerinden geçen üç sene boyunca örgütlü olduğu işyerlerinde direniş kararı almaktan çekinmiyordu.

Militan bir sınıf sendikasıyla karşı karşıya   kalan patronların ve gücünü kaybeden sarı sendikanın girişimleriyle, DİSK’in önünü tıkayan ve Türk-İş’in tekelini garanti altına alan yeni sendika yasası TBMM’ye geldi. Bu doğrultuda, ilk olarak 1969 öncesinde Türk-İş tarafından hazırlanan bir yasa tasarısı meclise sunuldu. Ancak, bu tasarının görüşülmesine 1969-1970 yasama döneminde başlanabildi. Yeni yasa tasarısı, toplu sözleşme yapılabilmesi için işyeri ölçeğinde %51 olan temsil zorunluluğunu, sektör ölçeğinde %51 yaparak, DİSK’i toplu sözleşme yapamaz hale getirmeyi ve yok etmeyi amaçlıyordu.

CHP ve AP uzlaştı

CHP ve Adalet Partisi, farklı birer tasarı sunmuş olmakla birlikte, konuyla ilgili meclis komisyonunda uzlaşmışlardı. TBMM’de gerçekleşen 11 Haziran 1970 tarihli oturumda konuşan CHP Milletvekili Hayrettin Uysal şöyle diyordu: “Bugün sendikalarımız, özellikle sendikaların en yüksek kuruluşu olan Türk-İş’in eylemleri, demokrasimiz için büyük güvence olan bir örgüt niteliği ile faaliyetlerine devam etmektedirler. 274 sayılı kanunda öngörülen değişiklikleri şahsım adına tasvip ediyorum. Bu tasarıya olumlu oy vereceğiz.”

Adalet Partisi grubu adına konuşan Hasan Türkay ise kanun değişikliğini “Bu kanun 7-8 kişinin bir araya gelip gecekondu sendikalar kurmasına set çektiği için önemlidir. Sendika enflasyonuna son verecektir. Türkiye’de işgal, tahrip gibi hareketleri benimseyen sendikacılar vardır. Bunları tasvip etmiyoruz” diyerek savunuyordu.

Alışılmamış bir hızda tamamlanan meclis oturumunda sadece Türkiye İşçi Partililer yasa değişikliğine karşı çıkacak ve tasarının kabulünün ardından, yeni yasayı “Anayasaya aykırılık” gerekçesiyle iptali talebiyle Anayasa Mahkemesi'ne götürecektir.

DİSK işçi temsilcilerini toplantıya çağırdı

Kemal Türkler, 12 Haziran’da yaptığı basın toplantısında “devrimci sendikaları ve DİSK’i bertaraf etmeyi kanunla sağlamayı düşünmekteler; esas plan budur” diyerek, 14 Haziran’da işçi temsilcilerinin ve sendika yöneticilerinin katılacağı toplantıyı ilk defa duyurdu.

İstanbul Merter Sitesi’ndeki Lastik-İş Binası’nda gerçekleşen ve direniş kararının alındığı tarihi toplantının öncesinde, DİSK’e bağlı işyerlerinde “Anayasal direniş komitesi” adı altında olası eylemlerin hazırlığından sorumlu komiteler zaten kurulmaktaydı. Tarihi toplantıya devrimci işçilerin kararlılığı yansıdı: Türkiye işçi sınıfı ayağa kalkmaya hazırdı.

İşçiler kent merkezlerine yürüyor

15 Haziran Pazartesi sabahı İstanbul’un ve Kocaeli’nin dört bir yanındaki işyerlerinde direniş başladı. Eyleme fabrikanın içinde başlayan işçiler, daha sonra kent merkezlerine doğru yürüyüşe geçtiler. İstanbul’da yürüyüşün, şehir merkezinde bulunan fabrikalarda yapılan eylemlerin dışında, üç kolu bulunmaktaydı.

Kadıköy bölgesinde, Ankara yolu üzerindeki fabrikalar ayaklandı ve Kartal’a doğru yürüyüşe başladı. Eyüp bölgesindeki işçiler ise Topkapı güzergahında yürüdüler ve Kağıthane’de polis barikatıyla karşılaştılar. Burada yaşanan gerginlikte iki arkadaşlarının gözaltına alınması üzerine işçiler Eyüp Polis Karakolu’na yürüyüp burada güçlü bir protesto gerçekleştirerek, arkadaşlarının serbest bırakılmasını sağladılar. Bakırköy’deki fabrikalardan çıkan işçiler de Londra asfaltını trafiğe kapayarak yürüyüşe geçtiler.

Devrimci işçilerin gerçekleştirdikleri yürüyüşlerin istikametindeki bir diğer merkez ise Gebze’ydi. Tuzla ve Çayırova civarında bulunan işyerlerinden çıkan işçiler Ankara asfaltı üzerinden buraya yürümüş, bu nedenle trafik uzun bir süre durmuştu.

İzmit bölgesinde de işçiler iki koldan sel olmuş, akmaktaydı. DİSK’e bağlı Pirelli ve Goodyear fabrikalarının önüne gelen ilk yürüyüş kolu, bu fabrikalardaki işçilerin de eyleme katılması için tezahürata başladı. Ancak DİSK’e bağlı olmasına rağmen Lastik-İş’in Kocaeli’ndeki yöneticileri işçilerin yürüyüşe katılmasını engelledi. İkinci yürüyüş kolu, tamamıyla boşalacak olan Türk Kablo fabrikasının önünden geçerek şehrin içine sokulmaktaydı.

İzmit bölgesindeki fabrika ve atölyelerden çıkan işçiler şehre iki yönden girerek, Çocuk Parkı’nda toplandılar. Yapılan konuşmaların ardından, ertesi gün de burada buluşmak üzere eylemlerine son verdiler.

Bu sırada, Ankara’da, Basın-İş üyesi işçiler Ulusal Basımevi ve Ulus gazetesi binalarını basarak, buralarda iki buçuk saat süren bir işgal eylemi gerçekleştirdiler.

‘Kanunlar geri alınıncaya kadar direneceğiz’

Yürüyüşlerde işçilerin taşıdığı afiş ve pankartlarda “Anayasaya aykırı kanun çıkaranlar işçi düşmanıdır”, “Kanunlar meclisten geri alınıncaya kadar direnceğiz” yazıyordu. Direnişi yönetmekle yükümlü olarak kurulmuş “Anayasal Direniş Komitesi” de Türkiye işçi eylemleriyle sarsıldığı saatlerde, aynı doğrultuda 10 bini aşkın protesto telgrafı çekmişti. Telgrafta şunlar yazıyordu: “27 Mayıs Anayasası’nın temel esprisi olan direnme hakkımızı tasarılar meclislerden alınıncaya kadar kullanmaya kararlıyız. Sizi uyarmayı tarihsel ve ulusal ödev sayarız.”

İstanbul, Gebze ve İzmit’te son derece etkili olan, 70 bin işçinin ve 113 işyerinin katıldığı yürüyüşlerde birkaç küçük olay dışında herhangi bir olumsuzluk yaşanmamıştı. Direnişin ilk gününde gerçekleşen yürüyüşlere bazı Türk-İş’e bağlı işyerlerinin de katıldığı görülmüştü.

Direnişin kanlı günü: 16 Haziran

Direnişin ikinci günü, ilkini gölgede bırakacak ölçüde kitleseldi. Sert ve olaylı geçecek 16 Haziran’da gerçekleşen eylemlere 150 bine yakın işçi katıldı.

İstanbul’un çeşitli bölgelerinden işçiler sabah saatlerinde yürüyüşe geçtiler. Topkapı’daki işçiler Şehremini’den Fındıkzade’ye, oradan da kollara ayrılarak Fatih ve Cağaloğlu yönüne ilerlediler. Cağaloğlu’na ulaşan kol, Babıali caddesinde zırhlı birliklerle karşı karşıya geldi.

İşçiler Babıali’deki barikatı aşarak Vilayet önünden geçerek Eminönü’ne çıktılar. Ancak Eminönü ve Beyoğlu yakalarındaki işçilerin birleşmesini engellemek amacıyla köprüler açılmıştı. İşçilerin bir kısmı, sandal ve motorlarla karşı yakaya çıktı. Büyük bir bölümü ise geri dönerek Saraçhane’den Fatih’e ve oradan Topkapı’ya yürüdü. Fındıkzade’de ayrılan diğer yürüyüş kolu da açılmış Unkapanı köprüsüyle karşı karşıya kalarak diğer kolla birlikte geri dönmek zorunda kaldı.

Kavel kablo fabrikasında gelenek sürüyor

İstinye’deki efsanevi KAVEL Kablo fabrikasının ayağa kalkmasıyla, Levent ve Mecidiyeköy bölgelerinde de direniş başlamış oldu. İstinye’den gelen KAVEL işçileri ile Levent’teki fabrikaların işçileri buluşarak Zincirlikuyu yönüne doğru yürüyüşe geçtiler. TEKFEN fabrikası önünde polis barikatıyla karşılaşan işçiler, polisin ön sıradaki kadın işçilere saldırması üzerine çatışmaya başladılar ve barikatı aşarak yürüyüşe devam ettiler.

Eyüp, Edirnekapı ve Gebze’de de işçiler eylemdeydi. Gebze’deki yürüyüş kollarında 10 binin üzerinde işçi, Türkiye işçi sınıfının gücünü sergiliyordu. İzmit’te, 15 Haziran günü Lastik-İş yöneticilerinin engellemesiyle işyerlerini terk etmeyen Goodyear ve Pirelli fabrikalarının işçileri de saflara katılmıştı. Yol boyunca polis ve asker barikatları, sınıfının onuruyla yürüyen işçiler tarafından aşılıyordu.

Bu sırada İçişleri Bakanı Kocaeli’nde bulunmaktadır ve yürüyüş kolunun şehre girişinin engellenmesini emretmiştir. Ancak işçiler dört barikat aşarak şehre girmiş, yürüyüş boyunca gerçekleştirilen taciz ve provokasyonları boşa düşürmüşlerdir. Sözleştikleri gibi Çocuk Parkı’na ulaşan işçiler, ertesi gün Maden-İş Sendikası’nın önünde buluşmak üzere eylemlerini noktalarlar.

Kadıköy'de direniş sertleşiyor

Kadıköy civarındaki fabrikalardan yola çıkan iki yürüyüş kolunun ilki Üsküdar yönünde ilerlemekteydi. OTOSAN fabrikası önünden başlayan yürüyüş, Ankara yolu girişine geldiğinde kolluk güçleriyle karşılandı. Polis yürüyüşe devam etmek isteyen işçilere silah çekti, ancak işçilerin barikatı yarmasına engel olamadı. İşçiler Üsküdar’a yürümeye devam ettiler ve buraya geldiklerinde vapurların çalışmadığını öğrenerek Beykoz yönüne ilerlediler.

Kartal’a doğru yürüyen ikinci kol ise çok kalabalıktı. Yol boyunca fabrikalardan çıkan işçiler yürüyüşe katılıyorlardı. Bağdat caddesinden Şaşkınbakkal’a ulaşan işçiler burada kendilerini bekleyen barikatı aşarak yollarına devam ettiler. Kadıköy’deki en sert çatışma ise, bir polisin hayatını kaybettiği Yoğurtçu Parkı’nda oldu.

İstanbul’un farklı bölgelerinden gelen işçiler öğleden sonra İskele Meydanı’nda buluştular. Burada yaşanan son derece şiddetli çatışmalarda da polis silah kullandı. Kaymakamlık binası ve polis arabaları ateşe verildi ve Adalet Partisi binaları tahrip edildi. Yaşanan çatışmalarda beş kişi öldü, 200’e yakın kişi yaralandı.

Olaylar sırasında hayatlarını kaybedenlerin isimleri şöyleydi: Yaşar YILDIRIM (işçi), Mustafa BAYRAM (işçi), Mehmet GIDAK (işçi), Yusuf KAHRAMAN (Toplum polisi) ve Abdurrahman BOZKURT (esnaf)

Bu sırada, Ankara'da DİSK üyesi işçiler ve öğrenci gençlerden oluşan bir grup Sanayi çarşısında yürüyüş yapmak istemiş ama polis tarafından engellenmişti.

Ve hükümet devreye girer


Direnişin giderek sertleşmesi sonucunda öğleden sonra İçişleri Bakanı ve DİSK yöneticileri Vilayet Binası’nda içeriği paylaşılmayan bir toplantı gerçekleştirdiler. Toplantının ardından, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, TRT radyosunda işçileri itidale çağıran ve eylemlerinin haklı olduğunu vurgulayan bir konuşma yaptı.

DİSK’in çağrısıyla gerçekleşen direnişin ikinci gününde, 16 Haziran’da, yaşananların ardından, akşam saaatlerinde Kocaeli ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan edildi. DİSK’e bağlı sendikaların Merkez ve şubelerine polis baskını düzenlendi, pek çok işçi ve sendikacı gözaltına alındı.

Ancak direnişin de etkisiyle Anayasa Mahkemesi TİP’in başvurusunu kabul ederek, yeni sendika yasasını “Anayasaya aykırılık” gerekçesiyle iptal etti.

Sınıf vardır ve güçlüdür

15-16 Haziran eylemleri, Türkiye işçi sınıfının en görkemli kalkışması olarak tarihe geçti. Sermaye cephesinde yarattığı korku öylesine büyük oldu ki, çok sayıda patron "devrim olacak" endişesiyle Türkiye'yi terk etti.

15-16 Haziran kalkışması bir tartışmayı da sonlandırmış oldu. Sınıf, Türkiye solunda, özellikle o dönem çok popüler olan "Türkiye'de işçi sınıfı var mı?", "Devrim yapabilecek güçte ve olgunlukta mı?" gibi tartışma konularına ve bununla bağlantılı olarak Demokratik Devrim - Sosyalist Devrim tartışmalarına yanıtını, "İşçi sınıfı vardır ve bu düzeni değiştirebilecek güçtedir" diyerek yüzbinlerle sokaklarda vermiş oldu.

Bugün bu tarihi direnişi hatırlamak her zamankinden daha önemli görünüyor.

https://sol.org.tr/haber/15-16-haziranda-ne-oldu-7055



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.111
Konum: İstanbul
Durum: Forumda
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 15.06.2020- 05:04


Büyük kalkışmanın 50. yılı: Türkiye işçi sınıfının destansı iki günü


"Türkiye işçi sınıfı kendi iktidarından daha azını isterse kapitalist düzenin kendisine verdiği kırıntılarla yetinmek zorunda kalacaktır. Geride bıraktığımız yüzyıl bunun örnekleriyle dolu.15-16 Haziran direnişi bunu teyit ediyor."

Resim Ekleme
Türkiye işçi sınıfı bundan tam 50 yıl önce tüm ülkeyi salladı. Hakları için Kocaeli'nden Istanbul'a tüm hayatı durduran işçilerin korkusundan ülke dışına kaçan patronlar oldu. O günlerde yaşananlar siyasi, teorik bir çok tartışmayı da beraberinde getirdi.

TKP Merkez Komite üyesi ve Birleşik Metal İş örgütlenme uzmanı Alpaslan Savaş'la o günleri konuştuk. Direnişi hazırlayan koşullar nelerdi, direniş kimin eseriydi, hangi tartışmaları açtı, hangilerini kapattı, bugünden bakınca günümüz için hangi dersleri çıkarmak mümkün?

***

15-16 Haziran için sınıf mücadelesinin en berrak anlarından biri diyebilir miyiz? Yani bir tarafta işçi sınıfı, diğer tarafta sermayedarlar, patronlar ülke tarihinde hiç bu kadar net, berrak seçilmemişti…

Kesinlikle doğru. Zaten 1960’lı yıllar, Türkiye’de işçi hareketinin yükselişe geçtiği yıllardır.   Bu dönem başta grev hakkı talebi olmak üzere gerek işyeri bazlı, gerek bölgesel, gerekse ülke çapında pek çok işçi eylemi meydana geldi. Sınıf mücadelesi zaten o güne gelene kadar gittikçe kesinleşti, sertleşti. 60’lı yıllar aynı zamanda Türkiye sosyalist hareketinin de işçi sınıfı içinde daha fazla örgütlendiği ve toplumsal bir alternatif olarak kendini hissettirdiği yıllar oldu.

Kısaca hatırlamak gerekirse ne olmuştu?

15-16 Haziran eylemlerini ateşleyen gelişme, işçi hareketinin yakaladığı bu çıkışı durdurmak için hazırlanan bir yasa tasarısının Meclis’te kabul edilmesidir. Tasarı, sendikal hakları belirleyen yasalarda bir dizi değişiklik öngörmekteydi. Bu değişiklikler, kuruluşunun üzerinden henüz üç yıl geçmiş olan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK’i hedef alıyordu.

Türk-İş’i bağımsızlığını kaybetmekle ve hükümetlerin dümen suyuna girmekle suçlayan 5 sendika konfederasyondan ayrıldı ve DİSK’i kurdu. DİSK, kısa sürede işçiler için çekim merkezi olmayı başardı. DİSK’in kuruluşunda bir diğer önemli nokta daha var. O da DİSK’in kuruluşuna öncülük eden sendikacıların önemli bir bölümü 1961 yılında TİP’in kuruluşunda da yer almış olmalarıdır. Bu açıdan da DİSK işçi hareketinde ileri bir hamleyi temsil etti.

İşçiler için çekim merkezi olmaya başlayan DİSK, kaçınılmaz olarak sermaye sınıfının hedefine girdi. DİSK’in önünü kesmek için bir yasa tasarısı hazırlandı.

Türk-İş’in desteğiyle hazırlanan bu yasa tasarısı,   sendikaların ülke çapında faaliyette bulunabilmesi için işkollarındaki işçilerin en az üçte birinin üye olması zorunluluğu getiriyordu.   Bu baraj, kısa bir süre önce kurulan DİSK’in ve ona bağlı sendikaların fiilen örgütlenemez ve işçileri temsil edemez hale gelmesine neden olacaktı.

Resim Ekleme

15-16 Haziran’a nasıl gelindi? Bunu belki biraz daha geriden gelerek anlatabilirseniz, daha iyi anlaşılır o günleri oluşturan koşullar.

Bu ölçekte ve nitelikte bir işçi eylemini anlayabilmek için 1960-1970 aralığındaki on yıla biraz daha yakından bakmakta yarar var.

15-16 Haziran direnişine kadar işçi hareketinde öne çıkan olayları kısaca hatırlayalım.

En başta Saraçhane Mitingi’ni söyleyebiliriz. 1961 yılındaki bu miting, bahsettiğimiz dönemin ilk göze çarpan kitlesel işçi eylemidir.İstanbul Sendikalar Birliği’nin 31 Aralık günü düzenlediği Saraçhane mitinginin gündemi, 61 Anayasası ile tanınan grev hakkının yasal statüye kavuşması idi. 60’lı yılların yükselen işçi hareketi demiştik ya, işte Saraçhane mitingi için, bu yükselişin açılışını temsil ediyor diyebiliriz.

Saraçhane mitingini izleyen yıllarda işçiler, pek çok işyeri eylemi ve fiili grev yaptılar. Bunların arasında belki de en önemlisi 1963 yılındaki Kavel grevidir. Fabrika Vehbi Koç’a ait. İşyerinde Türkiye Maden-İş Sendikası örgütlü. Bu sendika birkaç yıl sonra Türk-İş’ten ayrılıp DİSK’in kurucu sendikaları arasında yer alacağını not olarak ekleyeyim. Koç, işçilerin ikramiyeleri başta olmak üzere toplu sözleşmedeki kimi haklarını geri almak istiyor. Aslında derdi sendikadan kurtulmak. İşçiler bunun üzerine greve çıkıyorlar. Bu grev, grev hakkının yasal statüye kavuşması için yürütülen mücadelenin tepe noktası oldu. Fabrikanın bulunduğu İstinye ve çevresinde yaşayan halk, grevci işçilere büyük destek verdi. İşten çıkarmalar, jandarma baskısı ve tutuklamalara rağmen işçiler mücadeleyi sürdürdü.

Kavel grevi, 1961 Anayasası’na girmiş olan grev hakkını düzenleyen yeni iki yasanın çıkmasını hızlandırdı. Aynı yıl 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi ve Grev Kanunu Meclis’te görüşülerek kabul edildi ve yürürlüğe girdi. Ancak yine de Meclis’te kabul edilen yasalardaki grev hakkı Anayasa’da yer aldığı ölçüde geniş tanımlanmadı. Buna yönelik mücadele ileriki yıllarda da devam etti.

15-16 Haziran direnişinin öncesindeki on yılda işçilerin yaptığı eylemler arasında Türkiye tarihinde ilk denilebilecek nitelikte pek çok eylem vardır.

Onlardan bir tanesi de 1962 yılında gerçekleşen ve “Açların yürüyüşü” olarak adlandırılan işsizler eylemidir. 3 Mayıs 1962 tarihinde çoğu inşaat amelesi olan 5 bine yakın işçi ve işsiz, Yapı-İş Federasyonu’nun Ulus’taki binası önünde toplanarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne doğru yürüyüşe geçti. Valiliğin izin vermemesine rağmen yapılan yürüyüşü emniyet güçleri durduramadı, işsizler Meclis’in kapısına dayandı. Bu ölçekte bir işsiz eylemi, üstelik Başkent’te ilk kez yaşandı ve mecliste işsizlik sorunu üzerine bir görüşme yapılmasını ve bu konuda bazı kararlar alınmasını sağladı.

Bu dönem ayrıca pek çok fabrika işgali de var.

1968 yılından sonraki iki yıl onlarca fabrikada işçiler talepleri için iş bıraktılar ve fabrikaları işgal ettiler; Alpagut Kömür işletmeleri, Derby Lastik, Emayetaş, Singer, Türk Demir-Döküm bu işgallerden en çok bilinenleridir.

Hatta işgal edilen işletmelerden bazılarında işçiler yönetime el koyarak üretimi sürdürdüler ve satıştan elde ettikleri gelirle işçi alacaklarını ödediler.

İşçi sınıfının devlet memuru olarak istihdam edilen kesiminin de bu dönem hareketlendiğini görüyoruz. 1965 yılından sonra pek çok memur sendikası kuruldu. Bu sendikaların arasında en etkili olan Türkiye Öğretmenler Sendikası, TÖS’dür. TÖS, kısa sürede on binlerce öğretmeni harekete geçirmeyi başardı. Dönem boyunca hem öğrenci hem öğretmen boykotları yaşandı.

Resim Ekleme

Bu yaşananlar çok önemli; Türkiye işçi sınıfı için hem niteliksel, hem de niceliksel bir değişim anlamına geliyor diyebilir miyiz?

Dediğiniz gibi, bunların hepsi son derece önemli olaylar. Etki yarattılar. İşçilerin “sınıf kimliği” kazanmasında rol oynadılar. Tüm bu olaylar aslında, işçi sınıfının daha örgütlü hale geldiği anlamına da geliyor. Örneğin işçiler laf olsun diye fabrika işgal etmiyor. Ya da büyük bir mitingi “hadi şimdi de bir gösteri yapalım” diye organize etmiyor. Tümü sermaye sınıfından ve devletten talepler ya da tersinden haklarını korumak için yapılıyor. Ama mutlaka bir örgütlenmeye denk düşüyor.

Yani işçi sınıfı hareketi yükseliyor derken, işçi sınıfının örgütlülüğünün de arttığını söylemiş oluyoruz. Aynı şekilde örgütlenen sınıf daha hızlı harekete geçiyor. Boyun eğmiyor. Ve tüm bu döngü, işçi sınıfının bir toplumsal sınıf olarak daha güçlü şekilde sahneye çıkmasını sağlıyor. Bunun altını çizmek gerek.

Direnişi anlamak için önceki on yılı anlamak herHalde çok önemli. Anlattıklarınızdan bunu anlıyoruz. Burasıyla ilgili biraz daha konuşabilir miyiz?

Bütün bu olayların içinde, yani 15-16 Haziran direnişinden önceki bu on yıla iki olayın damga vurduğunu söyleyebiliriz.

Bunlardan biri 1961’te Türkiye İşçi Partisi’nin, diğeri ise 1967’de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun kuruluşudur.

TİP’in kurucuları, dört yıl sonra, üstelik aynı güne denk getirerek ilan edecekleri DİSK’i de kuran sendikacılardı. Çoğu komünist falan da değildi.

1940’ların sonunda komünistlerin öncülüğünü yaptığı sendikal çıkışın bir adım sonrasının ürünüydüler.

Sendikal örgütlenmeyi hem yasal olarak hem de bizzat Amerikan yardımıyla kontrol altına almaya çalışan devletin kabına sığamayan sendikacılardı diyebiliriz. Hemen Kemal Türkler’in, İbrahim Güzelce’nin, Avni Erakalın’ın isimlerini sayabiliriz.

TİP’in kuruluşuna imza atan bu işçi önderleri, bir yıl sonra aydınların kapısını çaldılar. O komünist aydınlar ise TİP’i gerçek bir parti haline getirdiler.

TİP kısa sürede eşitlikçi Alevilerin, özgürlükçü Kürtlerin, hareketli üniversite öğrencilerinin, aydınların yuvası oldu.

15-16 Haziran 1970 tarihine geldiğimizde işçi sınıfı için çekim merkezi haline gelmiş bir sendikal merkez ve kendisini siyasi olarak temsil etmeye aday bir parti vardı.

Buraya kadar anlattığım gelişmelerin ortaya çıkardığı sonuç şöyle özetlenebilir. 15-16 Haziran direnişinin hemen öncesinde Türkiye işçi sınıfı, toplumsal açıdan kendisini ifade etmede oldukça kuvvetli bir iddiaya sahip hale gelmişti. Üstelik bu iddia soldaki ve sendikal alandaki tüm yetersizliğe rağmen ortaya çıkmış bir durumdur.

İşçi sınıfının toplumsal açıdan iddialı bir varlık haline gelmeye başlamasının, sermaye sınıfını fazlasıyla tedirgin etmesi son derece normal.15-16 Haziran direnişinin fitilini ateşleyen gelişme de sermaye sınıfının bu konudaki tedbir arayışı oldu. İşçilerin sendikal örgütlülüğüne müdahale anlamına gelen, başlarken sözünü ettiğimiz yasa tasarısı işte böyle gündem geldi.

Resim Ekleme

Direnişin üzerinden yarım asır geçmişken, bugünden bakınca, ne tür sonuçlar çıkarmak mümkün?

İlk sorumuz şu olsun: Bu eylemi bu denli güçlü kılan neydi? Hangi özellikler bu eylemin etkisini bu denli arttırdı?

Birincisi; coğrafik yaygınlık eylemin gücünü arttırmıştır. 1970 yılında Türkiye sanayisinin kalbi sayılan iki kent Kocaeli ve İstanbul’dur. Ve bu iki kent yeterince büyük bir coğrafyayı temsil eder.

İkincisi; eylem işyeri temelli olmasıdır. İşyeri temelli derken, işyerinde örgütlenmiş, orada başlamış olmasını kastediyorum. İşyerinde örgütlenen eyleme katılım yüksek olur. İşyeri eylemleri disiplinli ve kararlı olur. O eylemlerde provokasyon yaratmak zordur.

Üçüncüsü; sektörel yaygınlığıdır. Eylemde metal sektöründeki fabrikaların ağırlığı tartışılmaz, ancak metalin dışında petro-kimya, lastik, ilaç, gıda işkollarından da işyerleri de eyleme katılıyor. Dolayısıyla eylem sektörel değil genel bir nitelik taşıyor.

Dördüncüsü; sendika ayrımı olmaksızın katılım olmasıdır. Eylemde esas olarak yasa tasarısından doğrudan etkilenecek olan DİSK’e üye işçiler var ancak tasarının hazırlanmasında payı olan Türk-İş’e üye işçiler de katılıyor.

15-16 Haziran’da işçilerin konfederasyon ayrımı yapmadan birlikte direndiğini görüyoruz.

15-16 Haziran eylemini güçlü kılan tüm bu özellikler daha önce görülmemiş ölçekte ve etkide olması sağlıyor. Ve en önemlisi eylemin işçi sınıfının birliğine yaslanarak geçekleştiğini gösteriyor.

Elbette DİSK eylemde önemli bir rol oynadı. Yasa tasarısının merkezinde zaten DİSK var. Ancak eylem DİSK’in planladığı gibi başlamıyor ve aslında tam da öyle devam etmiyor. Eylemin sendikal merkezin etkisini kat be kat aştığının altını çizmemiz gerekiyor.

Dönemin sol-sosyalist hareketleri açısından baktığımızda ise pek çok örgütün var olduğunu ancak hiçbirinin eylemleri belirleyecek bir etkide bulunamadığını gözlemliyoruz. Buna TİP de dahil.

Peki kim örgütledi bu direnişi? Bunun yanıtını işyerlerinde buluyoruz. 1967-70 arası DİSK’in başardığı en önemli iş “işyeri örgütlenmesi”dir. Türk-İş’ten farklı olarak DİSK ayağını işyerlerine basarak örgütlendi. Kendisini burada kurdu. Bu süreçte fabrikalarda mücadelede öne çıkan işçiler, sendikal kadrolar ortaya çıktı. Aslında DİSK kendisini de aşacak ölçekte siyasi ve kendisine güvenen bir taban örgütlenmesi yarattı. 15-16 Haziran direnişinin merkezi işte burası olmuştur.

Direniş, işçi sınıfının uzun yıllar içinde olgunlaşmaya başlayan mücadeleci kimliğini güçlü bir şekilde ortaya çıkardı. Bu tartışmasız bir durum. İşçi sınıfı bu iki gün, sermaye egemenliğinin öyle hiç de sarsılmaz olmadığını gösterdi. Bu, işçilerin aynı zamanda kendi gücünün de farkına varmasına yaramıştır.

Türkiye solunda ise özellikle o dönemin kritik tartışmalarından biri olan “Türkiye’de işçi sınıfı var mıdır” ya da “Devrim yapabilecek güçte ve olgunlukta bir işçi sınıfından söz edilebilir mi?” tartışmasına kesin bir yanıt olmuştur. “Evet, Türkiye’de işçi sınıfı vardır ve bu düzeni sarsabilecek kadar güçlüdür”. Yanıtı işçi sınıfının kendisi vermiştir.

Patronların çok korktuklarını biliyoruz. Direnişin sermaye sınıfında yarattığı bu muazzam korkuya dair en çarpıcı kanıt eylemler başladığında hatırı sayılır sayıda patronun “devrim olacak” endişesiyle yurt dışına çıkmasıdır.

İşçi sınıfı ne zaman kendisine verilen kırıntılarla yetinmeyip daha fazlasını istediyse, daha fazlası için örgütlendiyse kazandı. Daha fazlası iktidardır.

Türkiye işçi sınıfı kendi iktidarından daha azını isterse kapitalist düzenin kendisine verdiği kırıntılarla yetinmek zorunda kalacaktır. Geride bıraktığımız yüzyıl bunun örnekleriyle dolu.15-16 Haziran direnişi bunu teyit ediyor.

15-16 Haziran direnişi aynı zamanda Türkiye’de düzeninin gücünün mutlak olmadığını, patronların yenilmez olmadığını, işçilerin onlara muhtaç olmadığının da kanıtıdır. İşçi sınıfının iktidarı mümkün ve zorunludur. Bizim 15-16 Haziran dersimizin özeti budur.

https://sol.org.tr/haber/buyuk-kalkismanin-50-yili-turkiye-isci-sinifinin-destansi-iki-gunu-7064



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.111
Konum: İstanbul
Durum: Forumda
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 15.06.2020- 05:09


Fabrikalardan mücadeleye: 15-16 Haziran

15-16 Haziran, işçi ve emekçiler için yaşanacak bir ülke kurmak isteyenlere yön göstermektedir. Bu anlamda sonuçları, dersleri günceldir.

ZEHRA GÜNER
Resim Ekleme

15-16 Haziran 1970…

Ülkemiz işçi sınıfı mücadelesinde önemli iki gün. Bu iki gün boyunca işçiler İstanbul ve Kocaeli’de fabrikalardan çıkarak şehir merkezlerine doğru yürüyüşe başladı. İstanbul’da Anadolu yakasında Ankara asfaltından Kartal- Kadıköy’e, Levent’teki fabrikalarından Şişli Taksim yönüne, Eyüp bölgesindeki işçiler Topkapı’ya doğru yürümeye başladı. Bakırköy’deki fabrikalarından çıkan işçiler Londra asfaltından yürüdü. İki gün kent merkezlerine 150 bin işçi yürüdü.   Hükümet işçilerin eylemini durdurmak için sıkıyönetim ilan etti.

Aşık İhsani’nin dizelerindeki gibi işçiler sel gibi aktı İstanbul’un caddelerine meydanlarına.

“Yeter demek için patron kârına
Dev adımlar selam yazdı yarına
İşbaşından cadde ortalarına
Kükreyen sel gibi aktı yürüdü”

Barikatları aşarak, yanına geldikleri fabrikalardaki işçilerin katılımı ile yürüdüler. 15-16 Haziran eylemlerine neden olan sermaye saldırısı, DİSK’in varlığıyla ilgiliydi. Ancak eyleme neden olan gelişmeler, yalnızca DİSK’li işçilerle ilgili değildi. 15-16 Haziran eylemlerine Türk-İş üyesi işçilerden ve Türk-İş’e bağlı sendikaların örgütlü olduğu işyerlerinden de fazlaca sayıda katılım oldu.  

Türkiye burjuvazisi, 1970 yılında işçi hareketinin yakaladığı çıkışın önünü kesmeyi, dahası kendisi için denetleyemeyeceği bir güç olarak gördüğü işçi sınıfı hareketini, yasalarda yapacağı değişikliklerle bastırmayı denedi. 1967 yılında kurulan DİSK’in işçiler arasında güçlenmesinin ve ortaya çıkan sanayi proletaryasının taleplerinin burjuvazi tarafından bastırılması isteğiydi yasanın çıkarılması. Üzerinden yarım asır geçti. Yarım asır sonra bugün bu tepkiyi anlamakta zorlananlar olabilir. Sendikalara bugün kazandırılan işlevle 1967-1970’lı yıllar arasında bir hayli fark olduğunu not edelim, en azından DİSK için.

İktidardaki Adalet Partisi ile muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi ayrı ayrı iki tasarı sunmuş olsa da, meclis komisyonunda bu iki parti uzlaştılar. Tasarı 11 Haziran 1970 tarihinde Millet Meclisi’nde görüşülmeye başlandı. 12 Haziran günü 4 ret oyuna karşı (TİP dışındaki tüm siyasi partilerin oylarıyla) 230 oyla tasarı kabul edildi.1

Tasarıda öngörülen değişikliklerin en önemlisi, bir sendikanın ülke çapında faaliyet gösterebilmesi için işkolundaki işçilerin en az üçte birini temsil etmesi zorunluluğuydu. Bu zorunluluk aynı zamanda konfederasyonlar için de getirilmişti. Bu değişiklik DİSK ve bağlı sendikaların örgütlenmesini engelleyecek, Türk-İş’in tek konfederasyon olarak varlığını sürdürmesine neden olacaktı.

İşçilerin bu değişikliği kavrayışları son derece basit ama basit olduğu kadar sarsıcı oldu. On binlerce işçi mecliste kabul edilen yasayı “bunlar sendikaları kapatıyorlar” diye değerlendirdi. Aslında özünde bu değerlendirme yanlış değildi. İşçilerin tercih edeceği değil, devletin ya da patronların göstereceği sendikaya mecbur bırakılmak aynı anlama geliyordu. İşçiler kendi örgütlerine sahip çıktı ve harekete geçti.

Elbette, 15-16 Haziranı sadece yasal değişikliğe tepki olarak ele almak mümkün değil. Dönemin siyasal yapısı, sol siyasetin işçiler üzerindeki etkisi, sermayenin gereksinimlerinin işçiler üzerinde yarattığı baskı, ideolojik ve kültürel iklim gibi faktörlerin de 15-16 Haziran eylemlerinde etkisinin olduğunu saptamak mümkün.  

15-16 Haziran’ı yaratan işçiler büyük bir övgüyü hakediyor. Bu onurlu kalkışma, yarım asır sonra bugün de ülkemizde işçi sınıfının mücadelesinde referans olma özelliğini koruyor. Bu unutulmaz iki gün, sermayeye ve onun temsilcisi burjuva iktidara unutulmaz bir ders verdi. İşçilerin ayağa kalktığında, hakları için arayışa başladıklarında güçlerini göstermesi açısından eşsiz eylemlerdendir. Asker ya da polisle işçilerin yürüyüşü engellenememiştir. Kadın işçilerin ayağa kalkan işçiler içerisinde önemli bir yere sahip olması, yürüyüşün önemli özelliklerindendir.

Üç işçi; Mehmet Gıdak, Yaşar Yıldırım, Mustafa Baylan bu eylemler sırasında hayatını kaybetti. 16 Haziran akşamı İstanbul Kocaeli hattında sıkıyönetim ilan edildi, pek çok sendikacı tutuklandı, sonrasında yüzlerce işçi bu eylemlerden dolayı işten atıldı.

15-16 Haziran Türkiye solunun ve işçi mücadelesinin birikiminin açtığı yolda ilerledi, ancak Türkiye solu 15-16 Haziran’ı belirleyememiştir. Bu zorlu denklem yıllarca 15-16 Haziran’ın kendiliğinden bir eylem mi yoksa sosyalist kadrolar tarafından güçlendirilen bir eylem mi, eylemin siyasi öncüsü mevcut mu tartışmasını gündemde tutmuştur.

Ayrıca bu iki gün yaşananlar, sol siyaset içindeki tartışmalarda önemli yer tutan, işçi sınıfının varlığı ve devrimi gerçekleştirecek öncü rolü konusundaki tartışmalara geri dönülemez bir şekilde son vermiştir.

15-16 Haziran kalkışması, ülkemizde sınıflar mücadelesinde işçi sınıfının gücünü eline aldığında neler yaptığını, yapabileceğini göstermesi açısından önemlidir. Bu tip eylemler sonrasına devrettikleri ile de önem kazanıyor. Sanayi proletaryası ile burjuvazinin göğüs göğüse sıcak mücadelesi olan bu yürüyüşten sonra, işçi sınıfını temsil eden sendikalar ile sermaye sınıfının çıkardığı dersler oldu. İlerleyen bölümlerde bunlara yer vereceğiz. Ancak şimdiden belirtelim; sermaye bir sınıf olarak bu eylemlerin ardından gelecek günleri belirleyecek önemli dersler çıkaran taraf olmuş ve hızlı harekete geçmiştir.

Büyük yürüyüşün 50.yılında bugün, 15-16 Haziran’a bakarken işçi sınıfının geleceğini ellerine aldığında mücadelesinin yaşanacak bir ülke mücadelesinin ayrılmaz parçası olduğunu görmek mümkün. Elbette; bu büyük ayağa kalkışın dersleri, kazanımları ve birikimi sosyalizm mücadelesinin bugününe ve yarınına taşınması anlamına gelecektir.

1970’e gelirken: İşçi sınıfı özne mi?

15-16 Haziran şüphesiz ülkenin siyasi ikliminden ve sol siyasetin etkilerinden bağımsız ele alınamaz.

1960’lar Türkiye solunun yükselişini temsil eder.

Türkiye solunun politik gündemlere müdahale kanalları 1960 sonrası gelişmiştir. Aydınlar, gençler, kadınlar, işçi önderleri, öğrenciler, ilerici aleviler sol siyasettedir. Bu dönem, aynı zamanda bu hareketlerin kendini ifade ettiği Türkiye İşçi Partili yıllardır. 1961 yılında sendikacılar tarafından kurulan TİP, değişik kesimlerin ilgi odağı haline gelmiş ve TİP, içerisinde aydınları, öğrencileri, işçi önderlerini, gençleri barındıran bir parti olmuştur.   TKP ise 60’lı yıllarda ülke için siyaseten ve örgütsel olarak hissedilmiyor, Türkiye İşçi Partisi’ni destekliyor.2

1965 yılında yapılan seçimlerde TİP’in 15 milletvekili ile Meclise girmesi ile işçilerin sorunları mecliste daha fazla dile getirilmeye başlandı. 1965 seçimleri o döneme değin en çok sendikacının Meclis’e girdiği seçim olma özelliğini taşıyordu. 1965 seçimlerinde toplam yedi sendikacı milletvekili seçildi. Bunlardan dördü Adalet Partili, üçü ise TİP’liydi.   TİP’li milletvekilleri Meclis’te etkin bir muhalefet sergiledi ve işçi hakları konusunda aktif çaba harcadı.

1967 yılında çoğunluğu TİP üyesi olan sendikacılar tarafından DİSK kuruldu. DİSK’in kuruluşu Amerikan sendikacılığı geleneğini sürdüren Türk-İş’ten ve siyasi iktidarın politikalarından kopuş anlamına geliyordu.

TİP 1965 seçimlerinde sağladığı başarıya rağmen kısa bir süre sonra içe dönmeye, solun kadim ve güncel sorunları etrafında saflaşmaya, zayıflamaya ve parçalanmaya başladı. TİP, aydınları, sendikacıları, işçileri, devrimci gençleri birarada tutabilecek öncü sınıf partisi olamadı. Öncü işçiler ile komünist aydınları biraraya getirmeyi başarmasına rağmen, TİP işçilerin partisi olamadı. Sendikacıların büyük bölümü kapatılana kadar TİP’te kalmakla birlikte TİP ile sendikalar arasındaki mesafe açılmaya başladı, ancak yalnızca sendikacılar ile yaşanmadı bu durum. Partili mücadele fikrinden uzaklaşmaya başlayan gençlikle, aydınlarla da aynı sonuç yaşanıyordu.

Sınıf partisi kitleleri sınıf kimliği ve siyaseti ile tutar. TİP’in koalisyonu andıran yapısının parti içinde siyasi fikir farklılıklarını ortaya çıkarması kaçınılmazdı. Devrim stratejisinin tartışması parti içine taşındı. Sosyalist Devrim (SD) ve Milli Demokratik Devrim (MDD) tartışması Türkiye solunun önemli tartışmalarından biridir.   1960’lı yıllarda sosyalist devrimi savunan TİP’in karşısında MDD’yi savunan pek çok devrimci demokrat hareket vardı.3 Türkiye solunda SD-MDD tartışması çok canlıydı, devrim stratejilerini farklılaştırıyordu. Sosyo-ekonomik yapı ve temel-baş çelişkisi temelinde tartışılıyordu. Türkiye’nin kapitalist mi, yarı feodal yarı bağımlı bir ülke mi olduğu tartışması dönem solunun önemli belirleyen taraflaşmalarındandı. Solun bütününü kapsayan bu tartışma, tarafların devrim stratejisinden devrimin bileşenlerinin hangi toplumsal katmanlar olacağına ve mücadelenin neye ve kime karşı verileceğine kadar geniş bir yelpazede farklılık gösteriyordu. Bu tartışmaların merkezinde duran ise Türkiye işçi sınıfının varlığıydı. Türkiye’de feodalizmin üretim ilişkilerini belirleyen temel etmen olduğunu iddia edenler, işçi sınıfının henüz yeterince gelişmediği ve devrimi gerçekleştirecek yeterliliğe sahip olmadığını iddia ederek, köylülük başta olmak üzere sınıfın tüm katmanlarını müttefik listesinde görüyordu. Öncelik demokratik devrimin gerçekleştirilmesiydi. Burjuva demokratik devrim tamamlanmamış, tam bağımsız gerçekten demokratik bir aşamaya ihtiyaç vardı. Bu tezlerin ileri sürüldüğü dönemin dünya komünist ve devrimci hareketin etkilerinin olduğunu belirtmek gerekir. Devrimde öncü rolün işçi sınıfına ait olup olmayacağı da bu saflaşmada önemli yer ediyordu. Bir bütün olarak MDD tartışmalarında işçi sınıfının rolü ikincil plana itilmişti.

1960’lı yıllar yalnızca işçiler açısından değil, öğrenci gençlik mücadelelerinde de sıçramalar olan yılardır. Solun büyüdüğü güçlendiği yıllardı. Aynı zamanda büyük kentlere göçün olduğu yıllardır, 1960’lar. Türkiye kapitalizminin düzenli olarak genişlediği, sanayi sermayesinin geliştiği bu dönem, yeni bir sermaye birikim modeli hayata geçirilmiş devlet aktif bir rol üstlenerek planlı kalkınma ve ithal ikameci sanayileşme doğrultusunda ekonomik yaşamı yönlendirmiştir.   Büyük kentlere göç edenler, sanayi proletaryasını oluşturmuştu.

DİSK’in işçilerin mücadelesindeki rolü

15-16 Haziran eylemleri, işçi sınıfının mücadelesinin çıkışını durdurmak için hazırlanan bir yasa tasarısının Meclis’te kabul edilmesi üzerine başlar. Tasarı işçilerin sendikal haklarında bir dizi değişiklik öngörmekteydi. Bu değişikliklerin hedefinde işçilerin hak alma, mücadele örgütü haline gelen DİSK vardı.

13 Şubat 1967 yılında TİP’li sendikacılar tarafından kurulan DİSK, 15-16 Haziran 1970’de henüz kurulalı kısa süre geçmesine rağmen işçilerin hak alma mücadelesinde önemli bir odak haline gelmişti. Bu kısa süreye DİSK, pek çok direniş ve fabrika işgallerini sığdırmıştı. Kuruluş ilkeleri ile de uyumlu bir biçimde militan işyeri sendikacılığı yapıyordu. DİSK’in kuruluşu, Türkiye işçi sınıfı hareketi açısından bir dönüm noktası anlamına geldi. DİSK’in uyguladığı politikalar işçiler için çekim merkezi haline gelmesine neden oldu.

DİSK’in kuruluşu, Amerikan Sendikacılığı geleneği üzerine 1952 yılında kurulan Türk-İş’den kopuş anlamına geldi. DİSK’i kuranlar Türk-İş’e bağlı sendikaların genel başkanlarıydı. Çoğu TİP üyesiydi. İçlerinde TİP milletvekili olanlar vardı. Kopuş yalnızca örgütsel değildi, siyasi olarak da Türk-İş’den kopuş anlamına geldi.

DİSK’in kuruluşu, aynı zamanda kadrolar açısından ve işçi sınıfının mücadelesi açısından bir sürekliliği de içeriyordu. DİSK geçmiş yılların mücadele geleneği üzerinde kurulurken sol damarı ve politikayı sahipleniyordu. Kurucular, 50’li 60’lı yıllarda birlikte mücadele etmiş, değişik zeminlerde yanyana gelmiş sol sendikacılardı. 1946 sendikacılığının bir adım sonrasının ürünüydüler.

Kuruluş amaçları içerisinde de yer aldığı biçimiyle,   sermaye ve devletten tam bağımsızlık, işçi aidatları dışında gelir kaydetmeme, dış ülkelerden gelecek destek yerine keskin bir antiemperyalizm, aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya doğru örgütlenmiş sendikal yapı, sosyalizm ve aydınlanmaya yönelik perspektif, militan işyeri sendikacılığı, DİSK’i farklı kılıyordu.4   DİSK, Türk-İş’in uzlaşmacı sendikacılığından kopmuştur. Türk-İş’in partiler üstü, siyasetler üstü tutumunu reddetmiştir.

TİP’li sendikacılar tarafından kurulmuş olmasına ve tarihimizdeki en özgün sendika siyaset ilişkisinin yaşanmasına rağmen, TİP ile DİSK’in arasındaki ilişki sınıfın öncü partisi ile onun siyasetini sahiplenen sendika konfederasyonu ilişkisinin çok uzağında kaldı.

DİSK, işçilerin haklarını alması için fabrika işgalleri, direnişleri gerçekleştiriyor, çok iyi koşullarda toplu iş sözleşmeleri imzalıyordu. İşçilerin ücretleri, geliri artıyor, DİSK, işçiler açısından ilgi çekici hale geliyordu.

15-16 Haziran 1970 tarihine kadar dönemin Türkiye sanayisinin önde gelen kuruluşlarında DİSK’li işçiler hakları için mücadele ediyordu. 1969 yılında, İstanbul Avrupa yakasında Demirdöküm’de sözleşme imzalanması için yapılan eylemler, Kartal hattında Singer işyerinde işten atılan işçi arkadaşları için gerçekleştirilen fabrika işgali, Eğe sanayi ve İzmit Rabak, İstanbul Gamak motor fabrikası, Sungurlar fabrikasındaki işgal ve direnişler 15-16 Haziranın hemen öncesinde işçilere güven veren eylemlerden oldu.

1970’e gelirken grev sayıları da artıyor, greve katılan işçi sayısı, grev ilan edilen işyeri sayıları da artıyordu. 1968 yılında 54, 1969’da 74 olan grev sayısı 1970 yılında 72’ye yükselir. Grevlere 1968’de 5.289, 1969 yılında 12.601, 1970 yılında ise 21.156 işçi katılır.5 Grevler dönemin işçiler açısından mücadele ile geçtiğini göstermektedir. Karşılaştırma olması açısından Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı verilerine göre 2016 grev sayısı 21, 2017 yılı grev sayısı 26, 2018 yılı grev sayısı 12’dir. Greve katılan işçi sayısı 2016 yılında 2.512, 2017 yılında 3.733, 2018 yılında   979’dur.

Grev sayıları işçilerin mücadelesinin yükselmesinde tek belirleyici olmaz ancak önemli bir işaret kabul edilebilir. Bugün grevler toplu iş sözleşmesi sürecinin bir parçası olarak yapılabiliyor, 1970’lerin ön günlerinde eylem ve direnişler fiili meşru mücadele zemininde gerçekleştirildi. 15-16 Haziran fiili meşru mücadelenin tepe noktası kabul edilebilir.

1969-1970 yılları arasında işyerlerinde verilen mücadelede temsilciler ya da öncü işçilerin rolü vardır. 15-16 Haziran’da da bu işçi topluluğunun öncü rolünün devam ettiğinin güçlü işaretleri vardır.

İşçiler için önem kazanan ve güvenilir sendika seçeneği haline gelen DİSK, çok geçmeden sermayenin de gündemine girdi. Türk-İş’in de desteğiyle hazırlanan yasa tasarısında, sendikal örgütlenmeye aşılamayacak baraj getiriyordu: Sendikaların ülke çapında faaliyette bulunabilmesi için işkollarındaki işçilerin en az üçte birini üye yapması gerekiyordu. Bu büyük baraj, DİSK’in ve ona bağlı sendikaların fiilen örgütlenmelerinin önünü kesecek ve DİSK’in işçileri temsil edememesi nedeniyle toplu iş sözleşmesi dahil pek çok hakkını elinden alacaktı.

Yasa 12 Haziran günü mecliste kabul edildikten sonra DİSK,   14 Haziran tarihinde işyerlerinden temsilcilerin ve sendikacıların katılacağı bir toplantı çağrısı yaptı. Kemal Türkler’in başkanlığında İstanbul Merter’deki Lastik-İş binasında toplanan işçiler, DİSK’e bağlı işyerlerinde “Anayasal direniş komitesi” adı altında yasaya karşı işyerlerinde yapılacak eylemlere hazırlık komitelerinin kurulmasını kararlaştırıldı. Toplantıda 17 Haziran günü büyük bir miting yapılması kararı da alındı.6

DİSK, 17 Haziran günü miting planlıyor, işyeri sendika temsilcileri ile bunun hazırlıklarını yapıyordu. Mitingle yasaya karşı kitlesel bir protesto planlanıyordu. Yasa tasarısı Meclis’te kabul edildikten sonra işçiler, 17 Haziran’ı beklemeden harekete geçti. 15 Haziran sabahı fabrikalarından çıkarak eyleme başladı. Türkiye işçi sınıfı tarihinde bu önemli iki günü yaratan işçiler, sermaye sınıfına ve siyasi iktidara önemli bir ders verdi.

Eylemlerde herhangi bir örgütsel yapının etkisi gözlenmez. DİSK, yasaya karşı çıkmak için hazırlık yapıyordu, ancak 15-16 Haziran eylemlerinin örgütlenmesinde merkezi bir rol oynadığı söylenemez.   Çıkarılmak istenen yasa tasarısının merkezindeydi. Eylem DİSK’in planladığı gibi başlamadı ve devam etmedi. Eylemlerin gerçekleşmesi, etkisi DİSK’i ve yöneticilerini aşan bir nitelikte ve kitleselliktedir.

15-16 Haziran eylemleri, TİP’in gerileme dönemine denk gelir. TİP’in eylemlerle bağı yok denecek kadar zayıftır. Eylemlerde TİP’li işçiler vardır. Türkiye solu açısından bir diğer odak Dev-Genç’tir. Eylemin hazırlığı ve yönetiminde Dev-Genç’in etkili olduğunu söylemek de mümkün değildir, eylemlere öğrencilerin de katılması bu tabloyu değiştirmemiştir.   Kemal Sülker değişik zamanlarda yaptığı açıklamalarda ve yazdığı yayınlarda işçileri ne DİSK, ne de TİP bu eyleme yöneltmişti der.7

Eylem, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, işyerlerinde örgütlenmiştir. Türkiye’de dönem dönem yükselen işyeri sendikacılığı, Türk-İş’in kurulmasıyla işkolu sendikacılığına evrilmiş ancak DİSK’in, özel sektörde örgütlenmesi işyeri temelli örgütlenmelerin önemini artırmıştı.   DİSK gücünü işyerlerinde örgütlü olmasından ve işyerlerindeki mücadelelerden alıyordu. Bu süreçte öne çıkan kadrolar, temsilciler DİSK’i işyerinde örgütlüyordu. Öncü işçiler, işyerlerinde taban örgütlenmesini güçlü kılıyordu. Kendisine güvenen ve sermayeye başkaldırma cüretine sahip bir kuşak vardır, işyerlerinde.

15-16 Haziran sonrası

Yukarıda da değinildiği gibi 16 Haziran günü eylemlerin gücü, 15 Haziran’da yapılan eylemleri kitlesellik ve yaygınlık açısından aşınca hükümet sıkıyönetim ilan etti. DİSK üyesi olan sendikacılar ve işçiler gözaltına alındı ve sendika binalarına baskınlar düzenlendi. Yüzlerce işçi işten atıldı. İşçilerin işten atılması eylemi örgütleyen işçilerin işyerlerinden tasfiyesi anlamına geldi. Bu ise gücünü işyerinden alan örgütlenmelerin zayıflaması anlamına geldi. Kimi kaynaklarda yer aldığı biçimiyle eylemler sıkıyönetim ilan edildikten sonra da bazı işyerlerinde ve bölgelerde devam etti. 15-16 Haziran, dönemim Başbakanı Demirel tarafından ayaklanma provası olarak adlandırıldı.

15-16 Haziran eylemleri yasanın meclisten geçmesini önleyemedi. Tasarı 29 Temmuz 1970 günü 1317 sayılı yasa olarak kabul edildi. 6 Ağustos 1970 tarihinde Cumhurbaşkanı tarafından onaylandı. TİP ve ardından CHP Anayasa Mahkemesine yasanın iptal edilmesi için başvurdu ve mahkeme başvuruyu kabul ederek 9 Şubat 1972’de yasayı sendika özgürlüğüne   aykırı bularak iptal etti.8

Sermayenin tepkisinin acımasız olduğu ortadadır. İlk tepki sıkıyönetim ilanına eşlik eden tutuklamalar, işten atmalardır. Bu, sermayenin sınıf tepkisidir. Eylemin büyüklüğü ve işçilerin cüreti sermaye sınıfı açısından tehditti. Sermaye kendi egemenlik alanındaki netliği bozacak herhangi bir gelişmeye izin vermeyeceğini peşinen ifade etti.

15-16 Haziran ve ertesinden gelen 12 Mart… Politik önderlikten yoksun, kendiliğinden gelişen bir işçi hareketinin 12 Mart’la birlikte söndürülmesi ise Türkiye burjuvazisine rahat nefes aldırıyordu.9 12 Mart tek başına 15-16 Haziran eylemlerine yanıt değildi, ancak bu önemli unsurlardan biriydi.

“….12 Mart’ın ekonomik gerekçelerini bir kenara koyarsak, Türkiye burjuvazisinin üzerinde en çok durduğu, siyasal açıdan Türkiye’deki toplumsal dinamiklerin mevcut kurumsallaşmayı aşmaya başlamasıdır. Bu anlamda aşılan kurumsallaşma, yalnızca sermayenin kendi yasallığının parçası olanlar değil, DİSK ve hatta TİP gibi bu dinamiklerin açığa çıkmasına önemli katkılar koymuş ‘sol’ yapılardır da. Bu nedenle devlet yalnızca TİP ve DİSK’in önünü kapamak ihtiyacıyla değil, aynı zamanda bizzat toplumsal dinamiklerin kendisini budamak için bir gerici dönem arayışına girdi. Zaten DİSK’in 12 Martla birlikte ehlileştirilmesinde gösterilen başarı da buna işaret etmektedir.

Kısacası 15-16 Haziran derslerinin burjuvaziye öğrettiği gümbür gümbür gelen bir sendikal hareket değildir. Egemen sınıfın pek iyi kavradığı şey, soldaki ve sendikal alandaki bütün yetersizlik ve sığlığa rağmen emekçi sınıfların kendilerini toplumsal açıdan ifade etmede tehlikeli bir iddialılığa sahip olmaya başlamış olmasıdır.”10

Sermaye, işçilerin sınıf kimliği kazanmasını ve bu kimliği kazanabileceği bütün toplumsal yapıları değiştirmek kendi egemenlik alanına almak istiyordu. Bunda şaşılacak bir şey yok. Burjuva demokrasisi yaşamalı, sermaye işçilerin hak alma enstrümanlarını belirlerse, işçilerin de ne yapacaklarını da belirleyebilecekti, bunun yolu açılıyordu. Öyle ki DİSK, faaliyetlerine son verilmek istenmesine rağmen 15-16 Haziran’ın hemen ertesinde gelen 12 Mart’ın siyasetine herhangi bir direniş göstermedi. 12 Mart ile tüm grevler yasaklanmış ancak DİSK kapatılmaktan kurtulmuştu. Kuruluşundan itibaren TİP’i destekleyen ve TİP’e yakın olan DİSK, 12 Mart ile birlikte CHP ile yakınlaşmaya başlamıştır ve durum 1970’li yıllar boyunca devam etmiştir.

DİSK, 15-16 Haziran ile işçi hareketi önünde ön açıcı olma özelliğini kaybetti.

15-16 Haziran, sermaye sınıfının yeni yöneliminin olgunlaşmasına neden olmuş önemli dönemeçlerden olmuştur. Yeni yönelim siyasal açıdan memleketin sokağını, üniversitesini fabrikasını ve hatta kışlasını teslim almaktan başka bir anlama gelmemektedir.11

15-16 Haziran’dan sermaye sınıfı aldığı derslerle ileriye doğru bir hamle yaptı ve sonuç aldı.

15-16 Haziran öncesinde sol içi tartışmalara değinmiştik. 15-16 Haziran ülkemizdeki solun tartışmalarında, devrimin öncü gücü konusundaki tereddütleri gidermekle kalmamış, Türkiye’de kapitalizmin yerleşik üretim tarzı olduğu konusunda da bir netlik ayarı gerçekleştirmiştir.12

Ancak öyle anlaşılmaktadır ki, kapitalizmin yıkacak güçte olan işçi sınıfına sol- sosyalist hareketler yeterince ilgi göstermemiştir. Oysa 1960’lı yıllar solun etkisinin arttığı yıllar olmasının yanında işçi sınıfının da önemli dönüşüm yaşadığı yıllardı. 15-16 Haziran’da sanayi kentlerinde ayağa kalkan binlerce işçi yalnız kaldı, kendi yolunu açmaya çalıştı. İşçi sınıfının bu yaygınlıkta ve cürette bir eyleminde sol-sosyalist hareketlerin etkisinin olmaması çok düşündürücü ve üzücüdür.

Ayrıca eylemlerin ardından da işçi sınıfı vurgusu yapan ve MDD’cilerle tartışmalarda bu eylemlerde haklılığı ispat edilen TİP, yalnızca iki gün boyunca etkisiz kalmamış, 15-16 Haziran’ın ortaya çıkardığı devrimci enerjiyi de değerlendirmemiştir.

15-16 Haziran’ı yarım asır sonra bugün değerlendirdiğimizde sınıflar mücadelesinde sermaye sınıfının ve onların kurumlarının, sendikalarının çıkardığı derslerin ilerleyen süreci belirlediğini ifade edebiliriz.   Sermayenin egemenlik mekanizmaları, kurumları zaman zaman değişebilir, ancak sermeye sınıfı ideolojik hegemonyasını toplumda yerleştirmenin ve güncellemenin sürekli peşindedir. 1960’larda sermaye de işçi sınıfına karşı mücadele etme yöntemlerini öğreniyordu. Asker, polis, jandarma gibi devletin zor aygıtları ile işçilerin direniş ve eylemlerini bastırdığı, hatta mücadele eden işçileri öldürdüğü oluyordu.

15-16 Haziran sermaye sınıfının düzene bağlayamadığı işçi sınıfının, cüretinden ve karşısına bir sınıf olarak geçmesinden korktu. İşçiler asker, polis dinlemiyordu, barikatları yarıyor, biraraya geliyordu. İşçilerin biraraya gelmemesi için Galata Köprüsünü açtılar, sıkıyönetim ilan ettiler.   Ama sermayenin işçi sınıfının mücadelesine karşı saldırısı bu kadarla kalmadı. İlerleyen aylarda, işçi sınıfının sınıf kavrayışına, sınıf davranışı gösterme yeteneğine saldırdı. DİSK’in 12 Mart 1970 sonrası politikalarındaki köklü değişim bu saldırıdan bağımsız ele alınamaz.

Eylemlerde siyasi özne olmaması 15-16 Haziran’a kendiliğindenci bir özellik verilmesinin önünü açmaktadır. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, işçiler iki gün süresince ekonomik talepleri aşan bir siyasallıkta yürümüştür. 15-16 Haziran sonrasında eylemin kendiliğindenliği çok tartışılan konular arasında oldu.

15-16 Haziran, işçi hareketi ile devrimci hareketin iki günlük tarihsel yakınlaşması olarak görülmelidir.13Tarihte devrimci hareket ile işçi sınıfının arasındaki makasın kapandığı ender yakınlaşmalardan biri yaşanmış, ancak bunu ileriye taşıyacak güçlü, örgütlü bir siyasi iradenin bulunmaması nedeniyle kalkışma çok hızlı geriye düşmüştür.

15-16 Haziran’ı eşsiz kılan özelliklerini sıralayarak yarım asır sonra bu unutulmaz iki günü yaratanları selamlayalım.

İşçilerin gücü: Dayanışma

Emek tarihi çalışmalarında da sıkça izlediğimiz işçilerin dayanışmasının 1970’e gelirken ülkemizde de çok yaygın olduğunu gözlüyoruz. Bir işyerinde başlayan mücadele kaderine terk edilmez, yalnız bırakılmaz. Nerede bir işyerinde işçiler hakları için eylem yapıyorsa işyerine yakın işyerlerinde çalışan işçilerden, mahallelerden destek, dayanışma vardır.

Dayanışma, işçilerin sermaye sınıfına karşı mücadelesinde birbirine tutunmaları, mücadelelerini güçlendirmeleri niteliğini taşıyordu. 1960’lara bakıldığında tekil işyeri mücadelelerini ve çoğu zaman dayanışmayı görüyoruz. İşyerinden işçi mi atılmış, işçiler işten atılan arkadaşlarına sahip çıkıyor. Bu sahip çıkışın şekli işgal, direniş mücadelenin herhangibir biçimi işyerine ve işçilere özgü olarak belirleniyor. Farklı mücadele ve dayanışma yöntemlerini görüyoruz.

15-16 Haziran eylemlerinin de önemli özelliklerinden biri işçi dayanışmasıdır. Sermayeye, ellerinden sendikalarının alınmasına karşı birbirlerine tutunmuşlar. Burada sektör ayrımı yok, işkolu belirlenimi yok, bölge farklılığı yok.

Çıkan yasa doğrudan DİSK’i ve DİSK’e bağlı sendikalara üye işçileri etkileyecek olmasına rağmen, yasanın hazırlığı ve çıkışında pay sahibi olan Türk-İş’e bağlı sendikalara üye olan işçiler de eyleme katılmıştı. Hatta verilen rakamlarda eyleme katılanlar arasında Türk-İş’e üye işçilerin sayısının daha fazla olduğu belirtilir. Konfederasyon ayrımı yapmaksızın işçiler birbirlerine sahip çıkar.

İşçilerin sınıf kimliği

1960’lı yıllarda ülkemizde pek çok işçi eylemi, direnişi var. Tüm bu eylem, direniş, fabrika işgalleri işçilerin sınıf kimliği kazanmasında rol oynadı. 15-16 Haziran, ülkemizde işçilerin sınıf kimliği kazanmasında önemli etkisi olan eylemlerden olmuştur. Önemlidir.   Sermayeden ve devletten bağımsızlık, anti-emperyalist öğeler, işçi sınıfının bir toplumsal sınıf olarak iki gün boyunca güçlü bir şekilde ortaya çıkmasını sağladı.   Eylemler, güncel ekonomik talepleri aşan bir siyasaya sahip oldu.

İşçilerin Birliği

15-16 Haziran eylemleri işçilerin birliğinin sağlanması açısından zirvelerden biridir. İşçilerin birliğinin en gelişkin biçimi değildir ancak yaşanılan dönem gözönüne alındığında işçilerin birleşik sınıf mücadelelerinden biri olma özelliğini taşımaktadır. Eyleme rengini çalan metal işçileri ve Maden-İş Sendikası’dır. Ancak, petro-kimya, ilaç, gıda, lastik işçileri de eyleme katılmış, sektör, işkolu ayrımı yapılmamıştır. İşçilerin birliği sağlanmış ve birleşik bir sınıf hareketinin gücü, sermayeye ve devlete korku salmıştır.

Eylemlerin yaygınlığı

Eylemler yalnızca İstanbul’la sınırlı kalmamış, sanayi üretiminin diğer merkezi olan Kocaeli’nde de işçiler eylemler yapmıştır. 1970 yılında sanayi işçilerinin çoğunluğunun bulunduğu bölgede işçiler fabrikalarından mücadeleye katılmıştır. Kadıköy-Kartal, Eyüp-Topkapı, Levent-Şişli gibi İstanbul’da kenti belirleyen bölgelerde ana caddelerde yürüdüler. Gebze-Kocaeline kadar uzanan eylemler işçilerin gücünü artırdı.

İşyeri örgütlenmesinin önemi

Eylemlerde işçiler, sendikaları, işkollarını tanımlayarak değil, işyerleri temelli örgütlenmiştir. İşçiler eylemlerde Demirdöküm işçisi, Arçelik işçisi, Tekfen işçisi , Kavel işçisi olarak yer almıştır. Eylem, işyerlerinde örgütlenmiştir, disiplin vardır, böyle bir ortamda provokasyon zordur. İşyeri temelli örgütlenen 15-16 Haziran mücadelesi gücünü işyerindeki işçilerin kararlılığından alır.

Kadın işçiler mücadelede

15-16 Haziran yürüyüşünde kadın işçiler de erkek işçilerle omuz omuza mücadele içinde oldu.   Fabrikalarda şalteri indirip onlar da yürüyüşe katıldı, mücadelenin ön saflarında yer aldı.   İstanbul’da yürüyüşün üç ayrı kolundan biri olan Kadıköy- Kartal hattında Ankara asfaltında Otosan işçileri başı çekmişti. Kadın işçiler bu yürüyüş hattında, sayıca daha fazla oldukları Levent civarı fabrikalardan işçi elbiseleri ile çıkarak Levent yürüyüş hattında yürüyüşün başında yer aldı.

Sınıfın gücü: Öncü sınıf partisi

DİSK ve TİP arasındaki ilişki, ülkemizdeki sendika siyaset arasındaki ilişki bağlamında ele alındığında tüm olumsuzluklara rağmen, 1970 yılına kadar en verimli bir evreyi temsil eder. Sendikacılar, sol sendikalist olmanın siyaseten ötesine geçememiştir. TİP’li olmaları sosyalizm mücadelesinin kadroları oldukları anlamına gelmemektedir.

TİP, kitleleri biraraya getirmiştir ancak öncü sınıf partisi olamamıştır. Aşağıdaki satırlar parti içindeki koalisyonun işçi sınıfı partisi olunamayacağına dairdir.

Türkiye İşçi Partisi’nin parti organlarında yarıdan fazla işçi kotası ilkesi bulunmaktaydı. Parti merkez kurullarında sendikacı ağırlığı olarak pratiğe tercüme olmasının anlamı çok yönlüdür: Mutlaka yargılanması gereken bu nokta, birincisi, marksist aydınlarla sol sendikalizmin siyasal örgüt içindeki ittifakını sağlamıştır; “parti içinde ittifak” leninist örgüt anlayışının çok uzağında kalır.14

15-16 Haziran eylemlerinde ve sonrasında TİP’in etkisi hissedilememiştir. Ortaya çıkan devrimci enerjiyi siyasete kanalize etmede yetersiz kalmıştır.   Sol sendikacıların ise sosyalizm mücadelesi ile kurduğu bağ tartışmalıdır.

Sınıfın öncülüğü, işçi sınıfının yapabileceklerini daha ileri bir mücadeleye taşımak anlamına gelmez, öncülük, işçi sınıfı siyasetini toplumun bütününe taşıyabilecek koşulları yaratmak için siyasi kavga vermektir. Öncü sınıf partisi ile işçilerin mücadelesi siyasallaşır, toplumsallaşır ve iktidara uzanır. 1960’lı yıllarda Türkiye bunun uzağındadır.

15-16 Haziran’ında da işçilerin öncü sınıf partisi yoktur.

İşçi sınıfının öncü rolü

15-16 Haziran, sosyalist hareketi besleyen dinamikler içerisinde işçi sınıfının merkezi rolünü tescilledi.   İşçi sınıfının toplumsal rolüne ilişkin Türkiye solundaki tartışmalara nokta koydu. Sosyalist Devrim tezinin güncelliği ve iktidarı almak için yegane seçenek olduğu eylemlerle de güçlendi. Ayrıca MDD’ciler tarafından varlığı devrim stratejilerinde tartışmalı olan işçi sınıfının bir anda siyasal iktidar ile karşı karşıya gelebileceğini gösterdi.

Milli Demokratik Devrim tezi, teorik tartışmalarla değil, sokakta yenildi. 1960’larda işçilerin işyerlerinde eylem ve direnişlerinin yükselmesi ile MDD’ciler tarafında devrimin “kırdan mı şehirden mi?” yapılacağına dair tartışmalardan uzaklaşıldı. 15-16 Haziran sonrasında “proletaryanın öncülüğünde demokratik devrim” tartışmalarına evrildi.

Fiili meşru mücadele

15-16 Haziran’a gelirken 1960’lı yıllarda işçilerin mücadelesi çoğu zaman fiili meşru mücadele zemininde yürüyordu. İşçiler yaratıcı bir şekilde mücadele yöntemini kendileri belirliyordu. 15-16 Haziran işçilerin fiili meşru mücadelesinin tepe noktası sayılır.   15-16 Haziran, yasaların sınırlarını aşan, fiili mücadelenin önemini ve gerekliliğini ortaya koyan bir eylem oldu.

Bugün….

15-16 Haziran, işçi ve emekçiler için yaşanacak bir ülke kurmak isteyenlere yön göstermektedir. Bu anlamda sonuçları, dersleri günceldir. İşçilerin mücadelesinde dayanışma vardır, işçilerin birliği vardır, kadınların mücadelede öne geçmesi vardır, bağımsızlık vardır, kendi gücüne güven vardır. Ayağa kalkan işçilerin mücadelesinin teslim alınmaması, iktidara uzanması için örgütlü siyasi mücadele, sınıfın öncü örgütlenmesinin olması gerektiği vardır.  

1.DİSK TARİHİ, KURULUŞ, DİRENİŞ VAROLUŞ, I. CİLT, 1967-1975, DİSK Yayınları, No:78
2.https://sonhaber.ch/aydemir-gulerle-tkp-nin-100-yili/
3.N. Levent Taşçı, Türkiye İşçi Hareketinde DİSK’in Yeri, Gelenek dergisi, Sayı 46 Haziran 1994
4.DİSK TARİHİ, KURULUŞ, DİRENİŞ VAROLUŞ, I. CİLT, 1967-1975, DİSK Yayınları, No:78
5.Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Çalışma Hayatı İstatistikleri, No: 23, Ankara, 1998
6.DİSK TARİHİ, KURULUŞ, DİRENİŞ VAROLUŞ, I. CİLT, 1967-1975
7.Kemal Sülker, Türkiye’yi Sarsan 2 Uzun Gün 15-16 Haziran, Yazko Yay., İst., 1980
8.DİSK TARİHİ, KURULUŞ, DİRENİŞ VAROLUŞ, I. CİLT, 1967-1975
9.N. Levent Taşçı, Türkiye İşçi Hareketinde DİSK’in Yeri, Gelenek dergisi, Sayı 46 Haziran 1994
10.Cemal Hekimoğlu, 15-16 Haziran’a Övgü: İki Gün İki Sınıf, Gelenek Dergisi, Sayı 53, 1996
11.Cemal Hekimoğlu, 15-16 Haziran’a Övgü: İki Gün İki Sınıf, Gelenek Dergisi, Sayı 53, 1996
12.A.Esin Sur, 15-16 Haziran, Gelenek Dergisi, Sayı 53, 1996
13.Cemal Hekimoğlu, 15-16 Haziran’a Övgü: İki Gün İki Sınıf, Gelenek Dergisi, Sayı 53, 1996
14.Aydın Giritli, 97 Yazında Sınıf Tezleri, Gelenek Dergisi, Sayı 55, Ağustos 1997

https://sol.org.tr/gelenek/fabrikalardan-mucadeleye-15-16-haziran-7096



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.111
Konum: İstanbul
Durum: Forumda
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 15.06.2020- 05:14


Direnişe katılan işçiler anlatıyor: Polisler kaçarken boklu dereye atladılar


'İşçilerin Haziranı' başlığını taşıyan ve Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan Zafer Aydın imzalı kitap çalışmasında 15-16 Haziran eylemlerine katılan çok sayıda işçiyle yapılmış mülakatlar yer alıyor. İşçilerin anlattıkları işçi sınıfının ayaklandığı o iki günün tarihi niteliğini gözler önüne seriyor.
Resim Ekleme

Geçtiğimiz günlerde Zafer Aydın imzalı önemli bir kitap çalışması yayınlandı. "İşçilerin Haziranı" başlığını taşıyan ve Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan kitap 15-16 Haziran eylemleriyle ilgili yapılmış en kapsamlı çalışma niteliğinde. Kitap şöyle tanıtılıyor:

"Bu çalışma, Türkiye’nin toplumsal ve siyasal tarihinde özel bir yer tutan, 15-16 Haziran direnişini, öncesi ve sonrasıyla kapsamlı bir şekilde ele alıyor. Kitap doğrudan eylemde yer alan tanıklarla çoğunluğu birincil kaynaklardan oluşan devasa belgelerin ışığında hazırlandı. Kitapta eylemi ortaya çıkaran faktörler, olgunlaşma ve karar süreçleri, örgütlenme dinamikleri, eylemlere katılan işçilerin yaklaşımları, yaşadıkları sorunlar, eylemin yarattığı etki ve sonuçlar ayrıntılı bir biçimde inceleniyor. 15-16 Haziran üzerine yapılmış   bu kapsamlı çalışma, önümüze koyduğu bütünsel fotoğrafla önemli bir kaynak olma özelliği taşıyor. Kitap, 15-16 Haziran üzerine yeni tartışmalar, yeni bakış   açıları, yeni araştırmalar için de önemli bir zemin sunuyor. İşçilerin Haziranı tarihsel bir örnek üzerinden, bugün sendikal harekette ve toplumsal siyasette cevabı aranan çeşitli sorular için de temel bir referans niteliğinde..."

Resim Ekleme

Kitapta 15-16 Haziran eylemlerine katılmış çok sayıda işçinin tanıklığı yer alıyor. Kitapta yer alan ve o günlerde yaşananları anlamak açısından çok önemli olan ilk elden tanıklıklardan sadece bir kaçı şöyle:

'Polisler kaçarken boklu dereye atladı'

... Yoğurtçu Parkı’ndaki çatışma, “Akşam” gazetesinde “günün son çatışması” olarak yer aldı. Bir diğer Otosan işçisi Kemal Eroğul da çatışmanın içindeydi:

“Biz fabrikaya döneceğiz, Üsküdar’dan geldik, Kadıköy İş Bankası’nın önüne. Bizi burada asker polis barikatı karşıladı. Bizi bırakmak istemediler, biz askerle, polisle kapıştık. Havaya ateş etmeye başladılar. Hatta oradaki direkli pasajın tavanında mermi izleri çok uzun yıllar kaldı. Ama biz bu barikatı yardık. Barikatı yarınca bir albay arabayla önümüze geçti, 'Peşime takılın ben sizi fabrikaya götüreceğim' dedi. Altıyol’dan Söğütlüçeşme’ye doğru inerken, itfaiyenin oralarda biri dedi ki, 'Yoğurtçu Parkı’nda polis işçileri öldürüyor.' Biz askeri arabayı yolda bıraktık, doğru Yoğurtçu Parkı’na. Bağdat Caddesi'nden gelenlerle burada çatışma çıkmış. Biz geldiğimizde hala mermi sesleri geliyordu. Biz de en azından 2000 kişiyiz. Biri bize bağırıyor, 'Gelmeyin, sizi de   vuracaklar' diye. Biz zırhlı araçların arasından Yoğurtçu Parkı’na daldık. Daldık ki, işçileri çatır çatır vuruyorlar. Yanımda biri ayağından mermi yedi. Ben gördüm. Polis silah atıyor, işçi elinde ne varsa, bir şey yoksa da yumruğuyla karşı koyuyordu. Sonra çatışma bitti, ne oldu, nasıl oldu anlamadım ama bitti. Polisin kaçabileni kaçtı, kaçamayanı, dereye atladı, boklu dereye. Biz oradan tekrar toplanıp, fabrikaya döndük."

**

Çatışma alanı genişleyerek Kadıköy'ün açık pazar alanlarından olan Salı Pazarı'na doğru uzandığında her salı olduğu gibi o gün de semt pazarı kuruluydu. O tarihte pazar, daha sonra uzun yıllar kurulduğu, Kuşdili (şimdi İSPARK tarafından işletilen otopark alanı) üzerinde değil, Halitağa Caddesi'ne doğru açılan sokaklarda kuruluydu. Kargaşa, gürültü, patırtı arasında pazar alışverişi için orada bulunanlar, hızla bölgeyi terk ederken, pazarcı esnafı ve pazarda adına “küfe” denen sepetlerle yük taşıyan hamallar çatışmanın ortasında kaldı. 1954, Kars Digor doğumlu Mustafa Metin Yakışırboy, çocuk denecek yaşta pazarlarda hamallık yapıyordu, yaşananlara tanıklık etti:

"Bizim hiçbir şeyden haberimiz yoktu, hiçbir şey bilmiyorduk, çocuğuz. Pazarda hamallık yapıyordum. Bir baktım işçiler, polisleri kovalıyor. Otosan işçileriyle. Polisler pazara doğru kaçtı. İşçiler bizim sepetleri (küfe) elimizden alıp yakaladıkları polislerin kafasına geçirip, üstün oturuyorlardı. İşçiler, bizim arkadaşlardan Hüseyin Angır’ın elindeki sepeti alıp, bir polisin kafasına geçirmişlerdi. Diğer polisler arkadaşlarını kurtarmak için ateş ettiklerinde Hüseyin kolundan vuruldu. Köşede küçük büfe gibi bir şey vardı, bir albay onun üstüne çıktı, işçilere konuşmak istedi, işçiler büfeyi albayla beraber kaldırıp, götürdüler."

Kalabalık işçiyi görünce polisler emniyet binasını bırakıp kaçtı

Necdet Onaran ve Remzi Ersoylu'nun sözünü ettiği Kartal Emniyet binasının basılması, 16 Haziran'da bölgedeki radikal eylemlerden biriydi. İşçiler Kartal'da yürüyüş halindeyken gelen haber, üç işçinin gözaltına alındığı ve Kartal Emniyeti'ne götürüldüğüydü. Bir grup işçi hemen yönünü Kartal Emniyeti'ne doğru çevirdi. Emniyet amirliği binasının önünde bir süre hükümet aleyhine slogan atan ve gözaltındakilerin serbest bırakılmasını isteyen işçiler daha sonra binaya girerek bir süre için binayı işgal ettiler. Polislerin 'gözaltındakilerin serbest bırakıldı' açıklamasına inanmayan işçiler, baştan sona bütün binada arama yaptıktan sonra emniyet amirliğini terk ettiler. Maden İş Sendikası 4. Bölge organizatörü Adem Karabaş, Kartal Emniyeti işgali hakkında şunları söyledi:

"Kartal Emniyeti'nin işgal edilmesinde bizim önceden bilgimiz yoktu. Gözaltı haberleri gelince, işçiler oraya yürüyor. Olağanüstü kalabalık. Kartal Emniyeti o sıralarda yeni yapılmıştı. Dört beş katlı bir bina. Kalabalık işçiyi görünce polisler bırakıp kaçıyor. Hatta bir tane polis vardı, bizim Sapanbağları’nda (Pendik) oturuyordu, o anlattı ‘yandaki fırında çuvalların arkasına saklandım, kalabalık gittikten sonra çıktım’ diye."

'Sendikacılar cahil' diyen albaya işçiden sert cevap 'Has.tir ulan'

Devlet işçilerin fabrikalardan dışarı çıkmasını önlemek üzere Topkapı bölgesinde polis kuvvetleri ile fabrikalarının önünde tedbir aldı, ancak alınan tedbirler yeterli gelmedi. Güvenlik güçleri sadece fabrikaların etrafında önlem almakla kalmadılar, işçileri yürüyüşten vazgeçirmek için de çabaladılar. Böylesine bir durum Auer’de yaşandı. Fabrikaya işçileri eylemden vazgeçirmek üzere gelen albayla, Auer baş temsilcisi Cengiz Turhan muhatap oldu. Cengiz Turhan'a eylemin yasa dışı olduğuna dair tebligat da bulunan, söylev çeken albay, söylediklerinin bir etkisi olmadığını görünce işçilerle görüşmek istedi. Kapıyı açıp, albay ve yanındaki binbaşı ile teğmeni içeri aldılar. İçeri alınan askerler işçilerin toplu olarak bulunduğu dökümhane bölümüne götürüldü:

“Dedim ki: ‘Arkadaşlar, albay, tümenin kurmay başkanı, bir de binbaşıyla teğmen var aşağıda. Sizinle konuşmak istiyormuş. Yaptığımız eylemin yasal olmadığını anlatacakmış size, rica ediyorum lütfen sonuna kadar dikkatle dinleyin'. İndim aşağıya, duvara yaslandım, dinliyorum. Teğmen de, binbaşı da önümdeler. Albay veryansın ediyor, baktı ki hakikaten çıt çıkmıyor, hızını alamadı ‘Sizin sendikacılarınız cahil, ben 15 sene dirsek çürüttüm’ falan dedi. Albay öyle deyince, Mustafa abi vardı, benden en az 15 yaş büyük, fabrikada ilk arkadaşım. İnan, 8 saat çalışır, 8 saat birisi bir şey sormazsa konuşmaz. Öyle kendi halinde, mütevazı bir adam. Döküm parçalara, sac parçalarına delik deler, kılavuz çeker. O tür işler yapıldığı bir atölyede; kaynak, punto, delik, kılavuz çekilen bir atölyede çalışıyordu. Orası benim de çalıştığım atölyeydi. O Mustafa abi, 8 saat ağzından bir kelime çıkmayan Mustafa abi ‘sizin sendikacılarımız cahil, ben on sene dirsek çürüttüm, okudum’ deyince, ‘ha siktir ulan’ dedi. Bina böyle zonkladı. İşçiden bir kahkaha yükseldi. Adam ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırdı. Hemen fırladım, tuttum bileğinden ‘gel’ dedim ‘aşağıya’. Arkadaşlara da ‘bir dakika susun’ dedim. Merdivenden indi, böyle sürüklüyorum albayı. ‘Albay’ı dinlediniz’ dedim. ‘Ben çalışmıyorum, albayla beraber dışarı çıkıyorum, çalışanlar burada kalsın, çalışmayanlar benim arkamdan gelsinler’ dedim. O albayı da sürükleyerek götürüyorum. Kapıya kadar götürdüm, açtırdım kapıyı, ‘hadi güle güle’ dedim. Ondan sonra da sokağa çıktık işte."

İşçi kadınlar tankın üstünde

Vilayete giden kavşakta tankların kurduğu barikat ilk aşanlar kadın işçilerdi. Nurten Arıcan, Belkıs Kaya'nın da aralarında olduğu ağırlığını Kimya-İş üyelerinin oluşturduğu kadın işçiler tankların açılması sırasında en önlerdeydi:

“(…) Cağaloğlu’ndan Vilayet'e inen bir sokak var, bir de Erkek Lisesi'ne giden, Cumhuriyet gazetesi sokağı, bir de sağa tarafta dörtyol ağzı oluyor orada. O dört yol ağzına, sağa tarafa tank koymuşlar, önümüzü kesmişlerdi. Ve ben o tankın üstüne çıkıp, bir askeri böyle aşağı attığımı hatırlıyorum. Ondan sonra biz orayı da yardık. Ama maalesef köprü (Galata ve Unkapanı köprüleri) açıktı. Biz karşı tarafa geçemedik. Köprüyü açmışlardı, biz gittiğimizde."

DİSK, Basın - İş üyeleri de Cağaloğlu’ndan, Beyazıt’a doğru çıkıp oradan Topkapı’dan gelenlerle buluştuktan sonra bir “U” dönüşü yaparak Cağaloğlu’na geri dönen kortejle yürüyordu. Basın - İş üyesi İsmail Keresteci de aralarındaydı:

"Ben Cağaloğlu’nda Özyürek matbaasında çalışıyordum. Temsilciler iş yerinde ajitasyon çalışmaları yapıyor, işçilere DİSK'in kapatılacağını buna karşı sessiz kalmamak gerektiğini söylüyorlardı. Nihayet 16 Haziran günü işi bıraktık, dışarı çıktık. Önce Gripin işçileriyle buluştuk. Gripin’in ambalaj bölümünde çalışan kadın işçiler de bizim sendikanın üyeleriydi. Biz ekip olarak çok organizeydik. Ne yapacağımızı biliyorduk. Galiba Beyazıt’a doğru yürüdük, orada Topkapı’dan gelen kortejle birleştik. Yaklaşık 15 bin kişi vardı, hedef Taksim’di. Galata Köprüsü’nü geçip, Taksim’e ulaşmaktı hedefimiz. İran Konsolosluğu ile Milli Eğitim Müdürlüğü arasına tanklar koymuşlardı. O sırada beyaz önlüklü kadınlar tankların üstüne fırladılar. O kadınların tankların üzerindeki görüntüsü çok etkileyiciydi. kadınlar yolu açtı, arkasından da gelen kitle tankların üstünden, yanından asker barikatını aştı."

https://sol.org.tr/haber/direnise-katilan-isciler-anlatiyor-polisler-kacarken-boklu-dereye-atladilar-7078



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.111
Konum: İstanbul
Durum: Forumda
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 16.06.2020- 04:36





Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.111
Konum: İstanbul
Durum: Forumda
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 18.06.2020- 08:05


''...15-16 Haziran nostaljik bir anma gününün ötesinde bugünkü sendikacılık pratiklerinin, kültürünün sorgulanmasına da hizmet etmeli. O eylemin arka planında yatan tabanla kurulan sağlam, güvene dayalı ilişkiler, eylem hazırlık sürecindeki organizasyonel ve moral kapasiteyi yükselten çalışmalar, ayağını temsilcileri ve militanları ile işyerine basan, işçinin gündelik mücadelesinde kendini hissettiren, ona kimlik kazandıran sendikal yaklaşım, cüretli ve meşruiyet temelinde eyleme geçme iradesi gibi hususlar o gün olduğu gibi bugün de anlamlı ve uzun uzun tartışılmaya, değerlendirmeye değer ve son derece öğretici. Diğer yandan sosyalistler için de işçi sınıfının devrimci potansiyellerini değerlendirmek, yeniden düşünmek için tarihsel bir ders niteliğinde. Sosyalistler için sınıf hareketine daha sistemli, güçlü ve etkili müdahale zamanı…''

http://www.solpaylasim.com/k8140-emek-hareketinin-dinamizmi-devam-ediyor-.html



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Haziranda Ölmek Zor-Grup Yorum iskra 0 2103 08.09.2013- 14:37
Konu Klasör KPG: 43 yıl oldu... tarihselmaddeci 0 1462 06.05.2015- 08:48
Konu Klasör BDP neden HDP oldu abbas 3 2955 09.08.2014- 18:38
Konu Klasör Bekaroğlu CHP'ye üye oldu umut 5 2321 05.09.2014- 18:44
Konu Klasör Komünizm öldü mü? umut 0 1774 20.03.2015- 10:58
Etiketler   15-16,   Haziranda,   oldu
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS