Menü Üye Giriş

Şifre Sıfırla · Kayıt Ol

melnur  |  Cvp:
Cevap: 9
25.04.2020- 19:47

Sosyal demokrasi, sosyalizm ve komünizm kavramları üzerinde biraz daha durulabilir, detaylandırılabilir, Kautsky'nin bu ideolojiye nasıl bir şekil verdiği konusu üzerinde biraz daha durulabilir. Zaman içinde bu da yapılabilir ama, burada hemen hemen her konunun Türkiye'deki izdüşümlerinin ne olduğu üzerinde de durmaya çalışıyoruz. Bu yapılmadığında çok da karşılığı olmayan kuru, ''soğuk'' açıklamalar olarak kalıyor. Bu nedenle sosyal demokrasinin Türkiye'deki karşılığının CHP olduğunu söyleyerek devam etmeye çalışalım.

Sosyal demokrasinin Türkiye'deki karşılığı/partisi -beğensek de beğenmesek de- CHP'dir. CHP sosyal demokrasisinin Avrupa'daki sosyal demokrat partilerden en temel farkı da Marksist kökenden gelmeyişidir. Üstte anlatılmaya çalışıldığı gibi Avrupa sosyal demokrasisi ikinci enternasyonale kadar Marksist kökenli ortodoks sosyalizmi savunurken Bernstein'le başlayan ve Kautsky'yle devam eden bir süreçle daha farklı bir ideolojik çizgiye evrilmiş ve ortodoks sosyalizmi savunan gelenekçi Marksistlerle yollarını ayırmıştır. CHP'nin böyle bir geçmişi yoktur.

Başka ve önemli bir fark da, devleti kuran bir parti olması nedeniyle devletçi reflekslere sahip olmasıdır. Türkiye'de burjuva devriminin Avrupa'ya nazaran geç kalmış bir süreç olması ve tarihsel anlamda gerici bir damarın varlığı ve sürekli bir ''tehdit'' algısı/gerçeği karşısında özellikle laiklik başta olmak üzere kimi cumhuriyet kazanımlarının daha çok savunulduğu bir parti görünümünde olmasına yol açmaktadır. Kürt sorununun çözülememiş olması da parti için bir bölünme kaygısının varlığına hep diri tutmakta ve dolayısıyla hem emek ve hem de demokrasi konusunda yeterince işlevsel olamamasına da neden olmaktadır. Ne var ki, içinde bulunduğu bütün sorunlarına rağmen CHP'nin Türkiye'nin sosyal demokrat partisi olduğu söylenebilir.

( HDP için de sosyal demokrat nitelemesi yapılabilir. Ne var ki HDP de farklı sorunlar yaşamaktadır. HDP PKK ile olan ilişkisini bir türlü Türkiyeli bir zemine taşıyamamakta, bu konuda parti içi dinamiklerin önüne getirdiği sorunları aşamamaktadır. HDP bu sorunun üstesinden gelemediği sürece dar bir bölge partisi olarak kalacaktır. Bu nedenle HDP'nin nasıl bir sosyal demokrat parti olduğu konusu da bir yerden sonra önemini yitirmektedir.)

Türkiye'de solun, sosyalistlerin öteden beri CHP'de toplanıyor olmasının nedeni de budur aslında. Hemen her ülkede olduğu gibi o ülkelerin sosyal demokrat partileri ortodoks Marksizmi savunan partilerden daha fazla kitlesellik kazanabilmesinin nedenlerini iki ideoloji arasında öne çıkan farklılıklarda ve bu farklılıkların sınıfa ve emekçi kesimlere daha cazip gelmesine bağlanabilir.

Hani hep sorarız, neden Podemos, neden Syriza ve neden CHP diye ve neden komünist partiler değil!
Ezbercilikten ve sloganist yaklaşımlardan kurtulup buralara odaklanabilsek sanırım bu sorunun sağlıklı analizleriyle bir çözüm yoluna ulaşabilmek mümkün olacaktır.

melnur  |  Cvp:
Cevap: 10
10.05.2020- 15:40

Mehmet Ali Aybar'ın ''sol olmayan sol'' tanımı vardır. Sol kavramını sosyalizm olarak kullandığını da ekler. İşaret etmek   istediği sosyalist olmayan soldur. Buna göre sol olmayan sol ile, sol olan sol arasındaki fark özel mülkiyet karşıtlığında ortaya çıkıyor denilebilir. Özel mülkiyet karşıtlığı içinde olmayan sol için ''düzen solu'' nitelendirmesi de yapılabilir. Özel mülkiyete karşı olan sosyalist solun da kendi arasında farklılıkları vardır. Bu başlıkta değinilmeye çalışıldığı gibi hem parti içi işleyiş, hem siyasal iktidarın ele geçirilmesi ve hem de sonrasında proleter diktatörlük başlıkları farklı şekillerde yorumlanır.

O zaman, sosyalizmin bilimselliğiyle ilişkilendirilebilecek yaklaşımlar nasıl olmalı? Özel mülkiyet karşıtlığında sınıfsız bir toplumu savunmak, sınıfsız bir topluma varabilmek konusunda doğrudan sınıfın demokratik öncülüğünü yeğlemek ve hatta siyasal iktidarın fethi konusunda ''demokratik yollar''ı öne çıkarmak, insanı bilimsel sosyalizmi savunmaktan çıkarır mı?  


melnur  |  Cvp:
Cevap: 11
13.05.2020- 11:56

Bir konuyu önemsemekte yarar var. Hemen her konuda olduğu gibi, sol ve sosyalizm, komünizm kavramlarını kullanırken olabildiğince içini doldurarak kullanmak gerekiyor. Örnekse ''enternasyonalist'' veya ''enternasyonalist komünist'' kavramları bir zamanlar bizim sözde sol-sosyalist forumlarda epey kullanımdaydı. Anlamının ne olduğu pek söylenmezdi, içi doldurulmazdı, sadece enternasyonalist olmadığını düşündükleri siyasetler için bir ''ulusalcılık'' fırtınası estirerek kendilerinin o siyasetlerden farklı olduklarını göstermek isterlerdi. Gerçekte bu sözcüklere bakılarak enternasyonalist olduklarını söyleyenlerin Kürt hareketinin peşine takılmış kuyrukçu tipler, diğerlerinin ise kuyrukçu olmayanlar oldukları anlaşılırdı. Ama ne enternasyonalizmin bu çerçevedeki kullanımı ve ne de ulusalcılık yaftası   bu halleriyle doğru tanımlamalar değildi. Kullanılma nedeni kendilerini ve ''karşı taraf'ı sol çerçeve bağlamında kavrama sıkıntısı içinde olmalarıydı. Bilmeden kullanılıyor, eleştiri gelince, yine, arkadan içinde bulundukları duruma uygun ''alıntı'' peşine düşülüyordu. Oysa ki sorun, yapısal bir sorundu. İçini doldurmadan, bir anlamda tam olarak kavrayamadığımız konularda çaba göstermeden, yüzeysel tavırlar almaktı. Sorunumuz buydu. Bu nedenle özellikle sol, sosyalizm, bilimsel sosyalizm, sosyal demokrasi vb. kavramlarını kullanırken en azından ne anlamda kullandığımızı hem kendimize ve hem de (varsa) okuyacak olana anlatabilmeliyiz. Böylelikle anlatmaya çalıştıklarımızın   anlaşılabilir olmasını sağlamış oluruz.

melnur  |  Cvp:
Cevap: 12
19.05.2021- 09:51

Tek ülkede sosyal demokrasi mümkün mü? - HAYRİ KOZANOĞLU

Geniş sol cepheler önümüzdeki döneme damgasını vuracak. Solun politikalarını hayata geçirememesinin yanı sıra, Corbyn’in, Sanders’in önünü kesmek için uygulanan entrikaları da akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Resim Ekleme

1997’de AB’nin 15 üyesinin 11’inde sosyal demokrat partiler iktidardaydı. Bugün ise sadece birkaç ülkede geniş koalisyonların bir parçası olarak hükümetteler. Üstelik kamuculuğun itibar kazandığı, dayanışmanın öneminin anlaşıldığı, gelir ve servet dağılımı adaletsizliklerine tepkilerin yükseldiği Covid-19 salgını döneminde bile kan kaybetmeye devam ediyorlar.

İngiltere’de yapılan yerel seçimlerde İngiliz İşçi Partisi yeni lideri Keir Starmer ilk önemli sınavında yenilgiye uğradı. Ülkenin kuzeyindeki Hartlepool ara seçimlerinde de 60’lardan bu yana elinde tuttuğu sandalyeyi Muhafazakârlara kaptırdı. İspanya’da Sosyalist Parti, Madrid seçimlerinde oylarından üçte birinden fazlasını yitirirken merkez sağ desteğini ikiye katlamayı başardı. Almanya, Merkel sonrası döneme hazırlanırken seçime aylar kala Alman Sosyal Demokrat Partisi, kamuoyu yoklamalarında üçüncü sırada bulunuyor.

Küresel sermayenin sosyal demokrasi kaygısı

İşin ilginç yanı, sosyal demokrasinin makus talihinden kaygılananlar arasında küresel sermayenin yayın organlarından Financial Times (FT) da bulunuyor. Gazetenin Editörler Kurulu yorumunda şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Bu son dönemde Avrupalı sosyal demokratların ikinci paradoksal başarısızlığıdır. Küresel finansal krizi piyasanın aşırılıklarını dizginleme geleneğine dayanan bu partiler için altın fırsattı, ancak çoğu bu süreçte öne çıkmayı başaramadı. Pandemi daha fazla dayanışma arzusunu tetiklerken, seçmenlerin daha müdahaleci devlete hoşgörüsünü artırdı. Fakat sosyal demokratlar yine anı yakalamayı başaramadılar.” (14 Mayıs 2021)
FT’ye göre, sosyal demokrat partiler geleneksel tabanları, imalat sanayi işçilerini sağ populistlere; şehirli orta sınıfları ise yeşil-sol liberal partilere kaptırma tehlikesiyle karşı karşıyalar. Finansal kriz sonrasında kamu hizmetlerinin içini boşaltan kemer sıkma politikalarını zımni olarak onaylamaları da güven zedeleyici oldu.

Önümüzdeki dönemde de düşük karbonlu ekonomiye geçiş sürecinde, geleneksel sanayi işçileri işlerini kaybetme korkusu yaşarken, şehirli liberallerin yeşil ekonominin en hararetli savunucuları arasında bulunması klasik koalisyonu bir arada tutmalarını zorlaştıracak. Buna karşın güvencesiz hizmet sektörü çalışanlarının kalplerini kazanma şansları var.

FT bugün tıkanan Avrupa sosyal demokratlarının muhakkak bir ilham kaynağı arıyorlarsa Atlantik’in ötesine bakmalarını, Joe Biden’ı yakından izlemelerini salık veriyor. Gerçekten de Biden’ın aşıda patent hakkının kalkmasından yana tavrı, 2 trilyon dolarlık kamu yatırımı planı, zenginlerin ceplerine uzanan vergi politikası önerileri, Clinton ve Obama’nın “üçüncü yol” politikalarının ötesinde, 2. Dünya Savaşı sonrası Kapitalizmin Altın Çağı diye nitelenen dönemin Refah Devleti uygulamalarını anımsatıyor.

Piyasacı ideolojiye teslimiyet

Tarihçi Donald Sassoon’a göre, 1945’ten sonra Batı’da geçerli olan sosyal piyasa ekonomileri hâlâ gelirin, servetin ve eğitim olanaklarının eşitsiz olduğu bir düzende, gelişmiş ülke kapitalizmleri başka toplumsal sistemlerden daha iyi yaşam standartları sunabildikleri dönemde başarılı oldular.

80’ler 90’larla neoliberal dönemde bu yapı çatırdamaya başladı. Son yirmi yılda sol partilerin sağın gündemlerini kabullenmesiyle politik güçleri de iyice zayıfladı. Çoğu sosyal demokrat parti er veya geç istikrar programlarını benimsedi, ücretlerin yerinde saymasına ve eşitsizliklerin artmasına izin verdi, kamu hizmetlerini otuz yıl önce hayal edilmeyecek ölçüde özelleştirdi. Bu süreçten avantajlı çıkanları da vergilendirecek cesareti gösteremedi. Egemen piyasacı ideolojiye teslim olarak oyunu kaybettiler. (The Crisis of European Social Democracy-versobooks.com-19 Nisan 2021)

Öfkeliler hareketi’nin 10’uncu yılı

Sosyal demokrasi açısından tüm bu moral bozucu tartışmalar, 10 Mayıs 1981’de Fransa’da François Mitterrand’ın başkanlık seçimlerindeki tarihi zaferinin 40. Yılında yapılıyordu. Mitterand’ın Komünist Parti’yi hükümete davet edişi, ilk dönemdeki tekelci firmaların ulusallaştırılmasını da içeren radikal ekonomi programı hâlâ merkez sol partilerin en cüretkâr hamleleri arasında özellikle hatırlanıyor.

15 Mayıs ise 15-M olarak da bilinen Öfkeliler Hareketi’nin, Madrid’in Puerta del sol meydanında 50 bin kişiyle toplumsal mücadelelere adım atışının 10. yıldönümüydü. Daha sonra İspanya’nın hemen her köşesinde ekonomik krize tepkili gençler meydanları doldurdu, meclis örgütlenmeleri yaygınlaştı. Bu protesto dalgası siyasal ifadesini 2014 başında kurulan Podemos hareketinde buldu. Partileşen Podemos 2015 genel seçiminde at kuyruklu popüler sözcüsü Pablo Iglesias ile oyların yüzde 20.7’sini toplamayı başardı.

Resim Ekleme

Pablo IglesIas’ın istifası

Iglesias, Podemos’un irtifa yitirdiği bir süreçte, Madrid yerel seçimlerinde başbakan yardımcılığı görevinden ayrılıp İspanya’nın Trump’ı diye tanınan Isabel Diaz Ayuso’nun karşısında aday oldu. Ayuso’nun, Covid sınırlamalarına meydan okuyan, kamu sağlığı kurallarına uymamayı özgürlük gibi sunan zihniyeti seçmenin aklını çelmeyi başardı. “Ya komünizm ya hürriyet” demagojisi çerçevesinde “pandemi boyunca barları hep açık tuttum. Keyfinizi bozmadım” sözleriyle de sempati topladı. Iglesias da bu yenilginin ardından, siyasetten emekli olmak zamanının geldiğini söyleyerek tüm görevlerinden istifa etti.
Jacobin dergisine bir söyleşi veren parti kurucularından Carlos Monedero, 15-M hareketinin İspanyol toplumunun bilincinde kalıcı izler bıraktığını düşünüyor. Iglesias’ın ayrılışının da, baştan verilen profesyonel politikacı olmamak, siyasi ikbal üzerinden yaşam boyu sürecek kariyerler izlememek sözleriyle uyumlu olduğu görüşünde.

Monedero;

“Hükümetin bir parçası olarak, en azından AB’nin çizdiği sınırlar içerisinde toplumu değiştirme potansiyeli çok sınırlı. Neoliberal kapitalizmin en berbat etkilerini bir noktaya kadar sınırlayabilirsin, belli alanlarda insanların yaşam koşullarını iyileştirebilirsin, ama koalisyonun küçük ortağı olarak dönüşümü sağlayacak bir gündemi kabul ettirmek çok zor. Iglesias kendisi de bu durumun farkındaydı…” (An interview with: Juan Carlos Monedero, Jacobinmag, 15 Mayıs 2021)

Aslında bu sözler Yunanistan’da Syriza, Portekiz’de Sol Blok, hatta İtalya’da 5 Yıldız hareketi için de geçerli. Sistemin sınırları içerisinde ehven-i şeri hayata geçirmek ile gerçek programını uygulama isteği arasında sıkışmak…

Gerçekten de Covid salgını döneminde Podemos’un kira artışlarını sınırlama, borcunu ödeyememek nedeniyle konutlardan çıkarılmayı men etme çabaları hep engellerle karşılaştı. Garantili asgari gelir programı ise bir öncü girişim olarak uygulamaya konuldu. Ancak göçmenlerin, bir banka hesabına ve sabit bir ikametgah adresine sahip olmayanların, 23 yaşından küçüklerin kapsanamaması nedeniyle, hedeflenen 850 bin altında, şu ana kadar sadece 210 bin aile uygulamadan yararlandı.

Geniş cephe siyaseti

Monedero, Unidas Podemos’tan ayrılanların oluşturduğu Mas Pais ve İspanyol Sosyalist Partisinin solunda bulunanları içeren bir seçim ittifakından yana.
Fransa’da ise Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo Yeşiller ve Melenchon hareketini de kapsayan, Macron’a karşı bir sol ittifak oluşturma çabası içerisinde. Hidalgo Fransız Sosyalist Partisi üyesi olmasına karşın kariyerinde farklı siyasi eğilimleri bir araya getirme başarısıyla tanınıyor. Paris’in merkezinden otomobilleri uzaklaştırma çabası ile öne çıkan Hidalgo’nun ekolojist yönelimi şehirli orta sınıfların da sempatisini topluyor.

Sınıf eksenini ihmal etmeden kadın, LGBT, ekoloji ve ırkçılığa karşı toplumsal hareketleri de içeren geniş sol cepheler önümüzdeki döneme damgasını vuracak gibi görünüyor. Ancak Yunanistan’da İspanya’da solun hükümette vaat ettiği politikaları hayata geçirememesinin yanı sıra, İngiltere’de Jeremy Corbyn’in, ABD’de Bernie Sanders’in önünü kesmek için uygulanan çeşitli entrikaları da akıldan çıkarmamak gerekiyor.

O nedenle geçmişteki “Tek ülkede sosyalizm mümkün mü?” tartışmasını, artık belki sosyal demokrasiyi ve daha solundaki Podemos gibi radikal sol hareketleri içerecek şekilde “Tek ülkede sosyal demokrasi mümkün mü?” şeklinde genişletmekte yarar var.

https://www.birgun.net/haber/tek-ulkede-sosyal-demokrasi-mumkun-mu-345066

melnur  |  Cvp:
Cevap: 13
27.05.2021- 06:00

Sanırım sosyal demokrasi ile bilimsel sosyalizm konularını bir masaya yatırmamız gerekiyor. Basitçe sosyal demokrasiyi Bernstein tipi bir ''sosyalizm'' olarak alsak böyle bir programın kapitalizmin iyileştirilmesine çalışmaktan başka bir amacı ve hedefi yok, denilebilir. Bilimsel sosyalizm ise kapitalizmin ortadan kaldırılarak özel mülkiyetli sistemin yarattığı tüm sorunların tekrar ortaya çıkarılmayacağı bir toplumsal formasyonu savunur. Yani bilimsel sosyalizm sorunun çözümünü sorunu yaratan düzenin iyileştirilmesinde aramaz. Daha kesin bir çözümden yanadır. Şimdi soru şu: böylesine farklılıklara rağmen ve işçi ve emekçi kesimlerin toplumsal-tarihsel çıkarlarına rağmen neden bilimsel sosyalizm değil de, sosyal demokrasi veya liberal ''çözüm'' kitlelerce tercih edilmektedir?

Evet, bilimsel sosyalizmin önündeki soru bu. Yanıtı sadece burjuvazinin ''vatan millet sakarya'' edebiyatında gizli değildir. Ve sanıldığı gibi bu tür yaklaşımların da kitleler üzerindeki etkisi birinci planda değildir. Biliyoruz ki, kapitalizmin ideolojisinden farklı bir şey olmayan liberalizmin bu kavramlarla pek işi yoktur ki, genellikle bir aldatma ve illüzyon olarak kullanır bu kavramları. Kitlelerin bilimsel sosyalizmi savunan partilere akmamasının nedeni çok daha farklılık gösterir. Birincisi kapitalist düzenin kitleler üzerinde mutlak-değişmez bir algı olarak varlığını sürdürmesinden ve ikincisi ise solun -her şeye rağmen- doğru bir siyasi söylem üzerinden geniş kitlelere ulaşamaması, onlarla bağ kuramamasıdır. Yani sorunun çok küçük bir kısmı ideolojiktir. Bence sorun ideolojik olanın politik bir araçsallığa dönüştürülememesinde yatıyor.

melnur  |  Cvp:
Cevap: 14
31.07.2021- 17:02

Kitlelerin sosyalizm yerine sosyal demokrasiye yönelmesinin bir nedeni de, bence, kapitalizm altında kitlelerin uzak olanı değil, yakın olanı tercih etme davranışıdır. Haksız da sayılmazlar. Yüzde   bir bile olmayan sosyalist solun siyasi iktidara gelip kendi yaşamları üzerinde etkili olabilmelerini pek de mümkün görmüyorlar. Bir şekilde sınıfsal bir bilinç elde etmiş olsalar da bu bilincin siyasetteki karşılığını sosyal demokraside görüyorlar. Sosyalist/komünist partiler yerine sosyal demokratların tercih edilmesindeki nedenlerden biri de sanırım budur.

Bu bağlamda yapılması gereken şey de belli aslında, sosyalist siyasetle uzağı yakın eylemek zorundayız. Bilinen bir şey bu; bilinen bir doğru. Ama nasıl olacak? Uzağı yakın eylemek nasıl olacak? Sürekli bir şeyleri ezberlemeye çalışarak ve sonra onları birilerine fısıldamak şeklinde mi? Kuşkusuz hayır! Böyle bir tavrın sosyalist siyasetin kendisiyle ilgisi olamaz. Kitlelere uzak gelen bir siyasi söylemin kitlelere yönelik söylenmesi kadar yanlış bir siyasi tutum olamaz. Güncel olanın önemi de burada yatıyor zaten. Güncele boğulmak, güncele sınıfsal bir perspektifinin dışından bakmak, işçici bir tavrı benimsemek gibi bir tavırdan söz etmiyorum. Böyle bir tavır da bence doğru değil. Ama günceli dışlayan, kitlelerin güncel sorunlarını ve dertlerini sorun etmeyen ve onlarla dertlenmeyen bir siyasi söylemin de kitlelerle bağ kurabilmesinin mümkün olmadığını söylüyorum. Örnekse, siyaset gündemimizi baskılayan dinci faşist egemenlik karşısında sol-sosyalist siyasetin temel önceliğinin ne olması gerektiği konusu...

Toplumun yarısından fazlasının bu gerici yapılanmaya karşı cephe almışken, sol-sosyalist perspektifin bu gerçekliği görmezlikten gelme gibi bir tavrı olabilir mi?

melnur  |  Cvp:
Cevap: 15
05.08.2021- 05:23

Sosyal demokrasi ile sosyalizm arasındaki farkın ne olduğu konusundaki yaygın görüş demokrasi üzerindeki farklılaşmayla anlatılmaya çalışılır. Çok yanış olmasa da bence yetersizlik içeren bir yaklaşımdır bu. Bence daha doğru olan yol/yöntemin öncelikle sosyal demokrasi kavramına nasıl bir anlam yüklediğimizin açıklığa kavuşturulmasıyla mümkün olabileceği yolundadır. Çünkü Bernstein ve Kautsky de sosyal demokrat siyasetin öncüleri olarak nitelense ve ikisi için de demokrasi öncelikli bir siyasi yöntem olsa da aralarında epey bir farklılık var. Bu farkın bugün için önemi de ortada. Sosyal demokrasi diyoruz, ve hatta devrimci demokrasi diyoruz, ne anlatmak istediğimiz, çok da belli değil.

Kautsky ve Bernstein'in ikisi birden sosyal demokrat lider olarak nitelenir ve aslında 2.enternasyonal döneinin sonuna kadar Marksistler de kendilerini sosyal demokrat olarak nitelerdi. Engels'in ölümünden sonra Bernstein Marksizm'e ayrı bir yorum getirirken ona karşı çıkanların başında Kautsky geliyordu ve Lenin de bu tartışma/çatışmada Kautsky'nin tarafını tutuyordu. Bernstein kısaca kapitalizmin iyileştirilmesiyle yetinilebileceğini savunurken demokrasiyi sosyalizmin karşısına koyuyor ve demokrasinin tarafını seçiyordu.

Kautsky ise Bernstein'in aksine kurtuluşun proletarya öncülüğünde olacağını söylüyor, kapitalizmin karşısına sosyalizmi koyuyor ama bu sürecin proleter diktatörlük yoluyla değil demokratik bir gelişim süreciyle gerçekleşebileceğini savunuyordu. Yani özetle, Kautsky'nin sosyal demokrasisi sosyalizmi demokratik süreçlerle hedeflerken, Bernştein'ın sosyal demokrasisi kapitalizmin demokratik bir gelişim yoluyla iyileştirilebileceği ve arızi yönlerinin zaman içinde törpüleneceğini iddia ediyordu. Dolayısıyla sosyal demokrasinin bu iki yorumuyla bilimsel sosyalizm arasındaki farkı sadece demokrasi kavramı/olgusuyla açıklamaya çalışmak bana yetersiz geliyor. Aralarındaki farkın olabildiğince netleşeblmesi için öncelikle sosyal demokrat bir siyasetle neyin amaçlandığını açıklamak gerekiyor. Sanırım ancak o zaman daha anlaşılabilir bir çerçeve çizmiş oluruz.

Tam Sürüme Geç »
 phpKF Mobil Android Uygulaması Kullanın [X]