Menü Üye Giriş

Şifre Sıfırla · Kayıt Ol

Çok önemli bir seçime iki gün kalmışken bu konu da nereden çıktı, denilebilir; çoktandır aklımdaydı aslında. Sürekli olarak komünist bir partinin sınıfın aklı olduğunu söylüyor, devrimde öncülük konusunun altını çiziyoruz ama nasıl bir parti olması ve işleyişinin ve üye konusunun nasıl olması gerektiğini sadece ''demokratik merkeziyetçilik'' diyerek i. Bu kavram teorik anlamda bir şeyler söylese de pratikteki işleyişe nasıl yansıdığı ve sorun üretip üretmediği konusu çok da net değildi. TKP'nin ''boykot değil sandığa gitmeme kararı''yla birlikte özellikte facebook'ta ortaya çıkan tartışmalar ve parti üyelerinin bu tartışmalara dahli ve kararı savunma biçimleri sosyalist komünist partilerimizde önemli bir sorunun varlığını ortaya çıkardı. Evet, parti üyeleri bir teorisyen olmayacak, böyle bir beklenti içine girilmemeli. Ama bir parti üyesi de sanırım sadece kişisel nedenlerle veya duygusal reflekslerle de yetinmemeli. Partinin temel konularında yaklaşımını bir parti üyesi içine sindirmelidir, içselleştirmelidir. TKP öteden beri Kürt ulusalcılığında kuyrukçu bir tavır geliştirmemiştir. SİP ve TKP'den beri bu böyleydi. Duruşunun özgün bir yanı vardı. Kuyrukçular TKP için ne söylenirse söylensin, TKP kuyrukçu değildi ama Perincek'in dahi kullanmadığı bir dili/üslubu kullanan TKP çizgisindeki ''üyelere'' ne demeli?

Çok uzunca bir zamandır ''partili mücadele'' içinde olan bir arkadaşımız var. Facebook'ta tanıdım, SİP, TKP ve sonra HTKP, daha sonra TKH'de karar kılmış. Sonra oradan da ayrılmış. Kürt sorununda kuyrukçu değil tamam ama, kuyrukçu olmaması, Kürt hareketi için faşizan bir dilin kullanılacağı anlamına da gelmiyor ki! Facebook'a yeni girdiğimde yine bir TKP'liyle bu konuda tartışmıştım. Benzer bir üslup kullanıyordu, ona bu üslubun yanlış olduğunu bir türlü anlatamıştım. Kullanılan üslubun yanlışlığı konusunda direttikçe o, sanki kuyrukçuluğu öneriyormuşum gibi anlıyor; bana kuyrukçu falan diyordu. KP ve HTKP bölünmesinde ise HTKP'de kalanlar bu kez KP'lilere Perincek benzetmesinde bulunuyorlardı. Sonra TKH geldi, üyelerinde de benzer sıkıntılar var.

23 Haziran kararını savunmaya çalışanlar da neyi, nasıl savunacakları konusunda da sıkıntılılar. Bir tanesi her yazısında bir başka boyuta geçiyor :) en son internette bulduğu ilgisiz bir Lenin alıntısıyla   içine girdiği sıkıntıdan kurtulmaya çalışıyor. Bir başkası ise, doğrudan değil ama, dolaylı yollardan TKP'nin kararını savunur görünüyor ve yanlış olduğunu ileri sürenler için ''Kemalist'' eleştirisinde bulunuyor. Bir tanesi kendi kendine ''komünistler düzen partilerini savunmazlar'' demeye getiriyor.

Pek çok örnek var böyle!

İyi de bir parti, kitle içinde nasıl güven kazanacak, nasıl taraftar toplayacak? Partinin halkla temas noktası partinin yazdıkları çizdikleri ve üst düzey parti yöneticileri değil ki! Sadece MK'nın aldığı kararları gözü kapalı uygulamak ve belli günlerde dergi satıp, bildiri dağıtmak parti üyeliği için yeterliyse, devrimin öznesi olmak bu tür parti üyeleriyle mümkün olabilir mi?

Evet, çoktandır parti ve merkeziyetçilik konusununda bir başlık açmak istiyordum. TKP'nin 23 Haziran konusunda ( bana göre) yanlış kararının sosyal medyaya yansımalarıyla bu konunun önemi daha da belirgin bir hale geldi.   Hem üye konusu, hem partinin işleyiş biçimi ve hem de Leninist merkeziyetçilik başlığı 21. yüzyılın bu ilk çeyreğindeki koşullar da gözetilerek yeniden yorumlanmalı diye düşünüyorum.



( Devam edecek.)

melnur  |  Cvp:
Cevap: 1
01.07.2019- 08:08

Türkiye'nin sosyalizme ve TKP'ye ihtiyacı olduğunu öteden beri savunurken TKP'nin Türkiye sosyalizminin belkemiği olduğunu da sürekli yineleme ihtiyacı duymuştum. Bu düşüncem hiçbir şekilde değişmedi, TKP'nin 24 Haziran kararını yanlış bulmama rağmen... Üstte de değindim, bana göre bu karar partide var olan başka sorunları ortaya çıkarmıştır. Hem demokratik merkeziyetçilik ve hem de parti üyeliği ve üyelerin siyasi-ideolojik yetersizliği yeniden ele alınmalı ve önemsenmelidir, diye düşünüyorum. Yıllar önce parti üyeliğine kabul ediliş siyasi ve ideolojik yönden belli bir donanımı gerekli kılıyordu; hatta bu konularda belli seminerlere katılım zorunluluğu da vardı, diye biliyordum. Şimdilerde yeterince önemsenmiyor mu, bilmiyorum; herhalde parti üyeliği hafta sonları bildiri dağıtma ve gazete satışı yapmaya indirgenmemiştir!

Şuradan devam edebiliriz; TKP öteden beri düzen partilerine kuyrukçuluk gibi bir tavrı elinin tersiyle ittiği gibi, sınıfsal mücadelenin önüne hiçbir koşulda demokrasi merkezli bir mücadeleyi de koymamıştır. AKP'nin iktidara gelişiyle birlikte sağlı sollu liberallerin Kürt hareketiyle birlikte AKP merkezli bir ittifak oluşturması ve bu ittifakın özellikle sanalda ''solculuğun bir gereği'' olarak yorumlanması, enternasyonalizm başlığının Kürt hareketine kuyrukçuluk olarak algılanması ve bu ''kutsal ittifak''a dahil olmayan parti ve siyasi anlayışların ulusalcılık ve sosyal şoven başta olmak üzere neo-faşizme kadar uzanan akıl dışı kavramlarla nitelendirilmesi dönemin en temel özelliğiydi. Bu tarz-ı siyaset sadece solun ideolojik ve siyasi bakımdan bir adım ilerlemesine yol açmamışken ve dahası gerilemesine neden olmuşken ayrıca AKP'nin muktedir hale gelmesinde de etkin olmuştur. Açık söyleyelim, TKP bu cinnet dönemine sosyalist solda tek karşı çıkan ve direnen öznesiydi. Bu cinnet ortamından çıkılmışsa ve bugün sınıfsal mücadelenin önceliği pek çok çevre tarafından dillendirilmeye çalışılıyorsa, sezarın hakkı sezara,   TKP'nin öteden beri sürdürdüğü bağımsız sosyalist çizginin bunda çok büyük payı vardır.

TKP'nin haklı olarak bu, hiç taviz vermediği bağımsız sosyalist çizginin 23 Haziran kararında etkili olduğu ve sosyalist solun da dahil olduğu etkin AKP karşıtlığının dışında kalmanın partiye getirisi olabileceği tasarlandı ve bu ''yanlış karar'' o yüzden alındı, diye düşünüyorum. Menşevik Martov Lenin için ''rüyasında bile devrim görür'' demişti. TKP için de ''her koşul ve süreçte bağımsız sosyalist çizgiden ve sosyalist solun (ve TKP'nin) güçlenmesinden yana tavır alır'' demek hiç yanlış olmayacaktır. Böyle bakıldığında TKP'ye 23 Haziran kararını aldırtan itkinin saygı duyulması gereken doğru bir çizgi olduğunu söylemek gerek. Katılıyorum; TKP hiçbir koşulda bağımsız sosyalist çizgiden ve sınıf mücadelesinin önceliğinden asla taviz vermemelidir.

O halde ''sorun ne?'' diye sorulabilir; sorulmalıdır. Sorun ( bence) bağımsız sosyalist çizginin ve sınıf mücadelesi önceliğinin AKP-MHP dinci faşizminin sandıkta   karşısına dikilmemek değil, tam tersine, bu konuda oluşmuş olan muhalefete önderlik yapabilecek gerekçeler de üreterek en etkin muhalefeti yapabilmekte yatıyordu. Sorun bu noktadaydı ve TKP'nin kararının yanlışlığı da burada yatıyordu. Yanlışlık doğru olanın yanlış uygulamaya dökülmesiydi. Ve artık, bu 23 Haziran kararını savunmayı da bir kenara bırakmak gerekiyor, hem parti açıklamaları ve hem de ''yazarları'' ve üyeleriyle savunma çabası içine girildikçe yanlış üzerine yanlışa neden olunmaktadır ve bu durum da TKP'ye yönelik tepkilerin artmasına yol açmaktadır. Sandıkta faşizmin karşısına dikilme tavrının düzen siyaseti ile ilişkilendirilmesinin ''kolaycılık'' olarak nitelemek doğru olabilir mi? AKP gericiliğinden yılmış olan çevrelerin yanında olmamanın partiye ve sosyalizme bir katkısı olacağını da hiç düşünmüyor, Ekmeleddin örneğinin de konuyla doğrudan bir ilgisinin olduğunu hiç sanmıyorum. Çok yüzeysel bir bakış açısı olur, gibime geliyor.

Parti, üyelik ve merkeziyetçilik konusunu bu konuyla da ilişkilendirerek ele almak gerçekten yararlı olacaktır. Ayrıca AKP-MHP dinci faşizminin muktedirliği sürüp giderken toplumsal alanda doğru siyasi çizginin AKP karşıtlığına karşı etkin muhalefetten geçtiği konusu (bence ) büyük bir yanılgıdır; doğru bir siyasi yönelim değildir. Sanırım bundan sonraki yorumlarda bu konu üzerinde yoğunlaşmak gerekecektir.

melnur  |  Cvp:
Cevap: 2
24.11.2019- 11:43

Siyaset bir anlamıyla sokağı dışlamamaksa bir diğer anlamı da halkı sokağa çağırmak, siyasette ağırlığını hissettirmesi yönünde çabalar harcamak, kısacası, bu konularda kararlar almak ve siyasetler oluşturmaktam geçmektedir. Peki bunu nasıl yapacak, topluma-sınıfa bu durum nasıl bir projeksiyonla aktarılacak? Partide üst düzeyde etkin olan bir kaç kişinin kararıyla mı? Siyaset gibi, pratiğe döküldüğünde öngörüldüğü gibi sonuçlar vermeme potansiyeli yüksek olan bir alanda birkaç kişinin kararlarına bağlı kalmak, o birkaç kişi ne denli değerli ve önemli olursa olsun, böyle bir yapılanmayı sürdürülebilir görmek ve merkeziyetçiliğin gereği gibi gerekçelerle savunmak   mümkün mü?

Bu başlıkta değinmemişim, tekrar olacak, merkeziyetçilik konusuyla temel yaklaşımda çok da farklılık taşımayan sosyalist aydınların partiye katılımını çok önemsiyorum. Hem irili ufaklı farklı yapılanmalar içinde ve hem de partisiz/örgütsüz durumda olan sol-sosyalist aydınlarımızın partiye kazandırılması ve bu konuda ısrarlı çabaların gösterilmesi konusunda sistemli bir tavır geliştirilmeli ve bu tavrın sürekliliği sağlanmalıdır. Artık şu ''küçük olsun benim olsun'' tavrından uzaklaşılmalıdır. Bu yavır nedeniyle sosyalizm bir türlü kitleselleşemiyor ve üstte bölük pörçük yapılanmalar bir şekilde tabana yansıyor. Dışarda, daha çok CHP'ye yanaşık duran kişilerle konuştuğumuzda yakınma ve CHP içinde bulunma gerekçesi hep bu konu oluyor ve sosyalist yapıların durumların ''güven vermez'' durumları örnek gösteriliyor. Cephe türü bir birlikteliği savunuyor değilim, -ayrıca gerektiğinde o da olur, ayrı konu- savunduğum şey, partide bulunmayan ve bulunmasında ideolojik ve siyasal yönden fazla sorun yaratmayacak ancak varlığı ve etkinliği ile çok şey kazandırabilecek sosyalist aydınlarımızın partiye kazandırılabilmesi ve bu konuda ''birlik'' görüntüsü verilebilmesidir. Örnekse, Çulhaoğlu, Y.Küçük hoca, Kurtuluş Kılçer, Haluk Yurtsever vb. gibi...

Bir konu tartışılırken farklı seslerin birlikteliğiyle birlikte kararların alınması, birkaç kişinin seslendirdiği tek bir sesten çok daha yaratıcı sonuçlar vermez mi?

****
Sanırım geçen haftaydı, Solhaber'de bir duyuru yayınlandı önce. Hafta başından itibaren Kemal Okuyan'ın her gün solportal'da günlük yazı yazacağı duyuruluyordu. Bu duyuruyu okuduğumda, böyle bir uygulamayı gerçekleştirebilmenin pek de mümkün görünmediğini geçirmiştim içimden. Yine aceleyle ve duygusal bir refleksle alınmış bir karar diye düşünmüştüm. Çok geçmedi, üç gün içinde olanaksızlığı ortaya çıktı. Kemal Okuyan sanırım arka arkaya üç yazı yazdı, sonrasında ara ki bulasın. Hadi yazmıyor, yazamıyor, o duyuruyu siteye koyanlar hiç olmazsa şimdi neden yazılmadığını, bu duyuruyu neden gerçekleştiremediklerini de mi sitede yayınlayamazlar? Zor mu bu kadar?

''Kemal Okuyan bundan böyle her gün haber sitemizde köşe yazısı yazacak''. Şaşkınlık verici bir duyuru! AKP iktifarının daha en başında bu sürecin nereye evrileceği öngörüsünde bulunan ve söyledikleri tek tek çıkan bir partinin bu kadar fahiş bir hata yapabilmesi mümkün mü? Partide dışarı yansımayan ve içerde, belki benzer hatalar da vardır. Ama insanın aklına, bu konuda daha baştan böyle bir hatayı, kör gözüm parmağına misali yapan bir editoryal çizgi ( bunu parti ileri gelenleri olarak da okumak mümkün) her an başka ve çok daha vahim hatalar yapabilir düşüncesi geliyor.

Bir günlük haber sitesinde her gün yazı yazmanın çok kolay bir rutin olduğu mu sanılıyor? Üstelik Türkiye gibi gündemin an be an değişiklik gösterdiği bir ülkede...Ve üstelik Kemal Okuyan gibi, abartmıyorum TKP'nin yarısı anlamına gelen bir ismin çok daha farklı işleri, sorumlulukları olduğu göz ardı edilerek? Kısa bir zaman içinde bu duyurunun tavsayacağı ve yerine getirilemeyeceği, baştan belli değil mi?

TKP'nin ismine de ağırlığına da yakışmayan işler...
Gerçekten üzücü!

****
Bir örnek de TKH'den vereyim.

''Soldan Cumhuriyet'e Bakış'' başlığı altında bir dosya açılmış. https://gazetemanifesto.com/2019/gorus-soldan-cumhuriyete-bakis-2-314210/ Güncel ve önemli olduğu için sayfalarımıza taşıdık. https://www.solpaylasim.com/k7950-sol-cumhuriyet-e-nasil-bakmali-.html Dosya başlığında dört isim verilerek, bu dört ismin Cumhuriyet'i nasıl değerlendirdikleri okura aktarılıyor.

İlk gün, gazeteci-yazar Işık Kansu ve Bilim ve Gelecek Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ender Helvacıoğlu'nun yorumlarını okuduk. Ve arkasından Hem Kurtuluş Kılçer ve hem de Fatih Yaşlı'nın yazılarını ertesi gün okuyacağımız duyurusu geldi. ''Ertesi gün'' Fatih Yaşlı'nın yazısı yayınlanmıştı ama...

Aması, şu: ''Türkiye Komünist Hareketi Merkez Komite Üyesi Kurtuluş Kılçer Manifesto’nun “Soldan Cumhuriyet’e bakış” dosyası için görüşlerini iletti.''ündür aynı köşede bu cümle. Görüşlerini iletmiş ama, okur bu görüşleri öğrenemiyor çünkü yazı ortada yok.

Anlaşılmaz bir şey. Bu arkadaşların yaptıkları kolay bir şey değil elbet. Ama yüklenilen bir sorumluluk varsa, okur o sorumluluğun yerine getirilmesini beklemez mi? Duyuruya rağmen, Kurtuluş Kılçer'in yazısı nerede? Hadi bir sorun çıktı, zaman elvermedi, vesaire, hiç olmazsa bir açıklama, bir düzeltme olmaz mı?

Evet, gerçekten üzücü!

melnur  |  Cvp:
Cevap: 3
25.11.2019- 09:06

Kemal Okuyan yazılarına bugün devam ediyor. Solportal'dan okunabilir.
Kurtuluş Kılçer de gazete manifesto'daki dosyaya ilişkin yazısını bugün yazdı. Hem siteden ve hem de bizim sayfalarımızdan takip edebilir.

Tam Sürüme Geç »
 phpKF Mobil Android Uygulaması Kullanın [X]