SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
Kuvveden fiile siyaset...           (gösterim sayısı: 94)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.024
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

35 kere teşekkür etti.
45 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 16.11.2022- 07:01


Kuvveden fiile siyaset

Savrulunan bu uzak noktada, iyi, duyarlı, üretken ya da fedakar insanlar olunabilir, ama Marksist olmak için toplumla kurulan ilişkiyi nesnelleştirmeyi, maddi bir varoluşa dönüştürmeyi hedefleyen mücadele pratiği bir koşuldur.

Can Soyer  
 
Hem çağımızın hem ülkemizin yakıcı gerçekleri karşısında siyasetle ilgilenmek, hatta dolaylı ya da dolaysız yollarla siyaset “yapmak” tüm yurttaşlar için kaçınılmaz hale gelmiş durumda. Meşhur deyişteki gibi, biz siyasetle ilgilenmesek bile siyaset bizle (hayatlarımızla, tercihlerimizle, geleceğimizle) fazlasıyla ilgileniyor çünkü.

Kuşkusuz, siyasetle zorunluluk gereği ilgilenmeyenler, daha doğrusu bir başka zorunluluk gereği ilgilenenler de bulunuyor. Sosyalistler, devrimciler böyleleri. Onları siyasete bağlayan zorunluluğun ise “manzara-i umumiyenin feciliği”nden başka kaynakları var. Hem bir yöntem, hem kuram hem de dünya görüşü olarak Marksizmin ilkeleri bu zorunluluğu oluşturuyor.

Marksist düşünce içinde siyasetin tayin edici bir role sahip olduğu açık. Hatta daha ileri giderek, siyasetin, marksizmin tek gerçekleşme biçimi olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak siyasetin ne olduğu, siyaset yapmanın nasıl bir fiil olduğu konularında yeteri kadar açıklık bulunduğunu (ya da mevcut açıklığın korunduğunu) söylemek pek mümkün değil. Genel kanı, Marksistlerin siyasete ilgisinin arkasında belirgin bir etik duruşun yattığı yönünde. Buna göre, Marksistler siyasetle ilgilenirler, çünkü bazı insanlar gerçek yaşamda gerçek zorluklarla uğraşırken, sadece düşünmek ve çözümlemekle yetinen bir faaliyetin etik olarak sorunlu olduğunu düşünürler. O halde, Marksistler, tuzu kuruluktan, müşkülpesentlikten ya da sırça köşklerde oturmaktan kaçınmak için siyasetle ilgilenirler denilebilir.

İlk bakışta anlamlı gelse de bu yanıt esasen yanlıştır. Yanlış olan Marksizmin bir etik duruşa sahip olduğu değildir. Marksizm, çok derin, hatta hala açığa çıkarılmayı bekleyen bir etik düşüncesine sahiptir. Ancak Marksistlerin siyasete ilgileri böylesi bir etik konumdan kaynaklanmaz. Marksizmin siyasetle ilişkisi, “elini taşın altına koymak” gibi etik bir buyruktan gelmez; o, kuramsal niteliği gereği siyasal eylemi dayatır. Bu dayatmanın kökleri ise, etikten önce, felsefede ve tarihte, epistemolojide ve ontolojidedir.

Bu nedenle, Marksistler açısından siyasetle ilgilenmek ya da meşgul olmak (hatta siyaseti sevmek) hedefi bulan tanımlar değildir; Marksistler siyaseti icra ederler, somut bir toplumsal pratik olarak hayata geçirirler, kısacası siyaset “yaparlar”.

Ancak burada yanıtlanması gereken bir soru var. Siyaset nedir?

Horkheimer’ın Akıl Tutulması kitabı, “akıl nedir” sorusuyla başlar. Herkesin kolaylıkla cevap verebileceğini varsaydığımız soru, aslında son derece derin felsefi soruşturmalara götürmektedir bizi. Nihayetinde gündelik yaşamın dilinde akıl olarak adlandırdığımız bir çok şeyin, örneğin zeka ya da bilgi gibi farklı kategorileri ifade ettiğini ya da fayda ve çıkar gibi dışsal biçimleri tarif ettiğini fark ederiz. Akıl ise, bütün bunları kendi içerisinde toplayan, ama kendine özgü bir varoluşu olan farklı bir şeydir.

Benzer bir durum siyaset için de geçerlidir. Siyaset söz konusu olduğunda da ilk akla gelen tanımlar ya da tarifler esasında söz konusu pratiğin belirli uğraklarını ya da görünümlerini ifade ederken, siyaset eyleminin özsel varoluşu, ayırt edici karakteri gözden kaçar.

İşte bu varoluşu saptayabilmek için, başlarda belirttiğimiz gibi, Marksizm ile siyaset arasındaki ilişki felsefi ve tarihsel kaynaklarıyla, epistemolojik ve ontolojik boyutlarıyla kavranmalıdır. Bu türden bir kavrayışın doğal sonucu ise, siyasetin, esasta ve özsel olarak toplumsal dinamiklere temas etmekle, onlarla etkileşime geçip yönlendirmekle, kimi dinamikleri güçlendirip kimilerini zayıflatmakla ilgili olduğunun bilince çıkarılması olacaktır.

Dolayısıyla, Marksistlerin siyaset “yapıyor” oluşu, bütünüyle içerisinde yaşadıkları toplumun dinamiklerine müdahale etme çabasından kaynaklanmaktadır. Çünkü gerçekte toplum, basitçe bir kavram ya da kategori değil, maddi, somut ve hareketli bir varlık biçimidir. Toplumsal yaşam, düşüncede kavranmasına karşın, bir düşünce içeriği değil materyal bir gerçekliktir. O halde, toplumsal dinamikler dediğimizde de aynı derecede maddi, somut ve hareketli gerçeklikleri kastediyoruz demektir.

Örneğin, bir gazeteci, iyi bir Marksistten daha fazla siyasetle “ilgileniyor”; bir araştırmacı siyaseti birçok Marksistten daha derinlemesine “inceliyor” olabilir. Ancak siyasetten anlaşılan, kuşkusuz Marksistler için, en başta toplumsal yaşamın bu maddi gerçekliğine, gerçek dünyanın katı çekirdeğine dokunabilmek, onunla ilişki tesis edebilmek, nihayetinde onu dönüştürebilmektir. Marksizmin, Marksistleri sürekli maddi dünyaya, toplumsal yaşama, geniş kitlelerin, gerçek insanların arasına itmesinin nedeni de budur aslında.

Çünkü siyaset, salt zihinsel bir işlem, bir tür tefekkür ya da düşüncelerle topluma seslenmek değildir. Dahası, siyaset, (kimilerinin yatıp kalkıp yaptığı gibi) süreklileşmiş bir kimlik beyanı, ilkeler ve kanaatler deklarasyonu, tanıtım ya da lansman faaliyeti falan da değildir. Bunların her birinin siyaset pratiği içerisinde bir yeri ve rolü vardır elbette; ancak tanımın esası ve özü bunlara değil, toplum yaşamının maddi karakterine ve toplumsal dinamiklerin gerçek varoluşuna müdahaleye dayanır. Zaten, düşünce ya da tefekkür de ancak bu dolaysız etkileşim sayesinde söz konusu olabilir; çünkü Marksizm açısından pratik olarak deneyimlenmeyen koşullar bir bilgi konusu oluşturmaz.

Demek ki, siyaset “yapan” bir Marksist, elbette düşünecek, gerektiğinde tefekkür de edecek, günü geldiğinde kimliğini beyan edecek, ilkelerini ve kanaatlerini toplumla paylaşacak, kendini tanıtmak için seslenecek; ancak bütün bunları merkezi bir pratiğin, toplumsal dinamiklere müdahale etme eyleminin uğrakları olarak gerçekleştirecek. Marksizmin sağladığı geniş görüş üstünlüğünü gerçekliğin dönüştürülmesini hedefleyen somut eyleme taşıyacak, yani kuvveden fiile çıkaracak.

Bütün bunları aynı anda ya da eş değerde yapmaktan bile söz etmiyorum. Basbayağı birini diğerinin içine katarak, düşünceyi eylem sürecinin bir parçası haline getirerek yapmaktan bahsediyorum.

Öznel aklın nesnelleşmesinin, yani maddi ve somut bir varoluşa kavuşmasının tek yolu da budur. Tek yol bu olduğu içindir ki, toplumsal dinamiklerle gerçek ilişkiler tesis etmek, topluma bu maddi güçle müdahale etmek yerine, kendisini sürekli sahip olduğu kimliğin ayırt ediciliğiyle tanımlayan ya da ortaya çıkan gelişmeler karşısında sadece konum tayin etmenin konforuyla yetinen anlayışlar Marksizmin temel düsturundan bir hayli uzağa savrulurlar.

Savrulunan bu uzak noktada, iyi, duyarlı, üretken ya da fedakar insanlar olunabilir, ama Marksist olmak için toplumla kurulan ilişkiyi nesnelleştirmeyi, maddi bir varoluşa dönüştürmeyi hedefleyen mücadele pratiği bir koşuldur.

Çünkü Marksizm, siyaseti bir fiil olarak emreder. Böylesi daha ahlaklı olduğundan değil, siyasal eyleme girişilmediğinde Marksist olunamadığından emreder.

https://ilerihaber.org/yazar/kuvveden-fiile-siyaset-147125



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 10.024
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

45 kere teşekkür edildi.
35 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 17.11.2022- 03:11


Canavarlar çağında kurucu siyaset

Artık olağan siyasal çalışmanın somut ve kalıcı mevzilere dönüştürülmesi sadece arzu edilir bir şey olmaktan çıkmış, şimdi ve yakın gelecekte sosyalist hareketin bir aktör olup olmayacağının ölçütü haline gelmiştir. Diğer bir deyişle, eşiğinde olduğumuz sıçrama Türkiye’de sosyalizmin kitlesel bir temsil ve mücadele gücüne kavuşması ile ilgilidir.

Can Soyer  

  Gramsci’nin “canavarlar çağı” sözlerinin son yıllarda sık sık alıntılanır olmasının bir gerekçesi var. Gerçekten de çağımız ve bu çağ içindeki coğrafyamız gün geçtikçe daha da kararan, ağırlaşan, balçıklaşan bir çukura sıkıştırılıyor. Durdurulmaz ve geri çevrilmezse sadece olağan siyasal ve toplumsal kazanımları değil, basbayağı temel insanlık değerlerini bile yok edebilecek bir süreç bu.

İçinde bulunduğumuz günlere kaba taslak bir bakış bile siyasal, toplumsal, ekonomik, ekolojik vb. boyutlarıyla bu denli ciddi bir sıkışmanın tam ortasında olduğumuzu gösteriyor. Üstelik bu sıkışma, sadece güncel sorunların aşılamaması biçiminde değil, geride kalmış (ya da geride kaldığı söylenmiş) sorunların da tüm ağırlığıyla şimdiki zamanın üzerine çökmesi biçiminde açığa çıkıyor.

Türkiye de bu tabloya bir istisna oluşturmuyor. Bir kriz yönetimi tarzı olarak şimdiye kadar her sorunun üzerinden atlayan, sürekli “geleceğe kaçan” Saray Rejimi, bir süredir üzerinden atlayamadığı sorunlarla boğuşuyor. Şiddetle, baskıyla, hukuksuzlukla, yalan ve iftira ile köşeyi dönmeyi alışkanlık haline getirmiş olan iktidar bloku, artık döndüğü her köşede çözülmemiş sorunlarından biriyle karşılaşıyor.

Türkiye, yıllar içinde biriken, biriktikçe keskinleşen, mevcut düzen biçimlenmesi içerisinde çözümü olanaksızlaşan, bu nedenle de yalnızca gözden ırak tutarak baş edilebilen sorunların düğümlendiği bir kritik evreden geçiyor. Üzerinden atlanamıyor, yeni düğümler atılamıyor, göz önünden kaldırılamıyor; tabii ki şimdilik…

Şimdilik, çünkü hiçbir sıkışma evresi sonsuza kadar sürmez. Genel olarak kapitalist sistemin, özel olarak da bir ülkenin siyasal iktidar güçlerinin yaşadıkları sıkışmalar, eğer halk iradesiyle ve halk lehine çözüme kavuşturulmazsa, düzen güçlerinin iradesiyle ve sermaye lehine çözülür. Bu bir kuraldır ve şimdiye kadar istisnası görülmemiştir.

***

Bir halk mücadelesinin yükselmesi, bir kısmı nesnel bir kısmı ise öznel çeşitli koşulların buluşmasına bağlıdır elbette. Şimdiye kadar birçok kere, Türkiye’de halk güçlerinin mücadele kararlılığının yeterli düzeyde olduğunu, iktidar ne yaparsa yapsın halkın direncinin kırılmadığını, özellikle de son yıllarda bu pat durumunun halk lehine aşılmasının olanaklarının ortaya çıktığını söyledik.

O halde diğer boyuta, yani öznel koşulların durumuna bakmak gerekiyor.

Sosyalistler arasında siyasal öznenin inşası denildiğinde, ilk akla gelenler bir parti/örgütün kurulması, onun programatik hattının ortaya konulması, buna uygun kadro birikiminin yaratılması gibi adımlardır. Bu adımlar her türlü siyasal irade için ilk birikim anlamını taşırlar ve hiçbir zaman belirli bir düzeyin ötesinde olgunlaştırılamazlar. Daha açık bir deyişle, parti/örgüt, program, kadro konularında sağlanan ilk birikimin daha olgun ve daha ileri düzeylere taşınabilmesi siyasal mücadelenin dışında mümkün olmaz. Bu anlamda siyasal mücadele, eldeki mevcut parti/örgüt, program, kadronun tedavüle sokulmasından çok, bunların gelişiminin/üretiminin sürdürülmesi anlamını taşır. Benzetme uygun düşerse, ilk birikimle üretilenler, siyasal mücadeleyle genişletilmiş yeniden üretim sürecine girerler.

Türkiye’de sosyalist hareket, kendi içinde eşitsiz gelişmiş olmakla birlikte, bir bütün olarak ilk birikim evresini çoktan geride bırakmıştır. Bu söylenen, elbette, parti/örgüt, program ve kadro konularında sosyalistlerin gelişimin en üst düzeylerine ulaştığı anlamına gelmiyor. Yukarıda da denildiği gibi, böylesi bir olgunlaşma ancak ve sadece siyasal mücadele bağlamındaki genişletilmiş yeniden üretim sürecinde sağlanabilir. Ancak, niteliksel açıdan ilk birikim evresinin geride bırakıldığını saptamak ve bunu kolektif biçimde bilince çıkarmak yaşamsal önemdedir.

Çünkü, düzenin ciddi bir kriz tarafından öğütüldüğü bir konjonktürde sosyalistlerin önündeki mücadele evresinin mutlak bir gerekliliği, yalnızca bu saptamanın bilince çıkarılması koşuluyla karşılanabilir. O gereklilik de kurucu devrimciliktir.

***

Sosyalistler kuruculuk kavramına yabancı değildir. Fakat bu kavramı çoğunlukla iki anlamda kullanmaktadırlar. Birincisi, bir örgütsel varlığın yaratılması için sergilenen kuruculuk; ikincisi de sosyalist devrimin ertesindeki kuruculuktur. Dikkat edilirse, bu iki kuruculuk uğrağı arasında koskocaman bir siyasal-toplumsal mücadeleler alanı uzanmaktadır. Ve, ne yazık ki, ülkemizin sosyalist hareketinin en az kafa yorup en az deneyim biriktirdiği konu da iki uğrak arasındaki boşluğun nasıl doldurulacağıdır.

Oysa belki de kuramdan farklı olarak siyasete, üstelik de genel geçer ilkelerin kataloğu şeklinde değil de özgül bir bağlamın sorularına yanıt veren bir siyasete ihtiyaç duymamızın nedeni tam da bu iki kuruculuk uğrağı arasındaki boşluğun başka türlü doldurulamayacak olmasıdır. Siyaset, bir parti kuran iradenin bir ülke de kurabilmesi için kat etmesi gereken özgül rotayı çıkarmakla ilgilidir.

İşte, aslında bir bütün olarak kafa yorulması gereken de bu iki uğrak arasındaki boşluğu devrimci bir tarzda doldurmanın yoludur.

Artık olağan siyasal çalışmanın somut ve kalıcı mevzilere dönüştürülmesi sadece arzu edilir bir şey olmaktan çıkmış, şimdi ve yakın gelecekte sosyalist hareketin bir aktör olup olmayacağının ölçütü haline gelmiştir. Diğer bir deyişle, eşiğinde olduğumuz sıçrama Türkiye’de sosyalizmin kitlesel bir temsil ve mücadele gücüne kavuşması ile ilgilidir.

Böylesi bir eşikte olmak o denli ciddi bir durumdur ki, beraberinde getirdiği iki koşulun kolektif olarak içselleştirilmesi zorunludur.

Birincisi, sosyalistlerin gündemine girecek her türlü tartışma, önünde durduğumuz eşikten sıçrama ve sosyalizmi kitlesel bir güce dönüştürme bağlamına oturtulmalıdır.

İkincisi, sosyalistlerin başlıca görevi, kuruculuğun iki uğrağı arasındaki geniş boşluğu bir başka tür kuruculuk pratiğiyle, siyasal-toplumsal kuruculuk pratiğiyle doldurmaktır.

Özetle, artık sosyalistler, sadece parti/örgüt kurmayı değil, sermaye egemenliğine karşı mücadele odakları, hatta mücadele kulvarları kurmayı da başaracaklarını kanıtlamalıdır.

Günümüzde devrimciliğin nesnel biçimde ölçülebileceği başlıca kriter de budur.

https://ilerihaber.org/yazar/canavarlar-caginda-kurucu-siyaset-147395



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Siyaset melnur 0 2810 25.09.2013- 21:03
Konu Klasör siyaset ve ekonomi metrov 0 2605 22.12.2014- 20:32
Konu Klasör Tatilde siyaset... melnur 4 3157 30.08.2017- 01:20
Konu Klasör Zor zamanda siyaset melnur 0 1828 22.11.2017- 09:24
Konu Klasör Siyaset senaryoları denizcan 0 2334 06.04.2015- 19:30
Etiketler   Kuvveden,   fiile,   siyaset.
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS