SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
Ekim Devrimi Üzerine-V.İ.Lenin           (gösterim sayısı: 2.440)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
proleter
[ tek yol devrim ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 16.08.2013
İleti Sayısı: 406
Konum: Yalova
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Konu Yazan: proleter
Konu Tarihi: 06.11.2014- 22:26



Ekim Devrimi üzerine - V. İ. Lenin

Biz bu eserin yapımına başladık. Ne kadar zamanda, ne zaman, hangi ulusun proleterleri bu eseri sonuna vardırırlar bunun öze ilişkin bir önemi yok. Önemli olan buzun kırılmış, yolun gösterilmiş ve açılmış olmasıdır.

Resim Ekleme

25 Ekim’in (7 Kasım) dördüncü yıldönümü yaklaşıyor. Bu büyük gün geride kaldıkça Rusya’da proleter devrimin önemi daha çok ortaya çıkıyor ve biz de bir bütün olarak çalışmalarımızın pratik anlamını daha iyi kavrıyoruz.

Bu önem ve tecrübeler kısaca ve doğal olarak çok eksik ve kaba bir biçimde şöyle özetlenebilir:

Rusya’da devrimin ilk ve kaçınılmaz görevi, Ortaçağ kalıntılarını bertaraf etmek, bunları son kırıntısına kadar temizlemek, Rusya’yı bu barbarlıktan, bu utançtan, kültürün ve ilerlemenin önüne dikilen bu en büyük frenleyici engelden kurtarmak şeklindeki burjuva-demokratik bir görevdi.

Ve bu temizliği, 125 yıl önceki Büyük Fransız Devrimi’nin yaptığından çok daha büyük bir kararlılıkla, hızla, cesaretle, başarıyla ve halk yığınları üzerindeki etkisi açısından çok daha geniş ve köklü bir şekilde yaptığımız için haklı bir gurur duyabiliriz.

Gerek anarşistler, gerekse de küçük-burjuva demokratlar (yani bu enternasyonal sosyal tipin Rus temsilcileri olan Menşevikler ve Sosyalist-Devrimciler) olsun, burjuva-demokratik devrimin sosyalist (proleter) devrimle olan ilişkisi üzerine inanılmayacak kadar çok saçma sapan şey söylediler ve söylemekteler. Geride bıraktığımız dört yıl, bu konuda Marksizmi doğru kavradığımızı, geçmiş devrimlerin tecrübelerini bütünüyle doğru değerlendirdiğimizi göstermiştir. Biz, hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptık, burjuva-demokratik devrimi sonuna kadar götürdük.

Biz, bilinçli, kendimizden emin, şaşmadan ileriye doğru, sosyalist devrime doğru yürüyoruz. Biz, sosyalist devrimin burjuva-demokratik devrimden Çin Seddi ile ayrılmadığı bilinciyle, (sonuçta) ne kadar ilerleyebileceğimiz, bu muazzam görevlerin ne kadarını başarabileceğimiz ve başarılarımızın ne kadarını sürekli hale getirebileceğimiz konusunda yalnızca mücadelenin belirleyici olacağı bilinciyle hareket ediyoruz. Bunu zaman gösterecektir. Ama daha şimdiden -çöle dönüştürülmüş, harap edilmiş, geri bir ülkede- toplumun sosyalist dönüşümü alanında ne denli müthiş başarıların elde edildiğini görüyoruz.

Devrimimizin burjuva-demokratik içeriği hakkındaki düşüncelerimizi sonuna kadar götürelim. Marksistler için bunun ne anlama geldiği net olmalıdır. Açıklamak için örnekler verelim.

Devrimin burjuva-demokratik içeriği, ülkenin toplumsal ilişkilerini (yapısını, kurumlarını) Ortaçağ’dan, serflikten, feodalizmden temizlemek demektir.

1917’de Rusya’da serfliğin başlıca belirtileri, kalıntıları, yaşayan unsurları nelerdi? Monarşi, Ortaçağ kalıntıları, büyük toprak sahipliği ve toprağın tasarruf hakkı, kadının durumu, din ve ulusların ezilmesi. Şu “Augias ahırlarından” herhangi birini ele alalım -ve şurasını da belirtelim ki, bunlar 125 yıl, 230 yıl ve hatta daha önce (İngiltere’de 1649’da) gelişmiş devletlerin gerçekleştirdiği kendi burjuva-demokratik devrimleri sırasında çok büyük ölçüde temizlenmemişlerdir- görülecektir ki, biz bu ahırları köklü bir şekilde temizledik. Sadece on hafta içinde, yani 25 Ekim (7 Kasım) 1917’den Kurucu Meclis’in dağıtılmasına (5 Ocak 1918) kadar geçen zaman içinde, burjuva demokratların ve liberallerin (Kadetler) ve küçük-burjuva demokratların (Menşevikler ve Sosyalist-Devrimciler) bu alanda yaptıklarından bin kat fazlasını yaptık.

Bu korkaklar, palavracılar, kibirli narsistler ve Hamletler kağıttan kılıç salladılar ama krallığı bile yıkamadılar! Biz şimdiye kadar hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptık, krallık pisliğini olduğu gibi temizledik. Yüzyıllık kast sisteminden geriye taş üstüne taş, tuğla üstüne tuğla bırakmadık. (İngiltere, Fransa, Almanya gibi en ileri ülkeler bile bugün hala bu kast sisteminin izlerini üzerlerinden atamamışlardır!) Kast sisteminin derin köklerini, yani feodalizmi ve toprağa bağlı serfliğin kalıntılarını radikal bir şekilde koparıp attık. Büyük Ekim Devrimi’nin tarımda giriştiği dönüşümden eninde sonunda ne çıkacağı üzerinde tartışılabilinir. (Yurtdışında bu gibi tartışmalara girebilecek yeterince kalemşör, Kadet, Menşevik ve Sosyalist-Devrimci var). Biz şimdilik böyle tartışmalarla zaman kaybetmek istemiyoruz, çünkü bu tartışmayı ve onun getireceği bir yığın soruyu mücadele içinde çözüme bağlayacağız. Fakat tartışılmayacak bir şey varsa, o da küçük-burjuva demokratların sekiz ay boyunca büyük toprak sahipleriyle, yani serf geleneğinin koruyucularıyla “uzlaşmış” olduklarıdır. Oysa biz birkaç hafta içinde Rus topraklarını hem toprak sahiplerinden, hem de bunların geleneğinden geriye en ufak bir şey kalmaksızın temizledik.

Dini, ya da kadının hak yoksunluğunu, Rus olmayan ulusların eşitsizliğini ve ezilişini ele alalım. Bunlar bütünüyle burjuva-demokratik devrimin sorunlarıdır. Aşağılık küçük-burjuva demokratları sekiz ay boyunca bu konuda lafladılar.

Oysa bugün dünyanın en ileri ülkeleri arasında dahi bu sorunları burjuva-demokratik doğrultuda tamamen çözmüş olan tek bir ülke dahi yoktur. Bizde bunlar Ekim Devrimi Yasaması ile tamamen çözüme bağlanmıştır. Biz dine karşı gerçekten savaştık ve hala da savaşıyoruz. Rus olmayan bütün uluslara kendi öz cumhuriyetlerini ya da otonom bölgelerini tanıdık. Bizde, Rusya’da artık kadın haklarının ya da kadın-erkek eşitliğinin tam olmayışı gibi bir alçaklık, adilik, rezillik; dünyanın istisnasız bütün ülkelerinde çıkarcı burjuvazi ve odun kafalı, korkak küçük-burjuvazi tarafından sürekli tazelenen bu serfliğin ve Ortaçağ’ın rezil kalıntısı kalmamıştır.

Bütün bunlar burjuva-demokratik devrimin içeriğine girer. Bundan yüz elli, iki yüz elli yıl önce, bu devrimin (eğer bir genel devrim tipinin kendine özgü ulusal şeklinden söz edilecekse) ilerici önderleri halklara insanlığı ortaçağın ayrıcalıklarından, kadın-erkek eşitsizliğinden, şu ya da bu dine devletin tanıdığı imtiyazlardan (ya da tamamen “din fikri”nden, “dindarlıktan”), ulusal eşitsizliklerden kurtaracakları sözünü verdiler. Ama onlar sadece söz verdiler, sözlerinde durmadılar. Sözlerinde duramazlardı, çünkü “kutsal özel mülkiyet” için duydukları “saygı” buna engel oluyordu. Bizim proleter devrimimizde kahrolası Ortaçağ’a ve “kutsal özel mülkiyet”e karşı duyulan bir “saygı” sözkonusu değildir.

Fakat burjuva-demokratik devrimin kazanımlarını Rusya halklarına geri dönülemez bir tarzda maletmek için daha da ileriye gitmeliydik ve gittik de. Bu yolda ilerlerken burjuva-demokratik devrimin sorunlarını kendi temel ve gerçek proleter-devrimci sorunlarımızın, sosyalist eylemlerimizin bir “yan ürünü” olarak çözdük. Her zaman söylediğimiz ve eylemlerimizle kanıtladığımız gibi, burjuva-demokratik reformlar, devrimci sınıf mücadelesinin yani sosyalist devrimin yan ürünüdür. Bu arada, Kautsky, Hilferding, Martov, Çernov, Hillquit, Longuet, Mac Donald, Turati ve “ikibuçukuncu” Marksizmin diğer kahramanlarının burjuva-demokratik devrim ile proleter-sosyalist devrim arasında böyle bir karşılıklı ilişki olduğunu bir türlü anlamak istemediklerini de belirtelim. Birincisi ikincisinin içine girer. İkincisi geçerken birincisinin sorunlarını da çözer. İkincisi birincisinin eserini kökleştirir. Mücadele ve sadece mücadele ikincinin birinciyi ne derece aşıp aşmayacağını belirler.

İşte Sovyet düzeni böyle bir devrimin bir diğerinin içinde yeşerişinin en açık kanıtlarından, görüntülerinden biridir. Sovyet düzeni işçi ve köylüler için * demokratizmin en üst ölçeğidir ve aynı zamanda da burjuva demokratizminden bir kopuş, dünya tarihinde yeni bir tip demokrasinin, yani proleter demokratizmin diğer bir deyimle proletarya diktatörlüğünün de doğuşudur.





Bu ileti en son proleter tarafından 06.11.2014- 22:28 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
proleter
[ tek yol devrim ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 16.08.2013
İleti Sayısı: 406
Konum: Yalova
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: proleter
Cevap Tarihi: 06.11.2014- 22:27


Bırakın can çekişen burjuvazinin ve onun ardından yalpalayan küçük-burjuva demokratizminin köpekleri ve domuzları Sovyet düzeninin kuruluşundaki yanılgı ve hatalar yüzünden üstümüze küfür, beddua ve alay yağdırsınlar. Bir an için bile gerçekten birçok başarısızlığımızın olduğunu ve hatalar yaptığımızı unutuyor değiliz. Sanki böylesine, tüm dünya için yeni bir tip devlet düzeninin yaratılması gibi bir eser yanılgısız ve hatasız ortaya konulabilirmiş gibi! Hiç şaşmadan yanılgılarımızı ve hatalarımızı, henüz mükemmel olmaktan son derece uzak olan Sovyet ilkelerini hayata uygulayış tarzımızı düzeltmek için mücadele edeceğiz. Fakat Sovyet devletinin inşasına başlamak ve böylelikle dünya tarihinde yeni bir çağın, bütün kapitalist ülkelerde ezilen ve her yerde yeni hayata, burjuvaziyi yenmeye, proletarya diktatörlüğüne, insanlığın sermayenin ve emperyalist savaşların boyunduruğundan kurtuluşuna doğru ilerleyen yeni sınıfın egemenlik çağının yolunu açmak mutluluğu bize nasip olduğu için gurur duymakta haklıyız. Emperyalist savaş sorunu, yani finans kapitalin önde gelen uluslararası politikası, bugün kaçınılmaz bir şekilde yeni emperyalist savaşlara yol açmakta ve kaçınılmaz bir tarzda zayıf, geri ve küçük halkların bir avuç “ileri” güç tarafından yağmalanmasını, soyulmasını ve ulusal baskıyı arttırmaktadır.

İşte bu sorun 1914’ten beri tüm ülkelerin politikasında köşe taşıdır. Bu, milyonlarca insan için ölüm kalım sorunudur. Sorun, burjuvazinin gözlerinizin önünde hazırladığı, göz göre göre kapitalizmin ürünü olan gelecek savaşta (1914-1918 savaşında ölen 10 milyon insan ve bugün hala sürüp giden “küçük” savaşlarda ölen insanlar yerine) 20 milyon insanın yok edilip edilmemesi, (kapitalizmin sürüp gitmesi halinde) kaçınılmaz bir şekilde yaklaşan savaşta (1914-1918 yıllarında sakatlanan 30 milyon insan yerine) bu kez 60 milyon insanın sakatlanıp sakatlanmaması sorunudur. Bu sorunda da Ekim Devrimi'miz dünya tarihinde yeni bir çağ açmıştır. Burjuvazinin yaltakçıları ve bunların işbirlikçileri olan Sosyal-devrimciler ve Menşevikler şahsında dünyanın tüm sözde “sosyalist” küçük-burjuva demokrasisi “emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesi” sloganıyla alay ettiler. Fakat tek gerçek -kuşkusuz hoş olmayan, kaba, çıplak, insafsız ama gene de gerçek- sloganın bu olduğu ispatlandı. Uydurulan yalanlar yıkıldı. Brester barışının ne olduğu ortaya çıktı. Ve her gün daha pervasız bir tarzda, Brester’e göre çok daha kötü olan Versaille barışının anlamı ve sonuçları teşhir olmaktadır. Dünkü savaşın ve yaklaşan savaşın nedenleri üzerine kafa yoran milyonlarca insanın önünde daha açık, daha belirgin, daha su götürmez bir şekilde şu acı gerçek aydınlanıyor: Bolşevik mücadele olmadan, bolşevik devrim olmadan emperyalist savaştan ve bunun kaçınılmaz yaratıcısı emperyalist dünyadan (emperyalist barıştan -Rusça sözcüğün bu anlamını da ekleyelim), bu cehennemden kurtulunamaz.

Bırakın burjuvalar ve pasifistler, generaller ve küçük-burjuvalar, kapitalistler ve filistenler, tüm imanı tam hıristiyanlar ve II. ve İkibuçukuncu Enternasyonal’in bütün şövalyeleri bu devrime kızgınlıklarını kussunlar. Dünya tarihinin bu gerçeğini: Yüzlerce, binlerce yıldır kölelerin ilk kez, efendileriyle kendi aralarında süren savaşı “efendilerin ganimetlerini paylaşmak için sürdürdükleri bu savaşı, tüm ulusların kölelerinin tüm ulusların efendilerine karşı bir savaşa dönüştürelim!” sloganlarıyla yanıtladıklarını, işte bu gerçeği kızgınlık, inkar ve yalan hücumlarıyla da değiştiremeyecekler.

Yüzlerce, binlerce yıldır ilk kez bu slogan pasif ve cansız bir beklentiden çıkıp, net bir tarzda biçimlenen politik bir program halini alarak, proletaryanın öncülüğünde ezilen milyonlarca insanın etkili bir mücadelesine, proletaryanın ilk zaferine, savaşların yok edilmesi yolundaki ilk zafere, sermaye kölelerinin, ücretli işçilerin, köylülerin ve emekçilerin zararına barış imzalayıp savaş yapan değişik ulusların burjuvazisinin ittifakına karşı bütün ülkelerin işçilerinin ittifakının zaferine dönüştü.

Bu ilk zafer, nihai zafer değil henüz. Ekim devrimimiz sadece bizim cephemizde ve emsalsiz cefalar ve güçlükler, işitilmemiş acılar içinde ve büyük yanılgılar ve hatalarla gerçekleştirildi. Sanki yanılgılar olmaksızın, hata yapılmaksızın tek başına, geri bir halk, dünyanın en güçlü ve en ileri ülkelerin emperyalist savaşının üstesinden gelebilirmiş gibi! Hatalarımızı söylemekten korkmuyoruz ve onları düzeltebilmesini öğrenmek için bu hatalarımızı değerlendireceğiz. Ama gerçek gerçek olarak kalacaktır. Yüzlerce, binlerce yıldır ilk kez, efendiler arasındaki savaşa, kölelerin bütün efendilerine karşı yapacağı savaş ile “cevap vermek” doğrultusunda verilen söz eksiksiz yerine getirildi ve tüm güçlüklere rağmen yerine getirilecek.

Biz bu eserin yapımına başladık. Ne kadar zamanda, ne zaman, hangi ulusun proleterleri bu eseri sonuna vardırırlar bunun öze ilişkin bir önemi yok. Önemli olan buzun kırılmış, yolun gösterilmiş ve açılmış olmasıdır.

Bütün ülkelerin kapitalist efendileri -Japonya Amerika’ya, Amerika Japonya’ya karşı, Fransız İngilize karşı vb.- “anavatanı koruyoruz” diye palavraya devam edin! Bütün dünyanın pasifist küçük-burjuvaları ve filisternler, II. ve İkibuçukuncu Enternasyonal’in kahramanları yeni “Basel Manifestoları ile (1912 Basel Manifesto’sunu örnek alarak) emperyalist savaşa karşı mücadele sorunundan “yakanızı sıyırmaya” devam edin! İlk Bolşevik devrimi dünyanın ilk yüz milyon insanını emperyalist dünyanın elinden kurtardı. Bundan sonraki devrimler bütün insanlığı bu savaşlardan ve bu dünyanın elinden çekip kurtaracak.

En son eserimiz, aynı zamanda en önemli, en güç ve en az tamamlanmış olan eserimiz, harap feodal ve yarı harap kapitalist yapının yerine yeni sosyalist yapının ekonomik temelinin döşenmesi ve iktisadi inşadır. En fazla başarısızlığı ve en çok hatayı bu en önemli ve güç işte kaydettik. Sanki, dünya çapında böylesine yeni olan bir işe başarısızlıklar ve hatalar olmaksızın girişilebilirmiş gibi! Ama biz/bu işe giriştik. Bu işi daha da ilerisine götürüyoruz. Tam da şimdilerde “Yeni Ekonomi Politik” ile bir dizi hatayı düzeltmekle meşgulüz, bir küçük çiftçiler ülkesinde bu hatalara düşmeden sosyalist yapının inşasını nasıl ilerletebileceğimizi öğreniyoruz.

Karşılaştığımız güçlükler ölçülemeyecek derecede büyük. Biz ölçülemeyecek derecede büyük güçlüklerle mücadeleye alışığız. Düşmanlarımız bizi boşuna “kaya gibi sağlam” ve “kemik gibi sert politikaların” temsilcileri olarak adlandırmadılar. Fakat, devrimde hiç değilse belirli bir ölçüye kadar kaçınılmaz olan bir başka sanatı öğrendik: esneklik, taktiğimizi çabuk ve ani değiştirebilmek, değişen objektif şartları göz önünde bulundurmak, eğer daha önce tuttuğumuz yolun bugün için yanlış, imkansız olduğu ortaya çıkmışsa hedefimize giden başka bir yol seçmek.

Coşkunluk dalgasına kapılmış olan ve halkın önce genel politik, sonra askeri coşkusunu alevlendiren bizler, bu coşkunluk dalgasıyla, genel politik ve askeri sorunlar kadar büyük olan iktisadi sorunları da dolaysız bir tarzda çözebiliriz sandık. Önce ve yeterince üzerinde düşünmeden, bir küçük çiftçiler ülkesinde devlet üretimini ve malların devlet tarafından dağıtımını proleter devletin direkt emirleri ile komünistçe yürütebileceğimizi sandık. Yaşam hatalı olduğumuzu gösterdi. Komünizme geçişi yıllar sürecek bir çalışmayla hazırlamak için bir dizi geçiş düzenleri gerekiyordu: Devlet kapitalizmi ve sosyalizm. Duyulan coşkunluk ile dolaysız değil, ama kişisel çıkarınız, kişisel ilginiz ve ekonomik planlamanın temeli üzerinde büyük devrimin yarattığı coşkunluğun yardımı ile, ilk önce bir küçük köylü ülkesini devlet kapitalizminden sosyalizme götüren küçük köprüleri kurmaya gayret edin. Aksi taktirde komünizme varamazsınız ve milyonlarca insanı komünizme götüremezsiniz. Bize bunu hayat ve devrimin objektif gelişimi böyle öğretti.

Ve bu üç, dört yıl içinde eğer gerekiyorsa, keskin dönüşler yapmayı biraz olsun öğrenmiş olan bizler; gayretle, dikkatle, sabırla (hala da yeterince gayretli, dikkatli ve sabırlı olamamakla beraber) yeni bir dönüm noktası olan “Yeni Ekonomi Politik”i öğrenmeye başladık. Proleter devlet geniş bakmasını bilen, titiz ve nesnel bir işadamı, çalışkan bir büyük tüccar olmalıdır, yoksa bu devlet, bu küçük köylü ülkesini iktisadi bakımdan ayağa kaldıramaz. Bugünkü koşullar içinde ve kapitalist (henüz kapitalist) Batı’nın yanıbaşında komünizme geçişi sağlamak için başka hiçbir yol yoktur. Büyük tüccar, göğün yere uzak olduğu kadar komünizme uzak bir iktisadi tip gibi görünebilir. Fakat canlı hayatın içindeki bu çelişki, küçük köylü işletmeciliğini devlet kapitalizmine ve onun üzerinden sosyalizme götürecek çelişkilerden biridir. Kişisel çıkar üretimi arttırır; ve bizim her şeyden önce ve ne pahasına olursa olsun ihtiyaç duyduğumuz şey üretimi arttırmaktır. Büyük çaptaki ticaret milyonlarca küçük çiftçiyi ilgilendirdiği, ekonomik olarak biraraya getirdiği ve bir sonraki basamağa ulaştırdığı için (tam da üretimin çeşitli ilişki ve birleşme biçimlerinin kendi içinde), çiftçileri ekonomik olarak birleştirmektedir. Bu alanda yeni bir “bilim”in hazırlık sınıfını bitiriyoruz artık. Hedefli bir şekilde usanmadan çalışırsak, her adımımızı pratikteki deneyimlerimizle kontrol edersek, başladığımızı yeniden ve yeniden değiştirmekten, hatalarımızı düzeltmekten ve bunun anlamını kavramaktan çekinmezsek diğer sınıfları da geçebiliriz. Dünya ekonomisi ve politikası bu işi istediğimizden çok daha uzun süreli ve güç bir duruma sokmasına rağmen, bütün bu “öğrenim aşamalarından” geçeceğiz. Ne pahasına olursa olsun, geçiş döneminin acıları, ızdırabı, açlığı ve yıkıntısı ne denli büyük olursa olsun cesaretimizi kırmayacağız ve eserimizi zaferle sonuçlandıracağız.

(14 Ekim 1921, Werke Bd.33, s.31-39)

Çeviren: Derya HAZAR

(Ekimler’in Şubat ’94 tarihli 2. sayısından alınmıştır…)


Kızıl Bayrak



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
proleter
[ tek yol devrim ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 16.08.2013
İleti Sayısı: 406
Konum: Yalova
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: proleter
Cevap Tarihi: 06.11.2014- 22:33



Şanlı Bir Ekim gecesinde bulutları ateşle dağıtan uluslararası proletaryanın kızıl rüzgârı - K. Ehram

Rus proletaryasına Kışlık Saray merdivenlerine giden yolu gösteren Bolşevik Parti bu evrensel tarih olayında oynadığı rol dolayımı ile Lenin’in teorisine ve Bolşevizm’in pratiğine çok şey borçlu olan dünya işçi sınıfına ve komünistlerine “proletaryanın kendi bağımsız öncü partisi yoksa proletarya devriminin asla zafere ulaşamayacağı” dersini bırakmıştır.

Resim Ekleme

Bize bir devrimciler örgütü verin,  
Rusya’yı alt üst edelim!

Vladimir İlyiç Lenin



Bu hikâyedeki kişiler ve olaylar gerçek işçilere ve devrimlere dayanmakla birlikte bu kişiler ve olayların gerçek kudretini anlatmak konusunda oldukça kifayetsizdir.

…

Kanın damarda aktığı gibi zamanın Rusya’da devrime aktığı günlerdi. Kanadına kurşun asılmış kelebeklerin Kurtuba’ya varmak için atlarla yarıştığı koşuların bir bir işlendiği Jülyen takviminin yaprakları Şubat’tan Ekim’e doğru çevrilirken halkın fakir akşamları kanlı bir mendil diye bağlanıyordu gözlere. Başarısızlığa uğrasa da tarihsel olarak Ekim Devrimi’nin yarattığı depremin öncü bir artçısı olan 1905 devrim okulundan ve 1917 Şubatı’ndan dersini öğrenerek çıkmış bir işçi sınıfı 1917 Rusya’sının karlı bağrında kanla demleniyordu...

Nisan ayında mühürlü bir tren Petrograd Garı'na yanaştı; içinde uzlaşmaz mı uzlaşmaz, içinde belli ki affetmeye değil muhakkak ki başka bir şeylerin uğruna gelen, sergüzeştler atlatıp ülkesine geri dönmekte olan yasadışı bir adam ve onun bir teraziye konulduğunda handiyse altındaki demir yığınından daha ağır çekecek olan yüreğiyle. “Hakîm Heraklit’e, yıldızlara ve aşka dair”[1] daha önce pek çok kez düşünülmüş fakat uygulanamamış şeyler “kâinatın bu en mükemmel, bu yıldızlı karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyi kafası” [2] içinde Kehkeşan gibi dönüp durmaktaydı. Rusya’da Nisan hiç bu kadar sıcak geçmemişti.  

- “Rusya'da iktidarı bize verin diyecek bir parti yoktur”

diye bağırırken yılgının biri, yükselen o ses zamanın durağanlığını kırdı:

- “Evet, böyle bir parti vardır!”[3]

Bu ses, trenden tüm dünyanın yükünü sırtlayıp da inen meçhul adamın sesiydi. Bu parti, Bolşevik Parti; önderi artık ülkesine dönmüş olan Lenin’di!

Güzel olan her şeyin müjdecisi gibi, yeni uyanmakta olan bir bebeğin gözlerini ilk açışı gibi Rusya’da Eylül en sevilene kavuşmadan önceki o son anı haberliyordu. Devrim karargâhlarında atan yürekleriyle tüm dünya insanlığı için yeni bir dönemin kapı arayıcıları Ekim’in yeni bir yaşam için savaşmak demek olduğunu hepimize öğreteceklerdi. Savaş ve devrim diyalektiğinin bin yıllık yumağı çözülüyor, uzlaşmaz çelişkiyi ortadan kaldıracak o hamleyle birlikte şahın kaçınılmaz olarak mat edileceği lahza limandan ipleri çözülen bir gemi gibi ağırlığınca yaklaşıyordu.

Yeni hayatın yolunu açan parti ekmeğe, toprağa, yüreğe ve damardaki kanın coşkusuna saygı duyan milyonları kucaklıyordu. Bu milyonlar elbette özel mülkiyet hakkına zerre kadar saygı duyamazlardı ve duymuyorlardı da! Naçar ikincisini savunan bir avuç kibirli budala ilkini savunanları bir araya getiren Bolşevikler karşısında kendi kutsallarına yönelik tek bir cümle kuramaz durumda kaldılar. Böylece Sovyetler’de özel mülkiyete dair hangi put varsa sökülüp alındı mana ve maddeden. İşçilerin ve köylülerin elleriyle inşa edilen Sovyet düzeni “burjuva demokratizminden bir kopuş ve dünya tarihinde yeni bir tip demokrasinin, yani proleter demokratizmin diğer bir deyimle proletarya diktatörlüğünün doğuşu”(4) oldu. Çünkü “Cumhuriyetlerin en demokratik olanında bile, devlet, bir sınıfın bir başka sınıf tarafından baskı altına alınması makinesinden başka bir şey olamazdı.”

Ve 1917 Rusya’sında kim ki ezilenlerden yana olduğunu söyledi o canı gönülden ve en gür sesle: “Yaşasın proletarya diktatörlüğü!” diye haykırmaktan geri durmadı. Geri durmadı dünyayı yıkıma götüren sömürgeci bir “savaşa karşı, iç savaş!” çağrısını yükseltmekten. Dışarıdaki ezilen halklara kendi uluslarının burjuvazisinin bomba yağdırmasına şakşakçılık edenlere karşı günün devrimci sorumluluğu içteki burjuvaziyi alaşağı etmekti. Akbabalar ölü bedenlere nasıl üşüşürse karnı sırtına yapışmış halkların son lokmasına öyle iştahla göz koyan emperyalist ülkelerin burjuvazisine karşı Lenin ve Bolşevikler’in aldığı devrimci tutum bu çağrıda somutlanıyor ve uluslararası devrimci proletaryanın rotası kapitalizme vurulan darbenin emperyalizmi devirecek tek güç olduğu bilinciyle çiziliyordu.

Paris Komünü’nün 72 günlük iktidarı sanki hiç yıkılmamıştı, keza Komün’ün parıltısı bu kez binlerce kilometre uzakta bambaşka bir ülkenin şafağında yükseliyordu. Zulmedenlere karşı öfkenin çiçek misali filizlendiği ağızların sahiplerinin elleri sırayla silahlanıyordu. Bolşevik diyorlardı adına kendilerine yürünecek yolu gösterip silahlandıran partinin. Pamuk tarlalarını andıran tenleri, yumuk yumuk gözleriyle Rus işçi kadınların çatlamış ellerine tutuşturulmuş güller gibiydi bu silahlar.

Rusya’nın ve bütün dünyanın en güzel 24 Ekim’inde “uy değil uyku değil bir gül bitiyordu gecenin tam üçünde”, o gümüş gecede, gecelerinin gecesinde, yeşil ve yabani uzak ormanlarda bir yandan toprağın sürüldüğü bir yandan gladyatörlerden ve dişlilerden gizlenerek yahut dövüşerek kurtarılan o “geyikli gecede”[7]. Avrora zırhlısının top atışları bin yıllık bir sessizliği yırtarcasına deliyordu Kışlık Saray'da son uykusunu uyuyanların rüyalarını.

Rusya’nın geceleri evrenin ücra köşelerindeki büyük yıldızlar kadar soğuktur. Fazla soğukta işte bundan cayır cayır yanar insanın teni, aynı ateşe tutulmuşleyin. Eksi 30 derecede on bin bıçak saplanır gibi yanar parmakları insanın. Hepsi tek bir bayrak altında “Neva Nehri'nde buzlar kızarırken”[8] titremeksizin yürüyen bu ayaklar sanki kederli Volga yollarında Kışlık Saray’a değil de masalsı bir yaz ülkesinin sahilinde denize ve hep denize doğru yürür gibiydiler. Kiminin iki gün sonrasını göremeyeceği, kiminin on gün sonra kendisine verilenden çok daha fazlasını vermek sorumluluğuyla yüz yüze kalacağı; o en onurlu ordunun böylesine yek bilinç, yekvücut olmuşçasına örgütlenmiş ilk neferleri, yeryüzünün görmüş olduğu en mülksüz, en aç ve en kudretli insanları olarak şehirlerin bahtını bir şafak vakti değiştirdiler…

Bin düşünce, bin umut, bin türlü endişeyle ve yalnız küheylanlarla atmacalara özgü bir kalp atışıyla yürürken görünmez bir yaydan fırlamış yıldız tozundan bir ok gibi sonsuza kilitlenmiş bakışların ardında bu işçilerin, bu insanların, bu cesur yüreklerin her birinin aklından neler geçiyordu…

Çar: Ortaçağ’dan kalma bir ucube, bir bencil, Robin Hood’lara düşman mülk sahiplerinin kalın enseli muhafızı… Çar’ı bir kere devirmişlerdi. Geriye kalan geçici burjuva hükümet Duma’ydı. Kendilerine Çar’ın vaat ettiklerinden bir gram bile fazlasını hak görmeyen bu bakanlar için çalıyordu çanlar. Ivanov yürürken işte bunları düşünüyordu.

Yoldaşları Kollontay’ın anlatımıyla “Başlarında eşarp (çok nadiren kızıl bir bandana), eski bir etek, yamalı bir kışlık ceket… O coşkulu yaratılışıyla her zaman kavgaya istekli Yevgenia’yı unutabilir miyiz? Ve Moskova’da demiryolu atölyelerinden yoldaş Varya’yı, her zaman canlı, sanki hep bir şeylere yetişmeye çalışan? Ve Fyodorova, Leningrad’da tekstil işçisi, o hep gülümseyen yüzü ve söz konusu barikatta dövüşmek olduğunda korkusuzluğuyla?”[9]

Dalında yemiş kadar narin fakat saflarda sert bir yemişin kabuğu kadar dirayetli Yelena’nın yüreği işte bu düşüncelerle çarparken özgürlük için savaşan herkese en az bir kurşunun düştüğü bilinciyle bu kurşunlardan payını almak istercesine en önlere koşturuyordu.

Rusya’da devrimin başarıyla sonuçlanmasında dönemin özgül koşulları temel iki belirleyenden biriydi. “Ülkede başından itibaren bunun bilincinde olan ve tarihsel hazırlığını da bu çerçevede yapan bir devrimci sınıf partisinin var olması ve devrimci sürecin en kritik anlarında, kendi tarihsel rolünü büyük bir başarıyla ve gözü pek bir biçimde oynayabilmiş olması” [10] Ekim Devrimi’ni muzaffer kılan temel halkaydı. “Avrupa için en büyük talihsizlik, onun için en büyük tehlike, orada devrimci parti olmamasıdır.” [11]   diyen Lenin dünya proletaryasına da tutulması gereken yolu gösteriyordu. Dolayısıyla biz, “Ekim Devrimi’nden öğrenmenin her şeyden önce bu devrimde partinin oynadığı özel rolden öğrenmek demek olduğu gerçeğinin özel önemini, yalnızca Rusya’daki devrimin başarısından değil, yanı sıra Avrupa’daki devrimlerin kolay yenilgisinden giderek de görebiliriz.”[12]

“Dünya unuturken, lekesiz zihnin sonsuz gün ışığını, her duanın kabul olunduğu ve her isteğin bırakıldığı”[13] o günlerden bu yana Ekim sevda ve zulüm ve hayatı çağrıştırır. İşte o günlerden bu yana Ekim, umudu anlatır bıkmadan, usanmadan...

Rus proletaryasına Kışlık Saray merdivenlerine giden yolu gösteren Bolşevik Parti bu evrensel tarih olayında oynadığı rol dolayımı ile Lenin’in teorisine ve Bolşevizm’in pratiğine çok şey borçlu olan dünya işçi sınıfına ve komünistlerine “proletaryanın kendi bağımsız öncü partisi yoksa proletarya devriminin asla zafere ulaşamayacağı” dersini bırakmıştır.

Sınıf dünü, bugünü, yarını, o en büyük ustalığı ve en ince hüneri olan partisiyle buluşacağı o dönenceyi bekliyor. Parti, “paranın padişahlığını, karanlığını yobazın ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfıyla”[14] et ve kemik gibi kaynaşacağı günler için tüm olanaklarıyla hazırlanıyor. Her bir ekin boy verinceye, proleter devrimin hasadı ilk mahsullerini verinceye dek parti sınıfın, sınıf partinin toprağıyla sonsuza uzanan bir tarla gibi sürülmeye devam ediyor… Ta ki “Tüm iktidar, Sovyetlere!”* yeniden geçinceye dek!


* Tüm iktidar Sovyetler’e: Lenin’in 7 Nisan 1917 tarihli “Nisan Tezleri”nden bir bölümün adı ve aynı zamanda geçici hükümete karşı tüm işçi ve köylüleri koşulsuz/uzlaşmasız ayaklanmaya çağıran temel şiar.



Kaynaklar:

1- Nazım Hikmet, “Benerci Kendini Niçin Öldürdü”, Birinci   Kısım Birinci Bap, 1932.

2- N. Hikmet, A.g.e.

3- Vladimir İlyiç Lenin, Menşevik Bakan Çeretelli’ye Yanıtı, Tüm Rusya İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetleri Kongresi,   4 Haziran 1917.

4- V. İ. Lenin, “Ekim Devrimi Üzerine”, Çev. Derya Hazal, 14 Ekim 1921.

5- V.İ. Lenin, “Demokrasi ve Devrim Üzerine”, Çev. Muzaffer Erdost, 23 Aralık 1918.

6- Fikret Kızılok, “Gecenin Tam Üçünde”, 1993.

7- Turgut Uyar, “Geyikli Gece”, 1984.

8- N. Hikmet, “Kışlık Saray”, 1939, İstanbul Tevkifhanesi.

9- Aleksandra Kollontay, “Şanlı Ekim Devrimi Günlerinde Savaşan Kadınlar”,   İngilizce’den Çev. K. Ehram, Kasım 1927.

10- H. Fırat, “Ekim Devrimi ve Devrimin Partisi” Büyük Devrimin Aynasında Parti Davası, Bölüm I, EKİM, Sayı:180-182, Kasım 1997.

11- V. İ. Lenin, “Proleter Devrim ve Dönek Kautsky”, 9 Ekim 1918.

12- H. Fırat, A.g.e.

13-   Alexander Pope, “Elois’den Abelard’a”, 1717.

14- N. Hikmet, “Türkiye İşçi Sınfına Selam”, 12 Ağustos 1962.

Kızıl Bayrak



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
umut
[ umut yarın ]
Yasaklı
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.105
Konum: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: umut
Cevap Tarihi: 07.11.2014- 13:02


Ekim Devrimi'nin 97. yılı: Bir şafak vakti karanlığın kenarından...

Resim Ekleme

Bugün, Büyük Ekim Sosyalist Devrimi'nin 97. yıldönümü. İnsanlığın ileriye doğru attığı en büyük adım olan Ekim Devrimi ve Sovyetler Birliği'nin geride bıraktığı dünyada, yoksulluk, açlık, savaşlar ve faşizm kol geziyor. İnsanlık, yeni Ekim'leri arıyor.

(soL) Jülyen takvime göre 25 Ekim 1917'de, Gregoryen takvime göre ise 7 Kasım 1917'de gerçekleşen Ekim Devrimi bugün 97 yaşında.

"İnsanlığın söylediği en güzel türkü" olan Ekim Devrimi hem ülkemizin, hem de dünyanın tarihini en fazla etkileyen olaylardan biri. Takvimler, eski takvime göre 25 Ekim'i, yeni takvime göre 7 Kasım'ı gösterdiği gün, geçici hükümetin kontrolündeki Kışlık Saray, Bolşevik askerler tarafından zaptedildi.

Ve tüm dünyada ezilenler ve sömürülenler için yeni bir sayfa açıldı.

Sovyetler Birliği o kadar büyük bir damga vurdu ki insanlık tarihine, ortada olmadığı son 23 senede yaşananlar, her seferinde "Sosyalizm olsaydı" dedirtti.

Bu büyük şölenin 97. yıldönümünü, komünist şair Nâzım Hikmet ile anıyoruz.

Nice Ekim'lere...

*******

KIŞLIK SARAY
Nâzım Hikmet


Kışlık Saray'da Kerenski.
Smolni'de Sovyetler ve Lenin,
sokakta o n l a r .
O n l a r biliyorlar ki, O :
"- Dün erkendi, yarın geç.
Vakit tamam bugün," dedi.
O n l a r : "- Anladık, bildik," - dediler.
Ve hiçbir zaman
bildiklerini bu kadar müthiş ve mükemmel bilmediler...
İşte : cepheden dönen süngüleri,
kamyonları, mitralyözleriyle,
hasretleri, ümitleri, mukaddes iştihaları,
rüzgârda karın üstünde savrulan sözleriyle
o n l a r yürüyorlar kışlık saraya...

Putilovski Zavot'tan Bolşevik Kitof :
"- Bugün büyük bir gündür, yoldaşlar, - diyor, - büyük bir gündür.
Ve ihtar ederim ki çapul yapmak isteyenlere
artık Kışlık Saray ve bütün Rusya işçinin ve köylünündür."
Tesviyeci Topal Sergey :
"- Hey gidi dünya, - diyor, - hey,
ben 905'te on yaşımda geçtim bu yoldan :
en önde iri, mazlum gözlü azize tasvirleri,
yalnayak çocuklar, kocakarılar
ve uzun saçlı papaz Gapon...
Karşıda, kırmızı pencerede, bütün Rusların çarı
sapsarı bakıyordu bize.
Kadınlar ağlaşarak toprağa diz çöktüler.
Ben kaldırmıştım ki elimi istavroz çıkarmak için
birdenbire dörtnala Kazaklar geldi karşımıza.
Kazaklar şahlanmış bir at ve simsiyah bir kalpaktılar.
Biz çocuklar bağrışarak serçe kuşları gibi düştük.
Bir at nalı ezdi benim dizkapağımı..."
Ve Topal Sergey bacağını sürüyerek
yürüyor o n l a r l a Kışlık Saray'a...
Rüzgârdır
kardır
ve insanlardır hâkim olan manzaraya.

Lehistan cephesinden gelen köylü İvan Petroviç'in gözleri
karanlıkta kedi gözleri gibi görüyor :
"- Ehhh, Matuşka, - diyor, -
yeşil başlı ördek gibi toprağı attık çantaya..."

Sütunların arkasından ateş açtı Kışlık Saray,
ateş açtı yüzü güzel Yunkersler
ve şişman orospular.
Tesviyeci Topal Sergey :
"- Hey gidi dünya, - dedi, - hey,
Kerenski kalmış kimlere..."
Ve topal bacağının üstünden
düştü yere...
Köylü İvan Petroviç,
yağlı, semiz toprağı avucunun içinde görüp
ve kırmızı sakalına tükürüp
bir Ukrayna şarkısı gibi işletiyor mitralyözü...

Gecenin ortasında kırmızı tuğladan Kışlık Saray
ve limanda üç bacalı Avrora...

Bolşevik Kitof haykırdı yoldaşlara :
"- Yoldaşlar, - dedi, -
tarih
yani işçi ve köylü sınıfları,
yani kızıl asker,
yani, bir meşale yakıyoruz, - dedi, -
hücuma kalkıyoruz, - dedi...

Ve Neva nehrinde buzlar kızarırken
o n l a r bir çocuk gibi iştihalı
ve rüzgâr gibi cesur,
Kışlık Saray'a girdiler.

Demir, kömür ve şeker,
ve kırmızı bakır,
ve mensucat,
ve sevda ve zülum ve hayat,
ve bilcümle sanayi kollarının,
ve küçük ve büyük ve Beyaz Rusya ve Kafkasya, Sibirya ve Türkistan,
ve kederli Volga yollarının
ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş oldu.

Bir şafak vakti karanlığın kenarından
karlı çizmelerini o n l a r
mermer merdivenlere bastıkları zaman...



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
denizcan
[ devrimci ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 24.12.2013
İleti Sayısı: 2.431
Konum: Trabzon
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: denizcan
Cevap Tarihi: 07.11.2014- 20:06


Büyük Ekim Sosyalist Devrimi 97 yaşında

Bundan tam 97 yıl önce 6 Kasım'ı 7 Kasım'a bağlayan gece Rusya işçi sınıfı iktidara el koyarak dünyanın kaderini değiştirdi.

Resim Ekleme

(İleri - Haber Merkezi) Bugün 7 Kasım 2014. Bundan tam 97 yıl önce, 6 Kasım'ı 7 Kasım'a bağlayan gece (Çarlık döneminde kullanılan takvime göre 25 Ekim'i 26 Ekim'e bağlayan gece) Rusya işçi sınıfı, yoksul köylü ve askerleri de yanına alarak iktidara el koydu.

Birinci Paylaşım Savaşı'nın yarattığı yıkımın içinde barış, ekmek ve toprak talepleriyle gerçekleşen devrim, dünya halklarına da büyük umut oldu.

Ekonomik ve kültürel açıdan geri bir köylü ülkesi olan Rusya'yı, uzaya ilk insanı göndermeyi başaran Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ne (SSCB) taşıyan devrim, Anadolu'daki Kurtuluş Savaşı'nın da en büyük destekçisi oldu. Genç Ankara hükümetine ilk ve en büyük desteği Moskova'daki işçi iktidarı verdi.

Birinci Paylaşım Savaşı'nın bitişinde büyük rol oynayan devrim, 27 milyon yurttaşını kaybetme pahasına da olsa 1945'te Hitler Faşizmini de yenerek insanlığı büyük bir beladan kurtardı.

Büyük Ekim Sosyalist Devrimi'nin ardından kurulan SSCB, emperyalist dünyanın şiddetli kuşatmasına direnmeyi başaramayarak 1991'de yıkıldı.

74 yıl boyunca sadece Sovyet halklarının değil, tüm dünya halklarının büyük kazanımlar elde etmesini sağlayan devrim; savaş, açlık ve gericiliğin pençesindeki insanlığın yolunu aydınlatmaya devam ediyor.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
denizcan
[ devrimci ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 24.12.2013
İleti Sayısı: 2.431
Konum: Trabzon
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: denizcan
Cevap Tarihi: 08.11.2014- 10:13


Bizim Ekim’imiz nerede?-Can Soyer  

Büyük Ekim Devrimi’nin 97. yılını kutluyoruz. Kutlamanın kendisi de özel ve kıymetlidir elbette, ancak ardındaki ısrarcı ve kararlı irade açığa çıkarılamazsa, doğum günü şenliğinden ibaret kalırsa, faydası da hatırası da gelip geçici bir mutluluk ya da hüzün vermekten öteye geçemez.

Bu nedenle, Ekim Devrimi’nin kutlanmasına, tarihten gelip bugüne uzanan keskin bir bilincin ve pratiğin eşlik etmesi kaçınılmaz.

Kısacası, Ekim’i kutlamakla sınırlı bir “vicdani” performans, Ekim’den başka kutlayacak devrim yaratamaz.

Demek ki, Ekim, bir yandan göğsümüzü kabartan ve umudumuzu yeşerten kolektif hafızamız olarak kutlanacak, öte yandan ise Ekim’deki bilinç, irade, cüret ve kararlılık bugüne doğru çekiştirilecek. Ekim, her noktasından günümüze, bizim ülkemize, bizim gündelik mücadelemize doğru uzatılacak. 1917’nin Ekim’inden, şimdinin, bugünün Ekim’i doğurulacak.

İlk bakışta imkansız sanılabilir. Oysa biraz tarih kurcaladığımızda, Ekim’in bizim topraklarımıza taşınmasının sanıldığı kadar zor olmadığı görülecek.

Bir kere, Ekim’i yaratanlar, büyük ve kutsal kahramanlar değil, çoğu aç, yoksul, işsiz, itilip kakılmış, bir köşeye atılmış emekçiler. Çöken, çökerken de tüm ülkeyi derin bir bataklığın içine doğru çekiştiren sömürü düzeni, Şubat’ta da Ekim’de de bu halk tarafından alaşağı edildi. İçlerinde büyük sanatçılar, düşünürler, aydınlar ve tabii ki devrimciler de vardı, ancak Rus gericiliğinin kökünü kazımak en başta kalabalığı ölçülemeyen bu emekçi halkın, yoksul köylülerin, perişan askerlerin eseriydi.

Bolşevikler de bu manzaraya aykırılık oluşturmuyorlardı. En derin entelektüel birikimi en zorlu yaşam şartları ile buluşturmuş, zaman ve enerjilerinin neredeyse tümünü devrim mücadelesine ayırıp kişisel yaşamlarını “asgari standartlar”a kadar mütevazılaştırmış, kendilerini gösterişten, süsten, kibirden en uzak noktaya yerleştirmişlerdi. Moskova’nın, Petersburg’un, Rus kasaba ve köylerinin yoksul halkıyla yan yana ve omuz omuza olabilen Bolşevik devrimci tipi, sadece edebiyatın ürünü değil, gerçek yaşamın yansımasıydı.

Velhasıl, Büyük Ekim Devrimi’ni sırtlanan işçiler ve devrimciler, bizim kadar yoksul, fedakar ve inançlıydı. Ne tanrısal bir kudrete ne de dehaya sahiptiler.

Ekim’in bizim topraklarımıza taşınmasını kolaylaştıran ikinci neden ise, ki burası her geçen gün önem kazanıyor, yaşamakta olduğumuz ülkenin ve dönemin 1917 Rusyası’na giderek benzemekte oluşudur. 1917’ye geldiğimizde Rusya, bir uçurumun kenarına tutunmuş çaresiz bir toplumdur. Ülke ya işçilerin ve yoksul köylülerin kanını emerek, durduğu yerde çürüyerek yok olacak ya da kendini en çevik sıçrayışla ileriye atıp düşmek üzere olduğu uçurumdan kurtulacaktır. Sosyalizm, geniş halk kitleleri için gerçek bir seçenek haline, bu zorunluluk ve koşullar içinde gelebilmiştir.

Deyim yerindeyse, Rusya, çağın tüm gerici ve ilerici güçlerinin, karanlık ve aydınlık tarafların, haklı ile haksızın, meşru ile gayrımeşrunun burun buruna geldiği bir dönemden geçmektedir. Bolşeviklerin halka gösterdiği, ilericilerin, aydınlıktakilerin, haklı ve meşru olanların öne çıkmaması durumunda, gericiliğin, karanlığın, haksızlık ve gayrımeşruluğun tümüyle egemen olacağıdır. Bolşeviklerin Rusya’nın emekçilerine anlattıkları, keskin ve kökten bir kopuş olmadığı sürece, karşı karşıya kaldıkları zulümden asla kurtulamayacaklarıdır.

1917’nin Ekim’inde ayaklanıp, iktidara el koyan işçiler, köylüler, kadınlar, askerler ve devrimciler, tarihin tam da bu kavşak noktasında ipleri eline almış oldular.

Ekim’in emekçi halkı, yalnızca kendi yaşamlarını değil, ülkelerinin kaderini de kurtarmış oldular.

Gelelim soruya: Bizim Ekim’imimiz nerededir ve ne zaman gelecek?

Böylesi bir soruya kehanet türünden yanıt verilemeyeceği açık olsa gerek. Ama tarihini ve dakikasını olmasa da, yolunu yordamını saptayabilmemiz mümkün şimdiden.

Türkiye’nin, bizim ülkemizin kurtuluşu başımıza musallat olmuş gerici ve sömürücü iktidarla Validebağ’dan Yeşilbahar’a, Soma’dan Ermenek’e, Yırca’dan Kaz Dağları’na kadar her adımda mücadele etmeyi sürdüren emekçi halkımızın elleriyle gelecektir.

Bu çürümüş iktidar elbet yıkılacaktır; ancak kurtuluş ancak bu iktidarı halk yıkarsa mümkün olacaktır.

Halkı geriye çekmeye, iktidarla mücadeleyi sahte peygamberlere havale etmeye niyetlenen her girişim, mevcut sömürü düzeninin devamını sağlamaktan başka bir amaca hizmet etmemektedir.

Rusya’da ayaklanan halk, bir araya gelmiş işçi ve emekçilerin gücünün karşısında hiçbir şeyin duramayacağını nasıl göstermişse, bizim Ekim’imizde de el ele vermiş halkımıza hiçbir şeyin boyun eğdiremeyeceği görülecektir.

İşte bizim Ekim’imiz burada, birleşmiş emekçi halkımızın kararlı ve dirayetli mücadelesindedir.

Büyük Ekim Devrimi, yüzüncü yaşına doğru ilerlerken, arkasındaki bilinci ve iradeyi de her geçen gün daha fazla dayatmaktadır bizlere.

Ekim, dört koldan bize, bugüne, ülkemize doğru uzanmaktadır.

Kim bilir, belki de yüzüncü yılda çifte kutlama yapmak da mümkün olacaktır



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
umut
[ umut yarın ]
Yasaklı
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.105
Konum: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: umut
Cevap Tarihi: 08.11.2014- 18:53


Az zaman kaldı
Cemil Fuat Hendek


Ekim Devrimi'nin 97. yıldönümüne az bir zaman kaldı. Proletaryanın o şanlı devrimini, çoğu ülkelerde işçi sınıfının, şu sıralarda içinde bulunduğu durumdan. verdiği mücadeleden onur duymakta zorlanacağı bir dönemde kutluyoruz. Dünya Sosyalist Sistemi'nin yıkılışıyla birlikte solun bir kısmı onun yıkıntıları altında kaldı, kaybolup gitti. Bir kısmı da o travmayı halen üstünden atamadı. Kendi ayakları üstüne kalkmaya çalışacak yerde, var oluşunu işçi sınıfının dışındaki kimi güç odaklarında aramaktan kurtulamadı. Kimi komünist partiler likide oldu, kimileri...

Hepsi bundan ibaret olabilir mi? Tabii hayır!

İnsanlık tarihinin iniş ve çıkışlarla, ilerlemeler ve gerilemelerle dolu olduğunu bilenler bambaşka bir manzaraya bakıyorlar: Belirleyici olan, tüm inişlere rağmen yükseliştir, tüm gerilemelere karşın ilerlemedir. Aksi taktirde insanlık mağara devrinde, kölelik düzeninde, orta çağın karanlıklarında takılıp, kalırdı.

Az zaman kaldı, kutlayacağız.

İnsanlık tarihinin en modern sınıfının, Paris Komünü'nden sonra ikinci kez, fakat bu sefer Bolşeviklerin önderliğinde, daha deneyimli ve örgütlü olarak, toplumsal ilerlemenin önündeki engellere, burjuvazinin iktidarına, onun sömürüsüne dayanan üretim ilişkilerine son verişini kutlayacağız.

Bu en modern sınıfın, insanlığın en modern sistemini hayata geçirmek için kararlı bir adım atışını, böylece insanlığın sosyalist devrimler çağına geçişini kutlayacağız.

Eğer bugün birileri "modernite"den bahis açıyorsa, asıl modern olan, insanlığın varabildiği ve artık geri dönüşü olmaksızın belirleyici olan, başka hiçbir şey değil, tam da budur.

Ekim devrimiyle birlikte, işçi sınıfı sömürücü sınıflara gereksinim duymaksızın kendi iktidarını kurabileceğini, içten karşı-devrim güçlerinin, dıştan da tüm emperyalist ülkelerin el birliğiyle saldırısına karşın bu iktidarı savunabileceğini ispatladı. İnsanların ırkından, renginden, ulusal, etnik kimliğinden bağımsız olarak bir ülkenin sınırları içinde eşit yurttaşlar olarak yaşayabileceğini, eşit haklara sahip olabileceklerini gösterdi. Yatırımcı, işveren vb adlar altında yığınları sömüren sermaye sahipleri olmaksızın, ekonomide, sanayide, teknolojide dev adımlarla ilerlenebileceğini, sefalet içindeki milyonlara, yarattıkları değerleri paylaşarak insanca bir yaşam düzeyine kavuşabileceklerini kanıtladı.

Ekim devrimi, ışıklarıyla aydınlanan dünyada, emperyalizmin sömürü ve talanına karşı başkaldıran halklara da esin kaynağı, aynı zamanda somut destek oldu. Onunla birlikte ulusal bağımsızlık hareketleri de yükseldi, çoğu başarıya ulaştı. (Üzerinde yaşadığımız toprakların da Ekim devriminin utkan proletaryasına, onu devrime götüren komünist partisine, Bolşeviklere minnet borcu vardır!)

Belirleyici olan işte bütün bu örneklerdir. Kimi beyin felcine uğramış, solcu geçinen, aslında burjuvazinin hizmetinde olanların; aydın geçinen, fakat aslında karanlığın puslarında yolunu şaşırmışların iddiaları, "tarihin sonunun geldiği", "sosyalizmin tarihsel olarak aşıldığı", "kapitalizmin insanlığın vardığı sonul sistem olduğu" ve bunlar gibi bir sürü inkâra dayalı safsatayla bu gerçek örtülemez.

Kapitalizmin tüm olanaklarıyla yaratmaya çabaladığı yenilmezlik görüntüsü, emperyalizmin dünya çapındaki güç gösterileri, bu dönemsel azgınlık kimseyi yanıltmasın.

Bu sistem, her zaman patlayabilecek, tüm sistemi yerle bir edecek bir unsuru, can düşmanını da içinde taşıyor. Onsuz edemez! Varlığını sürdürmek için onu sömürmeye, sömürebilmek için onu ezmeye gereksinimi var. İşte sömürülen, ezilen bu unsur, bu can düşmanı, işçi sınıfı onun sonunu getirecek.

Er ya da geç...

Bir örnek olsun: Diyelim ki, 25 Mayıs 2013 tarihinde, akşamın en kalabalık bir saatinde, İstanbul'da, Taksim meydanına çıksaydım, „Hey ahali! Duyduk, duymadık demeyin! Bir hafta sonra burada yüz binler, ondan bir hafta sonra da Türkiye'nin her tarafında milyonlar sokağa dökülecek!“ diye bağırsaydım, ne olurdu? Kimi güler, geçer, belki de nanik yapardı; kimi de deli gömleği giydirmeye kalkardı. (Keşke yapsaydım da gülüp geçenler, nanik yapanlar utansaydı.)

Şimdi aynı şeyi, "devrim olmaz, olsa da biz görmeyiz" diyenlere söylüyorum: İster istemez, er ya da geç... İnanın ki, az zaman kaldı... Ama bir, beş, on beş, ya da elli yıl sonra. (Bu süreler insanlık tarihinde bir saniye bile değil.)

Ama durun! Hiç belli olmaz. Belki hep birlikte ufuktan devrim konvoylarında, elimizde kızıl bayrakla yürürüz.

Çünkü artık belirleyici olan, insanlığın vardığı en ileri nokta, Ekim devriminin açtığı yol, sosyalizm!



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
solcu
[ kemal ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 24.01.2014
İleti Sayısı: 1.709
Konum: Ankara
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: solcu
Cevap Tarihi: 09.11.2014- 13:59


Ekim devrimcilerini selamlayın!
Mehmet Bozkurt


Yazının başlığına çıkan bu öneri, sadece Ekim Devrimcilerinin değil, bu topraklarda yaşayan herkesedir.

Çünkü Ekim Devrimcilerine borcumuz var.

Söze böyle başlayınca borcun kaynağını izah etmek bir zorunluluk oluyor. O zaman küçük bir tarih gezintisi belleklerimizin tazelenmesine iyi gelecektir.
Esas kapışma Batı Cephesi’nde oldu. İngilizlerin desteği ile İzmir’e çıkan Yunanlıların işgali yaygınlaştırmaları, işgalcilere karşı kurulan direniş örgütleri, verilen bir dizi gerilla savaşı, iç isyanlar, İnönü, Gediz, Demirci, Eskişehir, Sakarya, Afyon savaşları ve sonuç biliniyor : Yaklaşık üç yıl süren Türk-Yunan Savaşı, 9 Eylül 1922’de işgalcilerin kesin yenilgisi ve işgal topraklarını boşaltmaları ile sonuçlandı.

Tamam…

Buraya kadar iyi. Peki, Kurtuluş Savaşı sırasında Doğu Cephesi’nde zikredilmeye değer ya da tarih sayfalarında yer almayı hak etmiş bir savaş oldu mu? Oldu diyenler, birincisinin peşinden gelecek olan şu soruya da hazırlıklı olsunlar : Kim, kiminle ne zaman savaştı? Ya da şöyle, Doğu Cephesi ne zaman selâmete erdi? Elbette Doğu Cephesi’nde savaşı bitiren, Türk tarafının elini rahatlatan bir tarih ve bir olay var. Ancak bu Türk Kurtuluş Savaşı’nın gerçekleştiği 1919-1922 zaman dilimi içinde yer almıyor. Bu tarihi olay, 1918 yılının birinci yarısında, tam olarak yazacak olursak 3 Mart 1918 tarihinde gerçekleşiyor. Buna geleceğim, zira Ekim devrimcilerine olan borcumuzun kaynağı burada yatıyor.

Şimdi belleklerimize iyi geleceğini düşündüğüm gezintinin sırası.

Bu gezintide Kâzım Karabekir’e uğramamak hiç olmaz…

Okuduklarımdan edindiğim kadarıyla duygusal ve saf biri Karabekir Paşa. Duygusallığı yazmış olduğu şiirlerden, piyeslerden ve yapmış olduğu bestelerden anlaşılıyor. Saflığının delili ise tüm bu yapıp eylediklerinin birer sanat şaheseri sayması oluyor… Karabekir Paşa 15’inci Kolordu Komutanı olarak geldiği ve merkez üssü Erzurum olan Şark Cephesi’nde 1920 yılının Eylül ayına kadar yukarda işaret ettiğim çeşitli sanat faaliyetlerinde bulunuyor. Bu arada Ağustos ayında Kafkas topraklarında Kızıl Ordu birlikleri ile Karabekir Paşa’nın öncü birliklerinin bir defa karşılaştıklarını söylemeliyim. Bu karşılaşmada, önce gergin anların yaşandığı ve bir çatışma ortamının doğduğu da biliniyor. Bu gergin anlarda Kızıl Ordu birliklerinin Enternasyonal Marşı’nı söylemeye başladıklarını, Türk tarafının da olanca ciddiyeti ve büyük bir saygı ile bir tek sözcüğünü anlamadıkları bu maşı ayakta dinledikten sonra; karşılık olarak, Karabekir Paşa’nın günlerce sabırla öğrettiği “Yaslı gittik şen geldik/Aç bağını biz geldik” marşını büyük bir heves ve coşkuyla okuduklarını, böylece gergin ortamın yumuşamasında bu marşın etkili olduğunu ilave etmeliyim. Aklımda kaldığı kadarıyla bu marşın iki dizesi de şöyle: “Bize bir yudum su ver/ Çok uzak yerden geldik…” Bu dizelerin mealen de olsa hemen oracıkta Rusçaya çevrildiği anlaşılıyor zira marşın bitimiyle birlikte, tüfeklerin çatıldığını, ağırlıklardan kurtulduktan sonra dostça kucaklaştıklarını ve karşılıklı ikramda bulunduklarını Emel Akal yazıyor. Meraklısı için kitabın adını da veriyorum: Mustafa Kemal, İttihat Terakki ve Bolşevizm.

1920 yılının Eylül ayında, 28 Eylül’de, Kâzım Karabekir komutası altındaki Türk Ordusu Ermenilere karşı Sarıkamış-Kars-Gümrü hattında hareketleniyor. Paşa’nın 1930 yılının başında yazmaya başladığı hatıralarından, bu savaşın pek kanlı geçtiğinin, cehennemi çatışmaların günlerce sürdüğünü; topun, tüfeğin bittiği yerde süngülerle göğüs göğse boğuşmalar olduğunu öğreniyoruz… Kars 30 Ekim’de süngü savaşıyla Ermenilerden kurtarılıyor. Türk Ordusu Kars’ı zapt ediyor… Anlatıcıya inanacak olursak adeta mahşer günlerinin yaşandığı bu kanlı boğuşmanın sonunda, her iki tarafın kayıplarını merak etmemek olmaz. Ben de merak ettim. Şimdi sıkı durun; Genel Kurmay Başkanlığı’nca yayımlanan, Doğu Cephesi’nin anlatıldığı Harp Tarihi’nde her iki tarafın kayıp sayısını vermiş: Türk tarafının kaybı altı kişi, Ermeni tarafının kaybı ise elli kişi.

Şehit sayısının Adilcevaz’daki baldızının düğününden dönen sarhoş sürücünün uçuruma yuvarladığı otomobildeki yolcu sayısı kadar olduğu anlaşılmaktadır. Diğer elli kişiyi de bu örneğe dahil etmeye beni zorlarsanız, sarhoş sürücünün kullandığı otomobili elli kişilik bir otobüsle çarpıştırmak durumunda kalırım. Özetçe söyleyecek olursak, Doğu Cephesi’nde savaş denebilecek bir çatışmanın olmadığı ve Karabekir Paşa’nın şiir, piyes, beste gibi sanatsal faaliyetlerine “ destan” türünü de eklediğidir.

Osmanlı Devleti’nin 1914 yılında Almanya’nın yanında savaşa girmesinde hemen sonra Kasım ayında başlattığı Kafkasya macerası, her yıl artan sayıda verilen kayıplarla 1917 yılına kadar devam etmiştir. 1917’de komünistlerin iktidarı ele geçirmeleri sonucu kurulan yeni Sovyet hükümeti derhal savaştan çekilme kararı almıştır. Osmanlı-Rus savaşı bu tarihte bitmiştir. Bolşevik Hükümeti; Almanya ve Almanya’nın savaş ortakları olan Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı imparatorluğu ile barış masasına 3 Mart 1918 tarihinde oturdu. Gündemleri iç savaşı bitirmek ve sosyalizmi inşa etmek olan, bu nedenle de barışı herkesten çok isteyen Ekim devrimcileri büyük tavizler vererek, savaşın bittiğini ilan eden Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzaladılar.

Antlaşma masasından kazançlı kalkanlardan biri de, Kafkasya Cephesi açısından söylüyorum, Osmanlı Devleti’dir. Bu antlaşma ile, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından (93Harbi) bu yana Çarlık Rusya’sının elinde bulunan Kars, Ardahan, Batum Osmanlı Devleti’ne bırakılmıştır.

Yalçın Küçük,”Türkiye Üzerine Tezler -2”de yazdığına göre, 5 Mart 1918 tarihli gazeteler şıngırtılı sevinç manşetleriyle çıkıyor. Bunlardan biri Vakit Gazetesi. Vakit Gazetesi şu manşeti atıyor: “Sulhun şehitlerimize ve gazilerimize üç mükâfatı: Kars, Batum, Ardahan…” Yazı devam ediyor, şunlar var: “Hariciye Nazırı’nın Meclis’te yaptığı açıklamaya göre, Osmanlı Devleti başlıca üç şeyi istemişti ve elde etmişti. Bir, işgal altındaki topraklarımızın derhal boşaltılması ve geri verilmesi. İki, ‘93 Harbi’nde bizden alınan üç sancağımızın geri verilmesi. Üç, savaştan önce Rusya ile imzalanmış her türlü antlaşmanın geçersiz sayılması…”

Komünistler hem çarlığı yıkıyor hem de savaşı bitirip altın bir tepsi içinde üç ili Osmanlıya armağan ediyor… Çok açık, Doğu bölgesinin kurtuluşu Brest-Litovsk Antlaşması ile sağlanmıştır. Sonrasında olanlar, yani bir tek mermi bile atılmadan İngiltere’nin desteği ile Ermenistan’ın Kars, Batum, Ardahan’ı işgal etmesi, ardından Karabekir Paşa’nın altı kayıp ile yaptığı “Kars Seferi savaş tarihinin dip notlarında bile yer alması caiz olmayan küçük çatışmalardır. Doğu Cephesi’nde 1918 yılında Ekim devrimcilerinin bitirdiği savaş, 1921 yılında imzalanan antlaşmalarla noktalanmıştır. Bu antlaşmalar Kurtuluş Savaşı’nın önemli dönüm noktalarıdır. Savaşın kazanılmasında hayati önem taşıyan silah, mühimmat ve para bu tarihten itibaren genç Ekim Hükümetinden temin edilmiştir.”Kurtuluş Savaşı’nın Mali Kaynakları” arasında Sovyetlerin payı hakkında bir fikir verebilmek için bazı rakamları zikretmeme izin verin. A.Müderrisoğlu’ndan aktarıyorum: 39.275 adet tüfek, 327 adet makineli tüfek, 54 top, 62 milyon 086 bin adet tüfek mermisi, 147 bin 79 adet top mermisi, el bombası, şarapnel mermisi, kılıç ve gaz maskesi… Moskova Antlaşması metni dışında yer alan, ancak Türk ve Sovyet kaynaklarınca doğrulanan 10 milyon altın rublelik yardıma, antlaşma öncesinde üç ayrı parti halinde gelen 1 milyon altın rubleyi de ilave etmeliyiz…
Söz dönüp dolanıp “akçalı” işlere dayanınca bu yazının boyuna posuna uygun ölçekte bir parantez açmama izin verin. Şöyle: Nuri ve Saffet’i tanır mısınız, “hangi Nuri, hangi Saffet” demeniz pek doğal. İşinizi kolaylaştırmak için soyadlarını da yazmam gerekiyor. Birincisi, Conker; ikincisi, Arıkan. Mustafa Kemal’in yakın arkadaşları, birincisi aynı zamanda çocukluk arkadaşı…”Anadolu İhtilâli ” adlı kitabıyla tanınan Sabahattin Selek kitabının henüz araştırma faslında iken Kurtuluş Savaşı’nın ilk dönemlerinde maliye bakanlığı yapan Yusuf Kemal Tengirşek ile bir görüşme yapar. Bu görüşmede Tengirşek, yardım listesinin en sonuna ilave ettiğim 1 milyon rublenin makbuzunun kendisi tarafından imzalandığını söyler. Bir de dip not düşer: “Almanya’da enflasyon hüküm sürdüğü bir sırada silah alımına giden Saffet ve Nuri Beyler, orada parayı çoğaltmak için borsada oynamışlar ve paranın hepsini kaybetmişlerdir. Onları bir Alman aldatmıştı. Mesele mahkemelik oldu. Fakat bir netice çıkmadı. O gün bugün Saffet ve Nuri Beylerden şüphe edilmemiş ve hadise bir kaza olarak kabul edilmiştir… Yazıya çeşni olarak ilave ettiğim “dip not” bu kadar. Parantezi kapatıyorum
Moskova Antlaşması ile eli güçlenen Ankara Hükümeti, Doğu Cephesi’ndeki bazı birlikleri Yunan işgali altında bulunan Batı Cephesi’ne kaydırmış ve bunları Kurtuluş Savaşının dönüm noktası olan Sakarya Savaşı sırasında görevlendirmiştir.

Dönemin ünlü gazetecisi ve Mustafa Kemal’in yakın dostu Falih Rıfkı Atay, Ekim Devrimi’nin Türkiye açısından paha biçilmez değerini açıklarken, İstanbul’un bir köşesine Lenin’in bir büstünün konulmasını önermekten kendisi alamaz. Şunları yazar Çankaya adlı kitabında:

“Tuhaf kader cilveleri vardır. Eğer Lenin Çarlığı yıkmasaydı ve Rusya zafer gününe erişse idi, İstanbul Rus olacaktı. İnsanın acaba bir İstanbul köşesine Lenin’in büstünü koysak mı, diyeceği geliyor…” Falih Rıfkı’dan söz etmişken onun “1917 Devrimi olmasaydı Türkiye’de neler olurdu” sorusuna verdiği yanıtı da buraya aktarmakta yarar var. Şöyle:

“Ya Çarlık Rusyası 1917’de yıkılmamış olsaydı, müttefiklerle aralarındaki anlaşmaya göre İstanbul, Sakarya kıyılarına kadar Rusların mülkü olacaktı. 1918’in o haftaları, Rus Orduları Komutanı Çar Nikola’yı Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımında karşılayacaktı Daha neye uğradığını bilmeden Doğu’dan Güneye doğru, Adana’ya kadar uzanan bir Ermenistan kurulacaktı. Lenin,Çarlığı devirdiği sırada , Rus ordularının nerede ise Sivas kapılarına dayanmış olduğunu unutuyorduk…”

Şimdi yazının başlığını, bu coğrafyada yaşayan herkes ve her kesim için yineliyorum:

Onlara borcumuz var!

Kalkın ayağa!

Ekim Devrimcilerini selamlayın!

(Not: Bu yazı, sadece birkaç sözcük ve vurgu farkıyla aylık siyaset, bilim, kültür ve sanat dergisi Sol’un Kasım 2004 tarihli 230’uncu sayısında yayımlanmıştır.)



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Ekim Devrimi ve Lenin melnur 7 1288 09.11.2017- 08:19
Konu Klasör Ekim Devrimi (Rus Devrimi - Bolşevik Devrim) spartakus 0 2903 22.08.2015- 13:51
Konu Klasör 15 SORUDA Ekim Devrimi spartakus 0 1682 03.12.2014- 02:51
Konu Klasör Ekim Devrimi 100 Yaşında melnur 3 2297 15.11.2016- 12:49
Konu Klasör Ekim Devrimi ve savaş proleter 0 1470 17.11.2015- 18:03
Etiketler   Ekim,   Devrimi,   Üzerine-V.İ.Lenin
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS