SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
Mutlu Olmak Varken...           (gösterim sayısı: 544)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.612
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

30 kere teşekkür etti.
36 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 28.06.2020- 08:38


Öznur Özkaya'nın İLERİ haber'deki yazısını buraya alıp hemen üstüne de birkaç cümle iliştirdiğim yazı nedense iki kez yanlış bir iki tuşla silindi. Şu anda sadece şunu söylemek isterim ki, yazının başlığını ''Mutlu Olmak Varken'' koymak bana daha cazip geldi. Hem güzel bir anısı olduğu için ve hem de dışarıdan bakıldığında konuya daha uygun olacağı için. Yazıyı ekleyelim, sonrasında üzerine eklemeler yapılabilir.

Yengeç suda yaşar ama yüzme bilmez... - Öznur Özkaya

Mutluluk, fazla sorgulamadan kıymeti bilinmesi gereken acayip hafif bir duygudur, çünkü duyguların en şıpsevdisidir ve birden uçuverir. Şayet içinde bulunduğunuz ortamda kendinize yönelik hiçbir tehdit, baskı, stres yaşamıyorsanız, beklentileriniz ve ihtiyaçlarınız karşılanıyorsa mutlusunuzdur. Kimi zaman iyileşmek kimi zaman rahatlamak anlamına gelse de Cansever'in dediği üzere "Mutluluk / bir kibrit çöpü ne kadarcık yanarsa" vardır. Anlarda saklanan, zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığınızda var olandır.

Mutsuzluk ise canı isteyince mutluluğa merhamet edip zaman zaman ona yol veren anlamın ve anın kaybolmasıdır. Boğazınıza pinpon topu kaçmış da ne yutabiliyor ne de çıkarabiliyor gibi yahut uyuşturulmadan açık kalp ameliyatı oluyormuşsunuz gibi hissediyorsanız, konuşulanları dinliyor, iletişim kuruyor olsanız da içinizdeki boşluğun doldurulamayacak biçimde genişlediğini fark ediyorsanız mutsuzsunuzdur.

Kendimi kronik mutsuz addettiğimden sanırım, isminde "mutluluk" geçen kitapları okudum bu hafta. Bazı insanlar çile çekmeye gelir dünyaya ya da kimilerine göre merhametli kimilerine göre ise alık olduğundan derdi / tasayı mıknatıs misali çeker diye düşünürüm çoğunlukla lakin belki de kaçırdığım, atladığım bir şey vardı. Nitekim huyumdur, karanfillere inandığım gibi inanırım yazarlara.

Lydia Millet'in 2003 Pen-Amerikan Kurgu Ödülü'nü kazanmış olan Benim Mutlu Hayatım adlı kitabında kitabın anlatıcısı koruyucu aileler elinde büyüyen, tecavüze, şiddete maruz kalan, bebeği kucağından sökülüp alınan, derin travmalar yaşayıp kendini akıl hastanesinde bulan, hatta hastane boşaltılırken kilitli bir odada unutulan bir kadındır. Bu vahim hayatına rağmen "Üzüntü, yalnızca kaybedilen anların ve fırsatların etrafında yön değiştiren bir rüzgârdır. Ben de kaybettiklerimi mutlulukla hatırlıyor ve eskiden var oldukları için memnuniyetle dolup taşıyorum. En azından bir zamanlar var oldukları için." derken insan düşünmeden edemiyor. Geçmiş güzel anları düşlemek insanı gülümsemenin ötesine geçirebilir mi? Bunlar için şükretmek mi gerekir? Ya da mutlu olabilmek için illa tırlatmak mı lazım?

Resim Ekleme

Will Ferguson imzalı Mutluluk, modernitenin afyonu olarak nitelediği kişisel gelişim kitaplarını, tüketim toplumunu, yayıncılık dünyasını hicvederken "Bir gün birisi gerçekten işe yarayan bir kişisel gelişim kitabı yazsa ne olurdu?" fikriyle besleniyor. Yazar kimi zaman tekrara düşmüş ve kurguyu gereksiz yere uzatmış olsa da, çağımızın karanlık ve aydınlık yanlarını ustaca yansıtıyor. Kitabı hızla okurken, "Öyle çok mutlu olmaya da gerek yok hani, çünkü bir süre sonra mutluluktan mutsuzluk doğuyor. Salt mutluluk diye bir şey yok" düşüncesi zihnimize yerleşiveriyor. "Bizi insan yapan şey bu; mutluluk değil, içimizdeki hüzün... Gerçeği görmezden gelemeyiz. Gözlerimizi kapatıp kendimizi yaşlılığın, ölümün ve hayal kırıklıklarının var olmadığına ikna edemeyiz... Uyurgezer gibi yaşayamayız, çünkü sadece tek bir hayatımız var" cümlelerini okuduğumuz anda, Turgut Uyar'ın “Ne kadar hüzün geçmişse dünyadan / Ne kadar acı geçmişse yaşayacağız / Hepsini yeniden, bir bir dünyada" dizeleri düşüveriyor gecenin karanlığına.

Resim Ekleme

Sevebilen Mutludur adlı seçkisinde ise Hermann Hesse, bazen kafa karışıklığına neden olsa da esasen "Sevebilen mutludur... Yani çok sevebilen kişi mutludur. Ne var ki sevmek ve arzulamak aynı şey değildir. Sevgi bilgeleşmiş arzudur; sevgi sevdiği şeyi ele geçirmeyi amaçlamaz, yalnızca sevmek ister." düşüncesini vurguluyor. Fakat birey sevdiği için mutlu, sevildiğinden emin olamayacağı için de mutsuz olur, zira insan sevgisinin nesnesi tarafından reddedildiğinde veya umursanmadığında kendini çaresiz hisseder.

Resim Ekleme

Şimdi bu kitapları okuyacağıma herhangi bir kişisel gelişim kitabıyla "Erken kalk, yürüyüşe çık, sigarayı bırak, nefes egzersizleri yap, düzenli seks yap" mottolarıyla sorunu çözebilir miydim? Dengesiz, akıl sağlığımızla oynamayı kendine görev bilmiş bir ülkede, her daim cinnetin eşiğinde gezen tuhaf toplumumuzda, içindeki feodalitenin özünü en saçma zamanda çıkaran erillikte bu tavsiyeler işe yarar mıydı?

Sözün kısası mutluluğa alışmak kolay, ondan vazgeçmek ise zordur ve mutsuzluk Covid-19 kadar bulaşıcıdır. Kişiden kişiye bulaşabildiği gibi olaydan olaya, durumdan duruma da yayılır. Tam da bu sebeple mutluluk ertelenmemesi gerekendir. Yine de insanlık bir tuhaftır vesselam; yengeç gibidir, suda yaşar ama yüzme bilmez, mutlu olunca korkar, mutsuzken mutluluğu arzular. Belki de sırf bu yüzden yaşamı hırsızlıkla suçlayamayacağımız gibi çaldığı mutluluğu geri verdiğinde de onu aklayamayız.

KÜNYE:

- Benim Mutlu Hayatım, Lydia Millet, Çev: Berrak Göçer, Kolektif Kitap, 2013.

- Mutluluk, Will Ferguson, Çev: Neşfa Dereli, Çınar Yayınları, 2019.

- Sevebilen Mutludur, Hermann Hesse, Çev: Kamurân Şipal, YKY, 2020.

https://ilerihaber.org/yazar/yengec-suda-yasar-ama-yuzme-bilmez-114553.html








Bu ileti en son melnur tarafından 28.06.2020- 08:42 tarihinde, toplamda 2 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.612
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

36 kere teşekkür edildi.
30 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 18.08.2020- 04:58


Sabahın bu en derin saatinde seçilecek başlık/konu mudur bu, bilmiyorum ama, içimden geldi. ''Mutlu Olmak Varken'' sanırım Lise/üniversite döneminde edindiğim şiir kitaplarından birinin adıydı. Yazarı A.Kadir. Ustalardan Seçkiler bölümünde uzun uzadıya yazmışım. http://www.solpaylasim.com/k90fs20-a-kadir-siirleri-.html Biraz önce döndüm tekrar okudum. Bence sizde okuyun A.Kadir'i ve baştan sona. Sosyalistlerin bu ülkede neler çektiği, örnekse Nazım ve Sabahattin Ali, sonra diğerleri, bu arada A.Kadir. Bunları da neden yazdım ki; bunları yazmak istemiyordum bu saatte. Bu siteye takılan, okuma zahmetinde bulunanlar zaten biliyordur; neyse, konumuza dönelim.

Cengiz Aytmatov'un Selvi Boylum Al Yazmalım öyküsünde geçer, sonradan Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin'in baş rolünü oynadıkları filme de konu olmuştur, yazar orada Asya'ya ( Türkan Şoray)   önce ''sevgi nedir?'' diye sordurtur ve sonra yanıtı da ''Sevgi Emektir'' diye verdirtir. Sevgi emektir ve öykünün de filmin de ana teması budur zaten. Öyle, belki her şeyin temeli emektir. Emek olmadan, özellikle bilinçli emek olmadan hiçbir şey olmuyordu. İnsanı yaratan ve onu hayvanlar aleminde farklı bir yere oturtan şey ellerimiz yani emeğimiz değil miydi?

Sevgi emekti, emek harcanmadan, bilinçli bir emek üretmeden sevgiye ulaşmak ve sevgiyi yaşatabilmek ve sürdürebilmek mümkün olmuyordu. Mutluluk için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Emek harcanmadan mutlu olabilmek mümkün değildi. Kişisel mutluluklarımızın çok farklı nedenleri vardı ama, ne olursa olsun, nedenleri kişiye göre farklılıklar gösterse de kesin olan şey, mutluluğun insanın avucuna kendiliğinden dökülmediği gerçeğiydi; insan kalıcı mutluluğa, kalıcı, sürekli bir mutluluk duygusu varsa eğer, kendiliğinden ulaşamıyordu. Emek harcamalıydı, savaşabilmeliydi, mutluluk anca o zaman söz konusu olabilirdi. Ve çünkü mutluluk mutsuzlukla mücadele edebilmekti, savaşabilmek ve belki her gün, her an bu konuda sürekli bir çaba ve eylem içinde olabilmekti...

Peki mutluluğu elde edebilmenin yolu mutsuzlukla sürekli olarak mücadele edebilmekse, Aytmatov gibi soralım, mutluluk ve mutsuzluk dediğimiz şey neydi?

Bir dönem Zülfü Livaneli'ye sorulmuştu, o da net bir yanıt vermemiş, verememişti. Bir sabah kalkarız mutluyuzdur, sonra biraz zaman geçer kendimizi mutsuz hissederiz şeklinde bir açıklamada bulunmuştu. Yanlış da değil. Mutluluk bu şekilde bir özelliğe sahip, böyle, anlık değişen bir duygu durumudur. Tam olarak tanımının yapılabilmesi ve üzerinde bir mutabakata varılabilmesi pek de mümkün değil. Belki mutabakat, ya da anlaşma/uzlaşma mutsuzluk konusunda olabilir. Mutsuzluğun tanımı ise insanın kendisini iyi hissettirecek istek ve özlemlerinin karşılanması olarak yapılabilir. Mutsuzluk böyle bir şey ise, ki böyle, o zaman mutluluk da insanı üzen keyfini kaçıran an'lık veya süreklilik gösteren durumlarla mücadele etmesi, onları yaşamından uzaklaştırabilmesi, kısaca kendini mutsuz hale getirebilecek hemen her şeyle mücadele etmesi anlamına gelir, diye düşünüyorum.

Bilimsel anlamı da vardır, kuşkusuz. Bir ara şöyle bir kitap karıştırmak veya internette gezinmek sanırım bu konuyu yerli yerine oturtmaya yol açacaktır.

Şunu ekleyebiliriz; mutluluk insanın mutsuzlukla mücadele edebilmesi ise, böyle bir çabanın da bir cesaret gerektirdiği çok açık. Cesaret, cesur olmak ise, söylenildiği kadar kolay edinilecek bir insani nitelik kuşkusuz değil. Aile, toplumsal etkiler hemen her konuda olduğu gibi belirleyici özelliğe sahip. Ne var ki, sonuçta mutluluk dediğimiz duygu durumuna erişebilmek insanın her koşulda tek amacıysa başka çaresi var mı? Mutsuzlukla da savaşacağız, cesaretimiz yoksa onu da edinebilmenin bir yolunu bulacağız. Hayat çok kısa, gelip geçiyor ve en önemlisi öbür dünya diye bir şey yok. Ne olacaksa, ne yaşayacaksak hep bu dünyada, bu içinde bulunduğumuz koşullarda... O zaman değişimden yana olmalı...Bizi mutsuz eden her türlü bireysel ve toplumsal sorunları anlamaya çalışmalı ve mücadele edebilmeliyiz. Sevgi, mutluluk ille de ulaşıldığında edinilecek bir duygu durumu da değil. Edinmeye çalışırken gösterdiğimiz emek süreci de insanı mutlu etmeye yetecektir, diye düşünüyorum.

Kısaca, sevgi de, mutluluk da emektir, bilinçli emek sürecidir.









Bu ileti en son melnur tarafından 18.08.2020- 05:00 tarihinde, toplamda 2 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.612
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

36 kere teşekkür edildi.
30 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 21.09.2020- 08:21


Bu başlığın adını ''Mutlu Olmak Varken'' koyarken aklımda A.Kadir vardı elbette. Sadece o değil; E.Fromm da vardı. Uygun bir zamanda o konudaki görüşlerimi de yazmaya çalışacaktım. Sonra unutuldu gitti, pek çok başlıkta olduğu gibi. Sabah Jara'yı dinlerken aklıma geldi. Dışarıda bir kenarından kararmaya başlayan buz beyazı bir gökyüzü; geçip giden tek tük araçlar...

Mutlu olmak her şeyden önce bizi mutsuz eden şeylerle ki, artık neyse onlar -kişiden kişiye değişiyor- mücadele edebilmek, savaşabilmekten geçiyor. Sinik, mutsuzluğu kabullenmiş bireylerin ruh haliyle mutlu olabilme şansları bence hiç yok. En fazla mutluluk oyunu oynayabilirler, başkalarını kandırmaya eğilimli, kendini mutlu göstermeye bağımlı bir yaşam tarzı veya yalancı düşlerle oyalanma, öbür dünya hikayeleriyle avunabilme...Gerçeklikten kopuk bir hayat...

Çoğumuz böyle değil miyiz? Mutluluk oynamaya çalışıyoruz, mutsuz hayatlarımızda. Sanırım Victoria'da söylemiştim, ''kahkalarımızda bile gözyaşlarını çağrıştıran bir şeyler var.''

Kolayına mı kaçıyoruz; mücadele etmek mi bizi ürkütüyor, bilmiyorum ama heyhat, bir taraftan da zamanın tiktakları hiç durmamacasına vurup duruyor, sanki bize bir şeyleri hatırlatmak istercesine...

Sonra...
''Büyük çoğunluk var bir de... '' diyeceğim ama, ülkemizde büyük çoğunluk yaşam derdine düşmüş, kendisini hayatla bağ kurabilecek bir pozisyonun çok uzağında...Başka ülkelerde doğrudan büyük çoğunluğu ilgilendiren bir nitelik bizde belki orta ve biraz üzerinde yaşayan kesimler için geçerli.
Mutluluk konusunu bağlamından koparmış ve onu başka bir yaşam pratiğinde aramaya çalışanlar...
Evet, bizim ülkemizde büyük çoğunlukla pek de ilgisi olmayan, başka bir dünyada yaşarmış gibi yaşayan veya öyle yapanlar...
Öyle belletilmiş, içinde yer aldığımız düzen öyle dayatıyor...

E.Fromm da tam bu noktada karşımıza çıkıyor.
Sahip Olmak ve Olmak.
Mutluluğun sahip olmaktan geçtiğini sanmamız, ve olmak olgusunu bir türlü gerçekleştiremeyişimiz, belki bilmeyişimiz...
Hep tüketmek, hep satın almak
Ne büyük çelişki.

Sonu yok ki sahip olma duygusunun, tüketme çabasının...
Sahip olmaya çalıştıkça, ev, araba, giyim kuşam...
O duyguyu doyurmak, eldekinin hiç yetmemesi...
Oysa olmak başka bir şey.
Paylaşmayı bilmek...
Kendimizi belki ve olabildiğince çıplak bir şekilde ortaya koymak...
Dostoyovski'nin de söylemek istediği de buydu belki de...
Belki bunun için tüm roman kahramanlarını sayfalarca konuşturur dururdu.
Olmak...
Sadece olmak...

Ve olmanın da sadece sevgiden geçtiğini kavramak...





Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.612
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

36 kere teşekkür edildi.
30 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 25.09.2020- 05:11


Gecenin bu vakti, haber sitelerinde gezinir ve de okuma yaparken bir yandan da kulağım televizyonda, ve tekrarı yayınlanan Ayşenur Arslan'ın programında. Bitmek üzere, Ayşenur Arslan programı toparlıyor ve son olarak söyledikleri ilgimi çekiyor. ''yıldızlara bakın'' diyor. Ülkenin gidişatı o kadar kötü ki, güzellik sadece geceleri gökyüzünde parıldayan yıldızlara bakmakla yaşanabilir hale gelmiş. Umut o kadar uzakta mı?

Yıldızlara bakın!

Hangi yazarın, hangi romanı şimdi çıkartamam ama, yaşayamadığı sevginin dayattığı iç acısını bir karanlık gecede, penceresinden dışarı bakarak yaşayan, yaşamak zorunda kalan   bir roman kahramanının kendisiyle konuşması, iç sesiydi sanırım. ''İstese o da benim gibi şu baktığım yıldıza bakabilir!''   Bir hayıflanma mı bu, yoksa sevginin gerçekten de yaşanmadığı bir iklimde ne olursa olsun ille de bir umut arayışı mı?

Başka bir dünya, başka bir toplum ve daha insanca bir düzen hiç kuşkum yok, bireyin mutluluk arayışında çok temel eğilimler... İnsanın aydınlanması ve kendi aklının farkına varması sömürü   gerçeğinin kavranmasıyla başka bir anlam kazanmış. Doğayla mücadelemizin yanına bu gerçeği de eklemeden bireyin kendini toplumun bir parçası olarak hissedebilmesi ve dolayısıyla mutlu olabilmenin temel koşullarını kavraması pek mümkün değil. Ne var ki, yeterli değil. Bütün bu gerçekliğin yanına eklenmesi gereken ve o olmadığında belki de hiçbir şeyin olamayacağı bir olguyu, bir gerçeği de hayatımızın ve yaşamamızın bir gerçeği, bir parçası   haline dönüştürmek gerekiyor.

Sevgi.!
Mutlaka yaşanmalı.
Olma'nın öncelikli koşulu bu!
Sevgi!
Olmayınca hiçbir şey olmuyor.
Ve kör bir gecede yıldızlara bakabilmenin bile bir yararı olmuyor.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.612
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

36 kere teşekkür edildi.
30 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 11.12.2020- 07:02



Mutluluk - BURHAN ŞEŞEN

Bazen tarifsiz bir sevinç kaplar içimi. Öyle... Anlamsız… Çocukça…

Mutlu olduğum şehirlerin isimsiz sokakları gibi. Tadına doyamadığım, ismini bilmediğim yemekler gibi. Resmi dairelerde duvara asılan Atatürk resimleri gibi. Bir kasaba meyhanesinde peçeteye yazılmış Nâzım Hikmet, Can Yücel, Cemal Süreya şiirleri gibi.

Mutluluk öyle bir şey ki, nefes alıp vermekten daha kısa, bir ömür yaşamaktan daha uzun.

Mutluluk zamansızdır... İstanbul’un göbeğinde yaşarken içli bir düdük sesiyle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan gelen bir sestir mutluluk. İzlediğin bir filmin dinlediğin bir müziğin sende yarattığı “değişim”dir mutluluk. Bir köpeğin kuyruğunu sallayarak sana bakması, eğer hala hayattaysa annenin “üşütme” diyen sesindedir mutluluk. Çocuklarının sana sarılmasında, eşinin kucaklamasında, şarkılarını dinleyen ama seni tanımayan insanların ağırbaşlı tebessümündedir mutluluk. Belki de bu yazıyı okuyan okurların cümle aralarındaki nefes alıp vermesindedir mutluluk.

O an mutluluktur. Sen ya da bir başkası değil. O andan ne beklediğin değil o anda ne olduğundur mutluluk…

https://www.birgun.net/haber/mutluluk-326157



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.612
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

36 kere teşekkür edildi.
30 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 02.01.2021- 07:45


Hassasiyet yüklü mutluluk mümkün mü? - Evrim Sayın

Altı yıl önce, şevkle ders anlattığım bir anda bir ilköğretim öğrencisi en ön sıradan sordu: "Hocam, mutlak mutluluk mümkün mü?" Öğretmenliğimin ilk yılıydı ki ben de bir öğrenciydim henüz. "Sanmıyorum." diyebildim sadece. Cevap vermek istemediğimden değil, bu sorunun yanıtını ben de aramaya başlamıştım o günlerde. Çalışma hayatını deneyimlemeye başlamamla bir yığın soru peydah olmuştu çünkü zihnimde. Şimdi dönüp bakıyorum, üzerinden altı yıl geçmiş ama yanıtı bulabildiğimden emin değilim. Hatta tam "Mümkün değildir tabi ki." diye beylik beylik laflar ederken kendime, neredeyse her gün aynı kitapla karşılaştım; ismi de çok manidardı: "Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk".

Kendisiyle konuşmaktan yılsa da çaktırmayan bir karakteri tanıyoruz Wilhelm Genazino sayesinde. Felsefe doktoralı Gerhard Warlich, kendi kendine konuştukça kendisiyle ilgili bilmediği ne varsa dökülüveriyor ortalığa. Bazılarını bildiğini sansa da aslında en iyi bildiği şey bu hayatta tek başına olduğu, yalnız olduğu.

"Terk edilmedim, peki kendimi niçin yalnız hissediyorum?"

Gerhard'ın bu soruyu sorduğuna şahit olan bizler, onun yalnızlığının kıymetliliğine de şahidiz. Eşi Traduel'un "İkimiz birlikteyken yalnız olmak istemiyorum." deyişini suskunlukla karşılıyor örneğin. Susuyor çünkü insan yalnız olmak isterken yalnızlığının sebebini sorgulayabilir. Kocaman bir boşluğun içinde hayatımıza yanımızdakilerle devam ederken hep kuytu bir köşe ararız. Hatta bazen merakla bekleriz yalnız kalmayı. Günler birbiri üzerine binerken maruz kaldığımız onca uyaran iflahımızı kesiyordur, kanımızı emiyordur, devam etmemizin şevkine musallat oluyordur. Gerhard, bu keşmekeşin bedenlerimizde ve ruhlarımızda açtığı yaraların farkında olmalı ki içsel yalnızlık meselesini önemsiyor:

"Her insanın içsel bir biçimde yalnız olduğundan, bu yalnızlığın kötü bir şey olmadığından ve bu konuyu konuşmak istemediğimden, o zaman da susuyorum... Birçok insanın içsel yalnızlığını inatla inkar ettiğini biliyorum. Traduel de bunlardan biri."

Tek başına kalmaktan çekinen, yanında hep biri olsun isteyen, tek başınalığı tecrit sayıp haz almaktan imtina eden bir yığın insanız. Dünya bir anda yaşanılmaz olur tek başınayken, duyduğumuz tek ses kendi sesimizdir. Delirmekten korkarız bazen hatta delirdiğimize inanırız, inandırılırız çoğu zaman. Sınırları biz çiziyorsak delirmek güzeldir de…

Kontrol bizde sandığımız anlardaki hissedemediğimiz nefeslerin “suistimal”leriyle günlük rutinlerimize devam etmek hem zordur hem kolay. Gerhard, o nefesleri hissetse de kontrolün onda olduğuna inandırmaya çalışır kendini çünkü hayatının bir şekilde sürüp gitmesi gerekmektedir. “Bir şekilde sürüp gitmesi” için yaptığımız, aslında yapmaya zorlandığımız, onlarca şey var. Hangisinden sonra kendi bildiğimiz “biz” olmaktan çıkıyoruz, hangisinden daha çok yara alıyoruz, hangisinde sadece kendimize zarar vermekle kalmayıp başkalarının canını da yakıyoruz; bilinmez. Ancak mutluluktan uzaklaştıran, kendine yabancılaştıran, sessizliğe sürükleyen, diğergamlıktan pervasızlığa uzanan yolda emin adımlarla ilerleten bir hissi miras bırakıyor bu tanıdık nefeslerin hepsi. Gerhard da tanıyor çalıştığı firmada diğer arkadaşlarını gözleyen bir ajan olmasındaki çarpıklığı, tanıyor ama geçim derdinin yakıcılığından ötürü suistimal ediliyor.

“Kimse bana bir şey yapmadığı halde kendimi suistimal edilmiş hissediyorum. Kimse beni suistimal etmediğine göre ve her zaman suistimal edildiğimi ve bu nedenle de en son suiistimal edildiğim olayların farkına varmadığımı düşünüyorum. Bir saniye sonra firmanın ajanı olarak fena halde suistimal edildiğimi anlıyorum.”

Gündelik hayatın içinde pekala mutsuzluk üretecek olan şeylerde mutluluk kırıntıları arayan Gerhard, en büyük sorgulamaya kendi evinde giriyor. Traduel’un, evlenip çocuk sahibi olmak istediğini öğrendiğinde zaten “evliliğe benzer bir şey” yaşadıklarını hatırlatıyor kendine ve Traduel’a.

“Hastanelerin bürokrasisini aşmak için insan evlenmek zorunda mı?”

Traduel’un evlenmek istemesindeki asıl sebebi, gerçeği, söyleyememesinden ötürü evliliğin sebeplerine dair uzun uzadıya konuşmalar yapıyor ikisi. Bu konuşmalardan birinde; evlenmediklerinde, bir hastalık halinde birbirlerinin refakatçisi dahi olamayacaklarını söylüyor Traduel. Gerhard’ın tavrı ise çok net ve hatta evliliğe karşı direncinin arttığını ekliyor. Ardından “içsel melankolik yozlaşma” olarak tanımladığı şey başlıyor ve partneriyle konuşurken döküp saçmak, kendini açmak yerine zihnine sığınıyor.

“Takılıyorsun gelecek vadeden güzel bir kadının etek ucuna, al sana faturası…”

Sığındığımız zihnimizdeki “faturalar”, bizleri sandığımızdan daha fazla zorlayabilir elbette. Hayat süreklilik arz eden değişimlerle dolu ve insan, bunlara uyumlanması sayesinde bu değişimlerin başındaki geçişleri yumuşatabiliyor ama bazen de sırf kaçma eğilimimizden ötürü acımasızca davranıp, “hayat arkadaşım” dediğimiz insanları, durmadan bize fatura kesen robotlara benzetiyoruz. Kavramlar elbette üzerine konuşulabilir ve tartışılabilir olmalıdır; aksi halde zinciri kırmak, boş olanının içini samimiyetle doldurmak imkansızlaşır. Ancak “son”a ait olan faturaya odaklanıldıkça “süreç” ve “sürdürmek”e ait olan “bağ” kavramının silikleştiğine inanıyorum. Gerhard ve Traduel arasında belki de toksik bir ilişki var, eserin bu haliyle anlamamız pek de mümkün değil bunu ama Gerhard için evliliğe benzer mutlu bir ilişkinin taraflarından bir diğeri Traduel değil. Traduel daha çok ona ne yapacağını söyleyen, onu bunaltan, gereksiz yere evlenmek isteyen, kontrolü elden bırakmayan bir hayat arkadaşı onun için. Sıklıkla iki kişi arasında kurulduğu varsayılan bağın incecikliğini ve bunda etkili olan zamanı düşündürdü bana Gerhard’ın iç konuşmaları. En yakınımızdakiyle kurduğumuz bağ, zamanın geçmesiyle doğru orantıda güçlenmiyor çoğu zaman. Bunun elbette birçok çevresel etkeni var ve o bağın incecikliği, kendimizle kurduğumuz bağın da belirleyicisi.

Hepimizin kendi dört duvarının içinde günlerini geçirdiği bugünlerde Gerhard gibi mutsuzluğumuzun farkına varıp kaygılanıyor, kaygılandıkça içimizden daha da fazla konuşuyoruz. Var olan hassasiyetlerin tümünü yüklenip gündelik hayat tüm hızıyla akarken içsel olarak hayatta kalmaya çalışıyoruz. Bazen mümkün, bazen değil çünkü Gerhard’ın dediği gibi “İçimdeki aşırı hassasiyet nihayet kendini doğru yolda görüyor ama nereye gideceğini bilmiyor.” Verdiğimiz mücadelenin gayesi mutluluk olmalı mı, emin değilim ama türlü zorlukların üst üste geldiği bir yılı bitirirken, Gerhard’ın hikayesinin sonunda da gördüğüm gibi, görmeyi becerdiğimi düşündüğüm bir şey var: İyi olmak zorunda değiliz hiçbirimiz. İyiymişiz gibi davranmaya zorlanırken de suistimal ediliyoruz ve Gerhard gibi bununla yüzleşirken epey zorlanıyoruz. Kendimizi tekrar tekrar yaratmak için bazen bazı anların öylece kalması, durması gerekiyor. Duran ve akan iki ayrı zamanın içindeki insan, mutluluk için mücadele ediyor. Oysa “Mutluluk için böyle bir mücadele gerekmemeliydi.”

Künye: Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk, Wilhelm Genazino, Çev. Süreyya Turhan, Ayrıntı Yayınları, 2020, 160 sayfa.

https://ilerihaber.org/yazar/hassasiyet-yuklu-mutluluk-mumkun-mu-121376.html



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Henüz vakit varken... melnur 0 2008 25.11.2013- 17:28
Konu Klasör Devlete karşı olmak mı, devletten yana olmak mı? melnur 3 3145 05.04.2016- 23:37
Konu Klasör Sosyalist olmak için ateist olmak mı gerekiyor? melnur 5 3765 22.06.2015- 14:13
Konu Klasör Sosyalist olmak için ateist olmak mı gerekiyor? melnur 17 15830 15.12.2015- 16:39
Konu Klasör 'Ne mutlu Türküm diyebilene'* umut 0 1682 23.08.2015- 09:16
Etiketler   Mutlu,   Olmak,   Varken.
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS