SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
Türk-İslâm Sentezi, Siyasal İslâmcılık ve kutuplaştırma siyaseti üzerine...           (gösterim sayısı: 61)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.799
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

33 kere teşekkür etti.
40 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 29.03.2021- 08:23


Türk-İslâm Sentezi, Siyasal İslâmcılık ve kutuplaştırma siyaseti üzerine (1)
Levent Turhan Gümüş


Türkiye, bir zamandır Türk-İslâm Sentezi'nde içkin bir siyasi anlayışla yönetiliyor. Türk milliyetçiliği hep vardı zaten; İslâmcılığın artan dozda devreye sokulması, siyasal İslâmcılığın bir iktidar ortağı, giderek bir iktidar öznesi olarak belirginleşmesi 12 Eylül askeri faşist darbesi sonrasıdır.

Siyasal İslâmcılar yeni bir hikâye yazamadılar çünkü “iktidar yürüyüşlerinin” önünü açan gelişmeler esas olarak “iç ve dış mihraklar” tarafından hazırlanmıştı. Anti emperyalist söylemlerine karşın kılıçların çekildiği her gerçek karşılaşmada uzlaşı hattında kalmayı tercih ettiler. Her ne kadar zaman içinde giyindikleri “gömlek” ve ittifaklar politikası değişse de “müesses nizam”a bağlılık anlamında iş birlikçi özleri hep aynı kaldı.

Siyasal İslâmcı düşünceden beslenen tüm partilerin ortak özelliği “takiyye” idi. Kâh siyasal İslâmcı emellerinin üstünü örtmek için takiyye yaptılar kâh emperyalist odaklarla girdikleri iş birlikçi ilişkileri gizlemek için. Hep mağdurdular. Cumhuriyet devrimleri uygulamalarıyla ilişkilendirdikleri “mağduriyet” dili, hiç değişmedi; aynı yakınmacı ton ülkeyi yönetirlerken de varlığını sürdürdü.

İktidarın, dolayısıyla hâkimiyetin padişahtan ve yanı sıra dini otoritelerin elinden alınmasıyla oluşan dışlanmışlık durumu; DP iktidarı döneminde etkileyen bir özne, Demirel ve Türkeşli yıllardaysa tarihi “Moskof düşmanlığı”nın birleştiriciliğinde iktidar ortağı olmaya doğru evrildi.

Gerek Milli Türk Talebe Birliği, gerek Ülkü Ocakları, gerek Komünizmle Mücadele Derneği gibi oluşumların ve koroya sonradan Türk-İslâm senteziyle katılan Aydınlar Ocağı’nın ortak noktası sol düşmanlığıydı. Komünizmle mücadelenin aktif militanları arasında sadece Nihal Atsız gibi ırkçılar, Ahmet Kabakçı gibi milliyetçiler yoktu; Fethullah Gülen gibi “muhterem” din hocaları ve Ayhan Songar, Nevzat Yalçıntaş gibi “mümtaz şahsiyetler” de vardı.

'MİLLİLİK' VE 'YERLİLİK' ESKİ BİR HİKÂYE, CUMHURİYETİN İLK YILLARINDAN KALAN

“Kutuplaştırma siyaseti”, günümüz egemenlerinin icat ettiği bir siyaset yapma biçimi değil. Bütün bir Cumhuriyet tarihi için geçerli olmak üzere; siyaset iktidar ilişkilenişinde “muktedir”, kendisini her zaman milletin “asli temsilcisi” olarak gördü. Tek parti CHP’si döneminde de böyleydi bu, “Yeter! Söz Milletin!” sloganıyla iktidara talip olan DP ve “Hâkimiyet Milletindir!” sloganıyla merkez sağ çizgiyi sürdüren AP döneminde de.

“Düşman”lık üzerine bina edilen kutuplaştırma siyasetine içerilmiş tüm kodlar Cumhuriyetin kuruluş yıllarında fazlasıyla mevcuttu.

Üç kıtada hükümran bir imparatorluktan Anadolu topraklarına kadar daralmanın getirdiği travma, Cumhuriyetin kuruluşunda ve sonrasında hep hissedildi. Anadolu’da yaşayan değişik milliyetlerin temsil edildiği bir devlet yerine Türklük esasına dayalı bir “ulus devlet” kurulması tercihi kültürel ve politik tüm yönelimleri belirleyen bir etkiye yol açtı.

Egemenler, “dahili ve harici düşmanlar”a karşı “son Türk devletini korumak” adına aldıkları sert önlemleri hep orayı, beka sorununu işaret ederek yürürlüğe soktular. Güvenlik ve beka esaslı bu politika her zaman sonuç verdi. Kürt isyanlarının bastırılmasına ve kısmen de olsa irticai faaliyetlere yönelik şiddet bu gerekçeden hareketle kendisine uygulama zemini buldu. Sosyalist ve komünist oluşumlara, derneklere, sendikalara ve meslek örgütlerine yönelik şiddet de benzer gerekçelerle uygulanabildi.

Bir tarafta vatanseverler vardı, diğer tarafta “millet ve devlet düşmanı” hainler; düşmanlık üzerine kurulu bu dil, hiç değişmedi. “Rejim” her zaman tehdit altındaydı; öyle görüldü, öyle tarif edildi. Kâh askeri kâh sivil darbeler aracılığıyla her on yılda bir düşman tanımı revize edilerek güncellendi. Kürtler ve Aleviler bölücülük ve dinsizlik üzerinden kodlanırken komünistler, genelleştirilmiş ifadeyle “solcular”, mülkiyet, din ve devlet düşmanlığı üzerinden - sıklıkla köklerinin dışarda olduğuna vurgu konularak - önce “anarşist” sonra “terörist” yakıştırmasıyla şeytanlaştırıldı.

12 MART VE 12 EYLÜL TÜRK-İSLÂM SENTEZİNİN İSTİKAMETİNİ BELİRLEYEN KİLOMETRE TAŞLARIDIR

Toplumsal muhalefetin sindirilmesine yönelik ilk büyük siyasi kıyım 12 Mart 1971’de yaşandı. Dönemin genelkurmay başkanı Memduh Tağmaç, 12 Mart askeri faşist darbesinin gerekçesini, “sosyal uyanış iktisadi gelişmeyi aşmıştı” diyerek açıklamıştı. Cuntanın celladı Ali Elverdi ise daha açık sözlü çıkmış, “sadece adli değil siyasi kararlar da verdiklerini” söylemişti. (1)

Cuntanın ve onun emir erlerinin siyasi görevi öncüleri imha edip muhalefeti etkisizleştirmekti. Ancak Tağmaç ve Elverdi gibi “asker siyasetçi”lerin ceberut uygulamalarına rağmen sonuç cuntanın beklentisine uygun gerçekleşmedi. Devrimci muhalefet küllerinden yeniden doğarak 1973’lü yılların sonlarından itibaren fabrikalarda, gecekondu bölgelerinde ve okullarda yeniden sahne aldı.

12 Mart’tan sonraki ikinci büyük siyasi kıyım, 12 Eylül 1980’de gerçekleşti. Öncesinde; resmi ve sivil faşist çeteler binlerce devrimciyi, yurtseveri katlederken on binlerce insanı da yerinden yurdundan etti. Sol değerleri benimsemiş yüzlerce aydın, “düşman hedef” olarak kodlandı. Toplum keskin bir şekilde sağ ve sol olarak ayrıştı, ayrıştırıldı. Ölüm listelerinde adı geçen aydın, yazar ve akademisyenlerin bazıları öldürülürken bir kısmı da yurt dışına gitmek zorunda kaldı. Aynı zaman sürecinde Sivas, Çorum, Malatya ve Maraş gibi Alevi yerleşim bölgelerinde “mezhep düşmanlığı”ndan beslenen kitlesel kıyımlar yaşandı. Alevi nüfusun önemli bir bölümü kadim yerleşim yerlerini terk ederek göç etti. (2)

12 Eylül askeri faşist darbesi; toplumun düşman kamplara bölündüğü, aydınından öğrencisine, siyasi parti temsilcisinden sendikacısına insanların ertesi güne sağ çıkıp çıkamayacaklarını bilemediği bir “rıza ortamı” içinde gerçekleştirildi. Rızanın başat unsuru “can güvenliği” idi.

Elbette “can güvenliği” bir vakıaydı ama generallerin görevi bununla sınırlı değildi. Asli görev; halk muhalefetini, özellikle onun öncü gücü olan sol örgütleri “ezmek”, başta sendikalar olmak üzere her türlü muhalefet gücünü etkisizleştirmekti. Emperyalist merkezler ve onun yerli iş birlikçileri kısmi mıntıka temizliğinden daha fazlasının gerekli olduğunun farkındaydılar. Siyasal zor aracılığıyla uygulamaya sokulan “24 Ocak Kararları” halkın daha da yoksullaşmasına yol açmıştı. Partili demokrasi oyunu yeniden sahneye konduğunda bunun sonuçlarının olması kaçınılmazdı. Olası muhalefetin sol cenahta birikmesinin önüne geçilmeli, sisteme itiraz yıkıcı olmaktan çıkartılarak ehlileştirilmeliydi. Ülkedeki en büyük sermaye grubunun başı tarafından dine daha çok önem verilmesi “tavsiye” edildi.

Vehbi Koç’un cunta lideri Kenan Evren’e yazdığı mektup elbette dinle ilgili telkinde bulunmanın ötesinde bir içeriğe sahipti. Darbenin hemen akabinde Evren’e göndermiş olduğu mektupta “Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemelerinin uzatılmaması ve cezaların süratle verilmesi gerektiğinden” bahseden Koç, “polis teşkilatının güçlendirilmesini, bazı militan sendikacılara ve solcu örgütlere karşı uyanık olunmasını ve hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirlerin alınmasını” istiyordu. Olasılıkla Milli Selamet Partili geçmişi nedeniyle “Özal hakkında çıkartılan dedikodulara itibar edilmemesini, kendisiyle çalışılması gerektiğini” telkin eden Koç, mektubun “Nelere Dikkat Edilmeli?” başlıklı bölümünün 14. maddesinde dinle ilgili olarak şu uyarıda bulunuyordu: “Dinsiz millet olmaz. Din işleri, bu defa, siyasi partilerin istismar edemeyecekleri şekilde düzene sokulmalıdır.” (3)

Şüphesiz ki “Millet hayrı için verilecek mücadelede emrinize amadeyim” diye biten mektupta belirtilen konuların gereği cunta tarafından harfiyen yerine getirildi. Türklük ve Müslümanlık arasındaki ilişkinin “terkibini” Müslümanlığı öncelemek üzerinden yeniden düzenleyen tasarıya uygun olarak Evren, kimi konuşmalarını Kur’an-ı Kerim eşliğinde yaptı. Okullarda din dersi yeniden zorunlu hale getirilirken tarikat örgütlenmelerinin önü açıldı. 24 Ocak kararlarının mimarı ve uygulayıcısı Özal, Nakşibendi tarikatındandı zaten. Onun “tonton” imajı üzerinden tarikatlar - yasal olarak olmasa da fiili olarak-   “tehlikeli unsur” kategorisi dışına çıkarıldı. Dört eğilimi temsil ettiğini iddia eden ANAP aracılığıyla ülkenin kırk yılını belirleyecek olan “Türk-İslâm Sentezi” devreye sokuldu. (4)

Hükümetler değişecek, hatta parlamenter sistem yıkılıp yerine başkanlık rejimi ihdas edilecek ama Türk-İslâm sentezince doğrultusu belirlenen devlet politikası değişmeyecekti.

(Devam edecek)

DİPNOTLAR

1. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la ilgili idam kararını veren Ankara 1 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesi başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi, 1975 yılında Adalet Partisi’nden Bursa milletvekili seçildi. Son yıllarını MS ve Alzheimer hastası olarak geçiren Elverdi, yemek borusuna kaçan bir cisim nedeniyle boğularak öldü.

2. 3 Eylül 1978 Sivas katliamından on beş yıl sonra, 2 Temmuz 1993’te yarım bırakılan iş tamamlandı. Hemen hepsi irticaya, dinin siyasallaşmasına dikkat çeken aydınların katledilmesini takip eden bir süreçte, üstelik hükümette altı temel ilkesinden biri laiklik olan CHP’nin devam partisi SHP koalisyon ortağı olarak yer alırken Madımak otelinde sanatçı ve yazarlar katledildi. On beş yıl kadar sonra, o dönemde ordunun özel harekat biriminde üst teğmen rütbesiyle görev yapan bir askerin açıklamaları üzerinden katliamdaki “devlet” parmağı ikrar edildi. Katliam sanıklarından Ökkeş Şendiller yıllar sonra milletvekili seçilirken sanık avukatlarından bazıları da -ağırlıkla AKP bağlantılı olmak üzere- kariyer basamaklarını hızla tırmandı.

3. Mustafa Sönmez, Kırk Haramiler / Türkiye’de Holdingler, Gözlem Yayıncılık,   s.348-352.

4. Türk-İslâm Sentezi kuramcıları Türklük ve İslâmiyet arasında esasa dayalı bir uyum olduğunu savunurlar. İslâm’ı, Türk olmayı mümkün kılan bir ön koşul olarak görürler. Öyle ki Türklük ancak Müslüman olmak koşuluyla mümkün ve sürdürülebilirdir. Din, aynı zamanda Türk’ü Batı’nın yoz değerlerine karşı koruyan bir kalkandır. Senteze göre Türk milleti, diğer İslam milletlerine kıyasla Allah yolunda savaşma açısından ayrıcalıklı bir konumdadır ve önderlik vasfı vardır.

https://ilerihaber.org/yazar/turk-islam-sentezi-siyasal-islamcilik-ve-kutuplastirma-siyaseti-uzerine-1-123997.html



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.799
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

40 kere teşekkür edildi.
33 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 29.03.2021- 08:27


Akçuraoğlu Yusuf, İttihat ve Terakki, Türk Tarih Tezi, Turancılık ve Türk-İslâm Sentezi üzerine (2)
Levent Turhan Gümüş


Türk-İslâm Sentezi’nin içeriğini belirleyen Türkçülük ve İslâmcılık’ın siyaset sahnesine çıkışı Osmanlı’nın son dönemlerine kadar uzanır.

Başlangıçta ayrı kaplar içinde devinen bu iki akışkan ideoloji, zamanla birbirine bağlı, daha büyük bileşik bir kap içinde buluşmuş, yeni bir karışım çıkmıştır.

Gerek Türkçülüğün Turancılık ideali gerek İslâmcılığın Tevhid-i İslâm rüyası, Türk-İslâm Sentezi içinde törpülenip eritilerek birbirini etkileyen bir bileşime dönüşmüştür.

“Cumhur İttifakı” bu bileşimin bedene bürünmüş yeni hâlidir.

Hikâyenin gelişimi kaba hatlarıyla böyle olmakla birlikte; Türk-İslâm Sentezi’ni “sentez”den ziyade bir “terkib” olarak tanımlayan kimi savunuculara göre bu çok da yeni bir durum değildir. Türk-İslam Sentezi, bir “ideoloji” olarak şekillenmeden önce bir “olgu” olarak zaten vardır.

Bu anlayışa göre:

Bir olgu olarak Türk-İslâm Sentezi, Türklerin İslâm’a girmesiyle oluşmaya başlayıp özellikle Selçuklu ve Osmanlı Devletleriyle olgunlaşarak Müslüman-Türk kimliğinde ifade bulmuştur. Türklük ile İslâmlık arasındaki bu sentez; tez ve antitez zıtlığı şeklinde iki zıt unsurun bireşimi anlamında değil, iki uyumlu unsurun tarih boyunca tabii bir seyirle birleşim haline gelmesi biçiminde gerçekleşmiştir. Türkler İslâm dinine büyük hizmetler yapmış, İslâm dini de Türk kimliğinin korunmasını sağlamıştır. (1)

Nihayetinde, söz konusu seyrin ve siyasal ihtiyaçların bir sonucu olarak; Türk-İslâm Sentezi, 1960’lı yıllardan itibaren Türkçülük ve İslâmcılığın karşılıklı uyumu ve değişimiyle bir olgu olmaktan çıkıp “ideoloji” katına yükselmiştir.

Türkçüler millet ve devlet kavramlarını “İslâmın yüceltilmesi” üzerinden tashih ederken siyasal İslamcılar da İslâmcılığı “Türk milletinin ve devletinin yüceltilmesi” üzerinden tashih etmiştir. Millet ve devlet kavramlarına içkin kılınan Türklük ve Müslümanlık ortak paydadır. Aralarındaki fark, Türklüğe ve İslâm’a yapılan vurgudadır.

Dönemsel ağırlıkları farklılaşmak kaydıyla; Osmanlı’nın son döneminde açığa çıkan tartışma dinamikleri, yenilerde zuhur eden “Yeni Osmanlıcılık” da içinde olmak üzere bugüne kadar varlığını sürdürmüştür.

AKÇURAOĞLU YUSUF VE ÜÇ TARZ-I SİYASET

Türkçülük ve İslâmcılığı, Osmanlıcılık bahsini de ekleyerek “beka” sorunsalı başlığı altında tartışmaya açanların başında Yusuf Akçura gelir. (2)

Akçura’ya göre Osmanlı, çağdaş anlamda ne ırk ne millet ne de tam olarak ümmettir. İmparatorluğun dört bir yanında tehlike çanları çalmaktadır.

“Osmanlı ne olacaktır?”

Kafasını meşgul eden bu soruya bir yanıt arar.

Siyaset tarihimizde sayfa hacminin çok ötesinde yer kaplayan “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesinde, Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük siyasetlerini masaya yatırır.

Osmanlıcılık fikri “çürüktür” çünkü milliyetçi uyanış çağında çeşitli toplulukları ortak bir vatan ülküsü etrafında uzlaştırma imkânı kalmamıştır. Kaldı ki Abdülhamid’in uygulamış olduğu siyaset “müslim ve gayri müslim arasındaki nifak ve zıddiyeti artırmıştır”. Bu nedenle Genç Türklerin Osmanlı milleti oluşturma hareketini gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir girişim olarak görür.

Osmanlı devleti sınırları içinde yaşayan toplulukların önemli bir bölümü Müslümandır. Bu Tevhid-i İslâm fikri açısından cezbedicidir. Ancak böylesi bir çağrının Osmanlı devleti içinde yaşayan Müslüman olmayan toplulukların dışlanmasına yol açacağı da aşikârdır. Ayrıca başka coğrafyalarda Hristiyan devletlerin nüfuzu altındaki Müslüman topluluklara yönelik İslâm birliği çağrısının egemen devletlerle altından kalkılamayacak ciddi sorunlar yaratma olasılığı da yüksektir. Çözümden ziyade karmaşa getirme olasılığı daha ağır basan bu fikre de olumlu bakmaz, uzak durur.

Geriye Türkçülük kalmıştır. Kendisine daha yakın bulmakla birlikte onun da artıları eksileri vardır. Türklerin tevhidi siyasetinin “dilleri, ırkları, adetleri ve hatta ekseriyetinin dinleri bile bir olan Asya kıtasına ve Avrupa’nın şarkına yayılmış bulunan Türklerin birleşmesi” açısından faydalı yanları olmakla birlikte, “Osmanlı ülkelerinde meskûn, müslim olup da Türk olmayan ve Türkleştirilmesi de mümkün bulunmayan kavimlerin Osmanlı devleti elinden çıkması” gibi mahzurları tarafları vardır. Ancak bundan da öte Türkçülük siyasetinin asıl elverişsizliği menfi anlamda “Garp Türklüğü” olarak adlandırdığı yanıdır. Kendi tarihini Osmanlı’nın kuruluşuyla başlatan, Türklüğün askerî, siyasî ve medenî geçmişini kendi Hüdavendigâr’larıyla, Fatih’leriyle, Evliya Çelebi’leriyle sınırlayan, Cengiz’leri, Farabîler’i görmeyen bu anlayış, “Türklük Cihânı” önündeki en önemli fikri sorunlardan biri, “aşılması oldukça güç bir dahilî manidir”. (3)

Akçura, her üç siyaseti faydalı ve zararlı yanlarıyla irdelediği makalesini şu sözlerle bitirir:

“Hülâsa, öteden beri zihnimi işgal edip de kendi kendimi ikna edecek cevabını bulamadığım sual yine önüme dikilmiş cevap bekliyor: Müslümanlık, Türklük siyasetlerinden hangisi Osmanlı Devleti için daha yararlı ve kabili tatbiktir?” (4)

Müellifinin altına “Zoya Köyü (Rusya), 15 Mart 1904, Akçuraoğlu Yusuf” notunu düştüğü “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi, Mısır’da çıkan Türk adlı dergide yayımlanır.

İTTİHAT VE TERAKKİ TÜRKÇÜLÜĞÜ VE MILLÎLİK

Makale, ilk yayımlanmasından sekiz yıl sonra İstanbul’da basılır. Bu süre zarfında her üç siyaset de gerek makaleden hareketle gerek bağımsız olarak ilgili çevreler tarafından tartışılır. Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi yazarlar Türkçülük bahsinde görüşlerini sivriltirken Mehmet Âkif gibi yazarlar İslâmcılık fikrine yakın durur. (5) Dönemin en etkin siyasi odaklarından İttihat ve Terakki Cemiyeti, Türkçülük anlayışı ağır bassa da -- içinde yer alan üyelerinin farklı eğilimlerinin de etkisiyle -- Balkan Savaşları’na kadar olan dönemde “vatan, hürriyet, yeni anayasa, birlik ve bütünlük” kavramlarına yaslanan bir Osmanlıcılık fikrini savunur. 1908 (İkinci Meşrutiyet) sonrasındaysa Osmanlıcılıktan uzaklaşıp Türkçülük fikrine yönelir. Bu daha ziyade; İslâm inanışının birleştirici özelliğini yadsımayan, ondan Türkçülük ekseninde bir bütünleşme tasarısı için yararlanan bir yönelimdir.

Bu yönelimde “millîlik” ögesi önemli bir yer tutar. Türklüğün iktisadî geri kalmışlığının giderilmesini “mukaddes bir gaye” olarak ele alan İttihat ve Terakki yöneticileri, “yerli” bir sermaye sınıfı oluşturmaya yönelik birçok düzenleme gerçekleştirir. Aynı şekilde, iktisadî alanda “millîlik” girişimleri kültürel alandaki bir dizi uygulamayla tamamlanır. Millî iktisat, millî musiki, millî kütüphane gibi kurumlar aracılığıyla çoğaltılan “millîlik”, ilerleme ve kalkınma içerikli “terakki”yi Türklükle buluşturan bir etiketleme olarak hayata geçirilir. Devlet kurumlarında Türkçe yazışma mecburiyeti getirilirken ticarî kanunlarda Türk girişimciler lehine değişiklikler yapılır.

Ancak gerek bu düzenlemeler gerek aydın ve yönetici sınıflar nezdindeki arayışlar Osmanlı devletini yıkılmaktan kurtaramaz. Ne Osmanlıcılık ne İslâmcılık ne de Türkçülük derde deva olur. Kurulan yeni rejime karakterini veren Kemalist ideoloji, İslâmcılıkla arasına kalın bir duvar örerken fikrî ve fizikî temelleri büyük ölçüde İttihat ve Terakki döneminde atılan Türkçülükle olan ilişkisini milliyetçilik üzerinden muhafaza eder. Milliyetçilik, ulus devlet inşasının harcını oluşturan temel ilkelerden biri olarak kabul edilir.

TÜRKÇÜLÜĞÜN İKİ AYRI VEÇHESİ: TÜRK TARİH TEZİ VE TURANCILIK

Cumhuriyetin ilk yıllarında İslâmcılık sütre arkasına çekilir. Türkçülükle bağı yok denecek kadar azdır. Türk Tarih Tezi revaçtadır. 1930 yılında “Türk Tarihinin Ana Hatları” isimli çalışma yayımlanır. Hazırlayanlar arasında Afet İnan’ın yanı sıra Yusuf Akçura, Şemsettin Günaltay ve Reşit Galip gibi isimler de vardır. Türklerin dünya uygarlığına katkılarını ortaya çıkartmak, Türklüğü yüceltmek amacıyla kaleme alınan eserde; Avrupa medeniyetinin göçler sonucu Orta Asya’dan gelen kavimler tarafından oluşturulduğu, Yunan bilim, sanat ve felsefesinin kaynağının aslında Anadolu olduğu savunulur. Etiler (Hititler) Yunan medeniyetinden de önceye tarihlenen, Anadolu’da yaşamış bir medeniyettir. Türkler, Etiler’in öncesi ve sonrasında Anadolu’da yaşamış medeniyetlerin devamıdır. Kaldı ki tarihte yaşamış, büyük medeniyetler kurmuş bazı kavimler de zaten Türk’tür. Selçuklu’dan da önceye giden bir kurgu söz konusudur: “Anadolu, yedi bin yıllık bir Türk beşiğidir”. (6)

Tez, romantik nasyonalist görüşler içerdiği gerekçesiyle eleştirilir. Eleştiri getirenler arasında Turancılar da vardır. Nihal Atsız, “Siyasî, içtimaî mezhebi Türkçülük” olan bir Türk olarak bu tezi sert bir üslupla eleştirir. “Millet” tanımını ırk temelli olmaktan çıkartıp Anadolu’nun eski medeniyetleriyle ilişkilendirmeyi, Türklüğü adı geçen medeniyetlerin devamı üzerinden tarif etmeyi gerçeklikle bağdaşan bir yaklaşım olarak görmez. Milleti, dolayısıyla Türklüğü ırkçı esaslar üzerinden tarif eden Atsız’lar ile kurgulanan resmî Türklük tanımı arasındaki farklılık, Cumhuriyet yönetimi ile Turancıları zaman zaman karşı karşıya getirir. “Ebedî Şef” sonrası “Millî Şef” dönemidir. İktidar, başlangıçta dışlamasa da Turancı fikirleri savunanlarla mesafeli bir denetimlilik ilişkisi kurar. Dönemin muktedirleri kendi belirledikleri doğruların dışında kalan herhangi bir görüşün yaşamasına izin vermez. Turancılar da bundan nasibini alır. Dış politikadaki ilişkilerin seyrine göre bazen önlerini açar bazen de tutuklamalara gidecek kertede engeller koyar.

Atsız’ın Orhun dergisinde dönemin başbakanı Rüştü Saraçoğlu’na yazdığı açık mektupta Sabahattin Ali ve Pertev Naili Boratav’ı “komünist faaliyet yürüttükleri” gerekçesiyle ihbar etmesi, yanı sıra Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in “komünistleri himaye ettiği” için görevden alınması talebine iktidarın yanıtı sert olur. Tarihe “Irkçılık-Turancılık Davası” olarak geçen 1944 duruşmalarında, Atsız’la birlikte aralarında Üsteğmen Alparslan Türkeş’in de bulunduğu çok sayıda kişi tutuklanır. -i Cumhur İsmet İnönü, 19 Mayıs nutkunda Turancıları çok ağır bir dille eleştirirken milliyetçiliği de “Altı Ok Milliyetçiliği” üzerinden temize çeker. (7)

“YETER SÖZ MİLLETİN” İKTİDARINDAN “MILLÎ İNKILÂP” İKTİDARINA

Çok partili hayata geçilmesiyle birlikte “millîlik” bayrağını merkez sağ devralır. Kendini “millet”le özdeşleştiren DP’li yılların ikinci bölümünde adında “demokrat” sözcüğü geçen Menderes’in partisi otoriter bir karaktere bürünür. Dinsel söylem yoğunlaşır. Kore’ye asker göndermek millî olmaya engel değildir. Makbul vatandaşın kim olduğu ve nasıl olması gerektiğinin tanımı ve tekeli zaten iktidara aittir. Büyük Türk şairi Nazım Hikmet “vatan hainliği” ile suçlanır. Özgürlüklerin kısıtlandığı, her mahallede bir milyoner yaratma vaadiyle gelir eşitsizliğinin meşrulaştırıldığı, vatandaşa “muasır medeniyet” hedefi olarak “Küçük Amerika” vaadinin satıldığı bir sürecin sonunda “müdahale” gelir. Ordu yönetime el koyar. İdareyi ele alan “Millî Birlik Komitesi”nin amacı vatandaşları birbirine düşürecek bir kardeş kavgasını önlemektir. Tarif öyledir. “Millî İnkılâp”, hiçbir şahsın, hiçbir zümrenin lehine yapılmamıştır. Öncelikle bu vurgulanır. Millî Birlik Komitesi; halkın demokrasiye kavuşmasının, hak ve hürriyetlerin yeniden tesis edilmesinin ve iktisadî kalkınmanın yegâne teminatıdır.

Teminat altına alınanın ne olduğu ve kimin tarafından teminat altına alındığı tekrar tekrar vurgulanır:

Kardeş kavgasını önlemek... Demokrasiyi yeniden tesis etmek... Hak ve özgürlükleri teminat altına almak... Huzur ve güveni sağlamak...

Bu cümleler bir on yıl ve devamında bir on yıl daha sonra benzer biçimde tekrarlanacak, “kardeş kavgasını önlemek” ibaresi “kardeş kavgasına son vermek”e dönüşecek, ‘61 Anayasasının sağladığı göreceli özgürlük ortamı kademe kademe “güvenlik devleti siyaseti” tarafından budanarak yok edilecektir.

Takip eden süreçte yani 12 Mart ve 12 Eylül sonrasında; “Millî Güvenlik Konseyleri” kalıcı hâle gelerek kurumsallaşacak, “sosyal” vasfı kaybolan devlet giderek “millî güvenlik devleti”ne dönüşecektir.

(Devam edecek)

Dipnotlar

(1) Ahmet Selim Kadıoğlu, “Türk-İslâm Sentezi’nin Oluşum ve Gelişim Süreci”, OPUS (Uluslararası Toplum Araştırmaları Dergisi), Sayı 27, Temmuz 2020.

(2) Yusuf Akçura, 1876 Simbirsk (Ulyanovsk) doğumludur. İzleyicileri tarafından Osmanlı’nın son döneminde “Türklük Savaşı” veren bir siyasetçi ve düşünür olarak kabul edilir. Osmanlı Türklüğü ile Kuzey Türklüğü arasında bir duygu ve düşünce köprüsü kurulması için çalışır. 1897 yılında, Harp okulu kurmay sınıfındayken Abdülhamid karşıtı faaliyetleri gerekçe gösterilerek ordudan atılır. 1911’de, Harbiye’den arkadaşı, Cumhuriyetin ilk İçişleri Bakanı Ahmet Ferit Tek’le birlikte Türk Ocağı’nın kuruluşunda yer alır. Kurtuluş Savaşı’na ve Cumhuriyetin kurulmasına katılır. 1932 Birinci Türk Tarih Kongresine başkanlık eden Akçura, Türk Tarih Kurumu’nun da ilk başkanıdır.

(3) Akçura, Türklerin birliğini, özelde “Türklük Cihânı”nı “Beyazlar” ve “Sarılar” arasındaki bir “Orta Dünya” olarak tasavvur eder. Türklük Cihânı, bu orta dünyaya karşılık düşen dünyadır.

(4) Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s.33-35, 1976.

(5) Vatan, Türklerin yaşadığı her yerdir. Ziya Gökalp’in ünlü şiirine iktibas ederek söylemek gerekirse: “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan! / Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir, Turan.”

(6) Dünyadaki bütün dillerin kökeninin Türk dilinin kökeni ile ortak olduğunu savunan “Güneş Dil Teorisi” de benzer romantik milliyetçi anlayıştan beslenen bir savdır.

(7) İnönü, Turancılıkla ilgili davayı “mukadderat davası” olarak görür. “Türk milliyetçisiyiz, fakat memleketimizde ırkçılık prensibinin düşmanıyız” diyerek başladığı konuşmasında, Turancılık fikrinin “son zamanların zararlı ve hastalıklı bir gösterisi” olduğunu vurgular. Sözlerine “Millî politikamız memleket dışında sergüzeşt aramak zihniyetinden tamamen uzaktır” diyerek devam eden İnönü, Turancıları fesat çıkarmakla, “Türk milletini bütün komşularıyla onulmaz bir surette derhal düşman yapmak için birebir tılsımı bulmuş olmak”la suçlar. Nutkunu “Vatandaşlarım! Emin olabilirsiniz ki vatanımızı bu yeni fesatlara karşı da kudretle müdafaa edeceğiz..." diyerek bitirir.

https://ilerihaber.org/yazar/akcuraoglu-yusuf-ittihat-ve-terakki-turk-tarih-tezi-turancilik-ve-turk-islam-sentezi-uzerine-2-124533.html












Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Türk halkının sağcılığı ve 'Osman Ağa'... melnur 1 1202 05.05.2019- 05:25
Konu Klasör “HDP içindeki ‘ödünç milletvekilleri’ Türk solunun utançlarıdır” melnur 0 849 14.03.2019- 12:47
Konu Klasör Siyasal İslam'ın tükenişi melnur 0 2911 29.08.2016- 23:23
Konu Klasör Güncel durum ve “siyasal akıl” solcu 0 2245 11.10.2014- 10:38
Konu Klasör Silahlı Kuvvetlerin siyasal işlevi... melnur 0 1094 02.06.2018- 08:48
Etiketler   Türk-İslâm,   Sentezi,   Siyasal,   İslâmcılık,   kutuplaştırma,   siyaseti,   üzerine.
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS