Menü Üye Giriş

Şifre Sıfırla · Kayıt Ol

27.04.2020- 11:39

Başlık uygun oldu mu bilmiyorum ama gerçekten merak ettim-ediyorum. Çulhaoğlu İLERİ'de üç günde bir yazılar yazıyordu, takip ettiğim bir yazar ve önemli bir sosyalist aydınımız. Ne var ki, tam bir haftadır yazılarını göremez olduk. Son yazısını Nisan 21'de yazmış, bugün ayın yirmi yedisi. Yok. Ne ses, ne haber. Umarım bir problem yoktur.

Madem böyle bir başlık açıldı, Metin Çulhaoğlu'nu biraz daha yakından tanıyabilmek için wikipedi'ye başvuralım ve bu konuda bir fırsatçılık yapmış olalım. Ama önce şunu da ekleyelim. Daha önce bir keç kez değinmiştim; ülkede bilimsel sosyalizm konusunda en yetkin dört isim sayıldığında en başa yazılacaklardan biri de Metin Çulhaoğlu'dur. (Şevki Yurdakuler'in saptaması bu ve diğer üç sosyalist aydınımız da,   Yalçın Küçük, Aydemir Güler ve Kemal Okuyan'dır.)

Okumak gerekiyor; Marksizm, diyalektik, Leninizm, bilim, evrim konularının tamamı konusunda asgari düzeyde de olsa bilgilenmek ve bu konuları birbirinden soyutlamaksızın içselleştirmek gerekiyor. Sosyalist olabilmek öyle internette bulunan bir iki alıntıyı, üstelik pek de anlamadan yazıp çizmek değildir. Önemli diyelim ama kesinlikle yeterli değildir. Bu yüzden internet dışında ayrıca okumak gerekiyor. Sosyalizmin, sosyalist olmanın bu anlamda kitap okuma alışkanlığını edinmekten de geçtiği söylenebilir. Metin Çulhaoğlu diğer üç yazarımızla birlikte önemli bir kaynaktır bu yüzden. Sosyalizm, özellikle bilimsel olanı ve özellikle Marksist Leninist olanı aynı zamanda bir seçicilik gerektirdiğini de akılda tutmakta yarar var.

melnur  |  Cvp:
Cevap: 1
27.04.2020- 11:46

Metin Çulhaoğlu   -   Vikipedi, özgür ansiklopedi
Resim Ekleme

1970 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi-İstatistik Bölümü'nden mezun oldu. 1968-1969 yıllarında ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü'nde yöneticilik yaptı. 1975’ten sonra ikinci Türkiye İşçi Partisi’nde görev aldı. 1975–1978 yılları arasında haftalık Yürüyüş dergisinde sırasıyla yazar, yazı işleri müdürü ve başyazar olarak görevler aldı. Türkiye İşçi Partisi 2. Kongresi'nde Yalçın Küçük, İlhan Akalın ve Mesut Odman (Odabaşı) gibi isimlerle birlikte ihraç edildi. İhraç edilen çevre Eylül 1979'da Sosyalist İktidar dergisini çıkarmaya başladı. Aylık olarak yayınlanan dergi toplam 11 sayı çıktı. Çulhaoğlu, bu derginin genel yayın yönetmenliğini üstlendi. Derginin yayın hayatına 12 Eylül 1980 darbesiyle son verildi. Çulhaoğlu 1983–1986 yılları arasında cezaevinde kaldı.

1986 yılında Gelenek dergisi kolektifinin kuruluşunda yer aldı. Bu hareket daha sonra partileşerek Sosyalist Türkiye Partisi'ni kurmuştur. Çulhaoğlu 1993 yılında partiden ayrıldı ve bir grup yazarla birlikte Sosyalist Politika dergisini çıkarmaya başladı. Sırasıyla BSP ve ÖDP’nin kuruluşlarında yer aldı. 2001 yılında Sosyalist Politika grubuyla birlikte ÖDP'den ayrılarak, Gelenek hareketi ile yollarını yeniden birleştirdi ve Türkiye Komünist Partisi'ne katıldı. O tarihten itibaren, partinin Merkez Komitesi'nde görev aldı. Günlük gazetelerde (BirGün ve soL) köşe yazıları yazdı. 16 Ağustos 2014 tarihinden itibaren İleri Haber Portalı'nda, Salı ve Cumartesi günleri yazıları yayınlanmaktadır.

Çulhaoğlu, Türkiye Komünist Partisi'nde 2014 yılı Nisan ayında başlayan ayrışmanın ardından 12. Kongre'nin yanında yer alan Erkan Baş ve Kurtuluş Kılçer ile birlikte Halkın Türkiye Komünist Partisi'nin (HTKP) kuruluşunda yer aldı. Erkan Baş, Barış Atay, Tuncay Çelen, Metin Çulhaoğlu'nun da aralarında olduğu geçmiş TİP ve geçmiş TKP üyesi, çeşitli kitle örgütü ve sendika temsilcisi, işçi, öğrenci ve akademisyenlerin bulunduğu 146 kişi imzasının olduğu çağrı metniyle 7 Kasım 2017'den bugüne Türkiye İşçi Parti merkez komitesinde görev yapmaktadır. [4]

Resim Ekleme

Yayımlanmış kitapları
Tarih Türkiye Sosyalizm (1988, 1996, Gelenek, Doruk ve Yazılama Yayınları)
Sovyet Deneyinden Siyaset Dersleri (1989, Gelenek Yayınları)
Solda Yürüyüş Polemiği (1991, Gelenek Yayınları)
Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu (1997, Sarmal Yayınları)
İdeolojiler Alanı ve Türkiye Örneği (1998, Öteki Yayınevi)
Solda "Sivil Toplum" Söylemi: Gerçekler ve Yanılsamalar (2000 Can Soyer ile birlikte, Özgür Üniversite Yayınları)
Sivil Toplum: Devletin Büyümesi (2001, İlker Maga ve Kemal Okuyan ile birlikte, YGS Yayınları)
Doğruda Durmanın Felsefesi: Seçme Yazılar 1970-2000

https://tr.wikipedia.org/wiki/Metin_%C3%87ulhao%C4%9Flu

melnur  |  Cvp:
Cevap: 2
27.04.2020- 14:03

Hazır böyle bir başlık açılmışken Çulhaoğlu'nun ''soldaki ayrışma'' üzerine görüşlerini de buraya eklemekte yarar var. Bu ayrışma ''Birikim ekolü sol liberalizmle'' bilimsel (ortodoks)   sosyalizm arasında yaşanmıştı. Yıl 2020 ve Çulhaoğlu o dönem TKP saflarındaydı.

Metin Çulhaoğlu soldaki ayrışmayı anlattı

Radikal gazetesinde bugün "Sosyalistler safları ayırıyor" başlığı ile bir haber yayınlandı. Haberde, Birikim Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ömer Laçiner ve TKP Merkez Komite üyesi Metin Çulhaoğlu ile yapılan röportajlara yer verildi.

AKP'nin medyada Taraf'tan boşalan yere atadığı sağcı Radikal gazetesinde bugün "Sosyalistler safları ayırıyor" başlıklı bir haber yayınlandı. Haberde, Ömer Laçiner'in sosyalist sola yine hakaretler yağdıran AKP yanlısı sözleri yer alırken, sol partileri 'tanıtma' amacıyla verilen bölümde de oldukça çirkin ifadelere yer verildi.

Haberde, TKP MK üyesi Metin Çulhaoğlu ile yapılan bir röportaja da yer verildi. Radikal'de bir kısmı kısaltılarak verilen röportajın tamamı şöyle:

Türkiye'de sosyalist solda keskin bir ayrışma yaşandığını düşünüyor musunuz? Bu ayrışmanın ana cepheleri, nedenleri nelerdir? 12 Eylül referandumu nasıl bir milat oluşturdu? Bazı kesimler solun bir çıkmazda olduğunu ve artık "geleneksel yapıların/politikaların" duvara çarptığını düşünüyor. Siz bu değerlendirmeye katılıyor musunuz?
Sorunuzdaki “ayrışma” kavramı bence yerine oturmuş. Çünkü bugün sosyalist solda kimilerinin ileri sürdüğü gibi bir “bölünme” değil, ayrışma söz konusudur. Örneğin, öyle durumlar vardır ki, belirli bir siyasal topluluk, hedef tanımı, mücadele stratejisi, örgüt anlayışı vb konularda kendi içinde saflaşma yaşar, topluluğun mensupları ayrı yerlere düşerler. Bu, bölünmedir.

Ancak, başka durumlar da vardır. Böyle durumlarda, dünyadaki veya herhangi bir ülkedeki mevcut Marksist birikimin kendi içinde ayrıştığı görülür. Burada asıl belirleyici olan, belirli bir uğrağa kadar ortaklaşa sahiplenildiği düşünülen Marksist temele ve birikime artık farklı yerlerden, farklı anlamlandırmalar ve ağırlık kaydırmalarıyla bakılmasıdır. Bu, bölünmenin ötesinde, Marksist birikimin kendi içinde ayrışmasıdır.

Bir de, öyle ayrışmalar vardır ki, ayrışanlardan birinin bundan böyle Marksizm içi sayılması mümkün olmaz.

Türkiye’deki duruma bakarsak, ayrışma şöyledir: Bir tarafta demokrasiyi/“demokratikleşmeyi” Marksizm’in bunlara biçtiği yerden ne bir adım ileride ne de geride, sınıf mücadelesinden, yani emeğin kurtuluşu ve özgürleşmesi mücadelesinden türetip olabileceği kadarıyla öyle anlamlandıranlar vardır diğer tarafta da demokrasiyi/”demokratikleşmeyi” esas alıp Marksizm’in kendisini böyle, bunlarla anlamlandıranlar...

Bu, kimsenin “canım o kadar da olur” diye es geçemeyeceği, son derece ciddi ve köklü bir ayrışmadır.

Ayrışmayla devam edersek, bence 12 Eylül 2010 referandumuna “milat” demek doğru olmaz. Çünkü bugünden bakıldığında ayrışma ana hatlarıyla 20 yıllık bir geçmişe sahiptir nüveleri 1989-90 “Kuruçeşme sürecinde” ortaya çıkmış, daha sonra bu nüveler giderek netleşmiş, kristalize olmuştur. 12 Eylül referandumundaki tutum farklılaşması, sürece yayılan ayrışmanın kesinleşmesi, tescilidir.

Thomas Carlyle’ın bir sözü vardır: “Eğer bir papağana ‘arz’ ve ‘talep’ demesini öğretirseniz karşınızda bir iktisatçı bulursunuz.” “Demokrasi” ve “sivil toplum” lafları öğretilen bir papağan ise belki her şey olabilir, ama Marksist olamaz.

Sorunuzun son kısmına gelince bana göre bugün Türkiye’de sosyalist sol, dünyaya ve ülkeye ilişkin ana tespitleri, temel mücadele hattı, hedefleri vb açısından “çıkmazda” değildir ancak dışa açılma, toplumsallaşma, ülkenin siyasal gündeminde ağırlık kazanma açısından bir eşiğe dayandığı ve bu eşiği henüz aşamadığı da ortadadır. Çabalar, bu eşiğin aşılmasına yöneliktir. Yani ortada duvar değil, eşik vardır. Eğer bu eşiğin henüz aşılamamış olmasının nedeni “geleneksel yapılar/politikalar” ise, geleneksel olmayan yapılar ve politikalar aynı eşiği kendileri aşsınlar da görelim.

Referandumdaki evet/hayır kamplaşmasında hayırcı cephe asker yandaşlığı, yetmez ama evetçi cephe iktidar yandaşlığı ile suçlandı. Bu ayrım neden ortaya çıktı ve neden bu denli sert bir tartışma süreci yaşandı. Bu ayrım yeni mi yoksa geçmişten gelen defakto durum netleşti mi?
Az önce söylediklerim esas alınırsa, ayrım yeni değildir de facto durum netleşmiştir, o kadar. Ayrıca, karşılıklı suçlamalar ve tartışmaların “sertliği” nedeniyle tarafların birbirlerine eşit ölçüde haksızlık ettikleri gibi bir düşüncede değilim. Salim kafayla bakan herkes şunu kabul edecektir: Taraflardan biri, yaşanan süreci ve AKP’nin çizgisini, ülkeyi demokratikleştirecek, hatta “burjuva demokratik devrimi tamamlatacak”, geleneksel bürokrasi egemenliğini kıracak adımlar olarak tanımlamıştır ve bunu açık açık söylemiştir. Peki, karşı taraf, yani “hayır” cephesi, daha somut söylenirse ÖDP, EMEP, Halkevleri ve TKP, “asker yandaşlığı” olarak nitelenebilecek ne yapmıştır? Bunu gösteren, ima eden veya bunun çıkarsanabileceği tek bir örnek gösterilebilir mi?

O zaman “karşılıklı suçlamalarda” bu açıdan bir bakışımsızlık olduğu söylenmelidir.

“Evet” veya “yetmez ama evet” diyenlerin siyasi psikolojisini tahmin edebiliyorum AKP’nin operasyonuna alet oldukları halde, muhtemelen kendilerini siyasette özne konumuna gelmiş, ülke gündemine yerleşmiş sayıyorlardır: Nallanan bir at gören kurbağa, bacağını kaldırarak nalbanda “beni de nalla” demiş biraz buna benziyor…

Birikim dergisinde Ömer Laçiner (elbette daha önce defalarca benzer söylemlerde bulundu) artık sol ailesinden ayrılıyoruz dedi. Hatta ağır ithamlarda da bulundu. Bu yazıyı nasıl değerlendiriyorsunuz? Laçiner ve aslında genel olarak "yeni sol" olarak kendimi tanımlayan kesimler, sol-sosyalist partileri gericilikle, devletin yanında yer almakla suçluyorlar.
Bence Birikim dergisi ve çevresi hiçbir dönemde sosyalist solun sorunu olmamış, ama sosyalist sol bu dergi ve çevresinin hep sorunu olmuştur. Yapabileceğim ilk tespit bununla ilgili: Ortada tek taraflı bir “aşk” vardır Birikim dergisi, yayın yaşamında hep belirli bir hareketin, dinamiğin “beyni” olmak istemiş, aradığı itibarı bulamayınca da küsmüş, kızmış, hatta öfke saçmıştır. Bir tür “ben burada dururken nasıl olur da bana mesafeli dururlar” psikolojisi. Oysa kendi tarihinin hiçbir döneminde öyle Birikim’i isteyen doktorlar, mühendisler falan olmamıştır. Haksızlık ettiğimi düşünenler varsa, örneğin 1997 yılındaki ÖDP kongresiyle ilgili olarak Birikim dergisinde çıkan, özellikle Ömer Laçiner imzalı yazılara bakılabilir. Dışarıdan bakan biri olarak, taliplinin bu tek taraflı aşktan bir sonuç çıkmayacağını sonunda anladığını ve kendince “ne haliniz varsa görün” noktasına geldiğini düşünüyorum.

Hani dağ dağa küsmüş de…

İkinci tespit ise daha önemli ve bence meselenin özü de burada: 1975 sonrası ilk döneminde değil, hatta 1989’la başlayan ikinci döneminin ilk evresinde de değil, ama özellikle son on yılda Birikim, “ekonomi politikten”, nesnelliklerden, yasallıklardan, zorunluluklardan, özetle işin “determinizm” yanından arınmış bir “Marksizm” yorumunu zorlamıştır. Başka bir deyişle, sosyalizm, araçlarının ve yollarının, yasallıklar ve zorunluluklar büsbütün bir kenara bırakılarak projenin kendi tanımından türetileceği bir “özgürleşme projesine” indirgenmiştir.

Bu, ciddi bir sorundur Marksizm içinde bir ayrışma değil Marksizm’in kendisinden ayrışmadır ve Birikim dergisi sol ailesinden bu temelde ayrılmışsa iyi etmiştir.

Yumurta atma olayı çok tartışılıyor. Roni Marguiles'e yönelik tepki solun bir kesimi tarafından faşist saldırı olarak nitelendirdi. Belki eskiden de benzer tepkiler oluyordu ancak şimdi bu tablo kamuoyuna anında yansıyor ve sosyalist sol bakımından kafa karıştırıcı bir tablo oluşturuyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir kere, öyle olur olmaz her şeye “faşist” etiketi takılmasına karşıyım. Yumurta atma gibi olayları gereksiz, yakışıksız bulanlar olabilir. Ancak böyle olaylara “faşist saldırı” denmesi büyük haksızlıktır. Keşke tarihte faşizmin her saldırısı yumurta atmanın ötesine geçmemiş olsaydı. Yok eğer “bugün yumurta atan yarın başka şey de yapar” deniyorsa, işi o kadar zorlamamak gerekir, yapılmaz. Bir ek daha: Elbette, daha yerinde ve doğru olan, bu kişilerin görüş ve düşünceleri neyse bunları çürütmek, temelsizliğini ortaya koymaktır. Gelgelelim, meselenin bir de öbür yanı var: Eğer bir taraf, siz ne derseniz, neyi savunursanız savunun “Ergenekonculuk”, “darbecilik” ve “askercilik” “stigmatizasyonuna” başvuruyorsa, bu “ben tartışmayacağım, damgalayacağım” deklarasyonudur. Dikkat edilirse “stigmatizasyon” kavramını kullandım, bilerek kullandım: Bir kişiyi veya kesimi aşağılayıcı ve lanetleyici biçimde etiketlemek, işaretlemek demektir. “AKP yandaşlığı”, doğru yanlış, siyasal bir eleştiridir ve delilleri vardır “faşistlik”, “çetecilik”, “derin devletçilik”, “darbecilik” vb ise, karinesi de olmadığından düpedüz stigmatizasyondur.

Yukarıda söylediklerimle “hak etmişler” demiyorum, bir kesime stigmatizasyondan vazgeçseniz iyi olur diyorum.

Seçimler sosyalist sol için nasıl bir tablo ortaya çıkarır?
Seçimler sonucunda sol açısından nasıl bir tablo ortaya çıkacağını bugünden kestirmek pek mümkün görünmüyor. Benim mensubu olduğum partinin (Türkiye Komünist Partisi) bir cephe önerisi var. Önerilen cephe elbette seçim odaklı değil, öncesini ve sonrasını da kapsayan, bir süreci örmeye yönelik bir girişim. Ama gene de seçimler bu sürecin önemli bir noktasını oluşturuyor.

Seçimlerin her bakımdan ve her konuda “belirleyici” olacağını ileri sürmüyorum elbette, ama sosyalist sol bu seçimlerde bir yolunu bulup ülkede sosyalizme ilgi duyan, sosyalizme açık kesimlere güven ve umut verebilirse, bu ciddi bir kazanım olacaktır.

Seçimlerde sosyalist sol bu toplumda var olduğunu, sözünü henüz küçük de olsa toplumun bir kesimine dinletebildiğini, verilen uğraşların büsbütün boşa gitmediğini gösterecek bir sonuç alırsa, bunun gerisi önceki dönemlere göre daha kolay gelecektir. Bu son noktanın önemli olduğunu düşünüyorum: Sol önümüzdeki Haziran ayında “seçimsel” anlamda bir eşiği aşabilirse, yani varlık ve etki anlamında çevreye “bunlar 60’ların TİP’ine doğru gidiyorlar” dedirtebilirse, artık bu eşikten geriye dönüş olacağını hiç sanmıyorum.

Eşik aşılmış, yol açılmış olacaktır.

https://haber.sol.org.tr/soldakiler/metin-culhaoglu-soldaki-ayrismayi-anlatti-haberi-37463

melnur  |  Cvp:
Cevap: 3
28.04.2020- 08:35

Çulhaoğlu nihayet yazdı. Yazdı ve yazısı da hem İLERİ'de (https://ilerihaber.org/yazar/ozelestiri-de-iceren-bir-yazi-112275.html ) ve hem de sayfalarımızda (http://www.solpaylasim.com/k628fs0ks24-turkiye-solunun-yurtseverlik-sinavi.html ) yerini aldı; okunmasında yarar var.

Marksizm Leninizm konusu hiç de kolay bir konu değil. Kimilerinin ileri sürdüğü gibi tek başına ve ''kaynağından okuma'' ile pek de öğrenilmez. Eğitim, zaman ve bir de maddi sorunların yaşandığı ülkelerde insanların/sınıfın içinde bulunduğu baskılar altında ve üstelik belli bir yaşı da kat etmiş ve artık hayatın yüklediği sorunlar altında kendi başına ve kaynağından okuyarak Marksizmi kavraması pek de olanaklı değildir. Belki çok karamsar bir değerlendirme bu ama ne yazık ki doğrudur.


Marksizm bir dünya görüşüdür; ve marksizm bir kavrayış yöntemidir. Marksist ustaların kitaplarını okumayla da kısa bir sürede anlaşılamaz. Hele internette cımbızlama yöntemiyle hiç...Mümkün değil. Marksizm böyle bir kavrayış yöntemi içermez. Böyle bir anlama çabası anti-marksist bir yöntemdir. Marksizm Leninizm konusunda anlaşılması ve kavranması gereken şey öncelikle budur. Marksist Leninist bütünlük içselleştirilmemeşse, marksist kavrayış da yoksa edinilen şey sadece bir kaç alıntının ezberlenmesinden başka bir şey değildir ki, o pek çoğu ''dönemsel alıntı'' ve ''dönemsel polemik'' karşılığı söylenmiş sözlerin ezberlenme çabasının Marksizm ve Leninizmi kavramak anlamına gelmez.

Aslında fazla da zorlamamak gerek, daha mütevazi olmaya çalışmak bile sol için hem önemli ve hem de gereklidir. Yanlış bir yöntem, ezberci bir tavır, gereksiz yere iddialı bir üslup insanı çoğu kez insanı solcu olmaktan çıkartıyor. Yine gereksizce diyeceğim, üste çıkmak ve egoyu tatmin çabasını peşi sıra getiriyor. Hem donanım yok, hem kavrama problemi var ve hem de keskin solcu görünmek isteniyorsa varılacak yer burasıdır, bu kadardır.

( Belki de tersi; belki de donanımsızlık ama mutlaka egoyu tatmin etme ihtiyacı, hepsi, birbirini besliyor ve ortaya çıkan şey gerçekten çoğu kez bir karikatür olmaktan öteye gidemiyor. Sözcüklere özenme, sağda solda bulunan sözcük kalıplarını zorlayarak kullanma birbiriyle ilgisiz, anlamsız ve tutarsız bir yığın cümle yığınlarının alt alta üst üste birbirine eklemlenmesinden başka bir sonuç vermiyor. Kişisel tatminse tatmin, ama işte hepsi o kadar.)

Şuraya gelmek istiyorum. Belli bir eğitim yoksa, zaman zorunu yaşanıyorsa ve maddi problemler de hayatımızdan hiç eksik olmuyorsa belli bir yaştan sonra ve tek başına ve sadece Marksist Leninist külliyatı okumaya çalışarak Marksizmi ve Leninizmi kavrayabilmek, Marksist kavrayış yöntemi -diyalektiği- içselleştirmek mümkün değildir. Ve daha önemlisi, abartmaya gerek de yoktur. Marksist dünya görüşünü ve sosyalist ideolojiyi çok genel başlıklarıyla anlamak ve başkalarına anlatabilecek durumda olmak önemli ve bu koşullarda yeterlidir. Bunun için bile bir sosyalist partide örgütlenmek ( TKP'yi önerdiğimi yineleyeyim) ve uygun bir üslubu benimsemek, mütevazi olmak sosyalist olabilmenin ve sınıf mücadelesine katılabilmenin (bence) olmazsa olmazıdır.

Evet, (bir daha) şuraya gelmek istiyorum; öne çıkan, önemli sosyalist aydınlarımızın kitaplarını ve yazılarını takip etmek gerekiyor. Marksizm ve Leninizm'i hem onlardan okumalı ve hem de tekrar ''asıl olana'' dönerek yazının   güncel/nesnel karşılığı ile kuramı arasındaki ilişkiyi kurmanın yöntemini anlamak ve kavramaya çalışmayı önemsemek gerekiyor. Böyle yaparsak Marks'ın önce İngiltere işçi sınıfından ve sonra neden İrlanda'nın bağımsızlığını savunduğumuzu anlamış oluruz. Hindistan'ın işgali için ''kast sisteminin çözülmesi gerektiği''ne sarılırsak ve ''çünkü Marks öyle söyledi'' bizim anlama kriterimiz olursa Marksizm adına anti-marksizst bir konumlanış içine girmiş olur ve yazılanlar da bir karikatür olmaktan öteye gitmez.

Metin Çulhaoğlu'na böyle bakmak gerekiyor. Yalçın Küçük'e, Aydemir Güler'e, Kemal Okuyan'a ve benzerlerine...''Asıl olan'' elbette önemli. Marksist ustaların yapıtları elbette okunmalı, bunun tartışması olmaz. Ne var ki, bu saydığımız isimlerin kitapları Marksizm ve Leninizm'in içselleştirilmeş karşılığı, değerlendirmeleri ve doğru bir perspektif içeren yorumları olduğunu hiç akıldan çıkarmamak koşuluyla...

( Buraya yapılan yorumlar önceden düşünülüp tasarlanmış ve önceden hazırlanmış yorumlar değil. Yazdıktan sonra genellikle de okumuyorum. Bu yüzden cümle düşüklüğü de anlam kayması da olabiliyor. Metin Çulhaoğlu başlığına yapılan bu yorum da önceden hazırlığı olmadan yapıldı. Söz sonuçta hiç düşünmediğim bir yere vardı. Ama gerçekten önemli bir konu. Bu yüzden devam da edilecek. Bir yanlışımıza da değineyim. Çok kolaylıkla Çulhaoğlu gibi sosyalist aydınlarımıza, Yalçın Küçük gibi sola çok büyük bir katkı vermiş aydınlarımızı tu kaka ilan edebiliyoruz. Neredeyse ''hain'' ve ''faşist'' olarak yaftalayabiliyoruz. Hangi bilgiyle, hangi donanımla, hiç düşündük mü? Hayatımız boyunca okuduğumuz kitapları adamlar bir iki günde okuyup yazıyorlarken ve böyle bir donanımları varken üstelik... Daha mütevazi, daha üslupkar ve sosyalist aydınlarımızı anlayarak, değer vererek solcu olmaya adım atabiliriz. Başlangıçsa, bu bence doğru bir başlangıç olacaktır.)

Tam Sürüme Geç »
 phpKF Mobil Android Uygulaması Kullanın [X]