SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
''Bir Başkadır'' dizisi üzerinden Barış ve Türkiye gerçeği...           (gösterim sayısı: 59)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.519
Konum: İstanbul
Durum: Forumda
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

27 kere teşekkür etti.
34 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 18.11.2020- 13:40



Günümüz Türkiye’sini kültürel çatışma üzerinden okuyan bir sanat yapıtı bize sadece “görünüm”ü vermekte ve “öz”ün, yani sömürü düzeninin ve esas sınıfsal çatışmanın üzerini örtmektedir.


 
Barışmaya ihtiyacımız var! - FATİH YAŞLI

Günümüz Türkiye’sini anlatma iddiasındaki herhangi bir romanda, filmde ya da dizide, alt sınıflar, yoksullar, emekçiler “dindar”, daha üst ve eğitimli sınıflar ise “seküler” olarak resmediliyorsa, o roman, film ya da dizi bize yalan mı söylüyordur?

Yazar ya da yönetmen, gündeliğe giden kadınların başörtülü olduğu, fabrika işçisi erkeklerin vakit namazını değilse de Cuma namazlarını kaçırmadığı, akşamları televizyonda ailece Osmanlı dizileri izleyen, kadınının da erkeğinin de ramazanda oruçlarını tuttuğu, sandığa gittiğinde oyunu iktidar partisine veren karakterler yaratmışsa, ortada gerçekliğe aykırı bir durum mu vardır?

Alt sınıftaki karakterler daha üsttekileri “züppe, ahlaksız, namussuz, dinsiz” vs. ve üst sınıftakiler ise alttakileri “cahil, yobaz, kara kafalı” vs. olarak görüyor, iki kesim de birbirlerinin kültürel değerlerine ve yaşam biçimlerine karşı büyük bir öfke, büyük bir hınç besliyorsa, “amma da uyduruk şeyler bunlar yahu” diyerek elimizdeki kitabı bir kenara fırlatabilir, izlediğimiz filmi yarısında terk edebilir ya da kapatabilir miyiz?  

Bu soruların yanıtı –sorduğumuz soruların şimdilik bunlarla sınırlı olduğunu varsayarak yanıt verdiğimizi düşünecek olursak- “hayır”dır.

Türkiye’de emekçi sınıflar sahiden de genel olarak dindardılar; namaz kılar, cumaya gider, oruç tutarlar. Dindar olmaları ise illa siyasal İslamcı ya da tarikat mensubu olmalarını gerektirmez, büyük bir çoğunluğu kendi kişisel dünyalarında bu dindarlığın taşıyıcısıdırlar.

Ve Türkiye’de orta, üst, daha eğitimli sınıflar, emekçi sınıflara nazaran daha sekülerlerdir, inançlı olsalar dahi yaşam biçimlerini de düşünüş biçimlerini de belirleyen esas olgu din değildir.

Peki günümüz Türkiye’sinde alt sınıflarla daha üst sınıfların birbirlerine duyduğu husumetin, hıncın, öfkenin temel motivasyon kaynağı nedir?

Evet, elbette ki iki tarafta da -özellikle en tepedekilerde daha gelişkin olmak üzere- bir “sınıf bilinci” vardır ama bu her zaman dolayımlanarak açığa çıkar.

Alt sınıflar yoksulluklarının nedeni olan şeyi, yani kapitalizmi, sömürünü düzenini “sezerler”, “içgüdüsel” olarak bilirler belki ama hakikatin bilgisine bilinçli bir şekilde sahip değillerdir. Bilselerdi zaten başka bir şey konuşuyor olurduk. Bu yüzden öfkelerini ancak dolaylı mekanizmalarla, örneğin üst sınıfları ahlaksızlıkla, züppelikle, dinsizlikle, yani yaşam tarzları üzerinden suçlayarak gösterirler.

Üst sınıfların yoksullara, fakirlere, alt sınıflara duydukları öfke, nefret ve husumet ise doğrudan fakirleri, yoksulları değil, “cehaleti”, “yobazlığı” karşısına alma olarak, bunları aşağılayarak, bunlara gösterilen “düşmanlık”la açığa çıkar.

Dolayısıyla kitlesel bir emek hareketine, büyük işçi eylemlerine, mitinglere, grevlere tanıklık etmediğimiz günümüz Türkiye’sinde sınıflar arası kavga bugün itibariyle “ekonomik” değil, “kültürel” bir görünüm arz etmekte, çatışma kültürel değerler üzerinden dolayımlanmakta ve öyle somutlaşmaktadır.

Üstelik bunun böyle olması, yani çatışmanın kültürel değerler üzerine kurulması ve öyle algılanması için on yıllara yayılan bir çaba gösterilmiş, bu çatışma adeta icat edilmiştir. Türk sağı başından itibaren kendisini “vesayete karşı milli iradenin temsilcisi” ve “milletin değerlerinin hakiki sahibi” olarak sunmuş, akademi dünyası da merkez-çevre paradigması üzerinden Türkiye’deki esas çelişkinin sınıflar arasında değil, Batıcı elitlerle mütedeyyin halk kitleleri arasında olduğunu topluma kabul ettirmiştir.

Dolayısıyla bugün Türkiye’de sınıflar arası çatışmanın görünür hale geldiği, somutlaştığı yer kültürel alandır ve bu alana odaklanan bir roman, bir sinema filmi ya da televizyon dizisi bize gerçekliğin bir görünümünü sunmaktadır. Burada bir gerçeklik vardır, başörtülü gündelikçi kadınlar da camiye giden tekstil, temizlik, sanayi işçileri de gerçekliğimizdir.  

Ancak buraya kadardır;   çünkü “görünüm” bu olmakla birlikte bir de “öz”e bakılmalıdır ve işte o noktada işler değişecektir.

Eğer bugünün Türkiye’si anlatılırken -ki bu kurgu bir yapıt olmanın ötesinde, akademik, düşünsel bir çalışma da olabilir- bize sınıflar arasındaki çatışmanın sadece görünür halinin değil, özünün de, esasının da kültürel olduğu söyleniyor, ekonomik ve siyasal tahakküm ilişkileri göz ardı ediliyor, sermaye düzeninin, sömürü mekanizmalarının ve sömürü ilişkilerinin üzeri örtülüyorsa, orada devreye girip “bir dakika” demek gerekmektedir.

Türkiye’de yoksulların genel olarak dindar, daha üst sınıfların ise genel olarak seküler olmaları ve bu iki sınıfın iki kültürel değer kümesi üzerinden karşı karşıya gelmesi, ne Türkiye’de kapitalizmin olmadığı ne de sınıf çatışmasının özü itibariyle ekonomik ve siyasi bir karakter taşımadığı anlamına gelir.

Türkiye de bütün kapitalist toplumlar gibi sınıflı bir toplumdur ve bu toplum üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde bulunduran bir azınlıktan ve geçinebilmek için emek gücünü satan çoğunluktan oluşmaktadır. Kapitalist sınıf çalışan sınıfları sömürmekte ve ücretleri aşağı çekerek, çalışma saatlerini artırarak, taşeron ve güvencesiz çalışmayı yaygınlaştırarak, kıdem tazminatını gasp etme planları yaparak sömürüyü derinleştirmeye çalışmaktadır.

Günümüz Türkiye’sinde kapitalist sınıfın en büyük yardımcısı dinselleşmedir. Türkiye kapitalizmi, açlığa, yoksulluğa şükreden, adalet talebini öbür dünyaya erteleyen, biat eden, ses çıkarmayan, sendikalı değil tarikat mensubu olan, greve değil namaza giden, patronuyla aynı tarikattan/cemaatten olan ve onunla aynı camide namaz kılabilen, hamasetle, milliyetçilikle güdülebilen, sürüleştirilmiş kitleler istemektedir ve bunun için de dinselleşmeye, tarikatlara, cemaatlere ve elbette ki bu iktidara ihtiyaç duymaktadır.

Dolayısıyla alt sınıfların öfkelerinin doğrudan sömürü düzenine ve onu sömüren sınıfa değil, sahip olduğu yaşam tarzı ve kültürel değerler üzerinden kendisine yabancı hissettiği “icat edilmiş” bir figüre, “milletin değerlerine yabancılaşmış, ahlaksız, züppe zengin” figürüne yönelmesi gerekmektedir ve bu ideolojik aygıtlar tarafından her gün yeniden ve yeniden üretilmektedir.    

Ancak bu figür gündelik hayatta alt sınıfların karşısına doğrudan üretim araçlarını elinde bulunduran kapitalist sınıf olarak çıkmaz; onlar korunaklı, güvenlikli, izole dünyalarında zenginliklerini yaşamaya devam ederler. Dolayısıyla öfke de “orta sınıflara” yönelir; bazen doktorlar, bazen mimarlar, mühendisler, bazen ofis yöneticileri, televizyonlarda gördükleri gazeteciler, akademisyenler, aydınlar, alt sınıfların gündelik hayatta karşı karşıya geldikleri, ete kemiğe bürünmüş bir şekilde algıladıkları kesimlerdir.

Aslında emekçi sınıfların bir parçası olan bu kesimler ise, genel olarak, sahip oldukları yaşam tarzı ve tüketim kalıpları üzerinden ya hangi sınıfa mensup olduklarını fark edemez ya da bunu inkâr ederler. Bunun siyasal alana yansıması ise dinselleşmenin sınıfsal boyutunu görememek ve buna tepkisini sadece hayat tarzı savunusu üzerinden, nostaljik bir takım anmalarla ya da Sözcü gazetesi okuyarak veya ulusal gün ve bayramlardaki banka/holding reklamlarına ağlayarak vermek şeklinde gerçekleşir.

Bu toplam hem kendi emekçi pozisyonunu reddettikçe hem de meseleyi sınıfsal bağlamından kopuk bir dinselleşmeye ve laiklik savunusuna indirgedikçe, siyasal iktidara yönelik öfkesini alt sınıfları aşağılayarak, onları yobazlıkla, cahillikle, kara kafalılıkla suçlayarak göstermektedir.

Dolayısıyla aslında ikisi de emek güçlerini satmaları ve aynı sömürü mekanizmalarına maruz kalmaları nedeniyle aynı sınıfın parçası oldukları halde, kültürel değerler üzerinden ayrışmış ve birbirlerine karşı konumlanmış iki toplam bulunmaktadır. Yani kültürel değerler üzerinden ayrışma sadece emekçilerle kapitalistler arasında değildir, emekçi sınıfların farklı katmanları arasında da söz konusudur ve bu emekçi sınıfların farklı katmanları arasındaki aynı sınıfa mensubiyet gerçekliğinin görülmesini engellemektedir.

Tüm bunlardan sonra, tekrar söyleyecek olursak, günümüz Türkiye’sini kültürel çatışma üzerinden okuyan ve öyle anlatan bir sanat yapıtı bize sadece “görünüm”ü vermekte ve bilerek ya da bilmeyerek “öz”ün, yani sömürü düzeninin ve esas sınıfsal çatışmanın üzerini örtmektedir.

Ancak mesele sadece bununla sınırlı değildir; eğer o sanat yapıtı bize aynı zamanda “normalleşme” övgüsü yapıyor, toplumsal sınıfların birbiriyle kucaklaşmasını, barışmasını, birbirini hoş görmesini istiyorsa, “uzlaşı”, “birlik beraberlik” telkin ediyorsa, meselelerimizi bu şekilde çözebileceğimizi telkin ediyorsa, bize koskoca bir yalan söylemekte, sömürüyü, eşitsizliği, adaletsizliği meşrulaştırmakta, bunlara sahip çıkmaktadır.

Niye mi? Çünkü ekmeğin adil olarak bölüşülmediği bir düzende gerçek bir barışın, uzlaşının tesis edilmesi mümkün değildir; öyle bir düzende barış ya da uzlaşı ekmeğin adil olarak bölüşülmüyor oluşuna, ekmeğin gaspına itiraz etmemek, ses çıkarmamak, göz yummak anlamına gelmektedir.

Günümüz Türkiye’sinde barışmaya ihtiyacımız vardır elbette ama barışın tarafları sermaye sınıfı ile emekçi sınıflar değil; “dindar”ıyla “seküler”iyle, “mavi yakalı”sıyla “beyaz yakalı”sıyla emekçi sınıfın farklı katmanları olmalıdır. Eğer gerçek bir çıkış aranıyorsa, çıkış bu katmanların kültürel kimliklerinin ötesine geçerek hem kendilerinin hem de birbirlerinin asli kimliğinin, yani bir sınıf olduklarının farkına varmalarından ve yüzlerini birbirlerine dönmelerinden, sınıfsal çıkarlarının etrafında birleşmelerinden ve barışmalarından geçmektedir. Bu fasit dairenin dışına adım atabilmek, ancak kültürel çatışma üzerine kurulu siyasete kısa devre yaptıracak bir sınıf siyaseti ile mümkün olabilecektir.

https://sol.org.tr/yazar/barismaya-ihtiyacimiz-var-19515



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.519
Konum: İstanbul
Durum: Forumda
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 18.11.2020- 14:11


Bir başkadır ham meyvenin acısı - Can Soyer

Yayınlanmasının üzerinden çok az zaman geçmesine rağmen çok sayıda izleyiciye ulaşmasına ve ışık hızıyla kültür ve sanat dünyasının gündeminde baş sırayı almasına bakarsak, Türkiye’de 2020’nin kültür-sanat fenomeninin Bir Başkadır olduğu söylenebilir. Diziyi beğenenler kadar beğenmeyenler, övenler kadar yerenler, makul bulanlar kadar lanetleyenler de oldu elbette. Ama esas tartışma bir sanat ürünü olarak diziden çok, dizinin iletmeye soyunduğu sosyolojik çözümleme ve siyasal önerme hakkında yürüdü, yürüyor.

Bu ikisini birbirinden ayırmak her zaman ya da son noktaya kadar mümkün olmasa da ortalamanın üstündeki oyunculuklar, hikaye anlatmadaki sakinlik ve kendinden eminlik, hipnotize edici aksiyon sahnelerinden uzak durmak gibi yanların kıymeti inkar edilemez. Bunlar, serinin tümünde eksiksiz ve tutarlı biçimde karşılanmıştır demek istemiyorum; kimi sahneler oyunculuk açısından yavanlaşsa, bazı hikayeler yarıda kalıp unutulsa, işe yaradığı görülen metafor ve imajlara fazlaca abanma yoluna başvurulsa da çukurdan çukura atladığımız bir ekran trendi içerisinde başka türlü anlatım üsluplarının da izleyiciyi yakalayabileceği gösterilmiş sayılmalıdır.

Öte yandan, dizi bundan ibaret değil ya da bundan ibaret kalamıyor. Bunun nedeni de en başta kendi kurgusunun düzenli biçimde dışavurduğu sosyolojik çözümleme ve siyasal önermeler. Herhalde dizinin yaratıcıları da bu denli yoğun biçimde yer verdikleri için “diziyi sosyolojik ve siyasal açılardan ele almayın” demeyeceklerdir.

Bu açıdan bakıldığında, hikaye içinde başvurulan karşıtlıkların (seküler-muhafazakar vb.) çok sınırlı bir güncel deneyime karşılık geldikleri, karakterlerde gözlenen belirgin davranışların da (Meryem-Peri vb.) fazlasıyla daraltılmış bir tipolojiden devşirildiği, üstelik bu karşıtlık ve davranışların tipik veya çoğunluk olup olmadıklarının gayet sorgulanabilir halde olduğu gibi şeyler sayılabilir.

Böyle benzetmeler her zaman sorunludur ama diyesim o ki, Bir Başkadır, 2002 tarihli Orhan Pamuk romanı Kar’ın izinden yürüyen, onun görme ve gösterme üslubunu yeniden üreten; Kar’ın imaları ülkenin üzerinden dozer gibi geçen bir saldırının ardından lime lime olduğu için de ancak onun gecikmiş bir parodisine (zaten parodi, biraz da bu gecikmenin eseridir hep) dönüşmeye mecbur kalan bir hikaye olmuş.

***

Yine de bu yazıda Bir Başkadır’ı incelemek değil niyetim. Onun aracılığıyla akla düşen, akla düşmesi gereken, hem siyasetle uğraşanların hem de kültür ve sanat alanlarında çalışanların düşünmesinde yarar olan bir başka soru ya da sorunu vurgulamak.

Kabaca şöyle bir sorun: Türkiye’de, kültür ve sanat alanlarında çalışan aydın topluluğunun siyasete ilgi duymadığını söylemek olanaksız olsa da yine aynı aydın topluluğunun siyasete dair düşünce ve kabullerinin şaşırtıcı derecede “prematüre” olması.

Kuşkusuz, bu saptamanın dışında kalan örnekler vardır, ancak burada genelleşmiş olandan ve ortalamadan söz ediyorum. Ve şunu da eklemek istiyorum ki, kültür ve sanat alanında çalışanların siyasete dair algıları böyleyken, siyaset alanındakilerin kültür ve sanata dair algıları da hiç iç açıcı durumda değildir. İşin bu yanına başka zaman tartışmak üzere bir kenara bırakıyorum.

“Prematüre” sözcüğünden kastım ise, ülkeyi boydan boya yaran çatışma eksenlerinin salt suni gerilimlermiş gibi ele alınması ve her türlü çelişki ve çatışmanın geride kaldığı bir sürtünmesiz düzleme ulaşmak için insancıl değer ve sözleşmelere aşırı güven duyulması.

Örneğin, birbirimize karşı önyargılarımızdan kurtulmak, herkesin değerli ve biricik olduğunu kabul etmek, kimseyi ötekileştirmemek, içki içenle namaz kılanın aynı mahallenin insanları olduğunu hatırlamak, başı örtülü ile mini eteklinin insanlık paydasında ortak olduğunu kavramak, vb.

Bu insancıl değerlerin önemsiz olduğunu söylemediğim açıktır herhalde. Hem gündelik yaşamımızda hem de ülkenin bütününde söz konusu insancıl değerlerin yaygınlığı ve hakimiyeti huzurlu bir toplumsal ve bireysel yaşam için olmazsa olmaz koşullardır elbette. Öte yandan, içinde yaşadığımız ülkenin sorunu, bu insancıl değerlerin eksikliği veya silikliğinden çok, bunların işe yararlığını sistematik biçimde yok eden bir egemenlik biçiminin iş başında olmasıdır. Bu egemenlik biçimi iş başındayken ve halihazırda saldırı mekanizmaları tıkır tıkır işlemekteyken, andığımız insancıl değerlerin bağlamsız ve soyut etkililiğine güvenmek pek kolaylıkla tercih edilemiyor haliyle.

Çünkü mini etek giydiği için tacize uğrayan; saldırganları tipik bir dünya görüşünün sözcelemesi ile cezasızlıkla ödüllendirilen; evleri muhtarlar ve bekçiler tarafından göz hapsinde tutulan kadınların sorununun önyargılar olduğunu söylemek fazlasıyla iyimserlik oluyor. Eğitimden sağlığa kadar her alanda dinselleşmenin dayatıldığı; selefi terör örgütlerinin resmi olarak desteklenip korunduğu; kafir bulunanların Çorum’dan Maraş’a, Sivas’tan 10 Ekim’de Ankara’ya kadar kitleler halinde kırıma uğratıldığı bir ülkenin derdinin birbirini ötekileştirmemeyi öğrenmek olduğunu ileri sürmek de pek mümkün görünmüyor.

Denebilir ki, tüm bunlar gerçek olmasına gerçektir; ama böyledir diye mini etekliler her başı kapalıyı canavar saymasın ya da içki içenler her namaz kılana kem gözle bakmasın. İyi de bu zaten böyledir, böyle olmuştur; son derece marjinal bir tipolojinin toplum nezdinde hiçbir zaman meşruiyet kazanmamış sofra başı zevzekliklerini koca bir ülkenin yarısına teşmil etmeye ve buradan yapay bir tavsiye çıkarmaya ne gerek olabilir ki? Tam da bu “lüzumsuzluk” nedeniyle, “prematüre” sosyolojik çözümlemeler ve siyasal önermelerin zerk edildiği her türlü eser, dalından koparılmış ham meyve gibi acı bir tat bırakmaktan öteye gidemiyor ne yazık ki.

***

Yukarıda da söylediğim gibi, bunlar özel olarak Bir Başkadır’a yönelik olarak yazılmıyor. Bir Başkadır, etkileyiciliği ile gündeme otururken aynı zamanda hepimizin paylaştığı bir sorunu açık ettiği için vesile oldu diyelim. Zira asıl önemli olan, aniden parlayan ve ilk anda neredeyse kör eden bu ışık zayıfladığında görüş alanımızda nelerin kalacağıdır.

Özetle, neresinden bakılırsa bakılsın, Türkiye’deki yerleşik siyasal alan ve onun aktörleri ile kültür ve sanat alanı ile onun aktörleri arasındaki mesafe bir hayli açılmış durumdadır. Bu mesafelenmenin siyaset alanına yansımaları son derece üzücü ve tehlikelidir; öte yandan, kültür ve sanat alanının bu mesafelenme nedeniyle aldığı yara da küçümsenecek şey değildir.

Türkiye’de kültür ve sanat alanının siyasal sorun ve mücadelelere ilgisinin hiç kopmadığı açık; bu ilginin, son yıllarda belirgin biçimde yükseldiği de gözlemleniyordur herhalde. Öyleyse, bu yükselişi bir fırsata çevirmek, siyaset ve kültür-sanat alanlarının diyaloğunu olabildiğince geliştirmek için gereken adımların atılmasının vakti gelmiş denebilir.

Kimsenin kuşkusu olmasın, bu diyalog her iki kesime de tarifsiz yarar sağlayacaktır.

https://ilerihaber.org/yazar/bir-baskadir-ham-meyvenin-acisi-119612.html



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.519
Konum: İstanbul
Durum: Forumda
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

34 kere teşekkür edildi.
27 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 18.11.2020- 14:12


Bir Başkadır'daki temsiller üzerine - Kaan Kavuşan

Üzerimizdeki muhafazakâr tahakküme bakılırsa, bu denenmiş metot sorunlara pek çare olmadı ve helallik istemesi gereken tarafın kim olduğunun ağırlığı, gün geçtikçe muhafazakar kesimlerin aleyhine artıyor…

Geçtiğimiz hafta Netflix’te gösterime giren sekiz bölümlük mini-dizi Bir Başkadır, “yapımda ve yayımda emeği bulunanların” beklentisinin çok ötesinde kitlesel tartışma yarattı. Belki, tüm Türkiye bunu konuşuyor değil ama etkisinin, hedef kitlesini bir hayli aştığını sanıyorum. Uzun yıllardır, hele de bir Türk yapımının, fikri tartışmalara bu kadar kapı açtığına tanık olmuyorduk. Olumlu sayılabilir. Ancak izleyicinin “Türkiye’nin röntgenini çektiğini” varsaymasından sebep, yönetmeninin de buna pek itirazı olmadığını düşünürsek olay başka bir boyuta taşınıyor. Sinema eleştirmeni Aslı Ildır’ın attığı “su çatlağını bulur metaforundaki çatlağı izliyoruz şu an sanırım” tweeti pek isabetli görünüyor gözüme. Demek ki biz de akma ihtiyacı, kendimizi bir ifade aracı arıyoruz, dizi üzerinden dizinin ötesinde bir şeyi de tartışıyoruz. Diziden de daha konuşkanız hepimiz. Bunu itiraf etmekten çekinmeyelim.

***

“Bir Başkadır” diye başlıyor, açık bir şekilde “Benim Memleketim” diye tamamlayabiliyoruz. Hâl böyle olunca, nesnelliği tutturabilmek zorlaşabiliyor. Hepimizin bir başka Türkiyesi, bir başka memleketi olabiliyor. Oysaki reel bir Türkiye var. Biz tam olarak bulamasak da o bilimselliği aramak zorundayız. Dizinin yaratıcısı (yönetmen/yapımcı/senarist) Berkun Oya ise, sosyolojik açıdan 2006-2012 Birikim/Radikal 2 ekseninde kalan bilimselliği çökmüş tezleriyle kendi Türkiyesi’ni -belki de o zamanı- anla(t)maya başlıyor. (Zaten Radikal 2 yazarıydı bir ara.) Bunda bir kötü niyet aramadığımı, yazarının samimi yordamının zaten bu olduğunu sandığımı da not etmeliyim. Yine de bu bir problem oluyor.

Gelişme bölümüne geçmeden söyleyeyim; bu yazıda dizinin teknik veya sanatsal yanlarını incelemek niyetinde değilim. Yoksa dizinin oyunculukları olsun, görüntü yönetimi olsun, kurgusu olsun, bunlar neredeyse uluslararası yetkinlikte. Ve eğer temsilleri sadece bireyler olarak görebilme imkânımız olsaydı -ki yok- karakterlerinin çoğunun gerçekçiliği de öyleydi. Senaryosu (ki bir olay örgüsünden bahsetmek güç aslında, birbirini ince bir iple tutan kesitlerin bütünü) neredeyse bir durum romanı gibi kurgulanmış. Ancak öyle veya böyle, benim son kertede asıl ilgilendiğim şey, daha önce de söylediğim gibi dizinin Birikim/Radikal 2 eksenindeki sosyolojik şablonu, kimi kimin karşısına koyduğu, Türkiye’yi nasıl anlamlandırdığı ve gözlemleri üzerinden çıkardığı temsiller.

***

Dizinin birinci bölümü gündelikçilik yaparak ailesine katkıda bulunan Meryem’in, varoşlardan uzun yollar teperek temizliğe gittiği lüks bir plaza dairesinde bayılmasıyla açılıyor. Sonra bir sene öncesine gidiyoruz ve asıl meselemiz başlıyor. Dizi boyunca bizi terk etmeyecek, sınıfsal olmaktan uzak ikilik karşımızda: Muhafazakâr, türbanlı, şiveli, samimi, halktan Meryem’in karşısına; Robert mezunu, başı açık, diksiyonu muazzam, mahkeme duvarı suratlı, elitist psikiyatrımız -dizinin gözünden söylersek “laikçi teyze”- Peri çıkıyor. Şerif Mardin sosyolojisi diyoruz buna. Sınıflar iptal, “sosyal mahalleler” çatışıyor, stereotip de buna uygun olarak reçeteleniyor. Öte yandan Meryem’in bu bayılmaları meğer daha önceden de varmış, bu yüzden de yolları Peri ile çakışmış. Peri, eser sahibinin seküler mahallede gördüğü her şey aslında, bir tümevarımı ifade ediyor. Onda başlangıçta iyi olan bir şey yok, iyi olması ancak dönüşmesiyle mümkün oluyor. Kötü olan her şeyse grotesk boyutta; takıntılı, hislerini bastırıyor, insanları küçümsüyor, spritüalizm meraklısı, psikolojik olarak dengesiz vs. vs. Hatta olumsuz olmasa da olumsuz çağrışım yapan bir durumda olan, “kendi söküğünü dikemediği” için başka bir psikiyatra giden bir psikiyatr.

Biraz açalım; denebilir ki “karakter kurgu kardeşim, böyle kurmuş yazan-çizen, buna karışamazsın.” Ya da benzer şekilde “Yok mu böyle bir insan?” diye sorulabilir. Böyle bir insan tekil olarak var olabilir tabii ama laik kesim soyutlaması bazında yoktur. Dolayısıyla, Peri’nin kendi şahsiyetiyle değil ama “laik modernistin temsili” olarak, Meryem’in imgesiyle mücadelesi, reel hayatın gerçekliğinde tam bir yere oturmuyor. Devlet hastanesinde çalışan ve Meryem’in karşısına çıkmasıyla psikolojik olarak da altüst olan Peri, yüzlerce türbanlı hastaya sahip olmuş olmalıydı. Bu, onun rutini olmalıydı. Dizi, ilerleyen bölümlerde bir adım daha atarak bizi Peri’nin ailesiyle tanıştırıyor. Aile boğaz kıyısında bir yalıda oturuyor. Anne iflah olmaz bir “laikçi teyze” yine, azılı türban düşmanı; baba ise Facebook muhalifi, yarı muhalif yarı mizahî mesajları paylaşan, “apolitik bir politik.” Ve o sırada da televizyonda Halk TV açık.

Şu noktaya tekrar geri gelmek gerekiyor: Sosyal hayattaki pozisyonlarına bakarsak “laikçi” olmak ne Peri’ye ne de ailesine düşüyor. Laiklik savunuculuğunu elite yüklemek Türkiye’yi bilmemek oluyor. Cumhuriyet mitinglerindeki kitleye bakın, laiklik hassasiyeti olan kesimleri görmek için yeterli. Orada, iş adamları, elitler yok. Şampanya-viski dağıtılmıyor. Kusurları var, olumsuzlukları var ama artıları da var diğer kesimle karşılaştırılınca. Ve tıpkı muhafazakâr halk kitleleri gibi onlar da şeytan değiller, ancak şeytanlaştırılmaları için elit yapılmaları gerekiyor. Çünkü yönetmenin kafasındaki ikilikte tepeden inmeci Kemalist modernite, aşağıdan tabanlı muhafazakâr halka karşı. Sol sağ, sağ da sol. Bir nevi İdris Küçükömercilikten besleniyor bu anlayış; ve geçmişte kitleleri AKP’nin arkasına sıralamıştı. Oysaki Peri’nin sosyo-ekonomik durumundan ve karakterinden yola çıkarsak (dünyayı gezmiş, spritüalist, zengin kızı), “laikçi” değil, Türkiye’deki laiklik anlayışına karşı bir sol liberal olması; ailesininse serbest pazar savunucusu kodaman burjuvalar olması gerekiyordu ve onların denize nazır yalılarında Halk TV hiç açık olmaz. Çünkü tele-pazarlama ile satılan Atatürk resimli saat reklamlarını avam bulurlar, pandemide “evinizde kalın” diye deniz kıyısından selfie atarlar. AKP iktidarını ideolojik olarak en başından kucaklamışlardır. Ancak çıkar çatışmaları onların ayrışmasını sağlar. Halk TV’nin tarihsel izleyici kitlesiyse kabaca işçi-memur emeklileri, öğretmenler, işçiler, öğrenciler, köylüler ve esnaflardır. Ama Berkun Oya, onları da “Kemalist Beyaz Türk Elit” mitine uyduruyor temsilde. Temsil görevini Peri üstlendiğine göre, onunla aynı torbanın içindeler. Mahalle tezinin sıkıntısı bu zaten.

Filmin diğer “seküler elitlerinden” Sinan tam bir Issız Adam. Bomboş bir adam. Peri’nin terapiye gittiği diğer doktor Gülbin, (belli ki HDP’ye oy verirdi -ki kodlanışı da “özgürlükçü laiklik” yanlısı, Kürtlüğü pek anlaşılmayan bir Kürt ki- bu benim değil yönetmenin klişesi), Peri’yle aynı modern hayat stilini paylaşmasına rağmen ablasıyla kavgasından anladığımız kadarıyla ezilen bir halkın mensubu olmanın bilgeliğine sahip. (Ece Temelkuran tarzı “sen ne zaman bu kadar kötü oldun” vari bir konuşması dahi var.) Ona bir aydın rolü biçilmiş diyebiliriz. Türbanlı, orta sınıf mensubu “jipli” ablasıysa dizinin bir başka kötücül karakteri olması rağmen, Peri’den antipatik olma rolünün onda birini çalamıyor ekran süresi sebebiyle. (Ana karakterler arasında süresi en az olanı belki de) Tecavüzcü karakter bile iç hesaplaşmasıyla Peri’den daha insan. Halkı uyutan ve “Bir Başkadır”ın tam karşısındaki konumlanan dizilerde oynayan oyuncu Melisa ise modernitenin iki yüzlülüğü… İyi de bunlar var olmayan temsiller değil ki denebilir pekâlâ. Ama ekran süreleri ve empati-antipati dengesine göre, tarihsel hatayı tekrar ediyor. Aristokratik burjuvazinin ve orta burjuvazinin muhafazakârlaşan karakterini görünmez kılarken, suçu aslında var olmayan kitlesel bir Kemalist elite atıyor. Oysaki laiklik muhafazakarlık çatışmasında taraflar aşağı yukarı aynı sınıfların, aynı sosyo-ekonomik düzeyin mensubu. Kuru fasulye pilav yiyenler, yalısında viski içenlere karşı değil.

***

Madalyonun öbür yüzüne, laiklerden ve “laikçilerden” Meryem’e ve ailesine dönebiliriz. Dinin hayatları üzerinde tamamen kontrolü var. Tipik Anadolulu emekçi aile olarak kurgulanmış. İtiraf etmek gerek, yönetmen bu hanede olan biteni çok daha iyi sunabilmiş. Yaşam stilleri olsun, evlerinin içinde olan biten olsun gerçek insanlar oldukları hissini alıyoruz. Öte yandan sürekli saygı bekleyen, fiziksel şiddet kullanmasa da eşini, çocuğunu, kardeşini iki “höyt”te susturan otoriter bir figür olarak Yasin karakteri gerçekliğiyle bizi bir nebze kızdırmalıyken yine de empati zemini sunuyor Peri’nin aksine. Çünkü ondan daha gerçek. Geleneğin defolarıyla doğmuş büyümüş. Eşi başından geçen bir taciz yüzünden kafayı yemek üzere, o da sempatimize sahip. Meryem zaten aurasıyla, fedakarlığıyla, ezilmişliğiyle en başından güvenimizi kazanıyor. (Kazanmaması için bir sebep de yok zaten). Ancak sorunları sorun etmeyen yapısıyla aslında müthiş bir kapatıcı işlevi görüyor Yasin için. Evet böyle bir aile olabilir, dolu. Bu empati çabası değerli de aslında. Çünkü sonuçta muhafazakâr veya değil, emekçinin, halkın durumunu anlamlandırma çabası bir yerde. Ancak bunu liberalce değil, soldan bir bakışla geliştirmek gerekiyor; karşılarına sınıftaşları sayılacak insanları koyup kültürel bir kavgada taraflardan birinden yana taraf tutmak değil.

Asıl üstünde durulması gereken karakterse imam Ali Sadi Hoca herhalde. Aile her şeyi bu hocaya danışıyor. Hoca da tam bir bilge: özlü hikayeleri, ılımlı, babacan bir tavrı, hoşgörüsü var. Özellikle AKP sonrası yıllarda temsil alanı iyice genişleyen “bilge imam” temsillerinden biri. Bir Hollywood filmi rahibi gibi adeta. Eşinin ölümüne döktüğü göz yaşlarıyla sempati ve empatimizi asla ıskalamıyor. Her şeyin iyisini biliyor. Kızı dizinin son bölümünde türbanını çıkarıp ben Konya’ya dönüyorum dediğinde bunu olgunlukla karşılayacak kadar da âkil. Bir imam, iki imam “bu” olabilir ama toplumsal alandaki imam “bu” değildir. Daha fazla açmaya daha fazla lüzum yok herhalde; tarikat yurtları, diyanetin saçmalamaları, başörtüsünü çıkardığı için dışlanan kadınlar karşımızda.

İkinci ruhbanî karakter Hilmi de sürekli Jung alıntısı yapacak kadar otodidakt bir entelektüel olarak resmediliyor. Ona da sempati duyuyoruz.   Türbanını çıkarıp bilge babası sayesinde özgürlüğüne yumuşak bir geçiş yapan Hayrunnisa da sempatimize sahip.

Şöyle söyleyebiliriz: Karakter olarak temsillerinden koparıp parça parça ele alabilecek olsaydık, bu karakterlere sempati duymamızda hiçbir sıkıntı yoktu. Hissiyat olarak hâlâ da yok. Bir Meryem’i, bir Ali Sadi Hoca’yı niye düşman belleyelim ki? Niye onları sevmeyelim ki? Ama kurgunun içine yerleştiğinde ve bir bütünün yapay seçilimli parçası haline geldiklerinde kendilerinden kaynaklı olmayan perspektife etki eden sorunlar ortaya çıkıyor.

Eleştiri metoduna biraz değinmiştim cümle aralarında. Genellikle eserleri dışarıdan eleştirmek ikircilikli durumlar oluşturur. “Yönetmen öyle kurmamış ki!” denir. Bu şu demek oluyor: “Star Wars’ta ışın kılıcı olmasını sorgulayamazsın. Game of Thrones’ta gökten ejderha inmesini sorgulayamazsın. Kendi içinde bir tutarlılık aramalısın.” Ama eserinizin panorama sunma iddiası varsa, seyircinize bundan bahsediyorsanız, reel hayatla bir asgaride buluşmalısınız. Üstelik kurmacanın sınırlarını esneten, “kurmaca olmayan kurmaca” gibi biçim tutturursanız, bu gerekli hale gelir. Bu belgesel çekiyorsunuz anlamına gelmez ama belgesele belli bir oranda yaklaşırsınız. “Her ayrıntıyı dizi nasıl anlatacak?” dediğimiz andaysa, dizinin anlatmaya değer bulduklarını seçerken bir tercih yaptığını ve bunun ideolojik bir yanı olduğunu, bir bütünü oluşturduğunu gözden kaçırmış oluruz.

***

Bitirmeden önce şunu netlikle söyleyebiliriz: Yönetmen sekiz bölüm boyunca muhafazakâr mahalleye açtığı krediyi seküler mahalleye kesinlikle açmıyor. Üstelik karakterlerini kurma şekliyle, onlara verdiği ağırlıkla, bize taraf tutma şansı da vermiyor. Hoş, “mahalleler” gibi somutluğu olmayan kavramsallaştırmalar üzerinden taraf tutmayı zaten tercih etmemek gerek.

Bir başka nokta: Pek çok izleyicinin anladığı kadarıyla “birbirinizi anlayın” gibi bir ana mesaj da çıkaramıyorum. Bir barıştırma çabası var ama bir tarafa diğerinin elini öptürerek, helalliğini aldırarak. En geriye çekilip baktığımda “laikler muhafazakarlıkları anlasın ama muhafazakarların anlaması gerekmez” diyen bir dizi buluyorum karşımda.

Ve şurada kesiyorum: Üzerimizdeki muhafazakâr tahakküme bakılırsa, bu denenmiş metot sorunlara pek çare olmadı ve helallik istemesi gereken tarafın kim olduğunun ağırlığı, gün geçtikçe muhafazakar kesimlerin aleyhine artıyor…

https://gazetemanifesto.com/2020/bir-baskadirdaki-temsiller-uzerine-399727/



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Barışın muhatabı Öcalan'mış! melnur 1 666 14.05.2019- 04:39
Konu Klasör Sivas-Madımak Katliamının üzerinden 27 yıl geçti. melnur 3 294 03.07.2020- 08:08
Konu Klasör Aram Pehlivanyan üzerinden TKP düşmanlığı, AGOS ve sözde sol-sosyalist forumlar... melnur 1 465 23.12.2019- 08:26
Konu Klasör Beşiktaş'ta Sol Cephe'den etkinlik dizisi solcu 1 2270 20.04.2014- 00:38
Konu Klasör Başkanlık Sistemi röportaj dizisi solcu 4 3044 22.01.2016- 11:10
Etiketler   Bir,   Başkadır,   dizisi,   üzerinden,   Barış,   Türkiye,   gerçeği.
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS