SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
1968’in asıl sırrı neydi?           (gösterim sayısı: 132)
Yazan Konu içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.158
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

17 kere teşekkür etti.
24 kere teşekkür edildi.
Konu Yazan: melnur
Konu Tarihi: 26.05.2020- 08:00


1968’in asıl sırrı neydi? - ANIL ÇINAR

68’den bize düşen ders, devrimci olmayan zamanlarda da devrimi aramanın zorunlu olduğudur. Devrimci olmayan zamanlarda da gelecekteki devrimi büyütmenin adımları atılabilir.

Resim Ekleme

“Bütün devrimlerin temel sorunu devlet iktidarı sorunudur. Bu sorun kavranmadıkça devrimi yönlendirmekten söz etmek şöyle dursun, devrime aklı başında bir katılım dahi gösterilemez.

Devrimimizin en göze çarpan özelliği bir ikili iktidar doğurmuş olmasıdır.”1

N. Lenin, 9 Nisan 1917



Devrim ve ancak onun yaratabileceği bir ürün olarak ikili iktidar…

Ya bir devrimden söz etmiyorsak? Örneğin işçi sınıfının motivasyonuna bakıyor ve yeterli olmadığını düşünüyorsak? Karşı cephenin hala güçlü olduğunu görüyorsak? Ama yine de bir iktidar krizi mevcutsa? Dahası, tarih görülmemiş bir sınıf hareketi ve örgütlülük sunmuşsa?

Bu sorular 68’de ve özellikle Fransa’da yaşananlar için geçerliliğini koruyor. Neden? 68’de bir devrim olmamıştır; ama ‘devrimci durumu’ çağrıştıran şeyler yaşanmıştır. Devrimi bir kenara koyacak olsak bile ciddi bir siyasi krizin varlığı kesindir. En önemlisi, 68 bir devrim olmasa bile böyleymiş gibi propaganda edilmiştir. Teorik ve sanatsal üretimin geneline bakıldığında 68’in “kolektif belleğimiz”i adeta yeniden yarattığını söylemek mümkündür.

Üzerine binlerce kitap, makale, film yaratılmasına; olaylara tanıklık eden her kesimden, sınıftan insanla konuşulmuş, anketler bile ortaya koyulmuş olmasına rağmen Fransa’da ne olduğu hakkında hala tuhaf bir belirsizlik mevcuttur. Bu, 68’i ilgi çekici ve gizemli kılıyor.

Fakat gizemin nedeni tek başına 68’in yeniden yazılması ya da nostalji değildir. “Şöyle hareket edilseydi acaba ne olurdu” diyebileceğimiz fazlaca veri bulunmaktadır. Olayların gelişimine, farklı aktörlerin manevralarına, uluslararası koşullarda gerçekleşebilecek büyük değişikliklere dair ilgi çekici veriler…

“Şöyle olsaydı, şöyle olurdu” yaklaşımı zengin tarihsel malzemenin iç bağlantılarını keşfederken gerekli olabiliyor. Bununla birlikte, bilim ancak her şey olup bittikten sonra gerçekleşebilir ve olayların nasıl sonuçlandığı, bu kesin son bilgi, geriye dönük her bir neden-sonuç ilişkisini nihai olarak kavrayabilmek için mutlak önem arz eder. Bu aşamada, “aktörler şu yüzden şu şekilde hareket etmiştir; çünkü zaten şöyle bir motivasyona sahiptir” yaklaşımının hakim olması beklenir.

Öte yandan, bilimden bugüne ışık tutmasını, bize yol göstermesini istediğimizdeyse ona farklı olasılıklar hakkında tekrar soru yöneltmemiz gerekecektir. Fakat artık bu sorular istisnasız tek bir şeyin etrafında kümelenir: aktörün, öznenin, yani bizim. Böylece geçmişe tekrar dönüp bakarız ve geçmişin öznelerini yargılarız.

Fransız Komünist Partisi (PCF) 68’de yaptıkları ya da yapmadıkları için çok yargılandı. Biz de bunu yapmaya mecburuz bu yazıda. Fakat bu sefer dikkatle ilerlememiz gerekiyor. Sadece PCF’ye ya da başkalarına haksızlık etmemek için değil; o yaratılmış “büyük 68 devrimi” imajına bir kare de biz eklememek; önce bu illüzyonu ortadan kaldırmak ve sonra da 68’in gerçek sınıfsal ve ideolojik arkaplanına, olanaklarına erişebilmek için.

68 neden devrim değildi?

Neden hala devrim olarak anlatılıyor?

PCF gerçekten “devrimin önündeki engel” miydi?

“Öğrenci hareketi” mi yoksa işçi hareketi miydi?

Fransa neden önemliydi?

Fransız 68’i ile diğer ülkelerde olup bitenleri ne ayırıyor?

Sovyetler Birliği’nin tutumu neydi?

Olayların arkasında ABD var mıydı?

Sonuçta kim ya da kimler kazançlı çıktı?

Sonrasında dünya ve Fransa nasıl değişti?

Ve 68 neden hala değerli?

68, yaratılmış imajda dünya tarihinin en önemli olaylarından birisidir. “1968” olarak, “68 kuşağı” olarak, “yeni” olarak ve nihayet “devrim” olarak… Buna meydan okumak gerekiyor. Yukarıda sıraladığımız, her biri ayrı bir çalışmanın konusu olabilecek sorulara bu yazıda elbette sadece genel hatları itibariyle değinebileceğiz. Ama yine de 68’i   önemli ve değerli kılan öğeleri hakim algıya terketmeden bir takım yanıtlar üretebilmiş olmayı umuyoruz.

İki 68

Wallerstein 68’in bir dünya devrimi olduğunu düşünüyordu. Yeni bir sol, “yeni sol”un önündeki engel kalkmıştı. Komünist, marksist sol giderek yerini radikal, liberal ya da yeni sola bırakmıştı. Devrim, iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesini ifade etmiyordu. Hatta politik olmak zorunda bile değildi. 68’in gerçek başarısı kültürel ya da cinsel devrim olmasındaydı. Kısacası, burjuvazi adına bir başarı varsa bu, işçi sınıfı düşüncesinin her düzlemde sorgulanabilirliğinin sağlanabilmesindeydi.

Gerçekte, böyle bir değişikliği mümkün kılmak o kadar kolay değildi. İşçi sınıfını kuramın dışına itme, devrim teorisindeki önceliğini zayıflatma çabaları hep vardı; fakat 68 dönemecine kadar bunun hem teoride hem de politikada gerçekleştirilebilmesi pek mümkün olmadı. Fransa gibi bir ülkede ise ancak hayaldi.

Fransa, tarihi boyunca işçi sınıfı hareketinin güçlü olduğu bir ülkeydi, en büyük yenilgilerden sonra bile cüretle tekrar yükselmişti. Örgütlü, mücadele geleneğine sahip işçi sınıfı daha sonrasında Sovyetler Birliği’ni, faşizmin komünizm tarafından yenilgisini, PCF’nin direniş komitelerini ve güçlü sendikaları görmüştü. PCF Fransız politikasında, Sovyetler Birliği de dünyada en önemli güçlerden biri haline gelirken işçi sınıfı da siyasetin en önemli değişkeni olmuştu. Devrim denilince ise elbette işçi sınıfı devriminden başka bir şey düşünmek mümkün değildi.

Fransız entelektüeli de yetiştiği okuldan sosyal pratiğine ve siyasetle bağlantısına kadar önemli bir güç haline gelmişti. Sanatsal, kültürel pratiği de bunun bir parçası olarak etki gücüne sahipti. Sadece Fransa değil, dünya için de böyleydi bu: Almanya’da, İngiltere’de ve diğer Avrupa ülkelerinde aydınların yerleşebilecekleri politik konumun önemli bir belirleyeni Fransız entelektüelinin duruşu olmuştu. Bu etki 68 sonrasında da başka bir açıdan geçerliliğini korudu. 60’lar ve 70’ler boyunca egemen olan antiamerikancılığın bu yıllardan sonra gerilemesinde Fransız entelektüelinin 68 dönemecinde yaşadığı kayma etkili oldu.

Bu nasıl gerçekleşebildi? Bu sorunun en özet yanıtı antisovyetizmin belirleyici hale gelmesidir. Fransız entelektüeli ABD tarafından önceleri büyük bir tedirginlikle takip edilirken 68 sonrasında giderek netleşen antisovyetizm Fransız entelektüelini de silahsız bırakmıştır. ABD bunu iyi takip etmiş ve kullanmıştır.2 Fakat bunun ancak 1968 sonrasında gerçekleşebilmesinin nedeniyse 68 olaylarında işçi sınıfının geri plana itilmesidir.3

İşçi sınıfının geri plana itilmesinin iki yönü bulunur: 68 olaylarının gerçekleşme biçimi ve buradaki zaafların bir ideolojik silah olarak kullanılmasıyla vücut bulan yaratılmış 68 imajı.

68 bir “öğrenci hareketi” olarak bilinir. 68 denilince çoğunlukla “Mayıs 68” akla gelir. Fotoğraflarda, radyo kayıtlarında, filmlerde hep öğrencileri hatta birkaç öğrenci liderini görürsünüz. “Üç M: Marx-Mao-Marcuse” 68’in genel ideolojik temas noktaları gibi gözükse de aslında, topluma yansıtılan ve belli bir doğruluğa da sahip olan “tek M: Marcuse”dir. Marcuse, Soljenitsin ve Orwell ile birlikte antimarksizmin, antikomünizmin parlatılan üç isminden biridir.4 Ve Marcuse’nin bizim için anlamı işçi sınıfının denklemden çıkarılmasıdır.

Doğrusu, “öğrenci hareketinde” tek bir ideolojik ağırlık merkezi bulmak mümkün değildir. Antiamerikancılık; barış, kapitalizm ve burjuvazi düşmanlığı da belirgin temalardan, sloganlardandır örneğin. 68’de sokağa dökülen öğrencilerin de aklında devrim=işçi sınıfı ilişkisi hakimdir. En azından o güne dek… Fakat Mayıs’ta sokağa inen öğrenciler işçileri yanlarında görememiştir. Fabrikalara gittiklerinde ise “geleceğin patronları” olarak görülmüşlerdir. Sendikalar ve PCF “öğrenci hareketine” bakınca yalnızca sol aşırılık ve anarşizm görmektedir. Devrimin kıvılcımını ateşleyen öğrenciler o güne kadar devrimci sınıf olarak kendilerine anlatılan işçi sınıfını yanlarında göremediklerinde hızla başka yerlere bakmaya başlamışlardır. Demek ki artık geleneksel işçi sınıfından ve onun partisinden bir değişim öznesi olmasını beklemeyi bırakmak gerekmektedir.

68’de gerçekleşenler tam olarak böyle değildi. Birazdan işçi sınıfının nasıl büyük bir rol oynadığına ve 68’in Mayıs ayından ibaret olmadığına değineceğiz. Fakat öğrencilerde cisimleşen devrimci enerji, PCF’nin pasifliği ve 68’i kapatan olaylar hep birlikte değerlendirildiğinde 68’e yeni bir imaj kazandırmanın maddi zemini de böylece örülmüş oldu.

Daniel Cohn-Bendit, Jacques Sauvageot, Alain Geismar ve Alain Krivine “öğrenci hareketinin” popüler simaları olarak yükseldiler. Esasında, Sartre’ın da zamanında belirttiği gibi, bu liderlerin tam olarak neyi savunduğunu anlamak pek mümkün değildi.5 Antisovyetizm ve PCF karşıtlığı belirgindi; ama anarşist miydiler yoksa Troçkist miydiler ya da ne kadar böyleydiler? Lideri oldukları örgütlerin isimleri telaffuz ediliyordu her yerde. Halbuki ne büyüklük ne hareket tarzı ne de amaçları itibariyle bir örgütten söz etmek mümkündü. Ama kesin olan bir şey vardı ki Bendit başta olmak üzere epey medyatiktiler. Olaylar süreklilik kazanmaya başladığı andan itibaren radyolarda, gazetelerde bu simalar ön plana çıkarıldı. Ayrıca belirtmeliyiz ki ‘yeni medya’, radyo ve televizyon, 60’lar ile birlikte6 oldukça güçlü propaganda araçları olmaya başlamıştı.7

Üstelik bu görüntü, yani meselenin “bir takım sinirli öğrenciler”den ibaret olması, de Gaulle’ün de işine geliyordu. De Gaulle’ün asıl korkusu işçi sınıfının ve komünist hareketin denkleme girmesi, Fransız halkının da bunun böyle olduğunu farketmesiydi. De Gaulle ısrarla “Fransa’nın gücüne ve istikrarına darbe vurulması” argümanına sarılıyordu.

De Gaulle’ün kendince hesapları vardı; fakat söylediklerinde doğruluk payı hiç yok da değildi. “De Gaulle gitsin” istiyordu kitleler ama gerçekten ne istiyorlardı? Fransa için nasıl bir gelecek, düzen öngörüyorlardı? Öğrenci liderlerinin demeçleri ve gruplarının PCF dışındaki sol kanat ile bağlantıları da hiç yardımcı olmuyordu ortadaki görüntüye. Böylesi bir belirsizlik, şekil verilmemiş enerji bir kural olarak ancak geri bir pozisyonla sonuçlanabilirdi. Haziran seçimlerine sağın, Gaullizmin damga vurduğunu görecektik; ama aynı şey bu hareketin medyatik liderleri için de geçerliydi. Örneğin Bendit için bu gerilemenin sonu bile yoktu. Aslında belki de tutarlıydı başından sonunda dek. Bendit, hem Alman hem Fransız Yeşiller Partisi’nde çalıştı, küreselleşmenin ve federatif yapıda bir Avrupa Birliği’nin savunucularından oldu8, emperyalizmin Bosna ve Afganistan işgaline destek verdi, sağcılarla birlikte hareket etmekten çekinmedi.

Özetle, olayların üniversitelerden başlaması, öğrencilerin ön plana yerleşmiş, Mayıs’ta sokakları dolduran kitlelerin Haziran’da geri çekilmiş olması belirli bir hakim ’68 imajı’nı yarattı. Olaylar, görüntüler ve sonuçları9 elekten geçirildi; solun yenilgisiyle birlikte bir “kolektif bellek”10 inşa edildi11. Halbuki 68 öğrencilerden12 ibaret değildi. 68’i Fransa’daki burjuva iktidarı için tehlikeli yapan güç işçi sınıfının bir hareket olarak meydana çıkmasıydı. Bunun sonuçlarını tartışabilmek için 68’i Mayıs’ta gerçekleşen olaylar dizisinden çıkarmamız gerekir; çünkü 68’in asıl kriz momenti Haziran’dır.

Peki krizin kaynağında ne vardır? Pek çok belgenin ve yorumcunun uzlaştığı üzere Fransa bir ekonomik darboğazdan geçmemektedir. Yine pek çok anıda, tanıklıkta görülebileceği üzere Fransa’da hakim atmosfer “sıkıcı bir durgunluğa” işaret etmektedir. Hal böyleyken marjinalliğin ve anomalinin simgesi “öğrenci hareketi” etiketi de pek anlaşılır gözükmemekte midir?

Oysaki Fransa’nın otuz yıllık muhteşem dönemi (Les Trente Glorieuses) kapanmak üzereydi. Fransa halkının   zihninde savaş sonrası dönem genelde iyi olarak hatırlanır. Ekonominin 45 sonrasında Marshall yardımları ile toparlanması13 ve ardından “refah devleti” uygulamalarıyla tanışması bu “iyi”nin maddi zeminini yarattı. Fakat Fransa kendine özgü başka adımlar da atmıştı. Savaştan bir büyük güç olarak çıkamamıştı14. Avrupa’daki güçler dengesi gereği ABD ve İngiltere merkezli “Atlantik” tarafından Almanya üzerinden basınca maruz bırakılıyordu. Asya’daki Afrika’daki eski sömürü alanlarında problemlerle boğuşuyordu. 58’de iktidara getirilen15 De Gaulle Fransa’yı Sovyetler ile Atlantik arasında “üçüncü” bir konumda tutarak buradan bir büyük güç olarak çıkarmayı düşünüyordu. Bunun Fransa’nın içine yansıması kilit sektörlerde yaygın bir devletleştirme ile birlikte giden kapitalizmin gelişimi oldu.

Fransa bir nükleer güç olarak yükselmiş; uçak, otomativ, silah sanayi gibi sektörlerde büyük bir sıçrama yaşanmıştı. Uluslarası koşulların uygunluğunda, komünizmin ve işçi sınıfının gücü doğrultusunda işçi sınıfına ekonomik pastadan pay da verildi.16 Kapitalizmin savaş sonrasındaki bu genişleme döneminin bir nüfus patlamasına (baby boomers), gerekli iş gücünün de eğitim düzlemine yansımaması düşünülemezdi. 1950-68 aralığında Fransa’da öğrenci sayısı tam 9 kat artmıştı.17 Üniversiteler eskiden burjuva ailelerin çocuklarına ev sahipliği yaparken giderek emekçi kökenden gelen ailelerin çocuklarının oranı artmaya başladı.18 Mevcut eğitim ve okul sisteminin bu basıncı kaldırabilmesinin mümkün olmadığı görülecekti.

Öte yandan, 60’ların ortalarından itibaren ekonomik göstergeler olumlu olmayan işaretler göstermekteydi. Geçici olduğu düşünülen bu sapmalar 70’lerde krize evrilecekti. Bununla birlikte, ekonominin kapitalist örgütlenişinde de farklı politikalar devreye girmeye başladı. Sömürü oranını yükseltilmesi kârlılığı artırmanın yollarından biri olarak belirginleşti19 ve 60’larda giderek yükselme eğiliminde olan bir işsizlik görünür hale geldi.20 Rakamlar henüz yüksek değildi; ancak uzun süredir düşük bir çizgide ilerleyen işsizlik oranında herhangi bir artışın meydana gelmesi bile önemli bir göstergedir işçi sınıfı açısından. Ekonominin liberalizasyonu için kimi ipuçları barındırmaktadır bu hamleler. İşçi sınıfı için ise yeniden zorlu emek piyasasına, güvencesizlik koşullarına dönüş anlamına gelir. Ayrıca, emek piyasasının yeniden yapılandırılmasının bir diğer anlamı da emek mobilizasyonunun artışıdır.21 Bu etkiler 60’lar boyunca birbirini bütünleyerek işçi sınıfını hareketlendirmeye başladı.

De Gaulle’ün 63’te başlattığı “istikrar planı” ekonomideki arızaları düzeltmek için işlevli gibi gözüküyordu; nitekim 64-66 aralığında ekonomideki genişleme etkileyiciydi. Fakat 60-65 aralığındaki bu süreç yoksullaşmayı getirmiş, büyük işçi grevlerine sahne olmuş, çiftçiler gösteriler düzenlemiş ve de Gaulle kariyerinin en düşük destek oranına inmişti.22 İktidarın bir bütün olarak kötü yönettiği bu sürece Gaulle’ün kişiliği, yönetme tarzı da hiç yardımcı olmadı. 60’ların sonunda de Gaulle’e “memnun olunmayan bir lider” gözüyle bakılıyordu. De Gaulle mevcut rahatsızlığı tipik bir biçimde iki argümanla karşılıyordu: “Fransa’yı dünyanın büyük gücü yapacağım”, “ya kaosu ya da beni tercih edeceksiniz”.23

Mayıs’ın başlarında devrimci enerjinin fitilini ateşleyen öğrenciler mevcut eğitim ve çağdışı değerler sistemine itiraz etmişlerdi. Fakat Mayıs’ın ortasına gelindiğinde ne sadece öğrencilerden ne de sadece eğitim sisteminden bahsetmek olanaklıydı. Dünyanın ve başında de Gaulle’ün bulunduğu Fransız kapitalizminin ürettiği çelişkiler sloganlara yansıdı. Üniversiteler işgal edilmiş, on binlerce insan Paris’in sokaklarını doldurmuştu. Öğrenciler ve aydınlar göze çarpıyordu; fakat bir emekçi katılımının olduğunu söylemek de mümkündü.24 “Durgun” Fransa’da kitleler de Gaulle’ün gitmesini istiyordu. Mevcut sınıfsal bileşiminde ve kitleselliğinde kalsa sönümlenmekten kurtulamayacak olan bu enerjiyi gerçek tehdit seviyesine çıkaran dönüm noktası 9 milyon25 işçinin genel greve katılması oldu. Bir sınıf hareketi vardı. Mayıs’ın ortasında Fransa’da hayat durmuş, yönetimde panik baş göstermiş ve artık krize adım atılmıştı.

Olaylar işçi sınıfının öğrenci-aydın eylemlerine katılması biçiminde anlatılmış ve görkemli 9 milyon işçinin ne anlama geldiği de çoğunlukla arkaplana itilmiştir. Buraya kadar bahsedilebilecek “ilk 68” gerçekten de böyledir: kronolojik olarak da sınıfsal ve ideolojik kompozisyonu itibariyle de “işçi” değildir. Aslında, işçi sınıfı sahneye çıktığında bile benimsediği sloganlar farklı olacaktır. Hatta öğrenciler fabrikalara destek istemeye ya da destek olmaya gittiğinde işçilerin genellikle pek oralı olmadıkları, onları yer yer maceracı yer yer de geleceğin patronları olarak gördükleri söylenir.26 İşçi sınıfının partisi PCF ise daha Mayıs ayının başında çizgisini çekmiş ve o çizgiyi sonrasında pek az esnetmişti. Sendikanın (CGT) yaklaşımı da benzer oldu.

Ancak mevcut “ilişkilenememe” durumunun tek nedeninin “sendika bürokrasisinin engellemesi” olarak sunulması aldatıcıdır. Üstelik iki büyük sendikanın (CGT ve CFDT) işçilerin tamamını kapsaması da mümkün değildi. Sendikalar ve elbette PCF disiplini ile ünlüdür. Öte yandan 9 milyonluk bir işçi grevi sadece disiplin ile yalıtılabilecek bir toplam olmaktan fazlasını ifade eder. Kuşkusuz hem sınıfsal ve ideolojik olarak hem de ortaya çıkma zamanı itibariyle farklı olan bu iki kanalın tamamen farklı rahatsızlıkların ürünü olarak geliştiğini, birbirini etkilemediğini düşünmek yanlış olur. Toplumsal hareketliğin büyüklüğünün kendisi bile işlerin bu kadar basit olmadığını anlatacaktır. Zaten sınıf hareketinin yarattığı atmosfer ve öğrencilerin en azından başlarda Fransa’nın genelinde sempati uyandırıyor olması PCF’yi de daha farklı davranmak doğrultusunda ittirmiştir. Fakat Mayıs ve Haziran’ın geneli itibariyle konuşacak olursak sanıyorum şunu söylemek daha yerinde olacaktır: kendi haline bırakıldığında, en azından Fransa’da ve 1968 yılında, bu iki kanalın birleşmesi pek mümkün gözükmemektedir.

Yine de, bunlar kısmen geçerliliğe sahip olsa bile, hikayenin tamamını anlatmıyor. Çünkü hikayenin devamı aslen Mayıs’ın ikinci yarısı ve Haziran’da gerçekleşmektedir. İşte bu pek de değinilmeyen, diğer, “ikinci 68”dir.

“İlişkilenme kurulmasa ne olur?” sorusunun yanıtını tarih halihazırda vermiş bulunuyor. O halde “bu ilişkilenme nasıl kurulmalı?” sorusuyla ilerlemek gerekiyor.

Mümkün Olan ve Olmayan

Mayıs olayları ilk başladığında hükümetin ve de Gaulle’ün tavrı “bitmesini beklemek” şeklindeydi. Başkan De Gaulle sessiz kalıyor, başbakan Pompidou ise öğrencilere bazı tavizler vererek yatıştırmak doğrultusunda davranıyordu. Polis ortaya çıkan devrimci enerjiyi “tatlı-sert” müdahalelerle hapsetmeye çalışıyordu; ama kitlesellik de gün geçtikçe büyüyordu.

13 Mayıs günü ülke çapında, bütün sektörleri içeren grev başladığında olayların kendiliğinden bitmeyeceği anlaşıldı. Grevlere son verildiğinde bile kriz başka bir aşamaya doğru ilerliyordu. Ülkenin en önemli fabrikalarında işgal eylemleri başlamıştı. Direnişe “köy” de ortak olmuş, federasyonlar tarım fiyatlarına karşı protestolara başlamıştı.27 Hayat durmuş fakat yardımlaşmanın örnekleri türemeye başlamıştı.28

25 Mayıs’ta CGT ve diğer sendikalar Paris’te 2.5 milyonluk bir yürüyüş düzenledi. Fransız burjuvazisi bu andan itibaren çok açık bir tehditle karşı karşıya olduğunu fark etti. Burjuvazinin belleğinde 1948’de Çekoslavakya’da yaşananlar vardı. Çekoslavakya’da Komünist Parti, dengelerin sosyalizm aleyhine doğru kaymaya başladığını görmüş, çözümü parlamento sınırlarına hapsetmemiş, halk desteğini ve devlet mekanizmalarındaki örgütlü gücünü kullanmış, bazı sosyal demokratları da cepheleşmenin bir eksenine çekebilmiş ve Sovyetler Birliği’nin destekleyiciliğinde iktidarını tesis etmiştir. PCF’nin sosyalizm arayışının, “barışçıl geçiş” perspektifi ve parlamentarizmi yüzünden tehdit gücünü kaybetmiş olduğu düşünülebilirdi. Devlet mekanizmasında 48 örneğindeki gibi bir yarılma da mevcut değildi. Ancak kriz tırmanıyor; PCF’nin örgütlülüğü ve ülkenin en büyük, en önemli sendikası CGT ile olan ilişkisi olayların seyrinin istenmeyen noktalara varabileceği konusunda burjuvaziyi uyarıyordu. Yani o günlerde burjuva medyasında dile getirilen komünizm korkusu, yasadışılık argümanı, iç savaş tehdidi algı operasyonundan ibaret değildi.

Üstelik tam da o dönemeçte de Gaulle devrimci enerjiyi etkisiz hale getirmenin bir yolu olarak “yasal düzlemi” kullanmak ister ve başarısız olur. 24 Mayıs’ta bir referandum yapmanın yollarını arar; fakat ne hükümetin ne de ülkenin durumu buna imkan tanır. Öyle ki herkes grevdeyken oy pusulası basacak birilerini   bulmak imkansızdır. De Gaulle ile hükümet üyeleri arasındaki eşgüdüm bozulur. Otorite merkezi, de Gaulle ile anılan Élysée Sarayı olmaktan çıkar, başbakanlıkla yani Pompidou ile anılan Matignon merkez haline gelir.29 De Gaulle sessiz kalmaktan kontrolü kaybetmeye doğru sürüklenirken Fransa’nın yöneticisi Pompidou olarak öne çıkar. De Gaulle’ün krize yaklaşımı en başından beri “kestirip atma” yönündedir. Örneğin Pompidou ile bu konuda farklı düşünmektedirler; fakat farklılık danışıklı dövüş olmanın ötesindedir.30 23 Mayıs’ta yapılan bakanlar kurulu toplantısı de Gaulle’ün kontrolü sağlayamayabileceği izlenimini vermektedir.

Fakat yine de söz konusu kişilik “de Gaulle”dür, hala “Fransa” üzerinde bir etkisi vardır. Fakat ilerleyen günler bu etkinin bizzat burjuvazi tarafından da sorgulandığı zamanlar olacaktır. Nitekim, 24 Mayıs akşamında de Gaulle televizyona çıkar. “Sessiz çoğunluğa” seslenerek istikrarın kaynağı olarak kendisinin hazır bulunduğunu göstermek istemiştir. Halbuki, yıllarca kendi iktidarına başarıyla hizmet eden bu araç bu sefer de Gaulle’ü de kendisini izleyenleri de hayal kırıklığına uğratır. “Fransa” izlediği görüntüde bir istikrar göremez. De Gaulle’ün morali en yakınındakilerin de anlattığı üzere oldukça kötüdür.31 Üstelik krize her gün bir başka öğe eklenmektedir.

Kriz, işçi sınıfının 25 Mayıs’taki yürüyüşü sonrasında, “Grenelle görüşmeleri” olarak bilinen sendika ile hükümetin karşı karşıya geldiği dönemeçte düğümlenir. İki gün süren görüşmelerin sonunda temelde anlaşma sağlanamaz ve “anlaşma” 27 Mayıs’ta rafa kaldırılır. Aslında görüşme burjuvazi cephesinden bakıldığında krizi sona erdirmek için atılabilecek en önemli adımdır ve hükümet de böyle düşünmektedir. İşçi sınıfı için ise krizin derinleşip derinleşemeyeceği ile ilgili kritik bir dönemeci ifade etmektedir.

Anlaşmanın reddini hükümet ve meclisteki dağınıklığın artışı izler.32 Çünkü red tavrı yönetenler açısından krizin neresinde olunduğuyla ilgili sembolik bir anlam ifade etmiştir. Çünkü red “sendika bürokrasisi”nin basit bir manevrasından ibaret değildir. Daha öncesinde işçi sınıfının genelinde “devrim yapacağız” motivasyonunun pek de hakim olmadığından, krizden maddi kazanç alarak çıkma beklentisinin yaygınlığından bahsetmiştik. Fakat kriz ilerlerken “çoğunluk” tek başına parametre olmaktan çıkar. Ülkenin en önemli ve en büyük fabrikalarında Grenelle anlaşmasına karşı tepkiler yükselmiş ve fabrika işgalleri ön plana çıkmıştır.

Üstelik işçi sınıfının yürüyüşleri “ekonomik” sloganlardan ibaret hiç olmamıştır. De Gaulle’ün ortalıktan kaybolduğu 29 Mayıs’ın ertesi günü gerçekleşen 500.000 kişilik CGT eyleminde “Adieu de Gaulle” sloganları yükselecektir. Artık asıl mesele bu sloganın mevcut düzenin yeniden tesisi anlamına mı geleceği yoksa başka bir düzenin meşruiyet kazanması için bir araç mı olacağıdır. PCF’nin asıl hatası tam da burada gerçekleşecektir. Düzenin meşruiyet krizi değerlendirilmemiş, tüm devrimci enerji ekonomik taleplere ve parlamenter manevralara doğru sönümlendirilmiştir.33

Sorunun özü son derece basitti: Fransa’nın kaderi Gaullizmin ve Atlantisizmin34 farklı sürümleri arasına hapsedilmek isteniyordu. De Gaulle’ü indirmenin tek amaç olarak belirlenmesi seçim ittifaklarına ve parlamento stratejilerine yön veriyordu. PCF bu dairenin dışına çıkamadı. Oysaki Komünizm bu sahte çözüme meydan okuyabilecek, Fransa’nın kaderine yön vermeye aday bir güce sahipti.

Krizin en yüksek seviyesinin başladığı “Grenelle reddi” anından dengenin tekrar kurulduğu yani de Gaulle’ün toparlandığı ana kadar geçen sürede en azından burjuvazinin bazı kesimlerinin de Gaulle’den umudu kesmeye başladığını not etmemiz gerekir. Burjuvazinin siyasete etki mekanizmalarının izini sürmek, üstelik o dönemin Fransa’sında pek kolay değildir.35 Fakat önemli burjuva medya organları, başta de Gaulle’ün pek sevmediği gazeteler bu soru işaretlerinin yansıdığı araçlar olur.36 Bakanlar ise en iyi ihtimalle Gaulle’e mesafelidir. Aslında bu mesafe sadece krizin ürünü değildir. Örneğin Pompidou, de Gaulle kabinesine Rothschild bankasının yöneticisi olarak gelmiştir ve de Gaulle sonrası ekonomiye, Atlantik çizgisine yaklaşımı önemli ipuçlarıdır. Pompidou seçilebilecek örnekler arasından belki de en “Gaullist”idir.

Yani karışıklık sadece “sol” ile “sağ” arasında değildir. De Gaulle’ün o güne kadar kendi partisinde birleştirebildiği farklı sağ partilerde, hatta Gaullistlerin kendi içinde bile soru işaretleri yükselmektedir.37 Fakat PCF’nin yapamadığı şeyi diğer sol, “sol muhalefet”38 yapar. Fransız sosyalist çizgisi, PCF ile zaman zaman flört etmiştir39; fakat herkes bilmektedir ki gönlü aslen “demokratik merkez”dedir. Üstelik bu sol muhalefet, de Gaulle partisine alternatif olarak Atlantisizmiyle ünlüdür. Bu çizginin temsilcisi olarak Mitterand, 28 Mayıs günü ilginç ama cüretli bir çıkışla “Fransa’da 3 Mayıs’tan beri bir devletin mevcut olmadığını, hükümetin iflas ettiğini, de Gaulle gidene ve seçimler gerçekleştirilene kadar bir ‘geçici hükümet’ gerektiğini” açıklar.40 Mitterand41 ve Mendès-france “sol muhalefet” olarak adaylıklarını ilan ederler.

Bu çıkışın biraz cüretli olduğunu kabul etmek gerekir. “Sol muhalefet”in, PCF’nin stratejisindeki zaafları gördüğünü; PCF’nin “oyun”un sınırları dışına çıkamayacağını, yıllardan beri benimsediği “de Gaulle gitsin” stratejisi gereği kendi ittifaklarına yakınsamak zorunda kalabileceğini hesapladığını düşünebiliriz. Hatta değişen dengeler sayesinde de Gaulle partisinden kimi öğeleri bile bu ittifaka çekebileceklerini düşünmüş olabilirler. Ancak ne parti içi ne de partiler arası gerilimler hesapların bu kadar kolay tutmayacağını işaret etmektedir.42 Bu güvenin ülke dışından ve burjuvazinin en azından bazı bölmelerinden gelmesi gözardı edilemeyecek bir olasılıktır. Konuya tekrar döneceğiz; fakat bu noktada bir ara değerlendirmeye yer vermek uygun olur.

Krizler her zaman, belirli sınırlar içerisinde de olsa, bazı ülke içi ve ülke dışı aktörlerin müdahalesine açıktır. Bu olasılığın sınırlarını bilmek burjuvazinin oyuncağı olmamak için mutlak önem arz eder. Öte yandan devrimci siyasetin, kendi bağımsız çizgisinin güçlenmesi için strateji geliştirmesinin önünde bir engel yoktur. Üstelik PCF örneğinde olduğu gibi, siyasi dengelerin objektif olarak en önemli belirleyeni iken bu daha da geçerlidir.

Krizlerin şöyle bir “genel yasası” vardır: iki cephe, burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki mücadele belli uğraklarda belli aktörlerin mücadelesine dönüşür ve onların hamleleri doğrultusunda ilerler. Her cephe kendi düzeninin hakimiyetini, kendi meşruiyetini tesis etmek için belli kozlar ileri sürer, kendi “oyununu” dayatmaya çalışır, karşı cepheyi buna yanıt vermek zorunda bırakır. Bu hamleler bir radyo konuşması, bir genel seçim, bir yürüyüş ya da askeri müdahale tehdidi olabilir. Böyle anlarda gücün tek belirleyeni sayı ve sopa değildir; örneğin psikolojik üstünlüğü tesis edecek her tür manevra da önemlidir.

Fakat yine krizlerin yasasıdır: her manevra iki ucu keskin bıçak gibidir, özellikle de burjuvazi açısından43 istenmeyen sonuçlar üretebilir. 68’de “Grenelle” bunlardan biridir. 1871 Fransa’sında Thiers’in silah bıraktırma ve seçim manevraları ya da 1917’nin Geçici Hükümet’i ve Kornilov Darbesi böyledir. Son saydıklarımız gerçek devrimci durum örnekleridir; fakat devrimci olmayan koşullarda bile kriz döneminin sonrasına “devrimci olanı” devredebilmek için sınıflar mücadesinin temel siyaset yasasına özen göstermek gerekir. Böyle anlarda burjuvazinin kriz yatıştıracak ve düzen tesis edecek hamlelerini bozan, yönetememe krizini derinleştirirken işçi sınıfının kendi gücünü, kendi alternatif düzenini geniş kitlelere anlatabileceği   manevralar üzerine çalışmanın karşılığı vardır. Bu hamlelerin “kazancı” kendini hemen o an göstermeyebilir;   sonucu da parlamentoya yansımak zorunda değildir.

İşte Grenelle görüşmeleri ve Haziran sonunda gerçekleştirilen genel seçim44 krizin hangi sınıf açısından kazançla çıkılacağının belirlendiği uğraklar oldu. İki sınıf arasındaki mücadele bu simgelerde cisimleşti. Görüşmelerin reddinden sonra yönetme krizi yükseldi, yönetenler güven kaybında uğradılar ve siyasi rekabet bir belirleyen olarak devreye girdi. Polis günlerce süren çatışmaların sonunda moral olarak tükenmeye başlamıştı. Üstelik ordunun eskisi gibi de Gaulle’ün hakimiyetinde olduğunu söylemek o kadar kolay değildi.45

De Gaulle kontrolü kaybettiğini anladığı andan itibaren yani 29 Mayıs itibariyle Fransa sınırları dışına çıktı. Baden-Baden’deki birlikleri ziyaret ederken ve generallerin bağlılığını tesis ederken aklındaki strateji gizem oluşturmak ya da “sürpriz yapmak” değildi.46 Ülkenin içinde bulunduğu durum, siyasi kriz ve kişisel tanıklıklar vaziyetin böylesine rahat hareket edilebilecek seviyede olmadığına işaret ediyor. Fakat sonuç olarak de Gaulle ordunun desteğini garantiledikten, moral kazandıktan ve bu güçle partisine müdahale ettikten sonra hem psikolojik avantajı hem de otoriteyi tesis etme olanağını eline geçirdi.

Nitekim 30 Mayıs akşamında bir radyo yayını planladı. Bir hafta öncesinde televizyondan seslendiğinde sonuç hayal kırıklığı olmuştu. Bu sefer otoriteyi tesis edecek, Fransa’yı içinde bulunduğu kargaşadan kurtaracak kişi olarak seslendiğinde kontrolü tekrar eline aldığını gösteriyordu. “Bu kadar oyun yeterdi”.47 Konuşmayla birlikte 500 bini bulan bir kitlenin, “Fransız halkının sessiz çoğunluğunun” sokağa indiği ve de Gaulle’ü sahiplenen bir gösteri yaptığı bilinir. Buradan çıkan sonuç ise Fransa halkının de Gaulle’e sahip çıktığı şeklindedir. O günün medyası da Fransa’ya bunu anlatmıştır; fakat mitingin Gaullist partinin örgütleri tarafından hem sayıca hem de zamanlaması itibariyle incelikle organize edildiğinin üzerinde pek durulmaz. Halbuki bu, o günlerde meşruiyet rüzgarının hangi partinin arkasından estiği ya da esebileceği konusunda bize bilgi verir. Gerçekte, buna karar vermek o kadar kolay değildir.

Bu tarihten itibaren krizin inişe geçtiğini görürüz. 24 Mayıs ile 1 Haziran arasındaki günler ve saatler yönetememe krizinin belirleyici anlarını oluşturur. De Gaulle’ün kontrolü ele geçirişi ile Haziran sonu genel seçimlerinde açık çoğunluğu elde edişi arasındaki süre devrimci enerjinin sönümlendiği, Fransa’nın “normalleşme”ye başladığı, hatta yaz tatili planlarına odaklandığı bir dönem olur.

Aslında ülkenin seçimlere kilitlenmesi düzenin sağlanması için önemli bir operasyon olmuştur. Seçimlerde de Gaulle’ün partisi, genel olarak sağ, ezici bir üstünlük kurar. İşin aslı, bu de Gaulle’ün kazandığı anlamına gelmemektedir. De Gaulle, Pompidou başta olmak üzere, kendi kontrolünden çıkma eğiliminde olan öğeleri ayıklamak ister; fakat birkaç sene içerisinde siyaset arenasını kendisi terk edecekt, sonraki başkan ise Pompidou olacaktır. Burjuvazi için bu sürecin anlamı düzenin yeniden tesis edilmesi olmuştur; fakat sürecin arkasındaki farklı seçenekleri ayırt etmek pek kolay değildir. “Sol muhalefetin”, genel olarak “Atlantisizm”in ne kadar başarılı olabileceği, PCF inisiyatifi alabilse nelerin değişebileceği çok net değildir. Ama kesinleşen sonuç şudur ki de Gaulle bu süreci otoritesi zedelenmiş; hareket sınırları çizilmiş ya da etkisi azaltılmış bir lider olarak kapatmıştır.

Bu değişimin daha geniş çerçeveden incelenmesine yazıyı sonlandırırken tekrar döneceğiz; çünkü Fransa’nın ve dünyadaki diğer örneklerin anlamına, Sovyetler Birliği ile ilgili yönüne daha detaylı eğilmeden 68’i anlamak mümkün değil.

Şimdi ise, bu bölümü kapatırken neyin olanaklı neyin olmadığını toparlayacak birkaç noktayı eklememiz gerekiyor. Böylece “PCF ne yapabilirdi?” sorusuna da yanıt bulmuş olacağız.

Devrimci olmayan koşullarda PCF’den devrim yapmasını ya da ayaklanma için hazırlığa girişmesini beklemek anlamsızdır. PCF’nin böyle bir niyeti de yoktur zaten ama burjuvazinin bu olasılığı yine de dikkate aldığını akıldan çıkarmamak gerekmektedir.48 Bunun yanında Fransa, tarihinin en büyük işçi grevine ve sınıf hareketine sahne olmuş; işçi sınıfının çoğunluğunda olmasa bile genç ve dinamik kesimlerinden başlayan, önemsenmesi gereken bir devrimci gelişim kendisini göstermiş; iktidarın süreci kontrol edemediği anlaşılmış, farklı partiler arasında ve bir bütün olarak yönetimin kendisinde anlaşmazlıklar baş göstermiş, de Gaulle’ün motivasyonunun kırıldığına dair ciddi sinyaller ortaya çıkmıştır.

Devrimci enerji öğrenci ve aydınlar üzerinden ilk ortaya çıktığında ve yayılmaya başladığında bu enerjiyi en başından reddetmenin değil, uygun bir diyalog ile kontrol altında almanın yolu izlenebilseydi49 (ki PCF gücü buna yetebilecek bir partiydi) bunun hemen o süreç için iki verimli sonucu ortaya çıkacaktı: Birincisi, açığa çıkan enerjinin ne idüğü belirsiz topluluklar ve liderleri üzerinden algılanmasının önüne geçilirdi. İkincisi, örgütlü işçi sınıfının hakimiyeti sayesinde sağlıklı bir ilişkilenme gerçekleştirilebilir; devrimci enerji dinamik işçi kitleleri üzerinden sınıf hareketiyle buluşmuş olurdu.

Grenelle görüşmeleri ekonomik kazanımlar için gerçekleştirilmişti. Görüşmelerin içeriği böyle kalsa bile bu dönemeç bir bütün olarak politik anlama sahip olabilir, burjuvazinin ödün vermek ile basınç uygulamak arasında gidip gelen manevralarının ters etki yaratması sağlanabilirdi. Ve daha en başından, asıl hedef parlamento ya da seçimlere gitmek olarak belirlenmeyebilir, mevcut hükümetin meşruiyetinin kaybolduğu açık olduğu anda bu kaybın telafi edilememesi için o an ne gerekiyorsa yapılabilirdi.50 PCF’nin direniş ve fabrika komiteleriyle, mahalle yardımlaşma örgütleriyle dolu bir geçmişi vardır. Bu ve daha fazlasının meşruiyetini kaybeden yönetim karşısında işlevlenmesi sağlanabilirdi.

Bu mutlaka el yordamıyla bir ikili iktidar yaratmak anlamına gelmek zorunda değil. İktidarın ağırlık merkezinin radikal biçimde kayması derin devrimci krizler olmadan mümkün değildir. Fakat şunu unutmamalıyız, devrimci siyaset bugün attığı adımlarla gelecekteki olanaklarının nesnel zeminini de örer. Kriz anında her bir basamakta karşıt cepheye karşı kazanılacak pozisyon sonraki basamakların seyrini o ya da bu şekilde etkiler. Bu sayede devrim düşüncesi ve komünizm, toplumsal hafızaya işlenen belli, özgün izler haline gelir. Bu izler geleceğin devrimci öznesinin imzasının bileşenleridir. Uzun süreçte ise tarihe bakmak daha aydınlatıcı olacaktır.

Tarihte devrimci anlarda ortaya çıkan ikili iktidar örneklerinin geçmişine bakıldığında fabrika, köy, mahalle   komitelerinin, direniş temsilcileriyle kurulan konseylerin izlerini görürüz. Bir örnek: Rusya’nın ilk sovyet deneylerinden biri olan Ivanova-Voznesensk, tekstil işçilerinin grevleri sonucu ortaya çıkan temsilcilerin bir araya gelmesiyle hayat bulmuş; ortadan kaybolmuş gibi gözükürken 12 yıl sonrasında, 1917’de yeniden ortaya çıkmıştır. O anlarda Sovyetin izni olmadan bir sayfa döküman bile bastırmak mümkün değildir. 1905’te Ivanova-Voznesensk grevlerinin ve Sovyetinin örgütlenmesinde Rus sosyal demokrasisinin de etkisi bulunur.51 Ivanova, oluşumunda rol oynayan aktörler bakımından diğer sovyet örneklerinden farklı olabilir. Öte yandan, genel itibariyle şunu söylemek mümkündür: her kendiliğinden gelişimin arkaplanında az ya da çok ama belli aktörlerin, öznelerin çabaları fark edilebilir.

1968 yılında Fransa’da hayat durduğunda, de Gaulle’ün ilk seçim planları pusula basımının mümkün olmaması nedeniyle imkansız hale geldiğinde, yine de Gaulle’ün televizyon ve radyodan ulusa seslenişi direnişteki işçiler yüzünden tehlikede görüldüğünde bir sovyet nüvesi yoktu belki ama yapılabilecek daha fazla şey olduğu kesindi.

PCF, de Gaulle sonrası seçimleri için “sol muhalefet” ile birlikte ne yapabileceğine odaklandı. Mitterand kendi bağımsız çıkışını ilan ettiğinde PCF’nin elindeki hamle yok sayılmasını engelleyecek bir yürüyüş oldu. Halbuki Fransa’da geçmişi ve yapabilecekleri itibariyle oyun kurabilecek aslen iki rakip bulunuyordu: Gaullizm asıl rakibi olarak hep Komünistleri görmüştü.52 Sol kendi arasında ittifak yapıp yapmamaya ve seçim stratejilerine odaklanmışken de Gaulle’ün partisi bundan istifade etmekte zorlanmadı. PCF krizden işçi sınıfının ekonomik kazanımlarını garantileyerek çıkmak istiyordu. Burjuvaziyi ürkütmenin sonucu sendikaların, işçi komitelerinin ve Partinin yersiz yere gücünü kaybetmesi anlamına gelebilirdi.

Halbuki düzen yeniden tesis edildiğinde bütün direnişler, işgaller, komiteler yasaklanmıştı zaten. Dahası işçi sınıfının böyle bir motivasyonu da kalmamıştı. Elde edilen kazanımların geçici olduğu ise 70’lerden sonra belli olacaktı. Ayrıca bu sefer PCF’nin Fransız siyasetindeki belirleyici gücü de büyük ölçüde ortadan kalkmış olacaktı. Halbuki, sonunda seçime engel olunabilsin ya da olunamasın, Komünizm bu krizden bağımsız bir siyasi güç olarak çıkabilse, siyaset arenasına komünist alternatifin damgasını vurabilseydi devrimci anlamda çok şey kazanacağı kesindi.

Sadece örgütlülükten, işçi sınıfının güvenine sahip olmaktan bahsetmiyoruz. PCF’nin oy sayısı hatta üye sayısı azalsa bile bu komünizmin güç kaybettiği anlamına gelmeyecekti. Fransız entelektüeli sağlıklı bir ayrışmaya uğrayabilir, antimarksist öğeler baskı altına alınabilirdi. Komünizm buradan güçlü çıkabilir; yeni sol deneyler başarısız örnekler olarak tarihin çöplüğüne yollanabilir; antiamerikancılığın antiemperyalizmin gerilemesi önlenebilirdi. Avrupa’nın en önemli ülkelerinden biri olarak Fransa’da komünizmin gücü siyasi haritayı değiştirmeyebilirdi belki ama bir mücadele alanı olarak daha farklı bir Avrupa’dan bahsetmek mümkün hale gelirdi.

Olanaksız olan yoktan bir devrim icat etmekti. Olanaklı olanın neden yapılamadığını kavrayabilmek için ise 1968 yılı yeterli değildir. 1968’e uzanan 23 yıllık dönemin tercihleri üzerine tekrar düşünmek gerekir.

Atlantik ve Sovyetler

68’in genel sonucu Atlantisizmin güçlenmesidir. Fransız 68’inde ABD’nin parmağı var mıdır? Eğer aradığımız, 1953 İran’ına53 benzer bir plan ise böyle bir hazırlık bulmak mümkün değildir. Fransa’da olup bitenlerin ölçeği ve krizin büyüklüğü, varsa bile bu planlara sığamayacak boyuttadır. Bu açıdan, Fransa’nın   Avrupa’daki diğer 68 örneklerinden ayrıldığını söylemek de mümkün gözüküyor. Örneğin “Prag baharı” doğrudan komünizme, Sovyetler Birliği’nin gücüne karşı bir girişimdir. Fransa sadece sınıf hareketiyle bile diğer 68 örneklerinden ayrılır. Fakat, öte yandan, 68’in dünya için anlamını belirleyen, Fransa’nın farklılıkları değil benzerlikleri olmuştur.

ABD, 68’i de içinde barındıran bir dönem boyunca “üçüncü dünya”da sıra sıra yenilgilerle karşılaştı. Çin, Küba, Kore, Vietnam ve diğer örneklere antiemperyalizmin genel yükselişi eşlik etti.54 Avrupa’da ise Gaullist Fransa NATO’dan bağımsız bir güç olma yolunda ilerlediğini açıkça gösteriyordu. De Gaulle’ün Avrupa planı ABD’yi ve onun “ajanı” olarak görülen İngiltere’yi dışlamak, Sovyetler Birliği’nin dengeleyeciliğinde Atlantisizme karşı bir güç inşa etmekti. ABD açısından ise Avrupa’nın kaderinin kendi haline terk edilmesi elbette düşünülemezdi. Üstelik de Gaulle’ün Atlantisizme karşı attığı adımlar fazlasıyla ciddiydi.

De Gaulle 58’de tekrar iktidara getirildikten sonra Fransa ekonomik, askeri ve hatta ideolojik açıdan cezbedici bir merkez olmak doğrultusunda büyük adımlar atmıştı.55 Bu adımlar fazlasıyla cüretliydi. Fransa Vietnam’dan çekildikten sonra artan bir eğilim olarak ABD ile ortak askeri müdahalelere girişmekten uzak durmaya başlamıştı. Bunu 66’da NATO’nun askeri kanadından çekilme ve Fransız olmayan birliklerin Fransa’dan çıkarılması kararı izledi. Fransa bir nükleer güçtü, uzay çalışmaları yapabilen nadir devletlerden biriydi, gelişkin bir silah sanayisine sahipti. Avrupa kendini koruyabilirdi, NATO’nun temel argümanı olan “Sovyet tehlikesi” artık Atlantiğin kendi hegemonyasını kurma aracı olmuştu. Fransa, Sovyetler Birliği ile uzay işbirliği kuran tek batılı devletti.56   Doların hakimiyetinin, Avrupa ekonomik işbirliğine İngiltere’nin dahil olmasının önündeki en büyük engel Gaullizm, hatta kişisel olarak de Gaulle’ün kendisiydi. De Gaulle 1967 Kanada ziyareti sırasında, adeta geçmişin yaralarını kaşırcasına “Yaşasın bağımsız Quebec!” (Vive le Québec libre!) çıkışını yaparak Kuzey Amerika’daki Atlantik hakimiyetiyle dalga bile geçmişti.

Fakat Fransa’nın bağımsız bir emperyalist odak olma doğrultusundaki arayışlarının bunlarla da kalmayacağı açıkça fark ediliyordu. De Gaulle’ün amaçlarının gerçekleştirilebilirliği ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte57 attığı adımların Atlantik tarafından gerçek bir tehdit olarak algılandığı kuşku götürmemektedir. Öyleki mesele artık Fransa’nın NATO’dan tamamen çıkıp çıkmayacağı değil bu çıkışın zamanlaması üzerinedir. CIA’nın 60’lar boyunca ürettiği raporlar bu kaymanın dünyada, Fransız dışpolitikası ve kamuoyunda nasıl etkiler yaratabileceği, hatta de Gaulle’ün gidişinin zamanlaması ve etkileri üzerine tahminlerden oluşur.58 De Gaulle’süz bir Gaullizmin hangi yönde ilerleyebileceği, de Gaulle’ün gidişinde hangi partilerin ve siyasi grupların etkili olabileceği, önde gelen Gaullist bakanların Atlantisizme yakınlıkları59 temel rapor konularıdır.

Fransa’nın uzaklaşmasına son verecek her girişim ABD’ye, güçlendirecek her adım ise Sovyetler’e yaramaktadır. 68’de bu denklemden bağımsız bir politika düşünmek mümkün değildir.

Bununla birlikte, bu denklemin Fransa 68’inde çalışabilmesi ve bir sonuç üretebilmesi için Fransız burjuvazinin optiğinden geçmesi gerekir. 68 olaylarının gösterdiği, burjuvazinin en azından bazı bölmelerinde soru işaretlerinin varlığı yönündedir. De Gaulle’ün Atlantikten bu ölçüde ayrı durmakta ısrar edişi Fransız burjuvazisine eskisi kadar yaramıyor olabilir. Sovyet kozunun getirilerinin sınırlarına gelindiği; Fransız kapitalizminin, Fransız tekellerinin gelişiminin Batı ile artan işbirliğinde yattığı düşünülüyor olabilir. Öyleki Fransa emperyalist bir ülkedir, ürettiği silahı, otomobili hatta uçağı satabilmek için bile bazı işbirlikleri kaçınılmazdır.60

Çarpıcı olan şudur ki 68’den kafalardaki tereddüdü gidererek çıktığı düşünülen de Gaulle, 69’da siyasetin dışına itilmekten kurtulamamıştır. De Gaulle’süz, Gaullizm Atlantik ile olan ilişkilerini onarmış ve giderek güçlendirmiştir. Zamanında bağımsızlaşma yönünde atılan adımlardan çoğu geri alınmış, ekonomik işbirliği61 ve liberalizasyon da bu değişimin öğelerinden olmuştur.

Uluslarası çerçeveden bakıldığında 68 bir olasılık olarak Fransa’yı farklı bir yörüngeye çekebilirdi. Somut bir sonuç olarak bakıldığında bu olasılığın gerçekleştiği görülüyor. Bundan kârlı çıkan ABD, genel olarak Atlantik oldu. Avrupa’da kendi başına hareket eden bir Fransa, çoğu zaman Sovyetler’in yararınaydı.62 Sovyetler De Gaulle Fransa’sına bu gözle baktı. 68’den zararla çıkan Sovyetler Birliği oldu. Fransa Sovyetler ile olan ilişkisini bir anda ve radikal biçimde değiştirmedi, zaten böylesi bir beklenti ABD’de de yoktu; ama zarar uzun süreçte siyasi, ideolojik ya da kültürel olarak kendini gösterdi.

ABD ve İngiltere’den farklı hareket eden bir Avrupa emperyalistleri böldüğü oranda Sovyetler Birliği’nin, komünizmin, işçi sınıfının yararınaydı. Fakat bu bölünmenin tek yolu Fransa’nın de Gaulle ile devam etmesi değildi elbette. Komünist bir Fransa, hiç değilse komünist siyasetin gerçek anlamda güçlendiği bir Fransa dünyadaki dengelere etki edebilirdi.

Bunun yolu Sovyetler’in dışpolitikasında başlayıp bitmiyordu. Üstelik yaygın kanının aksine, PCF’nin devrimci politikalardan uzaklaşmasının nedeni “SBKP’nin direktifleri” falan değildi. Burada sorumluluk son tahlilde Fransız komünistlerinin kendisine kalıyordu.

68’den bize düşen ders, devrimci olmayan zamanlarda da devrimi aramanın zorunlu olduğudur. Devrimci olmayan zamanlarda da gelecekteki devrimi büyütmenin adımları atılabilir.

Aslında devrimi büyütmenin, ona hazırlanmanın bundan başka bir yolu yoktur.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.158
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 26.05.2020- 08:03


Kaynakça:

1.1 Devrime Doğru, Yazılama Yay., çev. Alper Birdal, ed. Kemal Okuyan, Ocak 2018, s.189.
2.CIA, “France: Defection of the Leftist Intelectuals”, December 1985, CIA-RDP86S00588R000300380001-5.
3.Şunu da atlamamak gerekiyor: 2 Dünya Savaşı’nda “Fransa’yı kurtaran gücün ABD olması”, kolektif belleğin inşasında Komünist direnişin önemini azaltmanın bir aracı da oldu.
4.Marcuse’nin antisovyetizmi 60’ların çok öncesinde başlar. Marcuse 1934’e ABD’ye göç eder. İlk çalışmaları Marksizmin “yeni” bir yorumunu oluşturma çabalarıyla ilgilidir. Fakat bu çabaların asıl önem kazandığı dönemeç 2. Dünya Savaşı ve sonrasına denk düşer. Marcuse, 40’lar boyunca (daha sonrasında CIA’e de dönüşecek olan) devlet bağlantılı ofislerde çalışma yürütür. Antisovyetizminin kitap halini aldığı ilk ürün olan Sovyet Marksizmi 1958’de yayımlanır.
5.Sartre, Pierre Victor ile karşılıklı değerlendirmesinde bu belirsizliği şöyle dile getirir: “…Ama 68 Mayıs’ına katılanların ne yaptıklarını tam olarak anladıklarını söyleyebilir misiniz? (…) Bakın, gösteri yapan öğrenciler vardı. Neye karşı? Kime karşı? Tüm kültüre mi karşı? Karşı-kültür için mi? Sonra işçiler, milyonlarcası greve gitti. Ancak işgal altındaki fabrikaların çoğu öğrenci kabul etmeyi reddetti. Neden? O zaman, iki hareket vardı. Tamamen ayrı olarak mı düşünülmeli? Biri diğerini mi üretti? Ortak yönleri nelerdi? 68 Ağustos'ta Roma'daydım ve İtalyan arkadaşlarımı, Manifesto'yu yapanları sık sık ziyaret ettim. Fransa'yı çok iyi tanıyorlardı ve olayları yorumlamaya çalıştılar. Hiç işe yaramadı.” bkz. Jean-Paul Sartre, Philippe Gavi, Pierre Victor, On a raison de se révolter: Discussions, Gallimard, 1974, s.68. Ayrıca, Sartre 20 Mayıs’ta öğrenci lideri Bendit ile bir radyo programı gerçekleştirir. Programın, öğrenci liderlerinin ne yapmaya çalıştıkları ile olumlu bir genel etki bıraktığı söylenir. Halbuki Sartre’ın olabildiğince iyi niyetle sorulmuş sorularının arkaplanındaki düşüncelerini sezmek de mümkündür. bkz. https://www.versobooks.com/blogs/3819-jean-paul-sartre-interviews-danie
6.1953-63 tarihleri arasında Fransa’da evlerde TV kullanımı en az 9 kat artmıştı. Riccardo Brizzi, Charles De Gaulle and the Media Leadership, TV and the Birth of the Fifth Republic, Palgrave Macmillian, 2018, s.73
7.Bu araçları de Gaulle’den daha iyi kullanan pek az siyasetçi vardı. Bunda iktidar olmasının da payı olmakla birlikte, de Gaulle’ün kitlelerle iletişim kurma stratejisi belirleyici bir rol oynar. De Gaulle, ara kademe siyasetçileri atlamak ve doğrudan “ulusa seslenmek” konusunda hep titiz davranmıştır. 68’in Mayıs ve Haziran ayında yaptığı konuşmalar, biri görüntülü ve diğeri sesli olmak üzere önemli dönemeçlerden ikisidir. Öğrenciler için temel iletişim aracı ise radyoydu. Bir bölgede cereyan eden eylemlilik radyo üzerinden yayınlanıyor ve öğrenciler de hızla bu bölgelere intikal ediyorlardı. Eylemlerin kitleselliği ve mobilizasyonu da böylece yüksek seviyelere çıkıyordu.
8.De Gaulle buna karşıydı örneğin. Gaullizmin Avrupa projesinde devletlerin belirsiz bir Avrupa Birliği projesi içinde erimesi kesinlikle bulunmuyordu. De Gaulle hep Fransa’nın belirleyici ve büyük güç olduğu, Atlantik hegemonyasına karşı duracak bir Avrupa projesinin yolunu yapmaya gayret etti. Bunun ne kadar mümkün olduğu ayrı bir tartışma konusu; fakat Fransız politikasında farklı düşünenlerin de mevcut olduğunu belirtmemiz gerekir. Hatta buna bazı “Gaullist”ler de dahil olmak üzere…
9.Sonuçlar çok kapsamlıdır. Leninizmin ölümünün ilan edilmesi, Yeni Sol, radikal demokrasi hem politik hem teorik kanal olarak bir sonuçtur. Yeni felsefe (nouveaux philosophes); yapısalcılık ve hatta daha önce hiç olmayan bir şey, felsefede sağ ekolün tekrar canlanması bir sonuçtur. Fransa’da ve Avrupa’da Atlantisizmin tekrar yükselişe geçmesi bir sonuçtur.
10.68’in nasıl yorumlandığı ile ilgili daha detaylı bir seçki için ayrıca bkz. Chris Reynolds, Memories of May ’68 France’s Convenient Consensus, University of Wales Press, 2011. Mitchell Abidor, May Made Me An Oral History of the 1968 Uprising in France, Pluto Press, 2018. Keith A. Reader, The May 1968 Events in France Reproductions and Interpretations, MacMillian Press, 1993.
11.Bu inşa süreci emperyalizmin bugün bile sonuçlarından yararlandığı en başarılı silahı oldu. 68 yılı bunlardan yalnızca biri… Faşizmin yenilgisi, Sovyetler Birliği’nin ve Stalin’in prestijinin kaybolması önemli diğer başlıklardı.
12.68 yazımının başvurduğu argümanlardan biri de “kuşak çatışması” oldu. Fransa’yı ve dünyayı 1968’de krize götüren etmenin “kuşaklar arası çatışma” olması gülünç gelebilir; fakat bu gerçekten savunuldu. Ve elbette “kuşak”ların sosyolojinin kavram setinde kendine güçlü bir yer edindiğini de unutmamamız gerekir. Sonuçta zihinlerde sınıf değil, 68lilik (soixante-huitards) yer edindi.
13.Fransa, İngiltere’den sonra en fazla yardımı alan ülkedir.
14.Yalta Konferansı’nda ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği vardır. Fransa’nın bu fotoğraftan dışlanmasından de Gaulle’ün çok rahatsız olduğuna sıkça yer verilir.
15.58’de de Gaulle’ün iktidara gelmesini reddeden çok az parti ve kişi vardır. PCF tektir. Sartre “tanrıya oy atmayı yeğlerim” diyerek reddeden aydınlardan biridir. 58’e uzanan dönemin sonlarında (4. Cumhuriyet) kargaşa ve yönetememe söz konusudur. Fakat bunun ötesinde, kamuoyu de Gaulle’ün getirilişine medya eliyle hazırlanmıştır. Toplum tek bir soruya ve yanıtına kilitlenmiştir: “de Gaulle gelsin mi?” Burjuva medyasının önde gelen temsilcileri Le Monde ve La Figaro tarafını belli etmiş, hatta dönemin “sosyalist” (SFIO) La Populaire’i bile de Gaulle destekçiliği yapmıştır. Bugünün Türkiye’sinden bakılınca bazı şeylerin değişmediği görülüyor. Bununla birlikte “de Gaulle’e evet ya da hayır” sorusu 69’a dek Fransız siyasetini hakimiyeti altına altındığını unutmamak gerekir. PCF bu soruya yanıt ararken devrimci olanı göremez hale geldi.
16.1. Dünya Savaşı döneminin emperyalizm tartışmalarına çokça konu olan “işçi aristokrasisi” eğer bir geçerliliğe sahip ise bu kesinlikle savaş sonrası Fransa’sında görülebilir. De Gaulle’ün planlarından birisi “kâr paylaşımı” üzerinden işçilerin düzene yeniden entegrasyonunu mümkün kılmaktı. Bunun ek bir fon anlamına geldiğine Fransız burjuvazisi de ikna olmaktaydı. Ayrıca bkz. CIA, “Profit-Sharing in France: Small benefits from a grand design?”, December 1970.
17.1950 sonu itibariyle Sorbonne’a kayıt yaptıran öğrenci sayısı bir önceki yüzyıla göre 10 kat artmıştı. Buna Paris’in ve Fransa’nın diğer bölgelerindeki yeni ya da genişletilmiş kampüsleri eklemek de mümkün. Sorbonne geçmişten beri Fransız politikasının merkez üslerinen biri olmuştu. 68’de öğrenci olaylarının patlak verdiği Nanterre ise 64’te Paris’in batısında kurulan yeni bir üniversiteydi.
18.Michel Winock, “Mai 1968”, La fièvre hexagonale – Les grandes crises politiques 1871 à 1968, 2009.
19.Gaullist başbakan Pompidou 1967’de işsizlik fonunda artışı da kapsayan bir öneriyi masaya getirir. 1967, sosyal güvenlik yasasıyla ilgili değişikliklerin de tartışıldığı bir dönemeçtir. İşçi sınıfıyla burjuvazi arasında yeni bir anlaşma sayesinde olası arızaların engellenebileceği bir çerçeve planlanmaktadır.
20.E. Malinvaud, “The Rise of Unemployment in France”, Economica, vol.53, no.210, 1986, s.197-217.
21.Bruno Astarian, “The Element of Analysis”, The French strikes of May-June 1968, 2008.
22.Makis Papadopoulos, “What have we learned from May of ’68?”, https://inter.kke.gr/en/articles/What-have-we-learned-from-May- of-68/
23.Julian Jackson, Charles de Gaulle, Haus Publishing, 2003, s.118-119.
24.Althusser “kafa emekçiler”i olarak da adlandırır. Bkz. Louis Althusser, “Letters on the May Events”, 15 March 1969. https://www.versobooks.com/blogs/3851-louis-althusser-s-letter-on-the-m
25.Bazı kaynaklar rakamı 10 milyon olarak verir.
26.Revolutionary Left Radio, “May 1968: An Uprising in France”, https://revolutionaryleftradio.libsyn.com/may-1968
27.Fanis Parris, “Fransa’da Mayıs 1968”, Κομμουνιστικής Επιθεώρησης, sayı:3, 2008. https://www.komep.gr/m-article/ceb1dff7- f42d-11e9-95d7-3ed1504937da/
28.Mattei Dogan, “How Civil War Was Avoided in France”, Revue internationale de science politique, 1984. vol.5, no.3, s.253.
29.Eylemcilerin kesin de Gaulle düşmanlığına rağmen Élysée’nin hiç hedef olmamış olması ilginçtir. Bu ilginçlik kimi yorumcular tarafından eylemlerin Seine’in “sol” yakasından öteye uzanmamasıyla ilişkilendirilir; fakat hem medyaya hem de tanıklıklara bakıldığında Pompidou’nun hiç olmadığı kadar öne çıktığı ve yeni otorite figürü haline geldiği göze çarpar.
30.Sadece tanıklıklar ve anılar üzerinden değil, 1968 sonrası gelişmelerin de ürünü olarak bu ayrılığın gerçek olduğunu düşünüyoruz. Pompidou bir Gaullist olmasına rağmen ekonomi, dışpolitika ve bir dizi başka başlıkta de Gaulle’den daha farklı bir perspektife sahiptir. Öyleki 68 olaylarındaki duruşu ve ön plana çıkışı sonrasında de Gaulle tarafından uzaklaştırılmıştır. Fakat daha sonra geri dönecek ve yeni Başkan olacaktır. Ayrıca bkz. William R. Nester, De Gaulle’s Legacy: The Art of Power in France’s Fifth Republic, Palgrave Macillan, 2014.
31.Charles De Gaulle and the Media Leadership, s.260-272.
32.“How Civil War Was Avoided in France”, s.262.
33.PCF yöneticilerinin 68 boyunca L’Humanité’de yayınladıkları yazılara bakılabilir. Örneğin Waldeck-Rochet’nin 24 Mayıs’taki yazısında işçilerin fabrikalardan başlayarak gücü ele geçirecekleri bazı öneriler belirtilir. Fakat bu ve diğer demeçlerdeki örnekler politik bir alternatife ulaşamaz. Hala mevcut düzenin tahsisi ve yeni bir hükümetten söz edilmektedir. 31 Mayıs’taki yazısı ise oyunun kaybedileceğinin ilanıdır.
34.Atlantisizm Fransa’yı ABD-İngiltere ekseniyle birlikte düşünen bir siyasi kulvar oluyor.
35.Bir nedeni de Fransa’nın köklü burjuva aileleri ile siyasetçilerin yakın ilişkilerinin yaygınlığıdır Bu yaygınlığın takip edilebileceği mekanizmalar çeşitlidir; ancak bazıları ön plana çıkar. Diplomat yetiştiren okullar ve askeri akademi, büyük şirketlerin devlet kontrolünde olması ama pek çok açıdan büyük kapitalistlerle bağının kopmamış olması önemli bağlantı noktalarıdır. Yakın ilişkilere de Gaulle’ün kendisi de dahildir. Ancak unutmamak gerekir ki bu ilişkiler her zaman doğrudan belirleyici olmazlar, olamazlar. En azından o tarihlerde… Ayrıca bkz. Harold James, Family Capitalism: Wendels, Haniels, Falcks, and the Continental European Model, The Belknap Press (Harvard), 2006.
36.Bir örnek Le Monde editoryasının hükümetin krizi, “sol muhalefet”in öne çıkmaya çalışması ve 30 Mayıs’ta de Gaulle’ün gizemli kayboluşu üzerine yayınladığı genel kanaatidir. Charles De Gaulle and the Media Leadership, s.270
37.Charles De Gaulle and the Media Leadership, s.269.
38.“Sol muhalefet” de Gaulle’ün karşısındaki sol bloğu ifade ediyor ancak bu yazıda PCF dışındaki solu imlemek için kullanıyoruz. Fransa’da bu sola işçi sınıfından kopukluğun bir ifadesi olarak “Gauche caviar” (havyar solculuğu) denilir.
39.PCF ikinci savaş sonrasında “de Gaulle gitsin”e ve “burjuvazi içi muhalefet”e odaklanarak parlamentoya sıkışan bir strateji geliştirmiş; savaş sonrasında de Gaulle’ün sırtlandığı antiatlantisizmi, “bağımsız Fransa” kavga başlığını ve elbette o müthiş prestijini sönümlenmeye terk etmek durumunda kalmıştır. Bunun karşılığı “sol muhalefet” ile girdiği ittifakın yüksek oyları olmuş; bakanlıklar alınmış; fakat 4. Cumhuriyet’in yıkıntılarına “ne devrim yapabilen ne de yönetebilen bir sol” imajı kalmıştır. İlginç ve sonuçları da tartışmalı olan şey ise tüm bunlara rağmen işçi sınıfı partisi olma adresini hala elinde tutabilmesi; 68 sonrasında bile, her şeye rağmen, devrimcileşen gençlerin, işçilerin kayıt yaptırdığı bir parti olmaya devam etmesidir.
40.PCF böyle bir inisiyatifi ancak 30 Mayıs’ta gösterebilecektir. Fakat artık iş işten geçmiş, de Gaulle siyasi ve psikolojik avantajı eline geçirmiştir.
41.Mitterand önce tek başına davranır. Siyasette kişisel hırslar ile olanaklar arasında ilginç karşılıklı ilişkiler bulmak mümkündür; fakat Mitterand Fransa için bir de Gaulle değildir. Ve bu cüretli davranışının arkasında krizi fırsata çevirmekten, kişisel hesaplardan öte bir güven kaynağının olduğunu düşünmek daha akla yatkın olacaktır.
42.Bu gerilimlerin ve çizgi değiştirmelerin bir geçmişi vardır. Ayrıca bkz.: CIA, “France Girds For Elections”, 30 December 1966, CIA-RDP79-00927A005600020002-9. Frank L. Wilson (1969). The French Left and the Elections of 1968. World Politics, 21, pp 539-574 doi:10.2307/2009666.
43.Çünkü iktidarda olan ve yönetme kabiliyetinde zayıflama yaşayan burjuvazidir. “Zaman” eski yönetme tarzına sığmayabilir, hesap hataları yaygınlık kazanır.
44.Seçim anının kendisinden çok kararın yarattığı geriye dönük etkiden, ülke olarak seçim kararı doğrultusunda uzlaşılması ve bunun bütün bir süreci etkilemesinden söz ediyoruz.
45.De Gaulle 58 seçimleri sonrasında yönetime getirildiğinde, Cezayir sorununu çözerken ordunun belli bölmeleriyle mesafesini artırmak zorunda kalmıştı. Bitmek bilmeyen ve başarısızlıklarla sonuçlanan savaşlar da yıpratıcı bir rol oynadılar. Bunun yanında, Fransız ordusunun mensubu olmak da eskisi gibi bir ayrıcalık olmaktan çıkmıştı. Hem maddi kazanç hem moral açıdan… Ayrıca unutmamalıyız, Fransız ordusu hala zorunlu askerliğin işlediği bir orduydu.
46.Komuta kademesinin ve de Gaulle’ün o anki psikolojisinin ne olduğu ile ilgili olarak başta Pompidou ve General Massu olmak üzere yakın çevresinin kişisel tanıklıkları belirli bir çerçeve sunmaktadır. De Gaulle’ün ortalıktan kayboluşunun bir “sürpriz etkisi” yaratmak için planlı olarak gerçekleştirildiğini savunanlar da olmuştur. Ayrıca bkz. Charles De Gaulle and the Media Leaderships, s.269.
47.Charles De Gaulle and the Media Leaderships, 270-272
48.Pompidou ile de Gaulle arasında, PCF’nin “Paris Komünü’nü yeniden canlandırmak” niyetinin olup olmadığı ve olası bir duruma hazırlık olarak “tankların devreye alınabileceği” ile ilgili bir diyalog mevcuttur. CGT sekreteri Séguy kendisine Paris’in etrafında tankların, birliklerin görüldüğü ile ilgili bilgilerin geldiğini belirtir (29 Mayıs için). “How Civil War Was Avoided in France”, s.249 ve 256.
49.PCF’nin eylemdeki kitleleri bütünüyle yok saydığını söylemek elbette mümkün değil. Ama PCF’nin hedefi tam da başına geleni engellemektir: eylemliliğin bir bütün olarak küçük burjuva bir eksene doğru sürüklenmesi, hak etmediği bir önem kazanması, kitlelerin diğer sol ile ilişkisinin güçlenmesi. İlk gösterilerin liderleri olarak öne çıkarılan isimlerin PCF düşmanlığı nettir. Ama gösterilere ortak olan geniş kesimleri bu tehlikeden kurtarmak anlaşıldığı üzere daha yüksek bir hassasiyet derecesi gerektirir.
50.De Gaulle’ün geri dönüşü sonrasında Hükümetin temel argümanlarından biri Mitterand’ın cüretli çıkışının yasal sınırlara uygun düşmediği şeklindeydi. Hükümetin iflasını ve yeni bir hükümetin gerekliliğini kendi adaylığı ile birlikte ilan eden Mitterand “yasal” olmayan bir meydan okuma gerçekleştirmiş olabilir belki; ama kriz anında meşruiyetin yasal çerçevelere sığmayacağı da herkes tarafından bilinir. Üstelik bahsettiğimiz ülke Fransa’dır. Üzücü olan, gereksiz risk almama doğrultusunda devrimci olan her şeyden arınan PCF’nin böyle bir hamleyi idrak edememiş olmasıdır.
51.Ivan Nikitiç Utkin (Stanko), Fedor Afanasev, Evlampii Dunaev, Mikhail Frunze (Ivanova kentinde bir heykeli de vardır) 1905 büyük grevinin ve Sovyetin örgütlenmesinde görev alan RSDİP üyelerinden bazılarıdır. Ayrıca bkz. William G. Gard, “The Party and the Proletariat in Ivanovo-Voznesensk, 1905”, Russian History, vol.2 is.1, 1975, s.101- 123, doi.org/10.1163/187633175X00072.
52.Faşizmin yenilgisi sonrası Fransa’sında de Gaulle’ün, PCF’nin ağırlıklı olduğu silahlı direniş komitelerinin gücü ve meşruiyeti karşısında nasıl zorlandığını anımsamak gerekir. Komünizm ile de Gaulle Fransa’nın direnişinin, özgürlüğünün ve kaderinin belirlenmesi konusunda iki rakip kulvardır.
53.Musaddık bir darbe ile iktidardan indirilmiş; yerine Atlantiğin ve özellikle ABD’nin çıkarlarıyla uyumlu Şah getirilmiştir. 79’daki “İslam devrimi”ne dek İran Ortadoğu’da ABD’nin çıkarlarının savunucusu olmuştur. Sovyetler Birliği 53’teki değişime karşı bir şey yapamamış ya da o dönemki politika gereği net bir tavırdan kaçınmıştır (bu bugünün Rusya için bile hala belleklerdedir). 53’ü ilgi çekici kılan detay CIA’nın “iktidar değiştirme” planlarındaki inceliğin açık yansıması olmasıdır. Ekonomik darboğaz yaratma, kamuoyunu hazırlama, ordunun kademelerini yönlendirme, planlı “halk” topluluklarını sokağa sürme… CIA ve dönemin CIA çalışanları marifetlerini açıklamak konusunda cömert davrandılar: 53’te ortamı hazırlamak için Musaddık yanlısı, Şah karşıtı gösterilerin organize edilmesi, kamuoyunda Musaddık’a olan nefreti yükseltmenin bir aracı olarak kullanılıyor. Ayrıca bkz. Kermit Roosevelt, Countercoup, the struggle for the control of Iran, McGraw-Hill, 1979. Bu açıdan bakıldığında, 68’de kapitalizm karşıtlığının ve antiamerikancılığın, “düzen bozucu” ve “anarşik” motiflerle harmanlanarak kullanılmasının bir taktik olduğu düşünülebilir. Nitekim, Fransa’da bu tema hep güçlü olmuştur, CIA’nın belgelerine de yansıdığı üzere (sayısız örnekten biri, 16 Mart 1966 tarihli rapor: CIA-RDP79T00826A00010062-3) o dönemde NATO’dan tamamen çıkılmasının Fransa halkında kayda değer bir olumsuz etki yaratmayacağı bilinmektedir. Fakat özellikle de Fransa gibi bir ülkede bu motiflerle oynamanın kolay olmadığını, “ideoloji” denilen şeyin siyasete nazaran daha ağır şekil alan, ters tepkiler üretebilen bir doğası olduğunu unutmamak gerekir.
54.Örneğin 53’te İran’da gerçekleştirilenler ABD’nin Sovyetler açısından hızlı başlayan bu dönemine erkenden bir yanıtı gibidir. Operasyon İngiltere ile ABD istihbaratının ortak çalışmasının ürünü olmakla birlikte, İran ve petrolü üzerindeki asıl hakimiyet ABD’ye geçmiştir. 79 İran’ı ise ABD’nin arzularının her zaman gerçekleşmeyeceğini göstermesi açısından tekrar incelemeye değerdir.
55.Bunun genel bir eğilim olduğuna ve ekonomik arkaplanına ilk bölümde değinmiştik.
56.Sovyetler diğer sosyalist ülkeleri kapsayan, ismi İnterkosmos olan bir uzay işbirliği programı başlatır. Bu programa İngiltere ve Japonya’nın davet edilmesi çok sonraları gerçekleşecektir. Fransa çok daha önceleri Sovyetler ile yakın ilişki kurar. Fransızlar insanlı uzay görevlerinde ilktir. ABD, Fransız - Sovyet ilişkilerini engelleyemez ama bu ilişkinin nasıl yönetilebileceği konusunda işbirliğinin espiyonaj yönü üzerinde fazlasıyla durur. Bkz. CIA, “Possibilites for Accomodation Between the US and France”, 28 August 1968.
57.Örneğin Almanya’nın yeniden birleştirilmesi de Gaulle-Brejniyev görüşmelerinde üzerinde durulan başlıklardan biri olur. Sovyetler buna elbette kırmızı çizgi gözüyle bakmaktadır. En azından o dönemde… De Gaulle Federal Almanya ile de Atlantik etkisini kıracak ilişkiler geliştirmeye özen gösterir; fakat bu hamleler ile ABD-İngilere odağının gücü arasında gözle görülebilir bir orantısızlık da mevcuttur. Sovyetler Birliği elbette bunun farkındaydı. Fransa’nın batıdan tamamen kopacağı düşünülmüyordu.
58.CIA, “French and the Atlantic Alliance”, 6 Ekim 1967 tarihli rapor, DOC_000027418.
59.Pompidou’dan daha önce bahsetmiştik. Atlantisizme yatkınlığı daha belirgin bir bakan var ise o da finans bakanı Valéry Giscard d’Estaing’dir.
60.Bu dönem boyunca Asya’da, Afrika’da, Güney Amerika’da emperyalist devletler arası mücadele sıfırlanmış değildir. ABD hegemonyasının belirleyiciliği ve komünizm karşıtlığı bu mücadelelerin sınırlarını belirlemektedir. Sömürgelerinden bir bir kovulurken emperyalist, “grendeur” Fransa’nın maddi zeminin aynı seyretmesi beklenemezdi. Burada “dekolonizasyonun”, “yumuşak gücün” sınırları vardır. Fransa, Atlantiğin payından rahatsızdır; ama Sovyet gücünü arkasına alan kurtuluş hareketleri de yeterince “sorun” çıkarmaktadır.
61.Çerçeve, aradan henüz birkaç ay geçmişken belli oluyor. İşbirliği, parasal reformdan NATO’ya; renkli televizyondan bilgisayar sistemlerine dek uzanıyor. Bkz. CIA, “Possibilites for Accomodation Between the US and France”, 28 August 1968.
62.Bugünün kapitalist Rusya’sında bile bu politikanın pragmatik izlerini bulmak mümkün. Rus bankalarının, Marine Le Pen’in partisi Rassemblement National’i fonlaması, RN çizgisinin Ukrayna ve Avrupa Birliği başta olmak üzere merkezkaç eğilimlere güç vermesi önemsiz bağlantılar olmamalı.

https://sol.org.tr/gelenek/1968in-asil-sirri-neydi-5342



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.158
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 26.05.2020- 08:14


60’ların hürriyet kuşağından 68’lerin devrim kuşağına gençlik hareketleri – Onur Aksoy

Bu yazımızda amacımız; hem geçmişten bugüne öğrenci ve gençlik hareketlerine, bu hareketlerin oluşmasını sağlayan etkenlerin neden ve sonuçlarına kısa bir bakış atmak hem de günümüz gençliğine, 60 Hürriyet şehitleri ve 68 Devrim şehitlerinin ışık olmasında ufak da olsa katkıda bulunmaktır. Son günlerde ODTÜ direnişi ile başlayarak yeniden ‘’alevlenen’’ gençlik ateşine selam olsun…

27 Mayıs 1960 öncesi genel durum

Konumuz, gençlik hareketleri ve bu hareketlerin sebepleri üzerine kafa yormak, süreci anlamak ve günümüze ışık tutmasını sağlamak, ancak gelin biz yazımızı biraz geriden başlatalım.

1938’de Mustafa Kemal Paşa’nın ölümü ile yeni bir dönem açıldı diyebilir miyiz? Evet, deriz! Bizim literatürümüzde Ulusalcı-Kemalist aydınlarımızın çok sevdiği, sıklıkla kullandığı “Karşı Devrim”in 1950’li yıllarda, DP iktidarı ile başladığına dair bir fikir vardır ki yazıyı 38’den başlatmamın nedeni de budur aslında. Çünkü biz artık biliyoruz ki karşı devrim, DP iktidarı ve kurucu kadroları ile değil, Mustafa Kemal gözlerini kapadığı andan itibaren, içinde kendi silah arkadaşlarının da bulunduğu bir süreç ile başlamıştır.

1947’de, ABD başkanı Truman’ın, Türkiye ve Yunanistan’a, olası bir komünizm tehlikesine karşı, komünizmle mücadele amaçlı yardımı, bu süreç için önemli bir dönüm noktasıydı. Bu amaçla ilk iktisadi açık ve arkasından gelecek olan ikinci bir kapitülasyon sürecine benzer ekonomik bağlılığın ilk sinyalleri verilmişti. Bu aşamada gerek Stalin önderliğindeki SSCB, gerekse 2. Paylaşım Savaşı sonrası dünyayı şekillendirmeye ant içmiş olan ABD ve İngiltere’nin amaçları, sürece giden yolda önemli etkenler olmuştur. Avrupa’daki ülkelerin birer birer sosyalizmi benimsemesi karşısında, coğrafik ve politik önemi bulunan iki ülke; Türkiye ve Yunanistan, ABD için cazibe merkezi haline gelmişti. Türkiye 2. Paylaşım Savaşı’na katılmasa da ekonomik yönden etkilenmiş, Yunanistan’da ise zayıf merkezi hükümet ile komünist gerillalar arasında savaş baş göstermişti. Artık ABD’nin duruma müdahale etme zamanı gelmişti ve   ne yazık ki İnönü önderliğindeki Türkiye, Truman Doktrini ile kendisinden sonra Menderes sayesinde tepe noktasına ulaşacak olan bir sürecin ilk adımlarını da atmış oluyordu.

Nihat Erim’in Ulus gazetesindeki yazısı aslında durumu en iyi şekilde özetliyordu:

Şimdi Truman’ın ağzından dünyanın en kuvvetli cumhuriyetinin bizim yanımızda yer aldığını öğrenmiş bulunuyoruz. Bu vaziyet alış bizim için sürpriz olmamıştır.”

Resim Ekleme

(Truman Doktrini kapsamında Türkiye’ye verilen yardımlar.)

Sonrasında gelişen olaylar ise daha vahimdir. CHP iktidarı, “fomünizm tehlikesi” üzerine verilen bu yardıma karşılık, ülkede bir komünist avı başlatır. Zaten kendilerini gizlemeye bile gerek duymayan bir avuç sosyalist ve komünist için zor günler bu kararla başlamıştır. 4 Aralık 1945’te, iktidardaki CHP’nin gençleri Tan Gazetesi’ni, ABC ve Yeni Dünya kitapevlerini basar, matbaa makinelerini yerle bir eder. Bu “av mevsiminin” toplumun aydınlık yüzü olan üniversite ve öğretim elemanlarına uğraması şaşırtıcı olamazdı. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğretim üyeleri başta olmak üzere, birçok akademisyen açığa alınır. Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil ve Niyazi Berkes bu doğrultuda görevlerinden uzaklaştırılır. Artık iktidar küçük bir yardım için kendi evlatlarına kıymaya başlamıştır.

Truman doktrini ile açılan yarık, Marshall planı ile biraz daha açılacak ve ekonomik bağımsızlığa elveda denilen bu yolda bir adım daha atılmış olacaktı.   2. Dünya Savaşı sonrası ekonomik çalkantılarla kötü günler geçiren Avrupa ülkelerini şekillendirmek isteyen ABD, aslında bu yardım planına Türkiye’yi dahil etmemişti. Ancak Türk hükümeti buna çok üzülmüş olacak ki, kendi başvurusunu kendi yaparak yardım isteğinde bulundu!

Bu sırada Türkiye’den Washington’a rapor gönderen ABD büyükelçiliği, Türkiye’nin askeri gücü ve iç düzeni bakımından önemini Amerikan idarecilerine (darbecilerine) iyi anlatmış olacak ki, karar değiştiren ABD, daha Avrupa İktisadi İşbirliği Antlaşması imzalanmadan Türkiye’yi Marshall Planı içine almaya karar verdi ve 4 Temmuz 1948 tarihinde ABD ile Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalandı.

Tüm bu olanlar aslında şaşırtıcı değildi. Tabii ki sonrasında gelecek olanlar da! CHP, özellikle tek parti döneminin sonlarına doğru, propagandasında dinsel vurguya karşı liberalizmi öylesine öne çıkarmıştı ki, nerdeyse Atatürk devrimleri yeniden yorumlanıyordu. Bu vurgu, Demokrat Parti (DP) ve öteki muhaliflerin İslamcılık sesine karşı bir anlayışı temsil ediyordu sözüm ona. Yükselen İslamcılık vurgusunun karşısında liberal laiklik! Peki çözülmenin, irade kaybının başlangıcı olan bu liberal laiklik neydi, neler yapıyordu?

Daha önceki dönemlerde devletin okullarından kaldırılmış olan din dersleri, 1946’da gerçekleştirilen 7. CHP Kurultayı’nda teklif edilen ve kabul gören bir anlayışla 1948 -1949 ders yılından başlayarak ilkokulların 4. ve 5. sınıflarında, öğrenci velilerinin isteğine bağlı olarak, program dışı okutulmaya başlandı.
Aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığı, imam ve hatip yetiştirilmesi için 10 aylık kurslar açtı.
Devletin diğer organları da bu çözülmeye ortak olarak, Hacca gideceklere (savaş sonrası ekonomiyi göz önünde bulundurun) döviz izni vererek, umudu kırık seçmeni etkilemeyi denedi.
Topraksız köylüye yönelik 1945 tarihli Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, zaten hiçbir zaman uygulamaya geçilmemesine rağmen, 22 Mart 1950 gün ve 5618 sayılı yasayla CHP tarafından yürürlükten kaldırıldı.
1950 seçimlerine sadece iki ay kala, 1925 yılında büyük gürültülerle (yüzlerce insan idam edilerek) çıkarılmış olan tekke-Zzaviye ve türbelerin kapatılmasına dair kanunun 1. maddesi değiştirilerek, Milli Eğitim Bakanlığı’nın öngördüğü, 19 türbe halka açıldı (!)

Resim Ekleme

Eğitim ile türbelerin, dinin ne gibi bir ilişki içinde olacağını o güne kadar anlamayanlar, bugün içinde bulunduğumuz dönemi, cemaat-biat kültürünü ve okullarıyla, yurtlarıyla, binlerce vakıf ve dernekleri ile Türkiye’nin, Cumhuriyet’in tasfiyesine girişmiş yapılanmayı yıllar sonra anlayacak ve tadacaktı.

Demokrat Parti dönemi

Tüm bunlar olurken bir yandan da çok partili sisteme geçiş sancıları sürmekteydi. Demokrasinin olmazsa olmazı çoğulculuk ve çok partili hayata geçişin ilk sinyalleri, Türkiye’de, CHP dışında başka siyasal partilerin de gerektiği yolundaki ilk ciddi açıklama, ne hikmetse Birleşmiş Milletler Örgütünün kuruluşu için San Fransisco’da bulunan Türk heyetinden gelmiştir(!) San Fransisco’daki Türk temsilciler artık Türkiye’de demokrasinin kurulacağını açıklamışlardır.

Sonrası malum. DP   iktidarı geldi. Zaten kendinden ve devrimlerinden taviz vermiş ve yanlış bir yol izlemiş CHP’nin ardından iktidara gelen DP; kafası karışık, bir çıkış yolu arayan, yoksul ve toprağa bağlı halkı “din sömürüsü” ile etkilemekte pek fazla zorlanmadı. İlk adımları İnönü zamanında atılmış revizyonları bu sefer bunlara dört elle sarılmış bir hükümet uygulamaktaydı.

ABD ile imzalanan ikili anlaşmaların -ne hikmetse- 1 yıl sonrasında Kore Savaşı patlak vermişti. 2. Paylaşım Savaşı sonrası iki güç elinde şekillenmeye başlayan dünyanın, “Soğuk Savaş” olarak nitelendirdiğimiz aşaması artık resmen başlamıştır. İşin enteresan yanı NATO’ya üye olmadığımız halde, birilerine yaranmak için(!) 4500 askerimiz Kore Savaşı’na gönderilir. 700 küsur ölü, 2000’in üzerinde yaralı verilir. Mükâfat ise NATO asil üyeliğine kabul edilmek olur(!) (Dünün okyanus ötesi sevdalıları NATO’ya böyle destek verirken, günümüzdekiler ise “Ne işi var NATO’nun Libya’da” demesinden hemen sonra meclisten yetki çıkarıp Libya’ya, NATO kuvvetleri ile asker gönderiyor).
l954 yılında imzalanan “Askeri Kolaylıklar Anlaşması” ile ABD artık Türkiye’de fiili bir güç durumundadır. Bu anlaşmaya göre Türkiye topraklarının, Amerika tarafından, barışta ve savaşta kullanılması için her türlü kolaylık sağlanacaktır. Yani Türkiye toprakları üzerinde üs, tesis, çeşitli mevziler açılması, buralara Amerikan askeri ve sivil personelinin yerleştirilmesi, kendi güvenlikleri için gerekli tedbirlerini almaları gibi kolaylıklar sağlanmaktadır. Yine buraların işleyişi ise tamamen Amerika tarafından belirlenmektedir. Bu üsler içerisinde müşterek kullanılması gerekenler de vardır. Ama buradaki Türk askerleri kendilerini başka bir ülkede gibi sanırlar. ABD ile yapılan anlaşmaların ardından Kurtuluş Savaşı’nın “milli” ordusu, ABD ordusuna benzetilmeye çalışılırken; geri teknoloji ve eski silahlarla ordu donatılmaya, personel ve işleyişte aynen uygulanmaya başlanır. Hatta “Küçük Amerika” olma hayalleri askerleri de sararken Yankee orduları “kardeş ordu” olup çıkmıştır.
Böylece sonu olmayan bir uşaklığın köşe taşları işte böyle döşenmeye başlandı.

Resim Ekleme

Truman doktrini ile emeklemeye başlayan, Marshall Planı ile yürümeye kalkan dış borçlanma DP iktidarında şahlanmış, artık sahneye IMF çıkmıştır. Yabancı Sermaye Kanunu, Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu birbiri ardına çıkarılırken, bir yandan da borçlanma tam gaz ilerlemektedir. Bu konu ile ilgili en “çıplak” ifadeyi ünlü Amerikan tekeli Rockefeller’in patronu olan Nelson A. Rockefeller, dönemin ABD Başkanı Eisenhower’e 1956 yılında yazdığı o tarihi mektubunda şöyle anlatıyor: “Birinci gruba; bizimle dost olan ve bize uzun süreli, sağlam askeri paktlarla bağlanmış olan anti-komünist hükümetlerin iktidarda olduğu ülkeler girer. Bu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. OLTAYA YAKALANMIŞ BALIĞIN YEME İHTİYACI YOKTUR.”
Artık ‘Sol’un kökünün kazınma vakti de gelmiştir. Seri tutuklamalarla yüzünü aydınlığa çevirmiş kim varsa tutuklanmaya başlanır. Bu arada milliyetçiler, Komünizmle Mücadele Dernekleri ve benzeri örgütlenmeleri ABD fonları ile kuracak, ABD’ye minnet borçlarını ise ABD bayrağı önünde poz vererek ödeyeceklerdir. (Bu arada bu komünizm ile mücadele derneklerinin Erzurum ayağında, o dönem basit bir vaiz olan adam kimdi sizce? Rabbime sordum: Fethullah Gülen dedi(!))
Dini siyasete alet etmek bu dönemde DP iktidarının en sık başvurduğu yöntem olacaktır. Bir yandan “Siz isterseniz Hilafet’i bile geri getirebilirsiniz” derken, bir yandan Said-i Nursi’ye selamlar gönderilir. Din dersleri önce seçmeli, sonra zorunlu derslere dönüştürülür.
“Vatan Cephesi” denen bir sivil halk örgütlenmesi kurularak, toplumu DP iktidarından yana olanlar ve olmayanlar gibi bir fişleme yoluna gidilir. Bu cepheye destek verenlerin isimlerinin tümü radyolarda okunur. Sanki bu cephede olmayanların Vatan’dan yana olmadığı kanısı topluma aşılanır.
1951’de 7 ilde İmam Hatip okulları açılıverir. Bu okulların yapımı ve öğrencilere burs sağlanması İlim Yayma Cemiyeti’nce karşılandığından, bu tür okulların sayısı rüzgar hızıyla arttırılır. 1959’da da bu okullara öğretim üyesi yetiştirmek üzere 4 yıllık Yüksek İslam Enstitüleri açılır.
Yüz akımız Köy Enstitüleri 1954’te resmen kapatılır. (Köy Enstitüleri CHP iktidarında işlevsizleştirilmiş, kapıya kilit vurmak DP’ye düşmüştür!)
Ezan, 18 yıl sonra yeniden Arapça okunmaya başlanır.
Resim Ekleme

Peki tüm bu olanların karşısında gençlik ne durumdaydı? Gençlik hareketi nasıl bir seyir izlemişti?

60’ların Hürriyet Gençliği: 68 kuşağının ilk kıvılcımları

Bu uzun girişi yapmak zorundaydım, çünkü her isyan kendini oluşturan nedenlerin bir birikimi sonucu oluşmaktadır. Etki karşısında tepki doğmaktadır.

Yavaş yavaş 60’lı yılların Hürriyet şehidi gençlerinin nasıl ortaya çıktığına dair devam edersek; ilk temas 23 Ocak 1956’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Fikir Kulübü’nün düzenlediği, “Demokraside Parlamento Hakimi Mutlak Değildir” konulu bir toplantıda olmuştur. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes ise, üniversitelerin canına ot tıkayacağını söyleyerek, bu hareketlenmeye karşı tavrını çok net bir şekilde ortaya koyar. Gençlik ve iktidarı karşı karşıya getiren ilk eylem olarak tarihe geçen bu canına ot tıkama tehditleri, genç çevrede büyük tepkilere yol açar. (Erdoğan’ın da öğrencileri açıktan tehdit ettiği bu günlere ve AKP faşizminin geldiği noktaya ne kadar benziyor değil mi? Her defasında kendilerini Menderes’in takipçileri ilan etmelerine şaşırmamak gerek).

Her geçen gün, ülkede DP faşizmi, ayak seslerini biraz daha duyurmaya başlamıştır artık. Olayların çığırından çıktığı nokta ise Tahkikat (İnceleme) Komisyonu adı altındaki baskıcı uygulamanın yürürlüğe konulması olmuştur. Bu komisyon tam yetkiyle donanmış olacaktır (Günümüzün iktidar tarafından özel yetkilerle donatılmış savcılarına bin selam olsun!) ve çalışmalarını yayınlamak zorunda değildir. Yani bu komisyon olağanüstü yetkileriyle bir giyotin gibi Meclisin üstünde kara bir gölge gibi duracaktır.

Resim Ekleme

Bu olaylar ülkeyi özellikle üniversiteli gençliği kaynama noktasına getirmiştir. Artık öğrenci dernekleri yaptıkları toplantılarla tepkilerini dile getirmeye, baskıcı ve diktatörlüğü andıran gidişattan memnun olmadıklarını bildirmeye başlamışlardır. Çok geçmez, 27 Nisan 1960’ta eş zamanlı iki siyasi hareket, uzun zamandır beklenen kıvılcımı tutuşturuvermiştir.

Tahkikat Komisyonu’nun olağanüstü yetkilerine dayanarak her geçen gün artan baskısı, artık üniversiteleri ve gençliği de vurmaktadır. Sesi çıkmayan bir toplum içinde 3 maymunu oynamayacak kadar gerçekçi ve tüm olanlara sessiz kalmayacak kadar cesur olan tek bir kesim vardır artık, o da gençlik.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrenci Derneği’nin Beyazıt Beyaz Saray toplantı salonunda düzenlediği öğrenci kongresi polisler tarafından basılır ve öğrencilerin coplanması son damlayı da taşırmış, ertesi gün tüm yurtlarda ve eğitim kurumlarında büyük bir miting yapılacağı duyurulur. 28 Nisan 1960 gününün sabahı, Hukuk Fakültesi öğrencisi olan Nuri Yazıcı’nın   tarihe geçen o sözleri ile direniş başlamıştı: “Hukukun bittiği yerde hukuk okunmaz.”

Binlerce öğrenci üniversitenin bahçesinde toplanarak yürüyüşe geçtiğinde “Hürriyet” sloganları İstanbul’u inletmektedir. Artık çanlar DP iktidarı için çalıyor, bir gençliğin uyanması İstanbul sokaklarında sergileniyordu. İktidarın sert müdahalesi gecikmedi. Eli tabancalı polisler hukuk profesörü rektör Sıddık Sami Onar’ı tartaklayıp yerlerde sürüklerler. Tepki gösteren öğrencilerin üstüne gaz bombaları atılır. Ama çevik öğrenciler, gaz bombaları henüz patlamadan aynı bombaları polislere geri gönderirler.

Resim Ekleme

Ardından atlı polislerin gençlere açıktan saldırıları başlar. İşte tam da bu sırada Malatya doğumlu, Orman Fakültesi öğrencisi, henüz 20 yaşında bir genç olan Turan Emeksiz polisin kurşunlarına hedef olarak, oracığa yığılıp kalır. Cumhuriyet tarihinin ilk öğrenci şehididir Turan Emeksiz ve hep 20 yaşında kalmıştır kalbimizde. Onun ardından onlarca yaralı genç serilir yerlere. Hukuk Fakültesi öğrencileri; Cengiz Ballıkaya, Kenan Özten, Hüseyin Onur, Tıp Fakültesi’nden Mevlüt Kurtoğlu, İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden Hüseyin Irmak ağır yaralanırlar. Sol kasığından giren kurşun damarını patlatmıştır Hüseyin Onur’un. Onu, sol bacağını dibinden keserek kurtarabilirler ancak. Kenan Özten’in bacakları tank paletinin altında kalarak parçalanmıştır. Polisler vurdukça öğrencilerden çıkan tek ses: “Hürriyet’tir.”

İstanbul olayları 29 Nisan 1960 günü Ankara’ya sıçrar. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri zulme ve diktatörlüğe karşı başkaldırırlar. Bu tepkiye karşılık fakülte binası polislerce kurşunlanır. Olaylar dur duraksız sürerken, gerilim DP hükümetini belki de ilk kez huzursuz eder. 30 Nisan 1960’da İstanbul Sultanahmet’te çıkan olaylarda İstanbul Lisesi öğrencisi Nedim Özpolat da öldürülür. Aynı gün DP hükümeti Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan eder.

Resim Ekleme

Artık ok yaydan çıkmış, 27 Mayıs’a adım adım yaklaşılırken, DP destekçileri de Ankara’da bir miting düzenlemişlerdir. Buna karşılık olarak gençler misilleme yapmak için, 555K (5’inci ayın 5’inci günü, saat 5’te, Kızılay’da) adında bir miting düzenlerler. Tüm bunların yarattığı huzursuzluk karşısında 19 Mayıs gösterilerinin yasaklandığının açıklanması, ordu ile hükümet arasını iyice germiş, 22 Mayıs’ta sıkıyönetim komutanlığının 5 kişinin bir arada gezmesini dahi yasaklaması, artık 27 Mayıs’ın ayak seslerini halka duyurmaktaydı.

Sonrası malum; 27 Mayıs askeri darbesi, 3 kişinin asılması ve 68 gençliğinin de doğmasında büyük rol oynayacak 61 Anayasası’nın kabulü…

Buradan da anlaşıldığı üzere, 68 gençliğinin devrim şehitlerine giden süreç bir anda ortaya çıkmadı. 68 kuşağına giden yol, 60’ların “Hürriyet” şehidi gençliğinden ve bu yolda dökülen ilk kanın sahibi Turan Emeksiz ve yoldaşlarından geçmektedir. (Not: Turan Emeksiz ve 28 Nisan olaylarında ölen 5 kişi daha sonra resmi törenle Anıtkabir’e, Atatürk’ün yanına gömülmüştür. 28 yıl sonra, 1988’de ise mezarları Anıtkabir’den alınacaktır. Asıl amaç 12 Eylül’ün 27 Mayıs’tan intikamıdır. Yani bir askeri operasyon sonrası oraya gömülen gençler, başka bir operasyon ile oradan koparılacaktır. Ne de olsa devletin artık onlarla işi bitmiştir(!))



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.158
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 26.05.2020- 08:24


Hürriyet şehitlerinden doğan ateş: 68’lerin devrim gençliği

Görüldüğü gibi, 68 gençliği yıllar süren baskı, zulüm ve akıtılan kanların bir birikimi olarak devrimci bir direniş haline, etkiye karşı tepki olarak doğmuştur. Dünyaya da baktığımızda durumun pek farklı olmadığını, Türkiye’deki gençlerin de bu olaylardan etkilenerek hareket ettiklerini görüyoruz. Ayrıca 61 anayasasının getirmiş olduğu özgürlükçü haklar bu oluşumun şekillenmesinde önemli bir etken olmuştur.

Fikirsel anlamda dünya literatüründen etkilenen 68 gençliğinin pratikteki ilk eylemleri ise üniversitelerdeki sınav yönetmelikleri, öğretim elemanlarının ve eğitimin kalitesi, kantinlerin işleyişi, öğrencilerin üniversite yönetiminde rol oynamaması gibi konulara karşı olarak doğmuştur. Bu bağlamda en etken kurumlar ise Fikir Kulüpleri ve Öğrenci Dernekleri olmuştur. Kendisi de 68 kuşağının tanıklarından olan Gökalp Eren’e bir söyleşi sırasında, o dönemin gençlerinin mitingler ve afişler için gerekli olan gelirleri nasıl elde ettiğini sorduğumuzda, bize ilk olarak bu bahsettiğimiz iki kurumdan söz etmişti. Fikir Kulüpleri ve Öğrenci Derneklerinin avantajlarını ve gelir kaynaklarını anlattığında hepimiz şaşkınlığa uğramıştık. Şimdi bu konuya kısaca değinelim.

O dönemde öğrenci derneklerinin yönetimini elinde tutmak, bazı cazibelere daha kolay ulaşmak demekti. Öğrenci derneklerinin belli ücret karşılığında öğrencilere verdiği, şebeke denilen kimliklerle, belediye otobüslerinde ve sinemalarda öğrenci indiriminden yararlanılıyordu. Bazı öğrenci gezileri ve spor yarışmaları düzenlemek, korolar kurmak, geleneksel hale getirilmiş bazı gün ve gecelerde çeşitli eğlence programları düzenlemek gibi çalışmalar, öğrenci derneklerinin gelir getirici uğraşı alanıydı. Ayrıca fakültelerin sağladığı fondan yoksul öğrencilere yemek çıkarma organizasyonu ve kantin gelirlerinin bir kısmı   da öğrenci derneklerine bırakılmıştı.

Resim Ekleme

Harekete geçen devrimci öğrenciler, 1965’ten sonra, öğrenim gördükleri kurumların öğrenci derneklerine el attılar öncelikle. Bu oluşumları ideolojisi ve düşünsel zemini olan birliklere dönüştürmeye başladılar. Öğrencilerin böylece kendi öğrenim sorunlarının yanı sıra, yurt ve dünya sorunlarıyla da ilgilenmelerini sağladılar. Öğrenci derneklerinin seçimlerini kazanarak, derneğin elindeki avantajları ellerine geçirdiler. Kantinleri, yemekhaneleri ya da üniversitedeki değişik birimleri, kolektif anlayışla tüm öğrencilerin yararlanabileceği bir biçimde yönetmeye başladılar. Bir bakıma hayalini kurdukları düzeni kendi üniversitelerinde başlattılar. Tabii ki bu filizlenme bazı kesimleri rahatsız etmiş, öğrenciler çeşitli sebeplerle okullarından uzaklaştırılmaya ve atılmaya başlanmıştı. Bu noktada ise boykotlar baş gösterdi. Bu denli büyük bir direnişi beklemeyenler geri adım atmak zorunda kaldı(!).

Tüm bu gençlik hareketlerinin filizlendiği bir ortamda alınan en verimli meyve, kuşkusuz Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu, yani Dev-Genç’tir. Bu süreç içinde Türkiye İşçi Partisi (TİP) kurulmuş, öğrenci örgütleri içinde aktif olarak çalışmaya başlamıştır. Ankara Üniversitesi’ndeki devrimci gençler, kendi içindeki örgütleri “Fikir Kulüpleri” olarak birleştirmiş, daha sonra da 5 üniversitenin fikir kulüpleri birleşerek “Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF)” adı altında toplanmıştır. Son olarak adını Dev-Genç olarak belirleyen örgüt, artık Türkiye tarihine damga vurmaya hazırdır.

Herkese eşit hak ve adaletin dağıtıldığı bir Türkiye için yola çıkan bu gençlik birçok eyleme, ses getiren gösterilere imza attı. Bunlardan bazılarına kısaca bakacak olursak;

68 kuşağı üniversitelere sığmıyor, dünya ve Türkiye konularına eğiliyor, politik önermelerde ve isteklerde bulunuyordu. Bu bağlamda ilk ve düzenli kitlesel eylemlerden biri de Kıbrıs Mitingleri idi. Kıbrıs’taki olaylara sessiz kalan BM ve iktidar, 22 Kasım 1967’de protesto edildi.

Dev-Genç, önemli bir başka eylemini Ankara’da 29 Nisan 1968 günü Ankara Zafer Meydanı’nda gerçekleştirdi. Sosyalist ve ilerici kuvvetler, omuz omuza vererek, büyük bir kitlesel miting yaptılar. Eyleme FKF önderlik etti.

68 kuşağı aynı zamanda 1961 yılından başlayarak her 28-29 Nisan tarihlerinde, kendilerini oluşturan çekirdek etmenlerin başında gelen, 60’ların gençlik mücadelesinde hayatını kaybeden “Hürrriyet şehitlerini” anma etkinlikleri düzenliyor, toplanıp Turan Emeksiz ve diğer gençler için çelenk koyma, saygı duruşunda bulunma ve geceli-gündüzlü nöbet tutma eylemlerinde bulunuyordu.

Resim Ekleme

Kıbrıs gibi meselelere sessiz kalmayan gençlik, “Yerli Malı Haftası” gibi etkinliklere de kayıtsız kalmıyordu. Emperyalizmin pazar aracı olan yabancı şirketlerin malları boykot ediliyor, Pepsi, Coca-cola gibi markaların afişleri sokaklarda indiriliyordu. Vatandaşa yerli malı kullanımının ülkenin çıkarlarına yönelik olduğu bilinci aşılanmaya çalışılıyordu.

ABD’nin yarı sömürgesi olduğumuzu her alanda belirten gençliğin hassas olduğu bir başka konu da, emperyalizmin kolluk kuvvetleri olarak gördükleri NATO idi. Gençlik NATO ve ona ait üsleri ve tesisleri protesto ederek, bu kurumların derhal işlevlerine son verilmesini ve NATO’dan çıkmak gerektiğini savunmuştur. Hatta bu amaçla 14–19 Mayıs tarihleri arası NATO’ya Hayır Haftası olarak ilan edilmiş, “NATO, emperyalizmin sömürge aracıdır” sloganını yaymak amacıyla işçi bölgelerine gidilmiş, sömürünün kaynağının NATO olduğu buradaki işçilere anlatılmaya çalışılmıştır.

Resim Ekleme

Dönemin aslında en önemli ve üzerinde durulması gereken eylemleri ise üniversite öğrencileri tarafından gerçekleştirilen işgallerdir. Çünkü gençlik eylemleri bu işgallerle doruk noktasına ulaşmıştır. Yüksek öğrenim gençliği içerisinde daha önceki yıllarda da birçok eylem meydana gelmesine rağmen, hiçbiri 1968 yılındaki üniversite işgalleri kadar ses getirmemiştir. Bunun temel nedeni ise; 1968 yılı itibari ile yüksek öğrenim gençliğinin artık sadece eğitimde bazı değişiklikler ve reformlarla oyalanamayacağının, ilköğretimden yükseköğrenime kadar eğitimde devrim istediğinin ortaya çıkmış olmasıdır. Türkiye tarihinin en kitlesel ve en etkili öğrenci eylemlerini içeren demokratik üniversite hareketi, 10 Haziran 1968 günü Ankara’da DTCF, Hukuk ve arkasından Fen Fakültelerinin işgaliyle başladı. İki gün sonra, 12 Haziran günü, öğrenciler İstanbul Üniversitesi ve Teknik Üniversite’nin neredeyse bütün fakültelerini işgal ettiler. O iki hafta süresince, gençlik kitlesi içinde sosyalizm saflarına geçişler hızlandı. Büyük devrimci eylemlerin kitlelerin bilincinde nasıl büyük sıçramalar yarattığına tanık olundu adeta…

Resim Ekleme

68 kuşağı eylemlerinin en unutulmazlarından biri de kuşkusuz 6. Filo eylemleridir. Artık küçük Amerika olmak yolunda hızla ilerleyen Türkiye’yi emperyalist işgal başlamış, 6. Filo ise bunun sadece küçük bir ayağını oluşturmuştur. Ancak 6. Filoya karşı oluşacak direnç hiç küçük olmayacaktı.

6. Filoya karşı ilk eylemlerden biri 1967 yılında, filo komutanın Taksim’deki Atatürk anıtına bıraktığı çelengin yakılması ile başlamış, yürüyüşe geçen gençlerin ABD bayrağını indirmeye yönelmesi ile devam etmiştir. Filonun İstanbul’a asker çıkaracağını öğrenen gençlik oturma eylemlerine başlar ve şehre ABD askerlerini sokmaz. Öyle ki filo komutanı planı dahilinde bulunan gezilere, karaya inemediği için gemiden kalkan helikopter ile gidebilmiştir. Sonuç olarak eylemler meyvesini vermiş, 6. Filo Türkiye’yi terk etmiştir.

Resim Ekleme

1968 yılında ise 6. Filonun tekrar İstanbul’a gelmesi, sadece gençliğin değil, tüm halkın protestosuna maruz kalmıştır. Ancak aylar öncesinde yaşadıklarını bir daha yaşamak istemeyen Amerikalılar hükümeti uyarmış(!) olacak ki, protestolar henüz başlamadan çok sert önlemler ile baltalanmaya çalışılmıştır. Gençlik, asker ve polis ile susturulmaya başlatılmıştır.

En trajedik olay ise İstanbul Teknik Üniversitesi Öğrenci Yurdu’nda yaşanmıştır. Yurdu basan polis, 6. Filoyu istemiyoruz diye haykıran gençlere müdahale etmiş, çıkan olaylarda Vedat Demircioğlu penceren aşağı atılarak öldürülmüştür. Bunun üzerine olaylar daha da alevlenir. Ankaralı gençler, Amerikan Haber Alma Merkezi’ne, Pan Amerikan Havayolları’na, Amerikan Kültür Merkezi’ne ve sadece Amerikalılara kendi ürünlerini gümrüksüz getirip satan Tuslog binalarına saldırırlar. Öte yandan Trabzon’daki gençler de Amerikan radar üssüne hücum ederler. 6. Filonun   İzmir Limanı’na girmesi üzerine, İzmirli yurtsever gençler de sokaklara dökülürler. Artık ok yaydan çıkmış, ABD askerleri görüldükleri her yerde saldırıya uğramakta ve denize dökülmektedir. Bu öyle bir uyanış, öyle bir direniştir ki, İstanbul, İzmir gibi illerde bulunan genelevleri ziyaret(!) etmeye gelen ABD askerleri, genelev kadınlarının saldırısına uğramışlardır. Gençler bu durumu iyi kullanmış, ABD askerlerinin sadece cinsel istekleri için karaya ayak bastıklarını halka anlatmış, halkta büyük nefret uyandırmıştır.

Resim Ekleme

6. Filo eylemlerinden bir başkası ise gençlerin, 16 Şubat 1969’da, 6. Filo’yu protesto etmek için Beyazıt’ta on binlerce kişilik “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü” düzenlemesidir.   Camilerde toplanan gericiler, bu mitinge saldırıp iki kişiyi öldürdükleri için, “Kanlı Pazar” denilen bu eylemin bütün yurtta gericiliğe karşı kamuoyu oluşumunda büyük bir etkisi olmuştur.

Bu olayda Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı biri mühendis, diğeri öğrenci olan iki genç bıçaklanarak öldürülmüştür. Yaklaşık yüz kişi de yaralanmıştır. Ertesi gün Günaydın gazetesinde Ali Turgut Aytaç’ın bıçaklandığı anın fotoğrafı yayınlandı ve o sırada yanında duran polisin hiçbir müdahalede bulunmadığı görülüyordu.

Resim Ekleme

Bu noktada gözden kaçmasını istemediğim iki ayrıntıya dikkat çekmek isterim. Kanlı Pazar’dan çok kısa bir süre önce Bugün gazetesinde Mehmet Şevki Eygi imzalı şöyle bir yazı yayınlanmıştı:

Büyük fırtına patlamak üzeredir, Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekün savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf(tarafsız) kalamazsın. Ben namazımı kılar, tespihimi çekerim. Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak!.. Onlarda taş, sopa, demir, Molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz(!) Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır.”

Resim Ekleme

Komünizmle Mücadele Dernekleri Genel Başkanı İlhan Darandelioğlu ise, Milli Türk Talebe Birliği’nin Cağaloğlu’ndaki merkezinde şöyle bir konuşma yapar:

Pazar günü komünistler miting yapacak, biz bu mitingde savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin.”

6. Filo eylemleri hakkında son sözlerimi söylerken şuna da değinmeden geçemeyeceğim. Yukarda anlattığımız gibi can vererek, kan vererek ülkenin sömürücü emperyalistler tarafından kuşatılmasını protesto edenler varken, bir kısım kendini “Milliyetçi ve Muhafazakar” ilan edenler ne yapıyordu dersiniz? Evet, kendileri devrimci gençlere saldırıp, 6. Filoyu kıble belleyip, karşısında namaz kılıyordu(!)

Resim Ekleme

Bu dönemin bir diğer ses getiren eylemi ise kuşkusuz Samsun’dan Ankara’ya “Mustafa Kemal Yürüyüşü” olmuştur. 68 gençliği fırsat buldukları her alanda, kendi değimleriyle, “2. Kuva-i Milliyeciler” olarak “2. Kurtuluş savaşını” verdiklerini söylüyorlardı. Bu bağlamda, 30 Ekim-10 Kasım tarihleri arasında Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının düzenlediği yürüyüş için gençlerin dağıttığı bildiride şunlar yazmaktaydı:

“Büyük Türk Milleti! Atatürk için toplanalım!

Mustafa Kemal’in milli kurtuluş idealini yaşatmak için, Mustafa Kemal Devrimine saldıran karanlık güçlere dur demek için, Milletçe yabancı uşaklığına düşmekten kurtulmak için, Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik Türkiye için, Gazi Mustafa Kemal’in milli kurtuluşçu saflarında toplanalım!”

Resim Ekleme

Dönemin halk tarafından büyük ilgi çeken ve ses getiren bir başka aktivitesi ise sokak tiyatroları idi. Gençler, sanatı en büyük eleştiri ve örgütlenme aracı olarak görüp, bu şekilde halka daha iyi bir biçimde anlatmak istediklerini sunuyorlardı. Bu etkinliklere Devrim İçin Hareket Tiyatrosu diyorlardı. Eylül 1968’de başlayan bu uygulama öylesine etkili olmuştur ki, 12 Mart 1971 Askeri Muhtırasına kadar, sokaklarda, miting alanları ya da grevlerde yaklaşık 360 değişik oyun oynanmıştır.

Bu oyunlardan örnek verecek olursak, belki de en çok ses getirenlerinden biri “Köprü” oyunu idi. 1968 yılında bir grup genç üniversiteli, İstanbul Boğazı’na yapılacak olan Boğaz Köprüsü projesine karşı çıkarak, Hakkari’de, Zap Irmağı üzerine “Devrimci Gençlik Köprüsü’’ adı altında bir asma köprü kurulması için kampanya başlatırlar. Amaç, ülkemizin her yanının bizim olduğunu hatırlatmak ve bölgesel milliyetçiliğe karşı olmaktır. Gençler Zap’a, iktidar Boğaz’a köprüleri oturtur. Ancak yıllar sonra, 1999’da ne hikmetse gençlerin yaptığı köprü kimliği belirsiz kişilerce havaya uçurulur(!). ( Devrimci Gençlik Köprüsü projesini yaşatmak isteyen örgütler 2010 Ekim ayında bir törenle köprüyü yeniden kullanıma açarlar ancak saldırılar bundan sonra da durmaz. Şimdiye kadar her saldırıdan sonra köprü, devrimci dayanışma ruhunu yaşatanlar tarafından her defasında onarılmıştır.)

Resim Ekleme

Sonra tekrar işgal mevsimi başlar. 1969’da İÜ rektörlük binası işgali, AÜ Siyasal Fakültesi işgali, ODTÜ işgali ve en ünlü işgallerden biri olan İÜ Hukuk Fakültesi işgali baş gösterir. Kısa bir zaman sonra gençlik bir şehit daha verir toprağa. Bu kez ODTÜ’lü Taylan Özgür, İÜTB kongresi sırasında çıkarılan bir provokasyon sonucu, Beyazıt’ta bir polis tarafından vurularak öldürülür.

Resim Ekleme

Tüm bu olup bitenlerin sırasında Türkiye, birçok ABD’li diplomat ve yöneticilerin sıkça ziyaret ettikleri uğrak bir yer olmuştu. Ancak bunlardan birinin yeri diğerlerinden farklı idi. ABD’nin Vietnam’da verdiği sömürü savaşının aktörlerinden, nam-ı değer “Vietnam Kasabı” Robert W. Kommer   Türkiye’ye atanmış ve ODTÜ rektörünü ziyarete gelmişti. Bunu duyan gençler hemen harekete geçti. ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü Bülteni’nde şu açıklama yapıldı:

“Vietnam halkının Hanço (kasap) ünvanını verdiği casus-elçi Türkiye’ye neden geliyor? Türk gençliği 1930 yılında Alman casusluk teşkilatı üyesi Von Pappen’in Türkiye büyükelçiliğini Mustafa Kemal’in reddettiğini hatırlıyor. Diyor ki, biz Mustafa Kemal gençliği olarak böyle bir adamın Türkiye’de elçilik yapmasını sakıncalı buluyoruz.”
Buna rağmen ODTÜ’ye ayak basan Kommer’i gençler rahat bırakmayacaktı. Kommer’in Cadillac marka arabası fakülte önünde ters çevrilerek yakıldı. Gençler, Kommer’in ayak basması ile karanlığa bürünen okullarını, yine onun arabası ile aydınlatmışlardı adeta. Ve bir açıklama yapıldı: “Bu yanan araba 2.Kurtuluş savaşımızın ilk kıvılcımıdır.”

Resim Ekleme

Dönemin gençlerinin Vietnam gibi üzerinde durduğu bir başka konu ise Filistin sorunu idi. Filistin Kurtuluş Örgütü’nden oldukça etkilenmişlerdir. Örneğin, 1970 yılı Kasım ayında Ürdün Krallığı’nın yoksul Filistin’e saldırması Türkiyeli gençlerin büyük tepkisine yol açar. Ankara’daki Ürdün elçiliğini basan gençler, elçilik balkonuna Filistin bayrağı asarak, tepkilerini apaçık bildirirler.

Artık gençlik her yerdedir ve bir hareketi ile yer yerinden oynamakta, binlerce kişiyi sokaklara dökebilmektedir. Eğitim sorununda, ulaşım sorununda, gıda sorununda, iç ve dış politikada söz sahibi ve yönlendirici olmaktadır.

Hatta bir radyo programının kaldırılmasını protesto etmek için dahi binlerce kişiyi alanlara dökebilmektedir. Bozkurt Nuhoğlu anılarında bu olayı şöyle anlatır:

Biz TRT’de sevdiğimiz bir program kaldırıldı diye, Harbiye’deki Radyoevi’nin önüne 20 bin kişiyle çıkmıştık. “Gençlik Saati” isimli bir programdı. Bu programı yayından kaldırdılar. Koalisyon Hükümeti vardı. İsmet İnönü koalisyon hükümetinin Başbakanıydı. Programın kaldırıldığını öğrenince ben bir hışımla İsmet Paşa’yı aradım. Özel Kalem Müdürü çıktı telefona. “İsmet Paşa gözlerinden öpüyor, sakin olmanızı, herhangi bir taşkınlık yapmamanızı istiyor” dedi. “Sayın Başbakan’a saygılarımı sunarım, bir ricamız var, radyoda yayınlanan Gençlik Saati programını iptal ettiler. Bu programın hemen şimdi konmasını istiyoruz, İsmet Paşa’yı bağlayın” dedim. Özel Kalem Müdürü, “İsmet Paşa sağlık sorunları nedeniyle şu an seninle konuşamaz ama söylediklerini aynen aktaracağım” dedi. “Eğer anlatmazsanız ve program tekrar yayına konmazsa yarın İstanbul’da beğenmeyeceğiniz olaylar olacak, bu programın mutlaka konmasını istiyoruz” diye üstü kapalı tehdit ettim. İki gün geçti üzerinden. 28 Nisan olaylarıyla ilgili bir yürüyüşe hazırlanıyorduk zaten. 20 bin kişi kadar olmuştuk, çok görkemli bir yürüyüştü. Harbiye’deki Radyoevi’ne doğru yürüyüşe geçtik. Binlerce kişi Radyoevi’nin önünde yere oturdu. Öğrencileri temsilen Radyoevi’ne girdim. “Kaldırılan Gençlik Saati programının derhal konmasını istiyoruz, yoksa buradan ayrılmayacağız” dedim.Yöneticilerden biri bu isteğimin gerçekleşmesinin şu an imkânsız olduğunu ama ilgililerle konuşup bu programı yeniden yayınlayacağını söyledi. Ben de “Hayır, program şu an yayınlanmadan buradan çekilmeyeceğiz” karşılığını verdim. İstanbul Birinci Ordu Kurmay Başkanı Emin Aytekin devreye girdi, “Müdür size söz veriyor, bu söz kâfidir, eyleminize son verin” dedi. “Sivillere asla güvenmem, program konulmadan ayrılmayacağız” deyince Emin Aytekin çok sinirlendi. “Ordu adına sana şerefimle söz veriyorum, bu program bu akşam tekrar yayınlanacak” dedi. Bu benim için kâfi bir teminattı. Marşlar söyleyerek Taksim’e yürüdük, oradan dağıldık. O akşam, Gençlik Saati programı yeniden yayınlanmaya başladı.”

Resim Ekleme

Yazılara sığmayacak çoğunlukta olan 68 kuşağının eylemlerini son birkaç örnekle noktalayalım.

Ulaşım sorunu üzerinde de kafa yoran gençlik, öğrenci derneklerinin devrimcilerin eline geçmesi ardından Ankara Belediyesi Otobüs İşletmesinin (EGO) öğrencilere verdiği şebekeyi ve bazı indirimli tarifeleri kaldırmasına tepki göstermiştir. Bu bağlamda otobüs işgalleri başlar. Öğrenciler toplu halde otobüslere binip, otobüsleri okudukları üniversitenin bahçesine çektirirler. Bahçeye çekilen otobüsün şoför ve yolcularına bu eylemi neden yaptıklarını anlatarak onların da desteğini almaya çalışan öğrenciler, çok başarılı sonuçlar elde etmişlerdir.

Devrimci gençler öğretmen ve memurların gerçekleştirdiği eylemlere de destek vermişlerdir. Örneğin, 1969’da Kayseri’de Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)’nın ikinci genel kurulunun yapıldığı sinema, bir gün önce iki cami avlusu, imam hatip lisesi ve Kayseri Türk Kültür Derneği önünde patlatılan dinamitleri bahane edip “Komünist öğretmenler camileri bombalıyor” sloganları ile gericilerce kundaklanır. Kongreye katılanlar diri diri yanmaktan son anda kurtulurlar. Dışarı çıkanlarsa linç edilmeye çalışılır. Tüm bunlardan sonra TÖS ve İLK-SEN üyeleri, 4 günlük derse girmeme eylemi başlatırlar. Gençler bu eylemlerinde de öğretmenlerinin yanında dururlar.

Resim Ekleme

Süreç saymakla bitmeyen ve her biri ses getiren gençlik eylemleri ile devam etti ve geldi o kara yıl olan 1971’e dayandı. Bir yandan 68’in her alanda birlik ve beraberliği ile ön planda olan, “Gücümüz birliğimizden gelir” diyen, kitlelere önem veren kuşağın kendi arasında farklı seyirlere yönelmesi, bir yandan da tüm bunların sonucunda artık ses getirmeye başlayan bu hareketin tasfiye çalışması olan “12 Mart” darbesi.

Sonra? Sonrasını çok iyi biliyorsunuz:

Şarkışla’ya düşürmesin

Allah sevdiği kulunu

Gemerek’te çevirmişler

Deniz Gezmiş’in yolunu” (Aşık Mevlüde Günbulut)



Telden tele söz misali

Esen rüzgar yel misali

Kızıldere kan misali

Sorarlar bir gün sorarlar (Erdal GÜNEY)

Kaynakça:

Oral Sander, Siyasi Tarih (1918-1994), İmge Kitabevi
Ahmet Kuyaş, Gençler İçin Çağdaş Tarih, Epsilon Kitabevi
Keskin Kozat, Burcak. “Modernizing the Turkish Economy through the Marshall Plan (1948-1952)”
Barıs ERTEM, Truman Doctrine and Marshall Plan in Turkey-USA Relations
“Bir Barbarlık Hareketi: Tan Gazetesi Baskını– Feza Kürkçüoğlu-   Birgün
Mithat Kadri VURAL, II. DÜNYA SAVAŞI TÜRKİYESİ’NDE BİR MUHALEFET ÖRNEĞİ OLARAK “TAN” GAZETESİ
Cumhuriyet Tarihi Kronolojisi(1923-1998)
Yaşar BAYTAL, Demokrat Parti Dönemi Ekonomi Politikaları (1950-1957)
Süleyman İNAN, Demokrat Parti Dönemi, Pamukkale Üniversitesi
Hayrettin FİLİZ, http://www.btasahnesi.net/
Bozkurt NUHOĞLU, Turan Emeksiz ve İsyan
Alev COŞKUN, 27 Mayıs ve Gençlik
Cumhuriyet’in Seksen Yılı, Cumhuriyet Gazetesi, 2003, s. 203.
Soner YALÇIN, 68 Kuşağının Anlatılmayan Öyküsü
Elçin ATEŞOĞLU, TÜRK SİYASAL YAŞAMINDA MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM DÜŞÜNCESİ
Hikmet ÇETİNKAYA 68’den 78’e Sancılı Yıllar Kuşatılmış Sokaklar, Günizi Yayıncılık, İstanbul, 2002.
Turhan FEYİZOĞLU, FKF: Demokrasi Mücadelesinde Sosyalist Bir Öğrenci Hareketi, Ozan Yayıncılık, İstanbul, 2002.

https://sendika63.org/2013/01/60larin-hurriyet-kusagindan-68lerin-devrim-kusagina-genclik-hareketleri-onur-aksoy-81732/



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör AKP'nin sırrı neydi?-Volkan Algan denizcan 0 1494 14.08.2015- 16:38
Konu Klasör Ergenekon tertibinin amacı neydi? ayhan 0 2232 28.04.2016- 10:32
Konu Klasör 15 Şubat: Neydi, ne oldu, nereye gidiyor? umut 0 1614 17.02.2015- 16:09
Konu Klasör Nazım Hikmet’in bayrak vasiyeti neydi? munzur 1 3902 05.12.2015- 17:40
Etiketler   1968’in,   asıl,   sırrı,   neydi
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS