SolPaylaşım  
Ana Sayfa  |  Yönetim Paneli  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 3 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   2   [3] 
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
Alisan
[ ]
Üye Silindi
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi:
İleti Sayısı: 0
Konum: Gizli
Durum: üye silinmiş
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: Alisan
Cevap Tarihi: 30.05.2014- 23:32


Alıntı Çizelgesi: yorum2006 yazmış

Alıntı Çizelgesi: Alisan yazmış

Alıntı Çizelgesi: yorum2006 yazmış

Alıntı Çizelgesi: Alisan yazmış

Devrim denince akla gelenler o ülkede sistemin top yekün değişmesidir. Oysa hiç bir askeri darbe daha doğrusu cunta ülkemizde sistemi tümüyle yok etmemiştir ve değiştiremezde. Askeri darbeleri devrim olarak veya ilerici olarak değerlendirenlerin aklına yanıyorum. Hele hele bunların kalkıpta kendilerini sosyalist, ilerici, devrimci, demokrat olarak nitelendirmeleride ayrıca bir şanssızlık. Bunlar birde utanmadan kalkıyorlar ağızlarına sakız yaptıkları liberal yakıştırmasını yaftalıyorlar askeri darbelere karşı olanlara.
İyi cunta, ilerici cunta, faşist cunta,... gibi tanımlama yapanların solculuk, devrimcilik adına konuşmaşarı kadar utanç verici bir durum olamaz. Bu kafa genelde açıktan ve gizli kemalist olanlardır, gücünü halktan değilde silahtan, tanktan alanlardır.



27 Mayıs tabii ki darbedir. Ancak ilerici bir darbedir. İlericiliğin ölçütü de sandık filan değildir. DP hükümeti meşruluğunu yitirmiş bir diktatörlüktü. Ülkede komünizm de yasaktı, sosyalizm de, sendikalar da, meslek örgütü kurmak da. Her türlü sol yayın yasaktı. Bırakın Marx'ı, Lenin'i, sosyalist romanlar, şiirler bile yasaktı. Nazım Hikmet yasaktı. Bırakın ülkede burjuva demokrasisi olmasını,iktidarın rakip burjuva partilerine bile tahammülü yoktu. Hepsini kapatıp tek parti olarak kalmak istiyorlardı. Seçim sistemi çoğunluk sistemiydi, en çok oy alan parti tüm milletvekillerini çıkarıyordu. Miting yapıyor diye gençleri kurşunlattılar, tanklara ezdirdiler. Bu despot iktidarı devirenler cuntacı olsa ne yazar? İyi ettiler devirdiler. Yerine çok daha ileri bir anayasa getirdiler. Bakın eğer Portekiz'de askerler kızıl karanfil darbesini yapmasaydı, Portekiz Salazar faşizminden nasıl kurtulacaktı? Darbe ile kurtuldu. İspanya'da da Franco'nun ölümünden sonra sivil darbe ile faşizm bitirildi, seçimle değil. Güney Amerika'da da ilerici darbeler var. Bu örnekleri yayabiliriz. Devrimcilik seçime endeksli filan değildir. Marksizm-Leninizm Marx zamanında da, Lenin zamanında da iktidara silahla el konulmasını gerekli görüyordu, "barışçı geçiş" modelleri çok sonra ortaya çıktı. Ondan herşeye Kemalizm kulpu takmaktan vazgeçin. Silahla iktidara her türlü el koyma özünde darbedir. Ortada iki ülke veya iki nizami ordu arasında savaş yok ki. Silahla zorlayarak hükümeti deviriyorsunuz. 1917'de Çar nasıl devrildi? Meydan muharebesiyle mi? Silahlı darbe ile. İktidardaki adamın askeri, pollisi, silahı varsa va iktidarını korumak için bunları kullanmaktan kaçınmıyorsa, adamı nasıl devireceksiniz? Tabii silahla. Ondan ezberi bırakın.

Tarif ettiğiniz despot bir iktidara karşın halkın ayaklanıp bahsettiğiniz hakları alması bir devrimdir. Üç beş asker darbe yaparak devrim oluyorsa öyle bir devrim olmaz olsun, öyle olduğu içinde zaten toplum devamlı arkası sıkışınca ordu iktidara çağrıları yapıyor, son dönemlerde olduğu gibi. Bu halk devamlı uyutuldu, sen dur, sesini çıkartma biz cumhuriyetin bekçileri, Atatürkün askerleri,..... hem dış mihraklardan hemde şeriatcilardan koruruz mantığını yaydılar. Bakın sonuç olarak ülkeye gericiliği yayan, iktidara getiren gene o darbeler olmuştur ve halk hala bu gerici iktidara geketiği tepkiyi koymuyor, adamlar her türlü anti demokratk tutumlarına rağmen toplumdaki desteği azalmıyor. Halkın böyle koyun gibi olmasında geçmiş siyesetin etkisi olduğu gibi askerinde olmuştur.
Ben askerden gelecek bir yardımı kabul etmiyorum ve aslada ilerici, devrimci,.... olarakta görmüyorum.   Sanki 27 mayıs sonrasında ülkede kominizim propagandası serbestleşti, TKP ve benzeri partiler yasallaştı,........
70 li ve 80 li yıllarda yaşayanlar çok iyi bilir ülkede tek tehlike komunizim olarak görülüyordu. Diğer taraftan Denizler hangi dönemde asildi, Despot DP dönemindemi yoksa askeri darbe sonrasindami? Askere güvenmek, ondan medet ummak, demokrasi, özgürlükler beklemek ya basiretsizliktir veya bilinçsizliktir veya kemalistliktir.



Devrim iktidarın bir sınıfın elinden diğer sınıfın eline geçmesidir. Feodallerin elinden burjuvazinin eline geçmesi ve tabii burjuvazinin elinden işçi sınıfının eline geçmesi. Halk kavramı müphem ve muğlak bir kavramdır. Yalnız emekçi halkı değil, her kesimi içerebilir.

Asker konusunda da söylenecek çok şey var. Tüm askerler bir midir? Türkiye'de 27 Mayıs'ı yapan askerlerle, 12 Mart'ı yapanların, hele hele 12 Eylül darbecilerinin hiçbir ilgisi yoktur.

12 Mart'tan sonra yalnız Deniz, Yusuf, Hüsyin asılmadı. Yalnız solcular hapse tıkılmadı. İlerici genç subaylar da ordudan atıldı, ilerici Harbokulu öğrencileri de hapse tıkıldı. Orduda büyük tasfiye oldu. Bunları bilmeden ahkam kesmek olmuyor. Bu arada Deniz'ler TBMM kararı ile asıldı. Kimin onların asılmasına ne oy verdiği belli. İsim isim isim belli. Açın bakın.

27 Mayıs sonrasında tabii ki komünizm hemen serbestleşmedi. Ama TİP kuruldu. İlk kez yasal bir sosyalist parti kuruldu. Ülkede sosyalizm rüzgarını estirdi TİP. Pıtırak gibi sol yayınevleri kuruldu ve heryeri sardı. Marksizmin Leninizmin tüm klasikleri Türkçeye çevrildi ve yayınlandı. DİSK kuruldu. Memur sendikaları bile kuruldu. TRT, üniversiteler özerk olmuştu. 12 Mart 1971 askeri darbesi kaldırdı bu özerkliği de. Hukuk reformu oldu. Anayasa mahkemesi geldi. Daha sayısız reform oldu. Başbakanın keyfine göre yatırım yapma devri bile bitti, DPT kuruldu o zaman. Bunlar ilerici yönde değişimlerdir.

Türkiye'de sizin sandığınızın aksine halk içinde orduya değer veren, güvenen çok geniş kesimler var. Kenan Evren'in anaysası % 92 oy ile kabul edildi. Baskı yaptılar tabii. Ancak Tayyip de o kadar baskı yapıyor şimdi. Baskı yapmasalar da en az Tayyip kadar oy alırlardı. Ondan bana seçim sandığından, oydan söz etmeyin. Geniş yığınlar bilgisiz ve bilinçsiz olduğu sürece, hakim güçler ve iktidar her türlü beyin yıkama aracını kullandığı sürece, başta din olmak üzere, her türlü değerin istismar edilmesi normal olduğu sürece sandıktan ancak bunlar çıkar. Ondan boş verin sandıkçılığı.

Tabiiki Türkiye'de secimlerde genelde tutuculer ve gericiler cogunluk cikiyorlar. Ama böyle diye de " boş verin sandıkçılığı" demekle herhangi bir askeri darbenin gelmesini tercih ediyorsunuz anlamina geliyor. Siyasette hizmet icin illada iktuidar koltuguna oturmak gerekmiyor. Dogru dürüst bir muhalefet etmeklede cok seylerin degismesini saglayabiliriz, dogru siyasetlede iktidarin oylarini azaltabiliriz. Askere güvenerek devrimcilik, sosyalistlik,.... olmaz. Ehh nasilolsa secimlerde asla sansimiz yok o yüzden asker darbe yapsin mantigi asla dogru degil. Gecmiste bunlar yapildi ve sonucuna simdi katlaniyoruz, darbeler yapildikca gericiler dahada güclendi.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
şibusa
[ ]
Üye Silindi
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi:
İleti Sayısı: 0
Konum: Gizli
Durum: üye silinmiş
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: şibusa
Cevap Tarihi: 30.05.2014- 23:42


Damüstünde saksağan, vur beline kazmayı. *-)



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
solcu
[ kemal ]

Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 24.01.2014
İleti Sayısı: 1.709
Konum: Ankara
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: solcu
Cevap Tarihi: 31.05.2014- 00:26


27 Mayıs deyince…
Nurettin Abacıoğlu


27 Mayıs deyince, akıllara ne gelir?..

Kimilerinin, 27 Mayıs Devrimi,
Kimilerinin, İhtilal ya da Darbesi…

80 sonrası nesillerin “Hatırla Sevgili” dizisi…

Kimi siyaset tarihi yorumcularına göre Cumhuriyet dönemi darbeler tarihinin öncüsü…

12 Eylül Anayasası ile hem hukuki ve hem siyasi meşruiyeti sonlandırılan, böylece eleştirilmezliğinin önündeki her türlü engeli ortadan kaldırılan, deyim yerindeyse bir “sosyal fenomoloji”…

Ta ki, geçen seneye kadar…

27 Mayıs 2013, önce Gezi Parkında, sonra Türkiye’nin dört bir yanında, “Direniş”in adı ve başlangıç tarihi oldu…

Haziran Direnişi diye anarak geldiğimiz ve oysa Temmuz’da da hız kesmeden devam etmiş, Eylül’e evrilirken tekrar yükselişi beklenmiş “Direniş”, 2014 yılı içinde de varlığını çekirdek olarak muhafaza ettiğini ve en sonuncusu “Soma Katliamı” olmak üzere toplumsal duyarlılığının her yükseliş basamağında kendini göstererek bugünlere ulaştı…

27 Mayıs’a geri dönersek, “Cumhuriyet Dönemi Darbeler Tarihi”nin yol açıcısı, başlangıcı gibi değerlendirmeler ya eksiklidir, ya da bilerek tahriftir…

Cumhuriyet, kuruluş olarak varlığını bir “ihtilal”e borçludur. İhtilallerin, bir devrim ya da inkîlap’a dönüşüm sürecinde, sosyal hegemonyanın belirlenimini sağlayan ana etmen, ihtilalin öncü sınıfsal karakterinden kaynak alır. “İhtilal ve Devrim” kavramsal olarak birbirine geçirgendir. İhtilal bir halk hareketidir. Tiranına karşı, baskı ve esaretten kurtulmanın kalkışmasıdır. Rengini, içeriğini o günün sosyal içeriği ve motifinden alır; kendi rengi ve desenini de, geleceğe tarihselcilik bağlamı içinden yansıtır. Yani ihtilali yapan halk sınıflarının varlığı ve iktidara el koyuş mekanizmaları, ihtilalden çıkan devrimin karakterini de belirler ve ona adını koyar. Yani devrim, ihtilali gerçekleşitiren halk sınıflarına önderlik eden siyasi öncü kadroların, ihtilal sonrası hayata geçirdiklerinin bütünlüğüne ve üretim araçlarının sahipliğine kimin el koyacağının belirlenim momentine verilen isimdir…

Anadolu İhtilal’i kuşku yok ki hem askeridir ve hem de halka içkindir. Onu, hem emperyalist bir işgal ve esarete karşı savaşkan özüyle ve hem de işgalcilerin yerli işbirlikçi hempalarını da hedef tahtasına koyan yönüyle değerlendirmek gerekir. Sonrasında ise, Cumhuriyet projesi, ihtilalin omurgasını oluşturan sınıf ve müteffiklerinin denetiminde, geç dönem bir burjuva devrimi olarak ortaya çıkmıştır. Oysa kimilerine göre Anadolu İhtilal’i gerçekte “Sadaret Makamına” karşı tezgahlanmış bir askeri darbe girişimi ve küçük bir Yunan Savaşından ibarettir.

Böyle bakılacak olursa, şu sorunun sorulması kaçınılmaz hale gelmektedir:

Kendisi bir darbe olarak nitelenen “Cumhuriyet”, kurtuluş ve ilk kuruluş dönemlerini de kapsayan bir proje olarak ve bugüne değinki zaman aralıklarında, yani darbelerden kavşak alarak, köktenci bir devrimsel dönüşüme yol açamayacağına göre, toplumsal evrimselleşme basamağında, bir ilerlemeye mi yoksa nereye denk düşmektedir? Oysa ortada bir darbe nitelemesi ile bitişemeyecek, köktenci ve üretim ilişkilerinde tayin edici değişimlere neden olmuş, karakteri burjuva olsa bile ilerici bir Anadolu İhtilali ve Devrimi var olmuştur…

Osmanlı’nın ne olduğuyla, Anadolu ihtilalinin, Sovyet devriminin tarihsel bir çağdaşı ve ardılı olarak emperyalizmin gelişimine, ona nasıl bir ket vurduğu, halen önemli bir tartşma başlığıdır. O nedenle Türkiye sosyalist solunun tarihsel olarak Kemalist ideoloji ile uyum içinde olduğu vurgusu, liberal ve sağcı düşünce geleneğinin ana momentini içermektedir. Tarihselci diyalektikten ve bağlamıyla sınıfsal analizden kopuşun önemli bir problematiğini oluşturan bu tartışma, 27 Mayıs konusunda da önemli yansımalar içermektedir.

27 Mayıs’ı, diğer askeri darbelerden ayrıştıran önemli sosyal dokusu, askeri hiyerarşiyi içeren bir “emir-komuta” zincirine tabi olmamasıdır. Hareketin başlangıçtaki fiili gövdesini oluşturan, 37 küçük rütbeli subaydan oluşan ve “Milli Birlik Komitesi” adı verilen junta, başta dönemin Genel Kurmay Başkanı ve 235general ile beş bine yakın subayı emekliye ayırarak tasfiye etmiştir. Kısacası, demokrasiye ve seçilmiş bir hükümete karşı darbe olarak nitelenen hareket, hem sivil siyaset kadrolarını ve onun safında yer tutan bir kısım üniversite hocalarını hedef alırken, hem de o kadrolarla beraber ittifak eden ve en geniş tasfiyenin yapıldığı askeri cenaha karşı da hayata geçmiş eylemli bir kalkışmadır.

O nedenle, darbe vurgusunun bağlamında, başka toplumsal süzgeçlere ihtiyaç bulunmaktadır. Cumhuriyet, bir toplumsal proje olarak, kapitalizmin emperyalist evresine karşı Sovyet devriminden sonra verilmiş başka bir sert bir yanıt ve emperyalizm açısından önemli bir yol kazasıysa, sonrasında devrimin asli unsurlarını teşkil eden egemen blok içinden, iktidar bloğunu ele geçirme savaşlarının tükenmediği devinim süreçleri ve bağlamıyla çeşitli darbeler tarihi olarak okumak yanlış olmayacaktır.

Kurtuluş ve kuruluş döneminin sınıflar ittifakı müfrezelerine bakılırsa, asker ve münevveranın yanı sıra, amele ve köylülerden oluşan kuvvacı taburlar ve buna komuta eden bir “büyük meclis” düzeni ile tacir-tüccar-zenaatkar, toprak ağası-mütegallibe gibi üretim ilişkilerinin belirlenimini oluşturan sınıfsal halkalar iç içe geçmiş vaziyetteydi. Savaş koşullarının içinde cephede canı pahasına çarpışan ve şehit olan emekçi sınıfların üstünde, yönetim erkini elinde tutan iktidar bloğu bileşenleri içerisinde bulunan farklı sosyal katmanlar, tarihsel kavgalarını günümüzde de sürdüregelmektedir.

14 Mayıs 1950 tarihine ilişkin, iki partili liberal siyasal hayata geçiş deneyiminin başlangıcı şerhi düşülmektedir. Oysa tersinde, Kurtuluş Savaşı sırasında topu Cumhuriyet Halk Fırkası içine yuvalanmış, tüccar, toprak ağası-mütegallibe sınıflarının asal temsilcisi olan Demokrat Parti’nin iktidarı ele geçirme kavşağı olarak da okunabilir. Ortaya çıkan durumu, ikidar bloğunda yeni bir yapılanma ve rejimin yeniden elden geçirilmesine vesile olan bir sivil girişim ya da darbenin kapısının açılması olarak da yorumlamak mümkündür.

Cumhuriyetin burjuva kapitalist özelliklerini daha da gelişkin kılacak ve sistemin görece bağımsızlıkçı karakterini kapitalist kurum ve örgütlerin denetimi altına sokacak ve bağlamıyla bunun yansımalarının sosyal hayata nüfuzunu kolaylaştıracak yönetim ve hukuki düzenlemeler ve yeni hegemonyanın meşruiyetini sağlayacak “devlet zoru” veya yeni “sınıfsal diktatorya” DP demokrasisinin başlıca nesnel göstergeleri olmuştur.

Yani 1950-1960 arası dönem, masum bir seçim süreciyle demokratik parlamentarizme evrilen bir tarihsellikten daha çok, pekala bir sivil darbe tarihinin başlangıcı olarak da okunabilir. Örneğin, önceki dönemden köken alan antikomünizmin, TCK’nın 141-142 maddeleri ile kalıcı ve tescillenmiş bir faşist baskıya dönüşümü DP döneminin görüntüleri arasındadır.

27 Mayıs’a giden sürecin ayrıntıları tarihi belge ve yayınların içindedir. MBK tebliğlerine bakılırsa, Cumhuriyetin laik karakterine karşı iktidar partisinin darbe girişimini ve bu anlamda kardeş kavgasına önlem almak için direnme hakkını kullanmak “ihtilal”in temel mantığı olmuştur.

Yeni Anayasa ve Anayasal kurumlarla beraber tarif edilen üniversite muhtariyeti, çalışma ve emek yaşamına getirilen düzenlemeler gibi demokrasinin burjuva karakterindeki gelişmişliğe katkı yapan düzeltmeler, esasen sistem içi bir restorasyon döneminin başlangıcı olmuş ve geç burjuva devrimine demokratiklik karaketeri kazandıran bir tamamlayıcılık faktörü oluşturmuştur. Kısacası öncelikli bir sivil darbe ve onun koyu bir faşizme ayak sürüyen 27 Mayıs’a geliş evresi, önce üniversite ve halk kesimlerinde başlayan gösterilerle ve bütün ihtilal ve devrimlerin tarihsel örnekleriyle bütünleşir biçimde, sonrasın da askeri bir müdahale ile sonuçlanmıştır. Yani Cumhuriyetin darbeler tarihi, perspektif olarak ilk 27 Mayıs’la açılmamış, tersinden yol açıcı öznesi, DP iktidarının kendisi olmuştur. Parti olarak DP’nin iktidar olmaktan muktedir olmaya geçişi ivmelendikçe, Cumhuriyetin kurucu değerlerinin ilgası şiddetlenmiş ve bu savrulmaya yanıt bu kez karşı darbe ve ihtilal örgütlenmesi içinden çıkarılmıştır.

Günümüzde de olan biten 1950-60 arası dönemden daha farklı değildir. AKP’nin kendi Cumhuriyet rejimini kuduğuna dair bu portal tarihsel bir külliyata ve buna dair okuma-yazmalara sahiptir. Başta RTE ve hükümet erkanının demeçlerine bakılırsa, artık “yeni bir Türkiye” kurdukları gerçeğinin sözlü-yazılı itirafları yapılmaktadır. Yani 2002-2014 dönemi içerisinde, 2002 başında kuruluş AKP’nin altı ay sonra iktidara seçimle taşınmış olması, sivil bir darbe planın stratejik bir hamlesi olarak cereyan etmiştir. Bu gün emperyalist merkez ülke yönetimlerinin desteğini halen veya kısmen ardında bulan AKP, bu merkezlerin kimi eleştirisini zaman zaman karşısına alıyor olsa da, şimdiye değin misyonuna ihanet etmemiş ve sivil darbe ile Türkiye’nin dönüşümünü gerçekleştirmiştir.

AKP iktidarı, 27 Mayıs 2013’de başlayan Haziran Direnişinden bu gün itibariyle tam cephe nefret etmekte ve en haklı halk tepkisini bile ağır terör suçu görmektedir. Hatta başbakan göstericilerin hayvan gibi boğazlanmasına müsamaha edeceği güvencesini verir tarzda, mealen, polisin nasıl tahammül gösterdiğine şaşırdığını beyan etmektedir.

Haziran direnişi başında, hem kendine yönetim olarak ve hem de kolluk güçlerinin sevk ve idaresi konusunda şaşkın olan iktidar, artık işinin ehli ve daha gaddardır. Kolluk güçlerinin halk hareketleri karşısındaki tutumu, olayı yalıtlamak ve öylece etkisizleştirmekten imhaya, yok etmeye ve insanı katletmeye dönüşmüş vaziyettedir. Açık bir faşizme gidiş verili durum haline gelmektedir.

Kuşkusuz, Türkiye’deki rejim değişikliğine olası karşı tepki mekanizmalarının tarihsel olanları, bugün tasfiye edilmiş vaziyettedir. Ergenekon, Balyoz davaları gibi ordunun bir cehahının tamamen süpürüldüğü ve silahlı kuvvetlerin iktidara konsolide edildiği sürecine ilişkin senaryolar bugün tam olarak anlaşılmıştır. Ayrıca devletin kolluk güçleri marifetiyle sergilediği acımasız zorbalık da, karşı alternatif olasılıklarının biçilenmesini baskılamaya yönelik durumdadır.

Halkın kurtuluş için kendinden başka tarihsel bir dayanağı bulunmamaktadır.

Bu 27 Mayıs’ı da, geleceği de, şimdi bu pencereden ve yeniden okumak gerekmektedir.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
umut
[ umut yarın ]
Yasaklı
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.105
Konum: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: umut
Cevap Tarihi: 31.05.2014- 00:34


Abacıoğlu öyle ağdalı bir dil kullanıyor ki, okurken insanın dikkatini toplaması mümkün olmuyor.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
yorum2006
[ yorumcu ]

Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 15.08.2013
İleti Sayısı: 772
Konum: Gizli
Durum: Gizli
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: yorum2006
Cevap Tarihi: 31.05.2014- 03:43


Alıntı Çizelgesi: Alisan yazmış

Tabiiki Türkiye'de secimlerde genelde tutuculer ve gericiler cogunluk cikiyorlar. Ama böyle diye de " boş verin sandıkçılığı" demekle herhangi bir askeri darbenin gelmesini tercih ediyorsunuz anlamina geliyor. Siyasette hizmet icin illada iktuidar koltuguna oturmak gerekmiyor. Dogru dürüst bir muhalefet etmeklede cok seylerin degismesini saglayabiliriz, dogru siyasetlede iktidarin oylarini azaltabiliriz. Askere güvenerek devrimcilik, sosyalistlik,.... olmaz. Ehh nasilolsa secimlerde asla sansimiz yok o yüzden asker darbe yapsin mantigi asla dogru degil. Gecmiste bunlar yapildi ve sonucuna simdi katlaniyoruz, darbeler yapildikca gericiler dahada güclendi.



Ben herhangi bir askeri darbe gelsin dedim mi? Yalnızca 27 Mayıs ilerici bir darbedir dedim ve sizin söylediğinizin aksine, tüm darbeler aynı değildir dedim, hepsi bu. Neden söylediklerimi çarpıtıyorsunuz?

Şunu da belirteyim, 27 Mayıs tarihte kalmıştır, bu saatten sonra ne Türkiye'de, ne de emperyalizmin boyunduruğu altında ezilen geri bir ülkede 27 Mayıs tipi bir darbeyi de olası görmüyorum. Ancak tarihi olayları saptırmak olmaz. 27 Mayıs konusunda da gerici koro ile aynı telden çalmak olmaz.

Ben askere güvenerek devrimcilik yapalım demiyorum. Devrimi işçi sınıfı ve emekçiler yapacaktır kuşkusuz. Asker konusunda da, Lenin, eğer ordunun bir kesimini tarafınıza çekmezseniz, silahlı devrimin şansı olmaz der. 1917 proleter devrimine elinde silah binlerce Rus askeri de katılmıştır. Tabii Çar'ın generalleri değil. Biraz tarih öğrenin.




Bu ileti en son yorum2006 tarafından 31.05.2014- 03:44 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.
Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
yorum2006
[ yorumcu ]

Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 15.08.2013
İleti Sayısı: 772
Konum: Gizli
Durum: Gizli
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder


Cevap Yazan: yorum2006
Cevap Tarihi: 31.05.2014- 03:58


Alıntı Çizelgesi: umut yazmış

Abacıoğlu öyle ağdalı bir dil kullanıyor ki, okurken insanın dikkatini toplaması mümkün olmuyor.



Dili bir yana, Nurettin Abacıoğlu'nun 27 Mayıs analizi son derece yerli yerinde, dikkatle okunması gerekiyor yani.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği
Üye Profili boşluk
melnur
[ Gelenek ]
Kurucu
Varsayılan Kullanıcı Resmi
Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 8.164
Konum: İstanbul
Durum: Forumda Değil
İletişim E-Posta Gönder
| Özel ileti Gönder

24 kere teşekkür edildi.
17 kere teşekkür etti.
Cevap Yazan: melnur
Cevap Tarihi: 21.07.2020- 00:44


27 Mayıs 1960 ya da Sol Yanılgı Örneği

Günay Güner yazdı:

Resim Ekleme

27 Mayıs Devrim önderliğini, kanıtsız, belgesiz ABD piyonu saymak, Türk halkının, canına tak eden baskıya karşı direnme isteğini ve bunun askeri önderlikle örtüşmesini önemsememek ve göz ardı etmek anlamına gelir; haksızlıktır…

Biçimsel benzerliklere aldanmak, bu aldanışın sonuçlarının tutsağı olmak düşünce yürütmek üzerindeki en büyük engellerdendir. Doğru bilgiler, doğru çözümlemelere, yorumlara ulaştırılabildiği ölçüde anlamlanır, değerlenir. Tersi durumda ise ancak ayak bağı olurlar.

Bugünlerde yine, 27 Mayıs 1960’taki askersel eylem üzerine atılıp tutuluyor. İlginçtir, atıp tutanlar arasında, “sol” anlayışları öyle pek de “silahsız”, dolayısıyla birçok yönden demokrat sayılamayacaklar bile var! Burada, 1960 eyleminde sözkonusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri ya, bilinçaltı da bilinçüstü de hemen devreye girmekte, karşıtlık “zorunlu” duruma gelmektedir.

Öncelikle, hiç kıvırmadan şu soruya yanıt verilmelidir:

Demokrasinin olanaklarıyla yönetime gelen ama gerek ideolojik gerekse kriminal yönden, ayrıca kendisini iktidara getiren güçlere hizmet sözleşmesi nedeniyle sandıkla gitmek istemeyen, bunun için de tüm yetkileri kendinde toplayan, en usa gelmez seçim hilelerini sürekli ve yaygın uygulamaktan çekinmeyen, karşıtlarını cezaevlerine dolduran; karışıklık, kıyım (terör) olayları çıkarmaktan yarar sağlayan bir yönetimi, (eğer kaldıysa) kalan “demokratik” mekanizmayla uzaklaştırarak, hak edilen özgürlükçü siyasayı yönetime getirmenin siyasetbilimsel yolunu söyler misiniz?  

Türk ulusunun demokrasiye, çok partili düzene layık olduğunu içtenlikle benimseyenlerce, (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Fırka deneyimlerinin süreğinde,) 1946’da ve 1950’de seçim yapılmış, 1950 seçimiyle ortaya çıkan sonuç saygıyla karşılanmış, direniş gösterilmeden yönetim (iktidar) Demokrat Parti’ye (DP) devredilmiştir. Unutulmamalı ki DP kadrosu 1946 öncesinde Cumhuriyet Halk Partisi içindedir; CHP içinde çöreklenmiş ve Atatürk yaşamını yitirinceye kadar sessiz kalmış, kendini pek belli etmemiş ama yaşamdan ayrılır ayrılmaz yalın kılıç Cumhuriyet karşıtı eylem ve söylemlere başlamış toprak ağası (mütegallibe), din bezirgânı, tefeci, vurguncu (kibarcası spekülatör), yabancı sermaye bayii, yine kendilerini o döneme kadar gizlemeyi başarmış İttihat ve Terakki artıkları, işbirlikçi, tüm bu kesimlerle güçbirliğinden çıkar sağlayan bürokrat kesimidir. (Mustafa Kemal’in çok partili yönetime ilk geçme denemesinin karşı –muhalif- partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı Mustafa Kemal’e ve Türk Devrimine suikast partisi olarak kuranlar da bunlardır.) Anılan kesim Altı Ok programına aykırı olarak (çünkü bu programın özü tam tersidir,), ulusu Cumhuriyetten soğutan “jandarma devleti” uygulamalarının da sorumlusudur. 1950 seçiminin DP’ce kazanılmasında 1939-1946 döneminin etkisi açıktır. Ayrıca 1946’da CHP’den ayrışsalar da bir bölük DP anlayışlı CHP’de kalmış, çürümeyi hızlandırmışlardır.

İşte 1950 – 1960 yılları arasında Türkiye’yi sözde yöneten DP-Adnan Menderes, Celal Bayar yönetiminin, “sözde” sözcüğünü kullanmamıza da neden olan kötülüklerinden yalnızca birkaçı:

-Yönetime gelir gelmez adeta Türk Devrimine, cumhuriyete savaş açan söylemi başlattılar.

-Milletvekillerini “isterlerse hilafeti getirebilecek” eylem genişliğinde gördü ve gösterdiler. (Amaca dikkat!)

-DP milletvekillerine, muhalefete istediği cezayı verebilecek yargı ve cezalandırma yetkisi verdiler.

-Türkiye’nin İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye birden çok yerde saldırı düzenlettirildi, taşla başı yarıldı. “Asker kaçağı” gibi saçma karaçalmalarıyla aşağılanmaya çalışıldı. Etem Menderes’in günlüğüne göre, Adnan Menderes, İ. İnönü’yü asmaktan söz edebiliyordu.

-Profesörler, bilim çevreleri “kara cübbeliler” denilerek değersizleştirilmeye çalışıldı. Bu aynı zamanda eğitimsiz kitlenin “aşağılık kompleksi”nin kışkırtılmasıdır, sömürülmesidir, yönlendirilmesidir.

-1954 yılında köy enstitülerini kapattılar. Bu karar ve uygulama toprak ağalarıyla Adnan Menderes’in anlaşmasının sonucudur; böyle olduğunu Kinyas Kartal açıklamıştır.

-Basın ve her kesimden karşı güçler üzerinde yoğun baskı kurdular.

-6-7 Eylül 1955 kıyımını düzenlediler. Çok sayıda Rum yurttaş öldürüldü; yüzlercesi yaralandı. Kıyımın ardından büyük bölümü Türkiye’yi terk etti.

-28 Nisan 1960’ta, Tahkikat Komisyonu yasasının kabulünü protesto eden öğrencilerden İstanbul Üniversitesi öğrencisi Turan Emeksiz polis kurşunuyla öldürüldü.

-Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi polis tarafından kurşunlandı. Adnan Menderes, Fakülte Dekanı Prof. Dr. Fehmi Yavuz’u evinden arayarak, kurşun izlerinin kapatılmasını istedi; Fehmi Yavuz ret etti.

-1957 Seçimlerinde yoğun biçimde hile yapıldı.

– Dönemin Lübnan iç savaşındaki taraflardan Hıristiyan Falanjistlere ABD’nin isteğiyle, yüzlerce uçak silah, mühimmat gönderildi.

-Vatan Cephesi adı altında, aralarına sahte adlar da karıştırılarak, Türkiye’de halk düşman cephelere ayrılmak istendi.

-Ekonomide ulusal – kamusal yapı sürekli aşındırıldı. ABD’nin Marshall Planı çerçevesinde Türk ekonomisi ABD ve diğer yayılmacı etkisine tümüyle açık duruma getirildi. Bunun gereği olarak ulaşım karayollarına, otomotiv dışalımına; tarım ise traktör dışalımına yoğunlaştırıldı; demiryolları ile denizyolları geri plana itildi.

-Dönemin Başbakanı Adnan Menderes olağanüstü bir kibirle davranır (narsist-megaloman) duruma geldi; sözde özel yaşamında cinayete kadar varan suçların dolaylı öznesi oldu.

Belirttiğimiz gibi, bunlar yapılan kötülüklerin yalnızca birkaçıdır. Devlet yönetmekte ülkeyi istilacılara, yayılmacılara faşist düzen kurarak teslim ediyorsanız, ulusu özgürleştirme programı olan Türk Devrimini yıkmaya çalışıyorsanız bunun yaptırımını da ulusun “direnme hakkı”nın doğacağını da biliyorsunuz demektir. (Yasalarda tacir için bile “basiretli” davranma karinesinden-varsayım- söz edilir… Kaldı ki burada konu devlet yönetmek, ulus yararını gözetmek!)  

“Direnme hakkı” demişken, Alman Anayasasına bakalım:

İkinci Dünya Savaşının ağır zulmünü yaşamış / yaşatmış Almanya’nın savaştan sonra 23 Mayıs 1949 tarihinde yaptığı Anayasanın 20. maddesi şöyledir:

“[Devletin ana ilkeleri; direnme hakkı] (1) Almanya Federal Cumhuriyeti, demokratik ve sosyal bir Federal Devlettir. (2) Egemenlik tümüyle halkındır. Halk, egemenliğini, seçimler ve oylamalar aracılığıyla ve yasama, yürütme ve yargı yetkileriyle donanmış özel organlar eliyle kullanır. (3) Yasama, anayasal düzene, yürütme ve yargı organları ise yasa ve hukuka bağlıdırlar. (4) Bu Anayasa düzenini ortadan kaldırmak isteyen herkese karşı, başka bir çözümün bulunmaması halinde, bütün Almanlar direniş hakkına sahiptir”(Vurgu benim GG).

Peki, Almanlar, Alman Anayasasını yapanlar böyle bir maddenin yazılmasına, tarihe kaydedilmesine neden gerek duydular? İkinci Dünya Savaşına bile neden olan Hitler faşizminin acıları ardından yapılan Anayasada, böylesi bir madde yazmak yerine, “Canım, Hitler gibi biri, bir faşist daha çıkarsa bile sandık yeniden konur, o Hitler bozuntusu sandıkta yenilir, hile falan da yaparsa ki yapar, ne olmuş yani, önemli olan demokrasi! Yaşasın demokrasi…“ diyemezler miydi?

Şurası açık ve bilimsel bir gerçektir: Demokrasinin olmazsa olmaz kurumları, yapı taşları, ilkeleri çalışmaz duruma getirilmişse, orada artık demokrasinin d’sinden söz edilemez. Hâlâ varmış gibi davranmak halkı aldatmaktır. İktidarı ve muhalefetiyle çıkarların sürdürülmesi çabasından başka bir şey değildir. Bu tutum halkı daha büyük yıkımlara, Hitler faşizmi koşullarına sürükler. Sahi, yıkım oluştuktan sonra, Alman halkı Hitler faşizmine karşı her “zor”u denedi, başarabildi mi?.. Ola ki başarsaydı, demokrasi mi yoksa demokrasiyi, özgürlüğü yok eden güç mü çiğnenmiş olacaktı?

1961 Anayasası’na gelelim. Hemen başlangıcında ulusun “direnme hakkı”ndan tam da bu nedenle söz edilmiştir:

“Başlangıç”

Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan; Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti;

Bütün fertlerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, milli şuur ve ülküler etrafında toplayan ve milletimizi, dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak milli birlik ruhu içinde daima yüceltmeyi amaç bilen Türk Milliyetçiliğinden hız ve ilham alarak ve;

‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ ilkesinin, Milli Mücadele ruhunun, millet egemenliğinin, Atatürk Devrimlerine bağlılığın tam şuuruna sahip olarak;

İnsan hak ve hürriyetlerini, milli dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurmak için;

Türkiye Cumhuriyeti Kurucu Meclisi tarafından hazırlanan bu Anayasayı kabul ve ilan ve onu, asıl teminatın vatandaşların gönüllerinde ve iradelerinde yer aldığı inancı ile, hürriyete, adalete ve fazilete âşık evlatlarının uyanık bekçiliğine emanet eder.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün, ulusunu iki kez çok partili yaşama, demokrasiye ulaştırmaya çalışmış (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Fırka) o bilge insanın Bursa Söylevi’ndeki sözlerine benzerlik dikkat çekici ve anlamlıdır.

27 Mayıs 1960 Devrimini ABD mi Yaptırdı?

Son zamanlardaki bir sol yaklaşımda da 27 Mayıs 1960 Devrimini ABD’nin yaptırdığı savlanmaktalar. Bu sava göre, DP yönetimi, dolayısıyla Adnan Menderes Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’yle (SSCB) ilişki kurmaya ve geliştirmeye yöneldi. Bu nedenle ABD Menderes yönetimini gözden çıkardı. 27 Mayıs Devrimiyle DP yönetimini yıktı.

Bu sav bir yere kadar doğru, bir yerden sonra yanlıştır. ABD, belirtilen nedenle, DP iktidarından kurtulmak istemiş, devrime göz yummuş olabilir. SSCB etkenine ek nedenler de vardır. Adeta “hizmet” süresi dolan, çok işe karıştığı için çok şeyden haberi bulunan işbirlikçilerini tasfiye eder; onlardan kurtulur. Kural gibidir.

Ne ki ABD’nin devrimin hemen ardından süreci kendi yararına yönlendirmeye çabalaması (ki bunu her yerde yapar,) 1960 Devrimini ABD’nin yaptırdığı anlamına hiçbir biçimde gelmez. Devrimin sonuçlarına bakarak belirtmeli ki ABD görüp görebileceğimiz en özgürlükçü Anayasamızı neden yaptırsın? Hadi yaptırdı diyelim, 1971 Darbesini ve 1980 Darbesini (faşizmlerini ve Anayasasını) nasıl açıklayacaksınız?

Kanıt olarak Türkiye – ABD anlaşmaları ve ilişkilerinin 1960’tan sonra sürdürülüşüne yer verilmektedir. Ben daha bilinmeyenini de kendi araştırmalarıma dayanarak açıklayayım: 1960’tan sonra pek gerek yokken, ABD’den buğday dışalımı da sürdürülmüştür.

Sözkonusu siyasa tamamen diplomasi dengesi denen gerçeklikle ilgilidir. Yerküreye egemen bir yayılmacı güçle cepheden ve anlamsız savaşıma girişerek ulusal yararlar korunamaz. Bu yaklaşımımızın emperyalizme teslimiyetle bir ilgisi yoktur.

Ayrıca benzer gibi gözüken ulusal ve uluslararası olaylar, öz koşulları içinde, ayrıntılarıyla irdelendiğinde anlaşılabilir. Bir örnek: İran’da şah yönetiminin yıkılmasında ve İran İslam rejiminin kurulmasında ABD-AB yayılmacı planı açıkça vardır. Şah rejimi baskıcı olduğu kadar, sanayileşmeye ve nükleer enerji kurulmasına da önem veriyor, girişimlerde bulunuyordu. Pehlevi rejiminin yerine getirilene bakınız, gerici Şii İslam rejimi! İran halkı yararına hiçbir kazanım yok! Bu çok önemlidir. Ayetullah Humeyni nerede korunmuştu, sığınması ve örgütleme çalışmalarını yürütmesi sağlanmıştı? Fransa!

27 Mayıs Devrim önderliğini, kanıtsız, belgesiz ABD piyonu saymak, Türk halkının, canına tak eden baskıya karşı direnme isteğini ve bunun askeri önderlikle örtüşmesini önemsememek ve göz ardı etmek anlamına gelir; haksızlıktır.  

İran’da Humeyni de halkın desteğini alarak geldi. Ne ki ilerici, özgürleştirici bir amaçla değil, tam tersi. Halk, can derdiyle bir faşizmden diğerine savruldu.

27 Mayıs Devriminin değeri ve önemi günümüzde anlaşılamazsa hiçbir zaman anlaşılamaz!

http://www.telgrafhane.org/2019/06/23/27-mayis-1960-ya-da-sol-yanilgi-ornegi/



Yeni Başlık  Cevap Yaz
 Toplam 3 Sayfa:   Sayfa:   «ilk   <   1   2   [3] 



Forum Ana Sayfası

 


 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.
Konuyu Sosyal Ortamda Paylas
Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Darbe söylentileri başladı, darbe olur mu? tekyoldevrim 12 9479 30.03.2016- 22:58
Konu Klasör Devrim nedir, devrim teorileri için ne söylenebilir? melnur 40 5842 08.12.2018- 09:31
Konu Klasör Sürekli devrim mi, tek ülkede sosyalist devrim mi? spartakus 0 2544 14.07.2015- 00:07
Konu Klasör Siyasal devrim, toplumsal devrim... melnur 13 5337 31.12.2018- 09:11
Konu Klasör Darbe melnur 0 1609 28.02.2017- 16:46
Etiketler   Devrim,   darbe
SOL PAYLAŞIM
Yasal Uyarı
Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Bildirimlerinizi info@solpaylasim.com adresine yollayabilirsiniz.
Forum Mobil RSS